Anasayfa > Birikim Arşiv > 150 - Ekim 2001 > Kuş Olmadığınızı Kedi Biliyor mu?

Kuş Olmadığınızı Kedi Biliyor mu?

Ümit Kıvanç | (Sayı : 150 - Ekim 2001)

Fıkrayı bilirsiniz: Kendini kuş sanan hastanın nihayet iyileştiğine karar verilir. Başhekim son bir görüşme yapar hastayla. Hasta, “Tabiî ki insanım, tüneğe çıkmam, yatakta uyurum, yem yemem, sofraya otururum…” falan der. Bırakırlar, gider. Beş dakika sonra soluk soluğa geri gelir ve, “Köşede kedi var!” diye haykırır. “İyi, ama kardeşim, sen kuş değilsin ki, insansın, öyle değil miydi?” diye sorarlar. O da şöyle sorar: “İyi ama kedi de bunu biliyor mu?”

Büyük medyamızı yönetenler, bunca adanmışlıklarıyla -ve tabiî New York’a, Washington’a gidip gelmişlikleriyle- kendilerini, Batı âleminin, hattâ ABD’nin doğal bir unsuru sayıyorlar. Türkiye’nin, şu anda dünyanın önündeki en büyük tehlike olan “uygarlıklar çatışması” ortamında nasıl zor bir durumda kalacağına, nasıl araya sıkışacağına, böyle bir kamplaşmanın hepimizin hayatını nasıl karartacağına dair en küçük bir kaygıları yok.

Medyayı yönetenler, ABD veya başka Batı ülkelerine girişte aşağılanmayacaklarını düşünüyorlar belki de. Batılıların gözünde “Müslüman ülke pasaportu taşıyan” insanlar olduklarının bilincinde değiller.

Oysa memleketimiz, tabiî ki maalesef sadece nesnel olarak, dünyanın içine sürüklenebileceği hem korkunç hem saçma bir cepheleşmenin giderilmesinde sahiden önemli rol oynayabilecek konumda. Bunun da farkında değiller.

Çünkü onlar dünya çapında bir 28 Şubat hayaliyle yaşıyorlar. Bunun ne sonuçlar doğurabileceği hakkında da en küçük bir öngörüleri yok. Çünkü aslında onların başlıca derdi, güçlünün, iktidar sahibinin yanına sığınarak sürdürebilecekleri yaşantı.

AMERİKALILAR SORGULUYOR, ELEŞTİRİYOR

ABD’de bile gazeteciler, yazarlar, bu kadar büyük bir felâketin hemen ertesinde bugüne kadarki ABD politikalarını sorgulayabilir, eleştirel değerlendirmeler yapabilir, sorunları daha da büyütüp müzminleştirebilecek tepkilere karşı, günlük hayatın kriminalize ve militarize edilmesi tehlikelerine karşı uyarıcı yazılar yazabilirken, hattâ, gökdelen mimarisinin yapısal yanlışlıkları bile konu edilebilirken, Ertuğrul Özkök, “Terörü kınıyorum”dan sonra gelen her “ama…”yı lanetliyor. Maazaallah, ‘gökdelen mimarisi zaten gayriinsanîydi’ yollu laflar etmeye kalkışacak bir mimar da, dünyaya Taliban’ın hayat tarzını yaymaya çalışmakla suçlanabilir.

Olup biten her şeye bu kadar inatla sadece kendi açısından bakmasına rağmen kendi konumunu, etrafındaki koşulları, gelecekte hayatını altüst edebilecek muhtemel gelişmeleri görmekten bu kadar aciz başka bir insan türü var mı acaba?

SİZ DE ÇEKİLİN, ONLAR GELSİN

Son başkanlık seçimleri sırasında bir arkadaşım, “ABD başkanını tayin edecek seçimlerde bizim de oy kullanmamız gerektiğini” söylemişti. Madem ABD başkanı bütün dünyaya hükmediyordu, o halde dünyadaki herkes oy kullanmalıydı o seçilirken.

