Derin Darbe

Cüneyt Akman | (Sayı : 150 - Ekim 2001)

I

RAND’ı bilir misiniz? O bir ‘think tank’ kuruluşu. Kendi iddialarına göre ilk think tank kuruluşu. 1946’da ilk ve hâlâ başlıca müşterisi olan ABD Hava Kuvvetleri inisyatifi ile kurulmuş. Adı araştırma-geliştirme kelimelerinin kısaltmışı. Öyle sıradan bir araştırma kuruluşu değil. 1100 eleman çalıştırabilecek güce sahip. Çoğu yüksek eğitim almış ve doktoralı 700 araştırmacı. ABD ve Avrupa’da birçok ofisi var. Kendi iddialarına göre sadece roket vs. gibi özel projeler geliştirme de değil, örneğin internetin yaratılmasında da rol almışlar. RAND sadece teknoloji ile ilgili çalışmalar yapmıyor, ABD askerî stratejisi ile ilgili çok sayıda yayını var. Yani Amerikan ordusunun özellikle hava kuvvetlerinin hükümet dışı bir organı gibi çalışıyor. 2025 yılına kadar ABD’nin karşılaşacağı problemleri inceleyip ayrıntılı senaryolar geliştirmişler. Böyle yayınlarının bazılarında bakın RAND yazarları ne tür tespitlerde bulunmuş:

“ABD’ye karşı doğrudan tavır alamayan bu devletler, terörü asimetrik bir strateji olarak diğer hedeflerin yanısıra Amerikan vatanına (homeland) karşı kullanabilirler. Enformasyon devrimi ve uluslararası iletişim ağlarının gelişmişliği yeni fırsat ve tehditlere yol açabilir.” (Sources of Conflict, s. 307, RAND Yayınları 1998)

“Bu yeni terörizm farklı güdülere, farklı aktörlere, farklı sponsorlara ve açıkça çok daha büyük bir öldürücülüğe sahip.Teröristler kendilerini daha az hiyerarşik yapılar halinde örgütlüyor ve ‘amatörler’den daha fazla yararlanıyorlar. (...)Bir ‘netwar’ perspektivi geliştirerek iddia ediliyor ki bu gelecek terörizm bir ‘savaş paradigması’ içinde sıklıkla tahripten çok karışıklık içine sokmayı (disruption) tercih edecek ve (bu paradigma içinde C.A) konvansiyonel olmayan bu terörizm ABD ile doğrudan çatışmaya karşı çekici bir alternatif olabilecektir” (Countering the New Terrorism, s. 2, RAND Yayınları)

Görüldüğü gibi Başkan W. Bush’un “bu bir terör değil savaştır!” deyişi çoğu kişinin sandığı gibi kapıldığı infial sonucu işi abartmasından kaynaklanmıyor.

ABD’de millet değilse de devlet böyle bir saldırıyı bekliyordu; analizini bile yapmıştı. Özetle yeni terörizm veya ‘konvansiyel olmayan terörizm’ diye bir tanımlama yapmış, bu teröristlerin ’70’lerin teröristlerinden birçok bakımdan farklı olduğunu belirtmişti. Bunların ABD’de mesela kimyasal veya biyolojik silah kullanarak, üst teknolojik yöntemlere başvurarak büyük ve kitle katliamına yönelik eylemler yapacağını tahmin etmiş, dahası bunların arkasında kimi devletlerin olacağını bu nedenle de meselenin terör değil, yeni bir cins savaş olarak algılanması gerektiği üzerinde anlaşılmıştı. Müstakbel teröristlerin İslâmcı ve Ortadoğulu kimliğinin bile altı çizilmişti. Dolayısıyla ikiz kuleler olayının üstünden daha altı saat geçmeden yapılan tüm resmî açıklamalar, en az iki yıl önce yapılmış ve yayımlanmış olan bu tespitlerin arka arkaya sıralanışından ibaretti. Bu haliyle de adeta önceden yazılmış bir senaryonun yetenekli aktörlerce bütün dünyanın seyirci olduğu bir sahnede oynanışına benziyordu. Dünyanın en kanlı piyesi!

ABD stratejistleri üstelik sadece bu muhtemel teröristlerin İslâmcı kimliğini tahmin etmekle kalmamış aslında terörde bizzat uçağın kendisinin bir silah olarak kullanılacağı ihtimalini de hesaba katmışlardı!

“Aralık 1994’te Cezayir Silahlı İslâmi Grup (GIA) yanlısı İslâmcı teröristler Air France’a ait bir yolcu uçağını kaçırdılar, pilotu elemine ettiler. Uçağı 283 yolcusu ve kendileriyle birlikte tam Paris’in üzerinde uçarken havaya uçurmaya kalkıştılar. Böylelikle yanan enkaz doğrudan kalabalık şehrin sokaklarına düşecekti” (a.g.e. s. 105)

Olayı haber alan Fransız istihbaratı uçak Marsilya’da yakıt ikmali yaparken duruma el koydu.

TARİHTE KOMPLONUN ROLÜ

Bütün bunlardan Amerika’nın kendi kulelerini kendi vurduğu gibi ‘komplocu’ bir sonuç çıkar mı? Bunu iddia edenler var. Taliban da bu işin bir Yahudi- İsrail komplosu olduğunu ileri sürüyor. Yukarıda söylenilenlerden ille bu işi ABD gizli servisleri veya derin devletinin yapmış olduğu ortaya çıkmaz. Nitekim böyle bir komplo için ABD’nin kendisine milyarlarca dolar, büyük bir psikolojik şok ve dahası binlerce insanının ölümü gibi bir zarar vermesinin mantıksız olduğu vurgulanıyor. (Öte yandan böyle bir senaryonun imkânsız olduğuna da dünya ancak böyle bir zarar ile inandırılabilirdi!)

Bizim demek istediğimiz böyle bir olay ABD tarafından bekleniyordu, buna rağmen tedbir alınmamıştı, zamanlaması çok ilginç bir döneme ‘rastladı’ ve ABD’nin zaten önceden belirlediği bir senaryonun dünyadan pek az tepki alarak uygulamasını tetikledi, mümkün kıldı.

Sonuçta ABD’nin böyle bir eylemi bizzat yapmış veya yaptırmış olması gerekmiyor. Onu bekledi, kolaylaştırdı*, altı saat bile geçmeden yani hiç tereddütsüz kendi çıkarları yönünde kullanmaya başladı. Dezenformasyon mekanizmalarını çalıştırdı, asker kaydırmalara girişildi. Bütün bu gözyaşları sahnelerine rağmen bu nasıl bir soğukkanlılık ve kendi halkına karşı nasıl bir merhametsizlikti!

Komplocu bir zihniyet taşıdığım söylenemez, hattâ komplo teorisyenlerine hiç de sıcak bakmam. Ama böyle bir hoşlanmazlık analizlerimde komplo etkenine hiç yer vermeyeceğim anlamına gelmiyor. Komplo teorisyeni olmak başka; ama anti-komplo teorisyeni olmak da başka. Gerçek tarih ekonomik ve sosyal genel yasaların deterministik biçimde işleyerek düzgün ve kesintisizce aktığı bir nehir değildir. Bilinçli ya da bilinçli olduğu zannedilen insan eylemlerinin ve hattâ akıldışılıkların da tarihidir. Politik mücadele söz konusu olduğunda sadece savaş veya sadece çıplak zor tarihte bir rol oynamaz aynı zamanda örtülü operasyonlar, gizli servisler, ajanlar ve komplolar da bir rol oynar. Hele son yarım yüzyıllık Soğuk Savaşı düşünürsek. Bir komplolar savaşıydı aslında.

