Anasayfa > Birikim Arşiv > 66 - Ekim 1994 > Türkiye İçin Yeni Bir Paradigma

Türkiye İçin Yeni Bir Paradigma

Ömer Laçiner | (Sayı : 66 - Ekim 1994)

1991 Kasım’ında birlikte yüzde 50 oranında bir seçmen ve yüzde 75’e varan bir toplum desteğiyle işbaşına gelen DYP-SHP hükümeti, bugün bu desteklerin hemen hemen yarısını yitirmiş, kalan yarısının da artık devamını istemediği bir yönetim durumuna düşmüştür. Bu fiilen çökmüş koalisyon Aralık seçimlerine kadar sürünüp gelebilse ve ardından bir süre DYP’li hükümet formülleri denenmeye kalkışılsa bile 1995 yılının bir erken seçim yılı olması kaçınılmaz gözükmektedir.

EGEMEN PARADİGMANIN SON DENEYİ

Ortaya nasıl bir oy oranları tablosu çıkarırsa çıkarsın, bu seçim Türkiye’de yeni bir devrin resmen başlangıcı olacaktır. Çünkü son on-onbeş yılın gelişmeleri, DYP ve SHP’nin ülke siyasetinde başat rolleri oynayagelmiş iki ana geleneğin temsilcisi oluşları ve 1991’deki iktidara geliş koşulları dikkate alındığında, DYP-SHP koalisyonunun TC’nin kuruluşundan bu yana geçen döneme egemen paradigma içinde kalınarak ülke sorunlarını çözüme kavuşturma anlayışının en son deneyi olduğu görülür.

O paradigmayı tutunamaz hale getiren “maddi” faktörleri bir yana bıraksak dahi, 1980’lerin ortalarından beri birçok farklı ve zıt amaçlı eğilim, toplumun her kesiminden giderek artan desteklere sahip olarak ayrı açılardan o paradigma içinde düşünmek ve davranmak istemediklerini zaten ifade etmekteydiler. 1990’lara doğru Turgut Özal’ın himayesi altında ANAP’taki liberal ve neo-liberal kanat, bir kısım aydının açımlamalarıyla “İkinci Cumhuriyet” adı altında bir tartışmayı gündeme getirdiklerinde bunu açıkça söylüyorlardı. Aynı şey 1990’larda hızlı bir yükseliş gösteren Sünni İslâmi hareketin kendine has söylemi içinde zaten “mündemiç”ti. “Kürt isyanı” fiilen yapıyordu bunu. Ona duyulan reaksiyon ile giderek güçlenen Türk milliyetçiliği, her ne kadar ötekiler gibi sözkonusu paradigma içinde oluşmuş/oluşturulmuş kurumsal yapının ve temel devlet politikalarının değiştirilmesi gereğinden söz etmiyor ve kurulu düzenin savunucusu gibi gözüküyor ise de bu yapı ve düzenin onun tezleriyle içeriklendirilip işletilmesinin ne anlama geleceği besbellidir.

1991’de DYP-SHP koalisyonu işbaşına geldiğinde İslâmcı ve Türk milliyetçisi akım dikkate değer bir yükseliş trendinde değildir. Güneydoğu’da gerilla savaşı ve o bağlamda Kürt milliyetçiliği yaygınlaşmakta ise de, gerilim bir iç savaş ihtimalini düşündürtecek düzeye varmamıştır. Bu koşullarda DYP ve SHP’nin iktidara gelişi öncelikle ANAP’a, özel olarak da Orduya karşı kazanılmış bir zafer anlamına gelmekteydi. Çünkü ANAP her iki partiyi de “eski”miş, yani TC’nin kuruluşundan 1980’e kadar egemen paradigma içinde düşünebilen, dolayısıyla da o paradigmayı geçersiz kılan 1980 sonrası dünya ve Türkiye koşullarına cevap veremeyecek partiler olarak nitelemiş; bu nedenle siyasal hayatta yeralmamaları gerektiğini savunmuş, dağılmaları, tasfiye edilmeleri için uğraşmıştı.