Bana da çok makûl görünmüştü bu. Hattâ biraz ileri giderek, önümüzdeki günlerde hepimizin Amerikan genelkurmayı tarafından yönetilmesini de akla yakın bulabilirim. Nasılsa fiilen böyle olacak.

Ama o zaman, bizim medya yöneticilerimiz de yerlerini Amerikalı meslektaşlarına bırakmalılar. Çünkü onlar hem haberciliği hem de manipülasyonu çok daha iyi yapar. Böylece büyük medyanın yüreğinin Beyaz Saray ile eşzamanlı çarpması bugünkü kadar tuhaf bir durum olmaktan çıkar.

NÜFUS CÜZDANINIZDA NE YAZILI?

İnsanlık görevidir, yine de tekrar hatırlatayım: Bakınız değerli medya “doruktakiler”i, siz, ağzınızla kuş da tutsanız, “Müslüman ülke pasaportu taşıyan kişi”siniz. Önümüzdeki günlerde, daha da çok böyle anılacaksınız. ABD’de okuyan çocuklarınız belki sırf isminden ötürü hakaret görecek. Belki ikinci, üçüncü dereceden “şüpheli” sayılacak. Çünkü, laikliğin yılmaz bekçisi olmanıza rağmen bugüne kadar sorun saymadınız, ama hepimizin nüfuz cüzdanında “dini = İslâm” yazılı. Sizin yurttaşlarınız hemen bütün Batılı ülkelere girerken çıkarken, orada bulunurken, potansiyel terörist muamelesi görecek.

Şunu unutmayın: Bir sonraki uluslararası terör eyleminde, “vatan için kurşun atan veya yiyen”, boyuna gurur duyduğumuz şerefli tiplerden biri de yer alabilir. Devlet silahşörlüğünden Hizbullah’a, imanlı Ülkücülükten Mücahitlik’e, buralardan Üsame bin Ladin veya ileride çoğalacak benzerlerine giden yol çok mu uzun? Ne yapacaksınız o vakit? İrtica ile mücadele belgelerini mi koyacaksınız Batı âleminin önüne? Ya CIA Hizbullah’ın on yıl öncesine kadarki Batman performasına şöyle bir yakından bakarsa? Ya Çeçen eylemcilere gösterilen “bizim çocuklar” muamelesi üzerine birkaç soru sorarsa? Ya Azerbaycan işlerini kurcalarsa? Ne diyeceksiniz? “Avukatım gelene kadar konuşmam” mı? İşte o zaman da size, “O, savaş halinden önceydi” diyebilirler. “E, bu işleri beraber yapmadık mı?” demeniz de para etmeyecek. Adam Üsame bin Ladin’i de kendi yetiştirdi, ama şimdi bu musibetten Müslümanlığı sorumlu tutabiliyor. Batı’daki “İslâmî terör” haberlerine Türkiye’den olağan cami-cemaat görüntülerinin eşlik edeceği günler de çok uzak olmayabilir.

Amaan… kime ne laf anlatmaya çalışıyorum ben? Kedi bilmiyor, işte o kadar.


Şuursuzlukla

ırkçılık karışımı

14 Eylül tarihli Sabah’ta yer alan bir haber, bu gazeteyi gazetecilerin hazırladığı konusunda derin bir şüphe yaratacak nitelikte. Okuyunca, bunu olsa olsa Nazi propaganda hizmetlerinde çalışmış, sonradan ABD’ye transfer olmuş, şimdilerde azıcık beyni sulanmış bir ruh hastasının imal ettiğini düşünebilirsiniz.