Komplo tarihsel perspektifte kendisine uygun bir duruş edindiği zaman akışı yönlendirecek bir özellik bile kazanabilir. Bunun örnekleri çoktur. Tarihsel anlarda iyi hesaplanmış -bazen de tersine kötü hesaplanmış- bir komplonun tarihi yönlendirici etkisine pek az sosyal ekonomik trend sahip olabildi. Önemli tarihsel anlardaki acaip gelişmeler ve perde arkaları için birkaç küçük hatırlatma yapalım. Örneğin 1990 sonrası dünyaya çok benzeyen 1815 Metternich Barışı dönemini açan Viyana Konferansı’nda Talleyrand’ın giriştiği diplomatik manevra daha çok diplomatik bir komplo niteliği taşıyordu. Ve Napoléon’un meşhur 100 gün sırasında Rus Çarına gönderdiği belgeler ile bu manevranın biraz da kendiliğinden gerçek bir komplo haline gelişi ile sonraki onyılların nasıl ciddi olarak etkilendiğini hatırlayın. Veya hepsi de İngiliz dış politikasındaki önemli dönüşlere denk gelen zamanlarda dışişleri bakan ve bakan adaylarının çok önemli ikisinin nasıl aniden öldüğü ve intihar ettiğini. 1914’te Sırp Genelkurmayı’na bağlı ama görünüşte bağımsız bir örgüt olan Kara El’in Saraybosna’da Avusturya Veliaht Prensi’ne karşı suikastinin tetiklediği Dünya Savaşı’nı. İsterseniz yine çok kritik bir dönemde Başkan Kennedy suikastini hatırlayın ve bu sayede ABD’nin Vietnam operasyonlarına nasıl balıklama dalabildiğini. Veya kontrgerilla talimatıyla İtalyan neo-faşistlerin nasıl kendi ülkelerinde bir tren garını havaya uçurduklarını. Hazır İtalya demişken P2 Mason Locası komplosunu veya Türkiye ile ilişki kurulabilecek Papa suikastinin nasıl bir uluslararası plan içinde yer aldığını. Aynı ekipin işlediği Abdi İpekçi cinayetinin simgesel anlamını ve 1 Mayıs 1977 katliamını tezgahlayan komplonun Türkiye’deki kitlesel muhalefet hareketini nasıl etkileyebildiğini.

Dünyada her gün gizli servisler veya devlet yanlısı veya karşıtı kimi örgütlerce yüzlerce komplo başarılı veya başarısız hazırlanıyor, uygulanabiliyor. Ama bunlardan ancak birkaçı tarihsel perspektifte doğru bir role oturabiliyor. Bu oturuş genellikle onların iyi hesaplanmasından değil hasbelkader öyle denk gelmesinden olabiliyor. İyi hesaplanmış komplolar ise kimi zaman tezgahlayıcılarının umduklarının tam tersine sonuçlar veriyor. Komplo kısa dönemde umulan sonuçlara benzer gelişmeler yaratsa bile uzun dönemde tersine dönebiliyor. Yani komplolar en öyle göründükleri dönemde bile tarihsel kanunları kendine tâbi kılmıyor; onlara uygun bir role denk geldiklerinde başarıya ulaşabiliyor. Durumun böyle olması komploların etkisinin ne önemsiz ne de incelenmeye değmez olduğu sonucunu veriyor!

New York vahşeti söz konusu olduğunda bizim için bu komployu kimin yaptığı kadar hattâ ondan daha önemlisi bunun yol açacağı sonuçlardır. Böyle bir durumda da şimdiden göstermeye başladık ki, ABD önceden hesaplanmış bir politikayı uyguluyor.

GENİŞ ORTADOĞU

“Geniş Ortadoğu (the greater Middle East) nosyonu şu an geçerli olan stratejik çerçevedeki anahtar makro trendlerden birini kavramak için geliştirildi. Ve biz onun Ortadoğu, Avrupa ve Avrasya güvenliğinin birbiri ile ayrımlarının ortadan silinmeye başladığı gelecekte daha da anlamlı olacağını düşünüyoruz (...) (Bu stratejik planlama anlayışının C.A) savunma planlaması açısından sonuçları İsrail sınırları ve İran Körfezi’ndeki geleneksel çatışma kaynaklarının sınırlarının ötesine bakmayı gerektirir. Bu yerler ABD askerî güçleri perspektifinden çok önemli olmayı sürdürecek. Fakat anahtar noktalar diğer bölgelerde yer alacak ve bu bölgeler zaman içinde plan amaçları için daha büyük bir önem taşıyacak. Böylece geniş Ortadoğu çerçevesi içinde Kuzey Afrika, Türkiye ve onun komşuları ile Akdeniz güvenliğine büyük bir dikkat yönelteceğiz” (Sources of the Conflict s. 6, RAND Yayınları 1998)

Burada hemen belirtelim ‘geniş Ortadoğu’ sınırları aynı kaynaklarda batıda Balkanlar, doğuda Afganistan olarak belirlenmiş. ABD önce Bosna, sonra Kosova operasyonları ile batıda konuşlandı. Şimdi becerebilirse doğu ucunu güvence altına alacak. Bu operasyonların yaratacağı fırtınanın merkezindeki ülke yukardaki satırlardan da anlaşılabileceği gibi Türkiye.

Peki tüm bu operasyonlar niye yapılıyor ve niye bu yeni kavramlaştırmalar?

Aynı kaynaklara başvurduğumuzda ABD’nin stratejik önceliklerinin açıkça yazıldığını görüyoruz. Bunlar ABD’nin kendi evinin sürekli tehdit altında kalmasını önlemek. Amerika ne 1., ne 2. Dünya Savaşları’nda bombalanmadı; onun topraklarında savaş olmadı. Sonraki bölgesel savaşlarda da. Bu ABD’nin en önemli stratejik avantajı. ABD ekonomisinin dış hammaddelere ve dış pazarlara olası rakiplerinden çok daha az muhtaç olduğu düşünülürse ABD istediği an dünyada bir stres yaratabilir veya mevcut bir strese, sıcak çatışmaya müdahale edebilir ve bundan kendisi yara almadan kazançlı çıkabilir; hattâ çatışmayı kazanmasa bile. Zira kendisi dokunulmamış iken rakipleri ciddi siyasî ve ekonomik sıkıntılar içine girecektir.

Bir diğer önemli önceliği olası rakiplerin gelişimini kösteklemek, hiç değilse kontrol etmek ve böylece eğer dünyada tek kutupluluğu savunamıyorsa bile hiç değilse baskın güç ve lider konumunu kaybetmemek. Muhtemel küresel rakiplerini de sıralamış bile; AB, Rusya ve Çin. Ayrıca bölgesel rakip olarak Hindistan ve Japonya’yı da uzak bir ihtimal olarak hesaba katıyor.

AB’nin üç önemli önceliği vardı. Doğu Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu. İlk ikisini kendi arka bahçesi olarak görüyordu. ABD’nin de müsadesiyle oralarda önemli etkinlikler kazandı. (AB desek de üyeler arasında hâlâ tam olarak bir ortak siyasî iradenin oluşmadığını da dikkate almak gerekiyor.) Buna karşılık NATO’yu kendine ait bir Batı Avrupa savunma örgütüne bağlama veya bu örgütü onun yerine koyup ABD’yi bu bölgelerden biraz daha uzaklaştırma çabaları Bosna ve Kosova krizleri sırasında ABD tarafından püskürtüldü. Özellikle bahsettiğimiz büyük Ortadoğu sınırları içinde kalan Balkanlar söz konusu olduğunda ABD ağırlığını koydu. AB’nin üçüncü hedef bölgesi Ortadoğu. Özellikle Fransa ve İngiltere’nin bölgede eskiye varan bağları var. Almanya ise İran ve Kafkasya ile ilgili. AB’nin bu bölge ile ilgisi belli. AB’nin ekonomik hamlesi ve buna bağlı olan bütünleşmesini çökertmek için petrol fiyatları ile oynamak yeterli. Bu da Ortadoğu’yu karıştırmaktan geçer. AB açısından bunu önlemenin yolu orada güçlenmekten geçiyor. ABD petrol tüketiminin % 10’unu Körfez bölgesinden sağlıyor; AB ise % 30’unu. Üstelik yeni bulunan dünya petrol rezervlerinin de % 60’ı bu bölgede yer alıyor. Ayrıca ABD’nin AB’nin tersine gereğinde kullanabileceği kendi iç rezervleri var. ABD’nin AB karşısında üstünlüğü ekonomik gücünden çok (ki daha az kırılgan ve dünyayı daha çok etkileyen bir ekonomik güç olarak bu konumu da önemli) siyasî üstünlüğü ve Ortadoğu petrol rezervlerini koruyucu rolüne dayanıyor. ABD bu koruyuculuğu sayesinde bir cins Ortaçağ süzeren-vasal ilişkisini günümüze taşıyabiliyor.