ORDUNUN İKİ ANA AKIMA BAKIŞI

Ordu ise apayrı bir mantıktan aynı şeyi yapmaya çalışmıştı. Ona göre ise bu iki parti, TC’nin kuruluşundan 1980’e kadarki dönemi belirleyen siyasal düşünüş ve onun kabulleri içinde şekillendikleri için değil, tam aksine o düşünüş ve kabûllerin aslî amacına ters düşer o amacı tehlikeye atar duruma geldikleri için tasfiye edilmeliydiler. Ordu, her ne kadar bu partilerin TC’nin kuruluş felsefesi ve temel politikalarını kabul zemininden doğmuş iki ana akımı temsil ettiklerini bilmekteyse de 1980 öncesinde o zeminin dışına sürüklendiklerini, onun tahribine yolaçacak bir noktaya geldiklerini iddia etmişti. 12 Eylül darbesi bunun için yapılmıştı. 12 Eylül rejimiyle TC’yi restore ederken bunu önemle dikkate almış, kuruluş felsefesinin ve o bağlamda oluşturulan temel devlet politikalarının özünün, aslî amacının “devlet”i korumak olduğunu vurgulamıştı. Bu vurgulama özel olarak DYP ve SHP’de temsil edilecek akımlara karşı yapılmıştı. Çünkü bunlar, özellikle 1950’den sonraki evrim ve şekillenmeleri ile sözkonusu kuruluş felsefesinin ve temel devlet politikalarının “devleti koruma”nın yanısıra bir aslî amaç daha içerdiğini dikkate alan bir yaklaşımın savunucusuydular. O amaç da “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak” idi. SHP’de temsil edilen CHP geleneği 1950’den sonra, bu hedefe ekonomik ve siyasal hakları genişletmek yoluyla varma anlayışını savunan bir yorum geliştirirken, DP’nin (AP ve DYP) temsil ettiği gelenek ise, toplumun, bireylerin iktisadî dinamizmini harekete geçirmek ve bu ortamda gelişebilecek sol akımları –toplumdaki dinî ve milliyetçi oluşumlara yol vererek– dizginlemek şeklinde özetlenebilecek bir yorumu sahiplenmişti.

Ordu her ne kadar kendisini “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma” hedefinin karşısında saymıyor hattâ bu amacı desteklediğini savunuyor ise de; 1946 sonrasında bu yorumların gerektirdiği politikalar yürürlüğe konulduğunda, ortaya çıkan ilk gelişmelerden itibaren “rahatsız” olmaya başlamıştı. Çünkü asker-sivil yüksek bürokrasiyi temsil eden Orduya göre “çağdaş uygarlık düzeyi” toplumun, devletçe çizilen davranış ve düşünüş normlarına uyarak “götürüleceği” bir hedef olmalıydı. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, ancak böyle olursa “devleti koruma” hedefiyle çatışmazdı. Oysa CHP ve DYP geleneğinin temsil ettiği yorumlar topluma belli bir hareket özgürlüğü tanıyor, dolayısıyla onun devleti ve yönetimi etkileyecek duruma gelmesine yolaçıyordu. Gerçi DYP ve CHP, bu etkilemenin ve hareket özgürlüğünün “devleti koruma” amacına “zarar vermemesi”ne bir başka deyişle o amacı emniyet altına alan temel devlet politikalarının çizdiği çerçevenin dışına taşmamasına dikkat ediyorlardı, ama 1946’da “çok partili rejime geçilir geçilmez ortaya çıkan toplumsal hareketler bu çerçeveyi zorlamaya başlamışlardı.

Temel devlet politikaları ile kasdedilen, dinî akımların zayıflatılması ve siyasetten arındırılması (lâiklik), özellikle Kürtlerin asimilasyonu (millî devlet), sınıf çatışmasının bastırılması (anti-komünizm) üçlüsü idi. Ordu, 1946’dan 1970’lere kadar dinî çevrelerle ilişkisinin onlara kısmî de olsa hareket alanı açması nedeniyle DYP geleneğini “tehlikeli” saydı. 1970 sonrasında ise CHP, DYP’den de daha “tehlikeli” bir gidiş içinde görüldü. Çünkü onun çağdaş uygarlığa “ekonomik-demokratik hakların genişletilmesi” yoluyla ulaşma perspektifinin komünizmle birlikte “Kürt sorunu”na da alan açtığı kabul ediliyordu.

1970’lerin sonlarına doğru Ordu “çağdaşlaşma” ile “devleti koruma” hedeflerinin birbiriyle uzlaşmasının –en azından Türkiye özelinde– mümkün olamayacağı kanısına varmıştır denilebilir.

Bu kanaatin oluşma mantığı şöyle özetlenebilir: DYP ve SHP’nin –ordu dahil– herkesçe “çağdaş”lığın simgesi sayılan Batı toplumlarının verdiği örnekleri Türkiye’ye adapte ederek ve ordunun –kendilerince de paylaşılan– “hassasiyeti”ni de dikkate alarak oluşturdukları çağdaşlaşma perspektifleri bütün bu eğip bükmelere rağmen, doğası gereği toplumun birey, sınıf veya topluluklar olarak “kendi” hak, talep ya da çıkarları doğrultusunda hareket etmelerini ve bunu yaparlarken birbirleriyle –belli kural ve yasaklar dahilinde de olsa– çatışmalarını, yönetimi zorlamalarını meşrû sayar ve daha da önemlisi çağdaş topluma ulaşmanın, “ilerleme”nin gerektirdiği çok yönlü dinamiğin, enerjinin, ancak böyle sağlanabileceğini öngörür. Eğer “çağdaşlaşma” bunu zorunlu kılıyorsa ve Batı toplumları bu zorunluluğa uyarak imrenilen seviyelerine ulaşmışlarsa da Türkiye, aynı yoldan geçmeye kalkıştığında “devlet” kesinlikle parçalanır, yok olur. Çünkü Türkiye “özel bir topluma, özel bir devlete” sahiptir. O halde çağdaşlaşmanın gerekleriyle “devleti koruma” amacını uzlaştırmanın mümkün olmadığı Türkiye gibi bir ülkede –“12 Eylül öncesi” bu yargının kesin kanıtı sayılır– tercih “devleti koruma”dan yana olmalıdır.