Haberin üstbaşlığı niyetine kullanılan dişi bantta şöyle deniyor: “Taliban yönetimi ABD’ye yalvardı”. Niye yalvarmış, başlıkta: “Lütfen ülkemizi bombalamayın”. Spotta yakarış devam ediyor: “Bombalarınızla neyi vuracaksınız ki?.. Bir fabrikamız bile yok. Boşuna kan dökülecek, halkımız kırılacak!”

Yazıişlerinin üslûbuna -çünkü başlıklama, spot çıkarma, sunuş, yazıişleri eseridir- bakar mısınız? Nefret edilen Taliban’ın acınası bir hale düşürülmesi hepimizi memnun etmeli ya, gereği yapılıyor. Yalanmış, önemli değil.

Habere geçelim: “ABD Afganistan’da taş üstünde taş bırakmamaya yemin etti.” (Bu arada, dizgi yanlışı sonucu “…bırakmaya yemini etti” gibi bir garabet yazılmış oraya.) Ne zaman etti ABD bu yemini? Etmedi. Yalan.

“Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Afganistan’ın taş devrine döneceği söylendi.” Ne zaman? ABD yönetiminin herhangi bir sözcüsü tuvalete gitmek için odadan çıktığında bile canlı bağlantıya geçiliyor kaç gündür. Duydunuz mu böyle bir şey? Bu da yalan.

Devam ediyoruz:

“Zaten taş devrini yaşayan Afganistan halkının ise olup bitenden haberi yok. Taliban yönetimi televizyonu yasakladığından… Elektrik kesintileri nedeniyle halk radyoyu bile zor dinlediğinden… ABD’nin büyük bir saldırıda bulanabileceği kulaktan kulağa ancak 3 gün içerisinde yayılabildi.”

Görüyor musunuz tasviri? Aşağılamalıyız onları, taş devrini yaşayan zavallı yaratıklar olarak sınıflandırmalıyız… ki, yarın füzelerle, bombalarla paramparça edildiklerinde kimse onların da New York’taki dev enkazın altında can verenler gibi, basitçe “insan” olduğunu düşünmesin.

Sabah’a göre, Afgan halkı arasında, “Afganistan ABD’yi işgal etti, Beyaz Saray vuruldu” gibi asılsız söylentiler dolaşmaya başlamış. Yani bunlar aynı zamanda aptal da. Devam edelim:

“…‘Gökdelen nedir? Uçak gökdelene çarpınca ne olur?’ gibi sorular sorulmaya başladı. Bu soruların cevaplarını kimse veremediği için saldırının nasıl olduğunu hayallerinde canlandıramadılar.”

Görüyor musunuz cahil geri zekâlıları?! Böcek bunlar ya, böcek…

Sabah bu iğrenç işi şöyle sürdürüyor:

“Afganistan’daki Batılı gözlemciler de, ABD’nin Afganistan’a saldırmasına gerek olmadığını, ülkenin zaten harap halde olduğunu söylüyor. Afganistan’da ABD’nin füzelerini harcamasına değecek bir tek fabrika yok. Halk zaten kuraklık yüzünden açlıktan kırılıyor. 1 milyon kişi açlık sınırında yaşıyor. Ancak Afgan yönetimi, yani Taliban, yine de ABD’nin vurmasından korkuyor. Geçenlerde Taliban sözcüsü Abdül Hai Mutmain şöyle dedi: ‘Artık her türlü kötülük Ladin’den biliniyor. Halbuki Ladin’in böyle büyük güçleri yok. Eğer Amerikan hükümeti tarafsız ve titiz bir araştırma yaparsa, terör saldırısıyla Ladin’in hiçbir alâkası olmadığını görecektir. Taliban liderlerini öldürmek zavallı halkımızın işine yaramayacaktır. ABD’nin saldırması bölge halkı ile arasını açmaktan başka işe yaramaz’.”

Bu kadar.