Rusya açısından kendini koruma bakımından iki bölge önemli: Orta Asya Cumhuriyetleri ve Kafkasya. Diğer jeopolitik nedenleri bir an için bir yana bıraksak da bu iki bölge Ortadoğu’ya alternatif tek petrol kuyu ve rezervlerinin bulunduğu yer ile bunların taşınması için Rusya’ya (ve muhtemelen diğer ülkeler için de) elzem yoldan ibaret. Hazar bölgesi petrol rezervleri 200 milyar varil ile yeni bulunan Irak rezervlerine eş. Doğal gaz rezervi ise ABD ve Meksika’nın toplam rezervleri kadar tahmin ediliyor! Ayrıca Rusya oraları sadece arka bahçesi olarak değil, ilk fırsatta ele geçirmeye hakkı olan kendi öz yerleri olarak düşünüyor.

Çin’e gelince bir korunmacı içgüdüleri, bir de ihtirasları var. Tibet ve Özerk Uygur bölgesindeki ayrılıkçı hareketler ve bunlara Batı tarafından verilen desteğin arttırılması onun en önemli endişelerinden. Uygun bir iniş durağı henüz bulamadığından yönetici elitin henüz vazgeçemediği ‘komünist’ kimliği de Çin için bir diğer endişe kaynağı. Ötesi, ihtirasları var. Bunlar Kuzeyde Doğu Sibirya, Güney’de Güney Çin Denizi, Doğu’da Tayvan ve kimi adalardan oluşuyor. Geçmişte ve daha yakın zamanlarda Rusya, Japonya, Tayvan ve Filipinler ile problemleri oldu.

Bu ülkelere ABD perspektifinden bakarsak AB, parasal birliği euronun gerçek anlamda dolaşıma çıkması ile önümüzdeki Ocak’ta büyük ölçüde tamamlayacak ve ABD’nin en önemli silahı olan Amerikan dolarına dünyadaki ilk büyük rakip haline gelecek, siyasî bütünleşmesi hızlanmış ve artık ABD kadar kuvvetli bir iç pazarı, artan bir siyasal güç ile temsil edecek bir rakip; Rusya 1997’de yaşadığı krizden yavaş yavaş kurtulan bilimsel seviye bakımından ABD kadar iyi, ticari teknolojik seviye bakımından artık komünist dönemin ambargolarından sıyrılmış; hâlâ dünyanın altıda birini kontrol eden bir süper güç adayı. Ekonomik krizden çıkış çabaları birkaç yıl daha başarılı olursa durdurulması eskisinden de zor bir rakip; Çin ise son on yıldaki büyümesini sürdürürse (her ne kadar 1997 Asya Krizi sırasında hızı biraz kesilse de başarısı sürüyor) kimi analistlere göre 2006 yılında ABD’yi de geçerek dünyadaki en büyük ekonomik güç -daha doğrusu GSMH bakımından en büyük ülke- olacak. Eğer Cüce Deng’in 1978’de başlattığı ekonomik reformların ardından ’80’ler ve özellikle ’90’lardaki ekonomik büyümesi sürerse 2006’da değilse 2010 veya 2015’te olacağı bu. Yine de Uzakdoğu ekonomilerinin sanıldığından daha kırılgan olduğu gözlemi belki büyük iç pazarından dolayı daha az ama, Çin için de doğru çıkabilir. Her ne ise ABD açısından Çin güneyden de kuşatılması gereken, ekonomik gelişmesi durdurulması gereken ve en önemlisi henüz zayıf olduğu teknoloji ve nükleer silah kapasitesini hızlı artırması yol yakınken engellenmesi gereken tehlikeli bir rakip

Özetle eğer ABD’nin beklenen büyük operasyonları örneğin 5 sene sonra yapılsa çok geç kalınmış olabilir. Ve böyle bakıldığında Afganistan (aynı anda hem Rusya hem Çin’in yumuşak karınlarının hemen altı) ve İran körfezi bu operasyon için hiç de tesadüfi seçilmiş hedefler değil. Yani Üsame Bin Ladin Antartika’da saklansa ABD onu yakalamak için operasyonu yine bu bölgelerde yapardı.

GLOBAL 28 ŞUBAT

“Muhtemelen 2025’e doğru Ortadoğu sahnesindeki en güçlü aktörler İslâm ve milliyetçilik olacaktır. İran devriminden 20 yıl sonra bile siyasî İslâm, İslâm ülkelerinin iç siyasetinde gücünden kaybetmiş değil. (..) Cezayir, Mısır, Türkiye, Ürdün veya İran gibi anahtar ülkeler ile Bosna ve Çeçenistan gibi çevre ülkelerin evrimi zaten iktidar veya muhalefette olan İslâmcı siyaset tarafından yönetiliyor. Tunus, Cezayir, Mısır, Suudi Arabistan gibi müesses rejimlerin radikal İslâmcı muhalefeti ezmek için giriştikleri çabalar yakın dönemde kimi başarılara rağmen muhtemelen tümüyle başarılı olamayacak. (a.g.e. s. 188)

ABD şimdilerde söylenegeldiği gibi gerçekten ‘yeşil kuşak’ politikalarından vazgeçmiş olsa bile hedef aldığı coğrafyada İslâm unsurunu hesaba katmadan edemez. Ve görüldüğü kadar sadece radikal İslâmdan değil, daha çok milliyetçi tonda bir İslâmcılıktan çekiniyor (Nasır fobisi anlaşılan hâlâ geçmemiş; belki Kaddafi ve Saddam ile daha da güçlenmiş) Cengiz Çandar’ın da işaret ettiği gibi hele de yakın planda öyle global 28 Şubat politikalarının uygulanması (radikal, ılımlı hepsinin bir kefeye konması ve baskılanması anlamında) pek mümkün değil. Şu meşhur ‘uygarlıklar savaşı’ ve ‘yeni soğuk savaş’ tezlerinin de. Ama bu daha uzun vadede veya kısa vadede bazı ülkelerde uygulanmayacağı anlamına gelmez. Gerek ortalama bir Batılı’nın, zihni gerek siyasî tarihleri buna elverişli. Unutulmamalı ki Soğuk Savaş teriminin bizzat kendisi bile -guerra fria- aslında İspanyollar tarafından Osmanlı imparatorluğu ile olan mücadelelerini anlatmak için icat edilmiştir. ABD her türlü yardımı yaptığı ve doğrudan varlıklarını kendisine borçlu olan kimi zengin Arap rejimlerinin buna rağmen İslâmcı terörü desteklediklerini dillendirmese de bilmiyor değil. Eğer adalet ölçülerine göre bir yeri vurmayı seçseydi aslında, örneğin radikal İslâmı bitirmenin en etkili yolunun Suudi Arabistan’ı vurmaktan geçtiğini de biliyor. Bunun ‘petrolü kontrol et’ misyonuna aykırı oluşu bir yana ayrıca anlattığımız üzere, peşinde olunan şey daha büyük. Büyük de tahammül gerektiriyor. Yine de ‘terör hesaplarına el koyacağız’ tehdidi daha şimdiden Rabıta’nın içini titretmiş olmalı.