Söz konusu Taliban yetkilisinin açıklamasını hepimiz televizyonlarda izledik, hatırlıyorsunuzdur belki. Yalvarmak şöyle dursun, ABD’yi aşağıladı adam. “Geçen sefer yaptıkları, onca füzeyle 15 sivil vatandaşı öldürmek oldu,” dedi, “Bombalayabilecekleri tesislerimiz yok ki,” dedi, “Bombalayabilecekleri herhangi bir hedef onların füzeleri kadar para etmez,” dedi.

Sabah yazıişlerine hiçbir şey sormayacağım. Bu haberi yazan ve sunanları meslektaş kabul etmiyorum. İçimizdeki ajanlar onlar. Keşke benim de elimde suçluları ve onlara yataklık edenleri bulup cezalandırabilecek bir mekanizma olsa… Onları derhal götürüp Afganistan dağları üzerinde aşağı bırakırdım. Ama paraşütle…


Sahte tablo çizen ressam

Hürriyet köşeyazarı Serdar Turgut, 17 Eylül tarihli, “Türkiye çok şey kaybedebilir de” başlıklı yazısıyla, görüldüğü üzre daha başlığından, bizde, önümüzdeki savaşlı günlerde -belki yıllarda- normal olarak Türkiye’nin bir şeyler kazanacağı hissini yaratmaya çalışıyor: “…kaybedebilir de”! Böylelikle, daha baştan, her şeye tamamen ters yönlerden baktığımız anlaşılıyor.

“ÖTEKİ DÜNYA” İLE İLGİLENMEMİŞ Kİ!

Serdar Turgut, önce ABD yönetiminin, kamuoyu baskısı ve şaşkınlık nedeniyle “vahim yanlışlara yol açabilecek” adımlar atabileceği tehlikesine işaret ediyor. Afganistan’ın “bir baş belâsı ülke” olduğunu, “bunun komşularının da birbirinden beter sorunlara sahip” olduğunu belirterek devam ediyor. Yani her şeye ABD yönetimi açısından bakacağımız belli. (Bu arada: herhangi bir yerde, “Türkiye bir baş belâsı ülkedir, bunun komşuları da birbirinden beter sorunlara sahiptir” cümlesini okusak neler hissederiz?)

Turgut, Taliban’ı sadece iki ülkenin tanıdığını (Pakistan ile Suudi Arabistan) belirtiyor. Oysa üç. Birleşik Arap Emirlikleri de var. Serdar Turgut bilgi yanlışlığı yapacak biri değil. Ama normal zamanda “aşağılık Paki’ler”le, “baş belâsı Afganlar”la falan ilgilenmediği için yapıyor muhtemelen.

Benzer bir durum, şu söz için de geçerli: “Pakistan istihbaratının Taliban’ın içini dışını en iyi bilen teşkilât olduğu söyleniyor.” Biraz ileride de, Pakistan’ın, Amerikan ambargosu nedeniyle yakın ilişki kurmak durumunda kaldığı Çin’in, bu devlete “İslâmî terör kanallarını tıka!” diye baskı yaptığını belirtiyor.

Bunların yüzeyselliği, Serdar Turgut’a hiç mi hiç yakışmıyor. Taliban’ın “içini dışını iyi bildiğinden” anca “söyleniyor” diye bahsedebildiği o teşkilâtın Taliban’ı bizzat yarattığını hem kendi hesaba katmıyor hem de bizi yanıltıyor. Pakistan’a “İslâmî terör kanallarını tıka!” denmesinin sahici bir anlamının olup olamayacağı da fazlasıyla şüpheli. Çünkü bu “kanalların” ucu Pakistan’da zaten. Onunla ittifak yapan da, bu faktörü elbette hesaba katıyor. Serdar Turgut bizi devletler arası hesaplar ve diplomasinin karanlık yüzü konusunda da yanıltıyor.

ZİHNİMİZİ MUNDAR ETME YOLLARI

Bu devletin, uluslararası planda kendi gücünün ötesinde bir güç ve etkiye sahip olabilmek için Afganistan tarlalarına neler ektiği ve bu tohumları nerede yetiştirdiği konusuna girmeden, Pakistan’ı şu anda ABD’nin doğal bir müttefiki kabul ederek konuşmak çok ilginç. Bir gazeteciden çok bir politikacıya yakışacak davranış, bu. “Dün dündü…”

Ama bizi ilgilendiren Serdar Turgut’un kişisel olarak hangi tür davranışları benimseyeceği değil. Bilgi veriyor görünen bir gazete köşeyazısında aslında bir konudaki düşünme kapasitemizi baştan mundar edecek işler yapması.

Rusya’nın, Taliban’ın Çeçen teröristlere yardım ettiğini “düşündüğü” için “bölgeye aktif ilgi duyduğu”nu söylemek de nasıl bir uluslararası politika uzmanlığıdır? Kimsenin “düşünmesine” gerek yok, tabiî ki Afganistan odaklı İslâmcı militan yetiştirme merkezleriyle Çeçenistan arasında trafik maşallah ve bunu herhalde Rusya yöneticileri biliyor. Rusya’nın hemen dibindeki bu ülkeye “aktif ilgi” duymasının sebebi bu mu peki? Rusya tarihin hangi döneminde bu bölgeye aktif ilgi duymamış? SSCB Afganistan’da darbeler düzenlerken, daha sonra, Rus ordusu Afganistan’a girdiğinde, ne Taliban vardı ne Çeçen sorunu. Sıra şöyle: SSCB destekli darbe oldu, buna karşı Mücahitlerin savaşı başladı, Rus ordusu girdi, işe ABD -Pakistan’la işbirliği halinde- el attı, Taliban yetiştirildi, Ruslar çekildi, Mücahitler arasında içsavaş başladı, Taliban hepsine üstün gelip yönetimi aldı…

Bilgi verme iddiasındaki bir köşeyazarının yolaçtığı tahribatı düzeltmeye çalışmak ilginç değil mi? Üstelik karşımızda, Türk basınının okuyan eden, akıl fikir sahibi, entellektüel bir mensubu var.

“GÖZÜMÜZÜN İÇİNE BAKIYORLAR”MIŞ

Serdar Turgut’un yazısının ikinci bölümünde, “Türkiye’nin konumuna” bakıyoruz. Madde madde sıralamış Turgut, bu konumu belirleyen koşulları.

İlki şu:

“Türkiye NATO içindeki tek Müslüman ülke. Batı atılacak adımların Müslümanlığa karşı bir haçlı seferi olarak algılanmasından korkuyor. Türkiye NATO’nun içinde olduğu için de rahatlıyor. Türkiye’nin gözünün içine bakıyorlar şu anda.”

Belki de topluca, “Bütün bunlar nereden çıkıyor?” diye sorsak yetecek. Ama böyle yapmıyor ve kurcalıyoruz; çünkü görevimiz tahribatı gidermek.

Serdar Turgut, “Batı, atılacak adımların Müslümanlığa karşı bir haçlı seferi olarak algılanmasından korkuyor,” diyor. Bunun dayanağı nedir? Yok ki böyle bir şey. Bu, Batı’daki eğilimlerden yalnız biri. Aksine, bütün bu seferberliğe tam da böyle bir içerik kazandırmak isteyen delibozuk şahinlerin hepsi emekliye mi ayrıldı “Batı”da? Bu sadece bir eksik bilgi değil, eksiklik hepimizi tam yanılgıya sürükleyebilecek cinsten.

Batı, “Türkiye NATO içinde olduğu için rahatlıyor”muş ve şu anda “Türkiye’nin gözünün içine bakılıyor”muş. Niye? Çünkü “Türkiye NATO içindeki tek Müslüman ülke.”