İSLÂMİZMİN AJAN KAHRAMANLARI*

Roma döneminde barbar krallıklar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar Roma’nın uygar toplumlara hitap ettiği uluslararası diplomasi davranışlarını bir türlü hakedemezlerdi. Onlara yetenekli, zeki ama olsa olsa ajan niteliğinde temsilciler gönderilirdi. Bilmem kaçıncı katipler ilgilenirdi krallarıyla bile. Ve bazen değer verme gösterisi gerekirse muhteşem hediyeler gönderilir oğulları Roma’da ağırlanır ama asla en sıradan ama standart diplomasi kuralları onlara layık görülmezdi. Osmanlı sonrası Ortadoğu kralcıkları ister zengin, ister dost olsunlar böyle barbar kral pozisyonundalar. Ve o halkların siyasî temsilcileri kendi halklarını bu muameleden kurtarmak bir yana bu durumu şiddetle berkitti. Küçük krallardan çok bazı İslâmcı örgütler bundan sorumludur.

İslâmcılığın doğuş ve gelişim sebepleri bu incelemenin elbette sınırlarını çok aşar; ama mademki işe komplodan başladık hadi o cephesiyle devam edelim. Yeni Arap coğrafyasının doğuşu bir ajanla başlar Arabistanlı Lawrence. Başka pek çok yerel ajanla devam eder. Bizzat Lawrence’tan başlayarak emperyal sistem bazen ajanları kahraman yaptı, bazen kahramanları ajan. Her halükârda bu imkânsız ikili kimliğin doğal adiliğiyle bu halkları aşağılamayı bildi. Aslında bir eski Amerikan istihbaratıyla fazla yakınlaşmış olan bizim Üsame’den önce onun başka bir örneği sayılabilecek 1940’ların Kudüs Müftüsü Hacı Emin’in macerasının roman tadında bir anlatımını keyifle okuyabilirsiniz (İkinci Dünya Harbinde Casuslar ve İhanetler, s. 308, Baskan Yayınları) Kendisi önce İngiliz ajanı, sonra Nazi ajanı olarak çalıştı. Radikal İslâmcı örgütlerin kuruluşunda yer aldı. Sonuçta Almanlar artık onu koruyamadığında her ülkeden kovuldu ve nihayet Fransız polisi tarafından enselenip İngilizlere teslim edildi. (Gerek Hacı Emin’in gerek Mısırlı Müslüman Kardeşler örgütünün -İhvan- Nazi bağlantıları ve bunun bence fazlasıyla bağışlayıcı bir yorumu için bakınız Faik Bulut, Ortadoğu’da İslâmcı Örgütler, s. 151; söz konusu kişinin daha tam bir yorumu için bkz. Zvi Elpeleg, Filistin Ulusal Hareketinin Kurucusu Hacı Emin El Hüseyni, İletişim Yay., 1999.)

Mesele geçici bir ajanlık dönemi veya İrlandalıların 2. Dünya Savaşı sırasındaki ayıplanası davranışları gibi kısa bir ittifak olsa gerçekten de bağışlanabilir. Ancak İslâmizmin özellikle de radikal olanının ajanlık kariyeri hem sürekli oldu hem de daha önemlisi o rahleyi tedrisattan orijinal İslâm düşüncelerine dayandığı çok şüpheli ırkçı ve korporatist düşüncelerle donanmış çıktılar. Bugün ılımlısı radikali tüm İslâmcı kesimlerde belki son dönem İslâmi liberaller kısmen hariç bu etki fazlasıyla belirgindir. Sadece geleneksel düşünceler, ateizme düşmanlık değil asıl bu etki her ıslık çalındığında İslâmcı kimliklerin Komünizmle Mücadele Dernekleri’ne doluşmasını, Endonezya’da kitlesel komünist avına çıkmaya bu kadar hevesli olmasını açıklar. Bu kimlik yakın zamanda en liberal kesimlerden birinin sürç-ü lisanında bile kendini gösterdi.

2. Dünya Savaşı sonrasında son olarak Almanlarca devşirilmiş İslâmistlerin CIA’in kullanımına nasıl açıldığı ise özel bir kişinin etrafında anlatılmalı: General Reinhard Gehlen. Nazi Almanyası İstihbarat teşkilatının önemli bir üyesi Doğu Cephesi askerî istihbarat örgütü şefi, birçoğu Türki esirlerden kurulu Alman yanlısı Vlassov birliklerinin örgütleyicisi. Bu şahıs savaş bitimine doğru ABD ordusuna teslim oldu. Hem CIA’in kuruluşunda rol aldı; hem de kurduğu ve kendi adıyla anılan Gehlen Örgütü, Federal Alman istihbarat teşkilatı BND’nin çekirdeğini oluşturdu. Bu az bilinen örgüt Avrupa ve Türkiye’deki kontrgerilla faaliyetlerinin örgütlenmesinde büyük rol aldı. (Sonraki yıllarda kontrgerilla aktivitelerinde yoğun olarak yer alan ülkücülerin başlangıcı olan ırkçı turancı çevrenin başlıca üyeleri Alman ajanı olmaktan Türk mahkemelerinde mahkum olmuşlardı.) Bizim buradaki amacımız ihmal edilmiş bir özel tarihin araştırılması girişmek değil. (Ancak Gehlen Örgütü’nün Türki cumhuriyetleri, Doğu Avrupa ve Pan Arabik ve Pan İslâmist örgütlerle olan ilişkileri için bakınız E.H. Cookridge, Gehlen Spy of the Century, Random House 1972)

Bütün bunları niçin anlatıyoruz? Şunun için, bir zihniyet ve örgütler silsilesi 80 yıl boyunca devşirilmiş ve ajan olarak faaliyet gösterdikten sonra 8 yılda mazlum halkların kahramanı olamaz; olsa olsa emperyalizmin soytarısı olur. İstihbarat teşkilatları siyasal örgütler için bile öyle canı istendiğinde çıkıp serbest kalınacak araçlar değildir. Dolayısıyla özellikle radikal İslâmcılar, Batı için iyi bir komplo malzemesi ama gösterildiği kadar korkulası bir rakip değildir.*

II

11 Eylül olayı ve sonrasını açıklama girişimlerinde sık söylenen bir laf “bir daha hiçbir şey aynı olmayacak” ise bir diğeri gerçek “21. yüzyıl 11 Eylül’de başladı”. Ancak böyle bir tezi incelemek kapitalist dünyanın son 20 yılını incelemeyi gerektirir. Onu bütünsel bir bakış içine oturtmak ise kapitalist üretim tarzının gerçek dünyadaki 100 yıllık serüvenine göz atmayı. Madem ki gerçek 21. yy 11 Eylül günü başlamış o halde tam sırasıdır. Hiç değilse satır başlarıyla.

21. yüzyıla ABD ekonomisi bir durgunlukla girdi. AB piyasalarının durumu da sıkıntı verici. Reel GSYİH bazında 1994 yılında %4 ve % 2.8 büyüyen ABD ve AB ekonomileri 2000 yılında % 5 ve %3.4 gibi istisnai büyüme hızlarına çıktıktan sonra şimdi 2001 beklenen büyümesi sırasıyla 1.5 ve 2.4’lük bir büyüme tahmin ediliyor. Japonya 1983/92 dönemindeki % 3.9’luk büyümesini bir daha ’90’lı yıllarda hiç yakalayamadığı gibi 1996 yılı hariç %2 yi bile tutturamadı. 1998’de tersine küçüldü ve 2001 tahmini % 0.6. Halbuki daha geçen sene Clinton yeni malî yıl için geleneksel olarak hazırlanan Başkan’ın ekonomik Raporu Ekonomic Outlook 2002’de ekonomi hakkında bakın ne kadar iyimserdi:

“Başkanlığım altındaki sekiz yılda bütçe açığını toplam 1.2 trilyon dolar azalttık ki bu bizim başlangıç tahminimizin iki katıydı. (Bütçede C.A) Fazla veren dört yıl geçirdik ve en son 1. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda görülmüş bir sürekli refah dönemi yaşadık” (FY 2002 Economic Outlook s.1)