Serdar Turgut herhalde, “yani ben olsam böyle yapardım” demek istiyor, ‘Batı’ veya ‘NATO’ ile başlayan cümleler kurarken. Ya, evet, Türkiye’nin gözünün içine bakıldığı için ABD henüz büyükelçilik düzeyinin ötesinde özel bir bilgi alışverişine girmemiş durumda Türkiye ile! Sanırsınız ki, Bush sabah akşam Ecevit’i arıyor, filan…

Bırakın gözünün içine bakmayı, Türkiye’nin İslâm dünyası karşısında problemli bir durumda olduğunu Batı-NATO bilmiyor mu? Türkiye, hele doğrudan ülke bombalama, kara harekâtları vs. felâketleri de içeren bir seferberlikte Batı saflarında kayıtsız şartsız yer alırsa, kısa süre sonra o içine bakılan gözleri kendisine doğru canlı bombalar taşıyan uçakların geldiğini falan görmeyecek mi? İslâm âlemi, sadece ateist Türklerin bile pasaportunda “Müslüman” yazıyor oluşunu mu dikkate alıyor? 28 Şubat politikalarıyla Türkiye’nin, Üsame bin Ladin’i kahraman sayan Müslümanlar arasındaki etkinliği ne kadardır?

Türkiye bu işte tam iki arada bir derededir.

CIA BİLMEZ, BİZ BİLİRİZ

Turgut’un ikinci maddesi şu: “Afganistan ile bağlantılı görülen Pakistan ve Çeçenistan’da Türkiye önemli bir rol oynama gücüne sahip tek NATO ülkesi.”

ABD’nin Pakistan’la, özellikle Afganistan sorunu nedeniyle kurduğu ilişkileri düşünelim… Şu andaki ilişkilerini düşünelim… Pakistan’ın Taliban’ı gözden çıkarıp ABD’ye karşı koymamaya karar verdiğinden “Türkiye”nin ne zaman haberi oldu acaba? Pakistan’ın bu kararının ne ölçüde kaçınılmaz bir mecburiyetten kaynaklandığı ortada. Bu devlet bu işin içinden nasıl sıyrılacağını planlarken mi Türkiye’nin çok önemli rol oynayacağını varsayıyor Turgut? Nedir bu çok önemli rol? Çeçen direnişçilere “yapmayın çocuklar” mı diyeceğiz, nedir?

Serdar Turgut’un üçüncü maddesine göre, “Türkiye teröre karşı mücadeleye en alışkın Batılı ülke”. Bu terane zaten günlerdir her fırsatta tekrarlanıp duruyor. “Terör” diye tek bir şey tanımlamak, PKK’yı, IRA’yı, Üsame bin Ladin’i içine tıkıştırmak bir politika olabilir. Politikacılar, askerler ve hattâ bizdeki gibi, gazeteciler bunu tercih edebilir. Ama bu bir politikadır. Gerçeğin açıklanması değildir. Türkiye’de PKK’ya karşı sürdürülen “düşük yoğunluklu savaş” ile Afganistan ve çevresinde girişilecek bir mücadelenin, Taliban’la uğraşmanın, Filistin ve Lübnan’da kalkışılacak bir mücadelenin, İslâmî Cihad ile uğraşmanın ortak yönleri ne kadardır?

Daha önemli bir soru da var tabiî: Onyıllardır Latin Amerika’da, türlü gerilla hareketini, halk hareketini bastırmakla uğraşmış ABD, Afrika’da bu işleri büyük kıyıcılıkla sürdürmüş çeşitli Avrupa devletleri, pek çok ülkede kendileri gerilla veya kontrgerilla organizasyonları kurmuş bütün bu Batılı devlet ve gizli servis teorisyenleri ve yöneticileri, bu işi “Türkiye”nin kendilerinden daha iyi bildiğini düşünüyor veya düşünecek, öyle mi?

Üstelik, “21. yüzyılın olgusu” nitelemeleriyle, bir yandan aşağılanıp bir yandan da tuhaf bir şekilde yüceltilen “yeni terör”ün şimdiye kadarki her şeyden farklı olduğu durmadan tekrarlanırken…

BÜTÜN BATI’YA MGK!

Serdar Turgut’un dördüncü maddesine gelelim:

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütün yeni savunma konseptleri ve NATO’ya bakış açısı, Amerika’nın şu anda Batılı müttefiklerinden talep ettikleriyle örtüşüyor. Anlayacağınız TSK yeni dünya düzenine en hazır olan Batılı kurum.”

İşte buna ne anlam vereceğimi ben de bilmiyorum. Herhalde şöyle olmalı, diye düşünüyorum: Yeni dünya düzeni, orduların, MGK benzeri kurumlar aracılığıyla ülke yönetimlerine katılmasını öngörüyor. Veya, her ülkede, eğitimden, sağlıktan kesilen bütçe paylarının ordulara aktarılmasını öngörüyor. Herhalde… ne bileyim…

SADEDE GELELİM: TEHLİKE VE FIRSAT

Serdar Turgut bütün bunlardan şu sonuçlara varıyor:

“İşte bu nedenlerden dolayı Türkiye bu yeni dönemde son derece önemli bir görev üstlenecek, bütün Batı’nın ve İslâm âleminin gözü bizde olacak, belki de bazı konularda öncü olmamız beklenecek. Batı’ya bazı konularda yanlış yaptırmayacak tek ülke olarak da belki Türkiye görülecek önümüzdeki günlerde.”

Size çok garip görünebilir, ama Turgut’un buraya varırken bilgi niyetine önümüze sürdüklerinin ve akıl yürütmelerinin yanlış olduğunu göstermeye çalışmış olmama rağmen, vardığı sonuca katılıyorum. Türkiye’nin ve TC vatandaşlarının büyük zorluklar ve tehlikelerle yüzyüze olduğunu, ama aslında bir yandan da hem kendimiz hem insanlık için çok kritik bir konumda bulunduğumuzu, bunun kötülüğü iyiliğe dönüştürme fırsatı yaratabileceğini düşünüyorum.

Ancak Türkiye’nin bu işlerde sahiden olumlu bir rol oynayabilmesi için öncelikle, cehaletten, saptırmadan, komplekslerden, benmerkezcilikten, niyetlerimizi tespit kılığında ortaya sürme kurnazlığından… kurtulmak gerektiğine inanıyorum.

Bu alanda en büyük tehlike, medyanın tepesindekilerin, her şeye, ayrıcalıklı yaşantılarını, iktidarlarını bağlı gördükleri egemenler cephesi açısından bakmaları ve bizi de ABD şahinlerinin peşine takmaya çalışmalarıdır.

Serdar Turgut’un bütün bunları bu niyetlerle yazdığını sanmıyorum. Bu daha çok Ertuğrul Özkök’ün temsil ettiği tutumdur. Ancak Turgut’un da şöyle bir durup her şeyi bir daha düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

Bu ihtiyacın varlığına kanıt olarak, yazısının son bölümünü gösterebilirim. Turgut’un bu bölümde söylediklerini ciddiye alamıyorum ve tartışamıyorum. Türkiye’nin şu andaki yönetimi gereken dinamizmi gösteremezmiş, halbuki Süleyman Demirel başta olsaymış… Buna ben ne diyeyim? Dinamizmden Demirel’i anladığımız sürece hakikaten bütün dünyanın gözü üzerimizde olabilir. “Bunlar bu kadar kritik bir pozisyondayken nasıl olup da kendileri en zararlı çıkmayı başardılar?!” diye bize bakar millet.

Ve belki de bunun bir açıklamasını bulabilmek için, Serdar Turgut’un ele aldığım yazısı gibi örnekleri biraraya toplarlar.

(*) www.medyakronik.com/haysiyet adresinde yer alan üç yazıdan derlenmiştir.