Gerçekten de 1993 yılında iktidara gelişinden sonra önceki dört yıl sadece % 1.7 olan ekonomik büyüme yükselmiş, % 8’e yaklaşan işsizlik düşmüş ve en önemlisi 290 milyar doları bulan bütçe açığı azaltılmış hattâ çok uzun yıllardan beri ilk kez Amerikan bütçesi arka arkaya fazla vermişti. (1987 dünya borsa krizine Reagan yönetiminin cari açık ile birlikte büyük bütçe açıklarının yol açtığı hatırlanırsa konunun önemi anlaşılır)

Bir de IMF’in World Economic Development raporuna bakalım:

“Amerika’daki bariz ekonomik gerileme, Japonya’da düzelmenin gecikmesi ve Avrupa’da büyümenin yavaşlaması sonucu küresel büyüme ümitlerinin büyük ölçüde zayıfladığı konusunda görüş birliğine varmışlardır (...) Çoğu direktörler gelecek görünümün belirsiz olduğu ve daha derin ve süreğen bir gerilemenin mümkün olduğu hususunda anlaşmışlardır.” ( IMF World Economic Developments FY 2002 Annex s. 145)

Kısa bir süre arayla yazılmış iki rapor ve bu kadar fark. Ve işin tuhafı ikisi de doğru! Daha seçimler sırasında ABD’de ekonomik gerileme belirtileri göz kırpıyordu. Uzun süren ve tartışmalı seçim dönemi tedbiri geciktirdi. Cumhuriyetçiler piyasalara nasıl bir dolar istedikleri yönünde sağlam bir mesajı seçilir seçilmez vermeyi de başaramadılar; böylece gerileme biraz daha yerleşti. O zamanlar FED’in faiz indirimi ile durumu kontrol altına alacağı düşünülüyordu. Arka arkaya gelen faiz indirimleri durumu değiştirmediğinde panik artmaya başladı. (En son saydığımda 7. faiz indirimi yapılmıştı. Keynes’in ruhu ‘ben demiştim’ diyordur herhalde.) Her ne kadar Clinton Kongre’ye seslenişinde başarısını basiretli maliye yönetimine bağlıyor ve bunun devamı ile iyi durumun süreceğini vurguluyorsa da aslında her kapitalist gelişme dönemi üretim tarzının yapısından kaynaklanan orantısızlık ve dengesizlikler ile gelecekteki bunalımı bizzat kendi içinden yaratır. 19. yüzyılın radikal iktisatçıları tarafından ortaya konmuş bu tez nihayet 21. yüzyılın muhafazakâr IMF teknokratları tarafından da zımnen itiraf edildi:

“(Direktörler C.A) büyük cari işlem açığı, açıkça aşırı değerli dolar, hane halkı tasarruflarının yetersizliği ve borsalarda muhtemel istikrarsızlıklar gibi genişleme dönemi sırasında gelişmiş temelli dengesizliklerin uyarlama çabalarını komplike bir hale getireceğine dikkat çektiler.” (a.g.y. s. 145)

YÜZ YILLIK PESPEKTİF

Geçen asra dünya, 1870-90 arası süren ve kimine göre bir daralma dönemi, kimine göre ise büyümenin hızının kesildiği karamsar bir dönemin atlatılmasının sevinciyle giriyordu. 1890’lı yıllar tıpkı 1990’lı yıllar gibi ümitkar yıllardı. 1907-8 arası ABD ekonomisindeki hafif bir tökezlemeye rağmen 1914’e kadar ekonomik durum kötü değildi. Savaşın felaketli yıllarından sonra ise 1929’a kadar süren ve ‘şen yirmiler’ diye anılan çarliston ve refah dönemi başladı. (Clinton’ın kendi dönemiyle kıyasladığı dönem!) İki savaş arası dönem ekonomik olarak savaştan bile daha büyük felaketler getirdi. 19. yüzyılın refah yıllarında uluslararası altın standardı birkaç endüstri ülkesi dışında bütün ülkelerin ellerindeki rezervi kaybetmeleri ile tıkanma noktasına gelmişti. Savaş sonrasında Britanya İmparatorluğu’nun tam bir aymazlıkla benzer bir sistemi üstelik aşırı değerli sterlinle denemesi ve dünyaya dikte ettirmesi daha da vahim sonuçlar verdi. Ardından önce rekabetçi devalüasyonlarla devletler birbirlerinin ihraç pazarlarını kapmaya çalışıp sonunda hepsinin birden reel sektörü iflas ederken diğer yandan banka iflasları aldı yürüdü. ’29 bunalımının hem sebep hem de sonuçları arasında yer alan bu gelişmelerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’na giden yol hızla aşıldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin önderliğinde bir Pax-Americana dönemi yaşandı. Doların hâkimiyeti, ABD’nin dünya liderliğinde Britanya’nın yerini alışı, savaşın yaralarını sarmak için ABD’nin yaptığı büyük harcamalar ve savaş öncesindeki iç pazarını koruyan tavrını terk ederek belini doğrultmaya çalışan Avrupa ve Japonya’ya bu dev ve savaşça dokunulmamış pazarı açması hep beraber üretim, ticaret ve kredi hacminde o zamana kadar dünya tarihinde görülmemiş bir büyümeyi sağladı. Şimdinin artık neo-liberal tehdit altında olan refah devletleri bu büyüme sayesinde oluştu.

EKONOMİK GÜÇ DENGELERİ

Ancak ABD’nin komünizme karşı uluslararası mücadelenin liderliğini oynaması ona çok pahalıya maloldu. ABD 1950’de dünya sınai çıktısının tek başına % 52’sini üretiyor ve dünya altın ve döviz rezervlerinin % 43’ünü elinde tutuyordu. 1970’e kadar bu denge yavaş yavaş değişti ve sınai çıktı oranı % 40’a inerken rezervleri % 8.5’a indi. Buna karşılık AB ülkelerinin aynı oranları sınai çıktıda 16’dan 22’ye, rezervleri % 11.5’tan % 37’ye tırmandı. Japonya da pastadan payını benzer şekilde artırdı. Sınai çıktı payını %2’den 5’e, rezervlerini % 1.5’tan 11’e taşıdı. Sonuç Nixon’ın 1971’de doların altınla Bretton Woods’la deklare edilmiş sabit kurdan konvertibilitesini kaldırmak zorunda kalışıydı. Altın para yerine doların konması dışında tümüyle eski güzel günlere dönüş özleminden başka bir şeye tekabül etmeyen bu saçma sistem de çöktüğünden beri bütün bu katlı döviz kurları, esnek döviz kurları, yılan sistemleri, aksak yılan, kontrollü esnek, piyasaya endeksli hükümetçe sık ayarlamalı sabit kur sistemleri gibi bir dizi acaip sistem ve bunlardan başı dönmüş iş aleminin risk azaltma amacıyla türettiği ve sonra her biri spekülasyon aracı olarak riski daha da artıran bir dizi malî enstrümanla simgelenen karışık bir döneme girildi. Bu dönem politik istikrarsızlık, malî istikrarsızlık, parasal istikrarsızlığın birarada görülmesi sonucu kapitalizm tarihinde ilk kez hem durgunluğun hem enflasyonun gemi azıya aldığı yıllar oldu. Ancak uluslararası istikrarsızlık ve petrol fiyatları doğal olarak AB ve Japonya’yı ABD’den daha fazla etkiledi. Bu durum ABD’nin ’90’lı yıllardaki iyi performansı ile birleşince pek çok sol iktisatçının ABD’nin çöküşü ve Japon Avrupa yüzyılının doğuşunu ilân eden acele analizleri doğrulanmadı. Şu anki güç dengelerine Gayri Safi Yurt İçi Hasılalarının dünya üretimindeki payı ile mal ve hizmet ihracatlarının dünya ihracatındaki payına bakacak olursak yeni dengede birinci sıra az bir farkla da olsa yine ABD’de (AB’nin ülke sayısının iki misli arttığını hesaba katın) ABD’nin 2000 yılı itibariyle GSYİH’sının dünya içindeki payı %22, AB’nin %20; ABD’nin ihracat payı %47.7, AB’nin % 36; Japonya ve Rusya o yıllarda kendilerinden beklenen performansı yaratamamış durumda. (Japonya’nın ciddi toprak ve insan kaynağı sıkıntısı var.) Oranları sırasıyla 7.3, 14.7 ve Rusya’nın %2.3 GSYİH ve %1.5 İhracat payı. Aradan çıkan hesapta olmayan ilginç bir ülke Çin. Çin’in GSYİH’sının dünya toplamı içindeki payı % 11’i bulmuş, ancak ihracatta yaptığı büyük atağa rağmen henüz bu oranı % 3.7. Yine de ekonomik güç dengelerinin emperyal toplam güç dengeleri anlamına gelmeyeceğini burada hatırlatmak isteriz. Örneğin 1970 başlarında Japonya göreli ekonomik gücünün doruklarındayken bile bir emperyal güç değildi.

Henüz amatör bir iktisatçı olarak 1981 yılında üniversite ekonomi kulübünün yönetici kadrosu olarak uluslararası siyasî ve ekonomik durumu incelemiş ve bir bültenle yayımlamıştık. Sonuç olarak şöyle özetlemiştik:

“Bütün bunlardan görülmektedir ki, emperyalist kapitalist sistem kendi kendini onarmakta büyük zorluklara düşmektedir. Öyle ki önümüzdeki 10 yıl, arada ciddi resesyonlar ve sendeleyen yükselişlerle bezenmiş uzun bir yavaş büyüme hattâ durgunluk dönemi olacaktır. Birbirini izleyecek ekonomik, sosyal, politik ve askerî krizlerin hepsini malî bir panik ve uluslararası kredi sisteminin çökmesi tehlikesi tehdit edecektir

Dünya çapındaki bu çelişkinin çözümü ise ancak yakın tarihin ilerici güçlerinin kapitalist sistemin kargaşasına son verecek dünya çapında merkezî olarak planlanmış bir sisteme varabilmeleri ya da kargaşayı savunan güçlerin ilerici güçleri kesin yenilgiye uğratarak kendi mutlak egemenliklerini sağlayacak şekilde kapitalist sistemi yeniden düzenlemeleriyle mümkün olacaktır” (BÜEAK Bülteni sayı 1. Nisan 1981 s. 55)

Gerçekten de ’80’li yıllar dünya kredi sisteminin yıllarca süren bir borç krizi bunalımı ve 1987’de 1929’dan beri dünya çapında ilk borsa krizini yaşamasına rağmen bir dizi mini durgunluk ve genel kötümserlikle geçip gitti. Kapitalist sistemi yeniden düzenleme yollu ilk ve hayli başarısız neo-liberal ataklar o yıllarda yapıldı. Aynı yıllarda yani 10 yıl içinde ikinci öngörü gerçekleşti ve ‘kargaşayı savunan güçler’ merkezî planlama rejimlerine karşı galip geldi, ‘sosyalist sistem’ yıkıldı.

Her ne hal ise 1990’da yeni onyıl başladığında kapitalizm artık rakibinden kurtulmuştu. Ve bahsettiğimiz yeniden organize olma işine girişebilirdi. Ve zaten bunu yapıyor. Globalizm adı altında toplanan tüm kurumsal düzenlemeler aslında bundan ibaret.

’90’lı yılların büyümesinde Soğuk Savaşın bitmesi sonucu kısılan askerî harcamaların (askerî personel 1990 yılındaki 2 milyon kişi ve 1 milyon 100 bini aşkın yedekten 1 milyon 300 bin kişi ve 860 bin yedeğe indi. Askerî personelin yanı sıra ekipman ve silah gücünde de azalma oldu. Sonuçta bütçedeki askerî harcama 8 yılda ancak % 13 arttı. ABD’nin millî geliri içinde askerî harcamaların payı 1992’de % 4.8’den 1997’de % 3.3’e düştü. Merkezi hükümet harcamaları içindeki payın aynı dönemdeki düşüşü daha da çarpıcıdır: % 21.1’den 16.3’e. (Kapitalizmin bunalımı aşmakta askerî harcamaların kanlı parasına her zaman muhtaç olduğu fikri sol yazarlara hep cazip gelmiştir, aynı fikir eksik tüketimci iktisadî yaklaşımlar için de başka nedenlerle caziptir. Ama söz konusu dönem bunun en azından her zaman geçerli olmadığını gösteriyor.)

2000’li ilk 10 yıl nasıl geçecek? ’90’lı yıllarda kurumsal düzenlemelerin hızlandırılarak devamı ve politik olarak ABD’nin dünyayı zaptu rapta alma çabaları ile ona devletler arası ilk horozlanma belirtelerini seyredeceğiz. Muhtemelen pek parlak bir on yıl olmayacak. Emekçi sınıfların örgütleri için baskıların daha da arttığı ama buna karşılık uzun bir aradan sonra sistem içi aktörlerin iç çelişkilerinin yeniden yoğunlaştığı bir dönem olması dolayısıyla manevra alanlarının da arttığı bir dönem.

Şimdi bir kez daha filmi hızlıca seyredecek olursak.

19. yüzyılın ilk çeyreği birinci Sanayi Devriminin dokuma makineleri ve buharlı makinelerin yıllarıydı. Tüketim malları endüstrisi özellikle tekstil asıl itici güçtü. İşçi sınıfı kalabalıklaşmaya başlamış ancak henüz bildiğimiz türde sendikalar çıkmamıştı. (Zaten hemen her yerde yasadışıydılar.) İngiltere ekonomik alanda açtığı arayı henüz uluslararası siyasî gücüne yansıtamamıştı. Napoléon’un yenilmesi ve deniz üstünlüğüne sahip tek güç olması onu dünyanın en önemli ülkesi yapıyordu belki, ama kendisi de savaştan çok yıpranmıştı ve Rus Çarlığı’nın tüm Avrupayı yutacak bir güç gibi algılanmasını etkilemekten uzaktı. Bu dönemde Napoléon’u yenen Avrupalı hanedanlar Kutsal ittifak adıyla bilinen dönemi başlattılar. Özet amacı bütün devrimci hareketlerin ezilmesi ve dünyanın Fransız ihtilali öncesi eski huzur ve sükununa yeniden kavuşmasıydı. Önce ‘Doğu sorunu’ (Yani Osmanlı sorunu), ardından Güney Amerika sorunu (bu aynı zamanda Monroe Doktrini ile birlikte ABD’nin uluslararası politika sahnesine ilk gerçek çıkışıdır) ile kutsal ittifak sarsıldı. Ardından Fransa’da 1830 ve nihayet tüm kıtada 1848 devrimleri ile bunun son kırıntıları da ortadan kalktı. Kutsal ittifakın hiç de kutsal olmayan ölümü Rusya’ya karşı açılan Kırım Savaşı ile simgelenir. Aynı dönem İngiltere’nin zorladığı serbest ticaret anlaşmaları ile dünya ticaretinin arttığı bir dönemdir. Kırım Savaşı sonrası ise Osmanlı’nın devlet borçları ilk kez Avrupa malî sermayesine kendi dışında sömürge harici bir mali spekülasyon imkânı veriyordu.

1848 devrim dalgasının bastırılmasının arkasından yine bir ekonomik büyüme dönemi başladı. Bu dönem İngiltere’nin dünyanın tek fabrikası olmaktan çıktığı bir dönemdi. Ama tersine siyaseten en güçlü olduğu dönem. Fransa ve Almanya sanayi ülkesi konumuna yükseldiler. Kitle sendikaları ve sosyal demokrat partiler doğdu. Halk hareketleri güney Avrupa ve Rusya haricinde ihtilalcilikten reformculuğa yöneldi. Aynı dönem ikinci sanayi atılımına da şahit oldu. Tüketim malları sanayii yanında yatırım malları sanayii gelişti. Aynı zamanda demiryolları yaygınlaştı, mal ticareti kolaylaştı. Tam gerçek bir gelişme beklenirken (ilk Avrupa Birliği fikri ciddi anlamda bu sıralarda ortaya atıldı.) 1870’lerin başında kapitalizm yeniden bunalıma girdi ve ’90’lara kadar da öyle hızlı bir büyümeyi tekrar yakalayamadı. Aynı dönem dünya sermaye piyasası ile ticaret mekanizmalarının tıkandığı, altın standardında revizyonlarla durumun toparlanılmaya çalışıldığı yıllardır. Sömürgeleştirme ve emperyalist politikaların şahikasına vardığı yıllar. Aynı zamanda Avrupa’da rakip devletlerin çoğaldığı yıllar.

Tüm bu gelişmeler 1914 felaketini hazırlıyordu. Savaş sonrası ABD’de bir onyıl iyi geçti. Avrupa da eh işte ancak yaralarını sarabildi. Ancak daha önce kısaca geçtiğimiz gelişmeler neticesinde tüm dünyada ticaret daraldı ve ekonomik bunalım bir kez daha ve önceden görülmemiş boyutlarda tüm dünyayı pençesine aldı. Halbuki o yıllar otomobil devriminin, ‘Fordizmin’ montaj hatlarının getirdiği verimlilik patlamasının yaşandığı yıllardı. Herkes son derece iyimserken bir kez daha bunalım ve savaşın pençesine düştü dünya. Kitle üretiminin ve orta sınıf tüketiminin nimetlerinden ancak savaş sonrasında faydalanılabildi. Refah devleti ve Keynesçi uygulamalar ile devletin ekonomideki büyüklüğü tarihte görülmemiş boyutlara vardı. Devlet harcamaları içte, ABD’nin dış açıklarının sağladığı uluslararası para bolluğu dışta, aradaki küçük sıkıntılara rağmen dünya tarihinde 40 yılı bulan en uzun dönemli ekonomik gelişme konjonktürünü mümkün kıldı. Soğuk Savaş’taki komünizm korkusu emperyalist güçlerin Üçüncü Dünya’ya ve emekçi kesimlere hayli tavizkâr davranmasına neden oldu. Politik mevzi kaygısı sıklıkla ekonomik verimliliğin -özellikle ABD söz konusu olduğunda- önüne geçti. 19. yüzyıl Pax-Britannica’sından sonra 1950 sonrası Pax-Americana dönemi bu yapay durumun ’70’lerde örselenmesine (doların sarsılması, petrol şokları) ’80’lerde ise artık sistemin bekasını tehdit eder hale gelmesine kadar aksak da olsa sürdü. Tüm dünyada ’80’ler kapitalizmin bir ‘normale dönme’ arzusuna şahit oldu. Neo liberal tepki aslında budur. Fakat böyle bir tepki ancak tepki olmaktan çıkıp akılcılaştığında ve ölümcül rakibin tehditi bittiğinde başarılı olabilirdi. Bu imkânı ’90’larda yakaladı. Dünya üretimi evvelki on yıla göre arttı. Büyüme üstelik enflasyonu düşürerek başarıldı ve kapitalizmin artırılmasına mutlaka muhtaç olduğu bütün ’70’lerde boyuna vurgulanan devlet harcamalarınında oransal olarak ciddi düşmelerin yaşandığı bir on yılda büyümeye devlet harcamalarının GSYİH’ya oranının sürekli düşüşü eşlik etti. (Örneğin evvelki on yılda gelişmiş ülkelerde enflasyon oranı % 4.5 iken geçen on yıl bu oran % 1.8’e düştü. Japonya’da son yıllarda ciddi fiyat düşüşleri tersine endişe yarattı. ABD merkezî hükümet bütçesi 1993’te GSYİH’nın %4.2’si kadar açık verirken son üç yıldır fazla veriyor kapitalizm tarihinde çok uzun yıllardır görülmeyen bir şey!) Dünya ticareti ’90’larda reel çıktı artışının iki katından fazla artmayı sürdürerek dünya pazarını hızla genişletti. Ama aynı dönemde gelişmiş ülkeler ile azgelişmişler arasındaki uçurum da tahammül edilemez seviyelere çıktı. Dış borç faizleri büyümeyi köstekleyici hale geldi. 1993’te 83.5 milyar dolar olan faiz ödemeleri 2000 yılında % 50 artarak 121.8 milyar dolara çıktı. Azgelişmiş ülkelerin toplam dış borçları 1.5 trilyon dolar seviyelerinden 2001’de tam 2 trilyon 173 milyar dolara tırmandı. Özellikle petrol üretmeyen azgelişmişlerin bu dönemde ticaret hadleri de metropol ülkelere göre kötüleşti. Dünya ölçeğindeki 10 yıllık büyümeden onlar da nispeten pay aldıklarından durum patlama noktasına gelmedi. Ama eğer şimdiki durgunluk tüm dünyaya yayılırsa borçlar baki kalırken büyüme imkânı azalacak, ticaret hadleri geçmiş bunalımlarda olduğu gibi daha da aleyhlerine dönebilecek.

Bu yıllar aynı zamanda ‘üçüncü devrim’ denilen bilişim ve iletişim devriminin sessiz sedasız gerçekleştiği dönem oldu. Ancak bu son devrim ticari kârlılık ve endüstriyel verimlilik olarak henüz pek az sahneye çıkabildi. Solow’un dediği gibi “bilgisayarlar her yerde görülüyor verimlilik istatistikleri hariç!” Durum otomobil devriminin savaş öncesi halini andırıyor. Önümüzdeki çeyrek yüzyıl bu alanda ortaya çıkacak verimlilik patlamalarına gebe. Yalnız doğum tıpkı 1930’larda olduğu gibi beklenmedik biçimde uzayabilir de.

1990’lar ikinci kutsal ittifak dönemi olarak terörizme ve devrime ABD öncülüğünde, ama toplu olarak tavır alındığı, Soğuk Savaş döneminin mümkün kıldığı Yugoslavya ve Baas rejimleri gibi ara rejimlerin tasfiye edilmeye çalışıldığı; yani politik olarak da ‘normalleşildiği’ bir dönem oldu. Kutsal ittifakın iç çelişkileri bu dönemde Mahir Kaynak’ın AB-ABD mücadelesi teorilerine rağmen son derece baskılanmış kaldı. Dünyada ekonomik bloklaşmalar arttı. Birleşmiş Almanya’nın önderliğinde AB ilk defa bir uluslararası bağımsız siyasî güç olma imkânına ’90’ların sonunda kavuştu. Çin önce ABD’nin desteğiyle, sonra bunun yanısıra 19. yüzyıldan bu yana görülmüş en şiddetli emekçi sömürüsünü uygulayarak hızla büyüdü. 1983/92 arası reel GSYİH açısından % 10.2, 1993/2002 arası ise % 9.2 gibi inanılmaz bir hıza erişti. Pasifik bölgesindeki Asya Kaplanları ve Japonya’nın biraz da kâğıttan kaplan oldukları ortaya çıktı. ‘Crony capitalizm’in ve Yakuza korumacılığı altındaki bankacılığın ne menem zayıflıkları olduğu görüldü.

2000’lerin başında ikinci kutsal ittifak da nihayet ‘Doğu sorunu’ seferine kalktı ve muhtemelen ilk ciddi iç kavgayı o gün olduğu gibi bugün de bu sorun üzerinde yaşayacak.

SONUÇ YERİNE

Birinci bölümünde senaryolar, planlar, tasarlanmış komplolar ve ideal durumlardan bahsettik. İkinci bölümünde ise 100 yıllık bir perspektifle biraz hızlı çekim de olsa (100 yılı 100 satırda anlatmak ne kadar mümkünse!) bu ideal planların geniş ekonomik ve politik trendler sonucu nasıl bambaşka noktalara gidebileceğini gösterirken böyle şemaları bir tarihsel bağlam içinde düşündürtmek istedik. Böyle düşünüldüğünde örneğin Çin’i bir önemli tehdit olarak görebilirsiniz; ama tam tersine kendi ekonomik durgunluğunuzu aşmak için Çin pazarına muhtaç kalabilir, az ihtimalle olsa bile onun modern silah edinmesini önlemek isterken kendinizi ona silah satarken bulabilirsiniz. Aynı şekilde asıl hedefi Rus etkisindeki Orta Asya olan Afganistan operasyonunuz daha işin başında sürpriz gelişmeler sonucu başarı şansı açısından büyük ölçüde Rusya’nın izni ve desteğine bağlı kalabilir.

Derin devlet aidiyetleri bakımından derin, tarihsel kökleri bakımından derin ve vuruşun şiddetinin açtığı yara bakımından derin olan New York darbesi ne gibi sonuçlara yol açacak? Yukarıdaki yazı birtakım ihtimalleri düşündürtmüş olmalı. Ama hemen söyleyelim ki bu darbe bazılarının düşündüğü gibi emekçiler ve yoksul Güney için hayırlı bir iş olmamıştır. Daha ilk dolaysız etkileri terörü önleme adına özgürlüklerin şu veya bu ölçüde kısıtlanması, azgelişmiş ülkelerin üzerinde daha kuvvetli bir emperyal güç uygulanması (daha geçen ayki Birikim’de “emperyalizm neymiş asıl şimdi göreceğiz” demiştim; beklediğimden evvel görmeye başladık!), buralara teknoloji transferinde kısıtlamalar ve kredi piyasalarında Güney aleyhine risk spredi artışları olarak olumsuz tonlarda başladı bile. New York’taki vahşi eylemi yapanlar eğer gerçekten ABD’ye zarar verip uluslarası çelişkileri keskinleştirmek isteyen, böylece Amerika’ya karşı ‘mazlumların’ tepkisini kışkırtmak isteyenlerse bu tür keskinleştirme girişimleri evvelce küçük ölçeklerde ne kadar işe yaradıysa (genellikle ters tepti!) şimdi uluslararası planda da o kadar işe yarar, bunu herkesle birlikte acı biçimde öğrenirler. Son olarak yüzyıllık perspektif belki bu önümüzdeki darbe ve karşı darbe eksenli bakış açısını aşmakta da faydalı olur. Zira böyle bir perspektiften belki sonra tartışabileceğimiz pek çok imkân da gözüküyor.

(*) Amerikan güvenlik örgütlerinin birçok mensubunun kimi tarikatlarda veya Mormon dini gibi tarikat yapısındaki özel inançlarda yer aldığı biliniyor. Böyle bağlantılar toplu intihar eylemi yapan son tarikat operasyonlarında iyice açığa çıkmıştı. Bu tür tarikatların bazılarının ırkçı örgütlerle ilişkili olduğu da biliniyor. Hatırlanacağı gibi 1995’te Hıristiyan Yurtseverler adlı böyle bir örgütün iki üyesi Oklahoma Federal Ofis Binasını havaya uçurmuş ve 168 insanın ölümüne sebep olmuştu. Olayda yine önce İslâmcı örgütler suçlanmıştı. Aynı şekilde istihbarat ve güvenlik örgütüne başka bir istihbarat örgütünce de sızılmış olabilir. Zira olayda açıklanan bilgi kırıntıları ve Başkan’ın güvenli sığınak yerine asıl tehlikenin bulunduğu havaya (Air Force I’e) sığınması dışarıdan ve yakın çevreye sızması zor bir İslâmcı örgütten çok biraz önce bahsettiğim türde olasılıkların onların da ilk düşüncesi olduğunu zımnen gösteriyor.

(*) Bu bölümü okurken İslâmcı düşünce ve hareketleri ne (kimi komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi, ki onlar az bilinen, sızdırdıklarını düşündükleri kimi bilgilerle hipnotize olurlar) büyük ölçüde onların karıştıkları “yanlış” ilişkilerle izah edilebileceğini ne de bu yanlış ilişkilerle hepsinin malûl olduğunu söylediğimiz dikkate alınmalı. Yine de bu ilişkiler hesaba katılmadan yapılacak incelemelerin bu özelde hele de bu konjonktürde kimi olguları açıklamakta ve kimi gelişmeleri tahmin etmekte yetersizliklerle karşılacağını düşünüyorum. Bizzat İslâmcılar bu geçmişle hesaplaşmalılar; elbette bu onların sorunu.

(*) Özellikle Türkiye’deki merkez dışı sağın komplovari niteliklerinin dışındaki temel özelliklerinin ciddi bir incelemesi için bkz. Tanıl Bora, Türk Sağının Üç Hâli, İletişim Yayınları, 1999, 2. baskı,

TABLO

Dünya Ekonomisindeki Uzun Dönemli Eğilimler*

1875/1890 1913 1930 1960 1970 1980 1990 1998

Dünya

Ticari mal ihracatı / GSYİH 6 9 – 8 10 – 13 –

Yatırım malları / Toplam mal ticareti – 6.3 – 17.5 28.7 – 38.3 –

Yabancı portföy yatırım / GSYİH 6.9 17.5 8.4 6.4 – 17.7 56.8 –

Yabancı doğrudan yatırımı (mil. 1990 $’ı) – 14 26 66 – – 2464 –

ABD

Ticari mal ihracatı / GSYİH 5.6 6.1 – 3.4 4.1 – 8 –

Gümrük tarife oranları** 40-50 44 48 14 4.6 – 3 –

Hizmet sektör istihdamı / Toplam istihd. 27.2 40.1 43.9 52.6

Devlet harcamaları / GSYİH 7.3 7.5 19.7 27 – 31.8 32.8*** –

İngiltere

Ticari mal ihracatı / GSYİH 27.3 29.8 – 15.3 16.5 – 20.6 –

Gümrük tarife oranları** – – – – – – – –

Hizmet sektör istihdamı / Toplam istihd. – 36.4 – 36.6 38.5 – 53 –

Devlet harcamaları / GSYİH 9.1 12.7 30 32.2 – 43 40.2 –

Japonya

Ticari mal ihracatı / GSYİH 5.1 12.5 – 8.8 8.3 – 8.4 –

Gümrük tarife oranları** – – – – – – – –

Hizmet sektör istihdamı / Toplam istihd. – 16.6 – 20 38.9 – 50.1 –

Devlet harcamaları / GSYİH – 8.3 25.4 17.5 – 32 36 –

Almanya

Ticari mal ihracatı / GSYİH 15.9 19 – 14.5 16.5 – 24 –

Gümrük tarife oranları** 10 18 46 25 11.6 – 3.8 –

Hizmet sektör istihdamı / Toplam istihd. – 15.7 – 24.7 30.8 – 41.7 –

Devlet harcamaları/GSYİH – 14.8 34.1 32.4 – 41.9 49.1 –

(*) Bu derleme tabloda dönem tarihi her ayrı değişken için tamı tamına aynı yıla denk gelmez. Genel bir bakış için örneğin 1915 yılı rakamı da 1913 rakamlarına ilave edilmiştir vb. Rakamlar aksi belirtilmedikçe % şeklindedir.

(**) Burada gösterilen sadece tarife engelleridir. 1930 yılı ve sonrasında çok yaygınlaşan kota vs gibi tarife dışı engeller -ki mesela 1930’da Almanya için neredeyse %100 engelleme mertebesindeydi- burada dahil edilmemiştir.

(***) Devlet harcamaları rakamları 1998 yılı değeri.

Kaynak: IMF, World Economic Developments 2002 ve IMF, Globalisation and Growth in Twentieth Century.