12 Eylül rejiminin CHP ve DP (AP) geleneğini tasfiye etme kararına vardırtan mantık budur. 12 Eylül rejimince devlet aygıtı ve siyasal mekanizma yeniden düzenlenirken “çağdaş” görünme endişesinin asgari ölçüde tutulup devletin alabildiğine titiz korunma önlemleriyle donatılması da bundandır. Rejim yeni siyasal hayatı başlatırken DYP ve SHP’yi seçime sokmayıp onların yerine “devleti koruma” hassasiyeti tescilli kadroların denetiminde iki merkez sağ ve sol etiketli partiyi ikâme etmeye çalışırken de aynı mantığı izliyordu.

EGEMEN PARADİGMANIN KURUCU ÖGELERİ

Türkiye siyasetine egemen güçler, 1923’ten 1946’ya kadar CHP’de, 1946’dan 1960’a CHP ile ondan ayrılan DP’de temsil edilmekteydiler. 1960’a kadar ordu ve yüksek bürokrasinin de CHP’de temsil edildiği varsayılırdı. 1960’dan, özellikle 1970’den sonra ordu da başlıbaşına bir siyasal güç, ağırlık olarak görülmeye başlandı. Ancak 1980’lere gelinceye kadar tümü de Türkiye’yi ve sorunlarını Cumhuriyetten beri geçerli paradigma içinde ele alırlardı. Yukarıda da işaret edildiği üzre bu paradigmanın iki önemli kurucu ögesi vardı. Birincisi –temel devlet politikaları aracılığı ile– TC’yi bir ulus-devlet olarak korumak, ikincisi ise “çağdaşlaşmak”tı.

Ordu, az önce özetlediğimiz gerekçeleri ile “çağdaşlaşma” ögesini artık kaale almamakla, daha doğrusu onu devletin korunmasını tehlikeye düşürebilecek bir faktör olarak görme noktasına gelmekle sözkonusu paradigma içinde düşünmeyi terketmiş oluyordu.

Ancak burada sözü edilen “çağdaşlaşma”da gözönüne alınan onun toplumsal ve siyasal boyutlarıdır. Dolayısıyla buna “demokrasi” demek gerekir. Bu bakımdan 1983 seçimleri arefesinde askerî rejim ile AP (DYP) ve CHP (SHP) geleneği arasındaki kapışmada DYP ve SHP tasfiye edilmek istenmelerine karşı “demokrasi” bayrağı altında direnirlerken; sadece haklılıklarını hangi meşruiyet zemininden aldıklarını ifade etmiş olmuyorlar; aynı zamanda iktidara aday partiler olarak Cumhuriyetten –özellikle de 1946’dan– bu yana kurulu düzenin resmen benimsediği –devleti koruma ile çağdaşlaşmayı (demokrasi) birlikte düşünen– paradigmanın geçerliliğini koruduğunu da savunmuş oluyorlardı.

Ordu 1970’li yılları kanıt göstererek bu savunmanın hükümsüz olduğunda ısrar ederken ortaya ANAP çıktı. O da bir bakıma Ordunun görüşünü destekleyerek 1923’ten 1980’e kadarki paradigmanın artık hükümsüz olduğunu, “eskiye dönmemek” gerektiğini ileri sürüyordu. Gerekçesi ise tamamen farklıydı. Dünya koşulları ve toplumların öncelikleri köklü biçimde değişmişti. Bunlara uyarlanmak gerekiyordu. 1920’lerden beri dünyanın gidişatını belirleyen bloklararası gerilim ve onun sosyo-politik ifadesi olan sol-sağ çatışması sona erme noktasına gerilemiş; ekonomiye geçmişle kıyaslanmayacak bir hız, esneklik, dinamizm ve genişleme kazandıran bilimsel ve teknolojik devrimlerin devletçiliği imkânsız kılan niteliği, rekabetçi bir toplum olmayı zorunlu hale getirmişti. ANAP yeni paradigmanın bu zorunluluğa cevap verecek içerikte olması gerektiğini ileri sürüyordu.

Orduyu karşısına almamakla birlikte –devlet ve devletçiliğe yönelttiği eleştirilerle aynı zamanda Orduyu da eleştirdiğine dair çağrışımlar uyandıran– ve bu yönüyle DP (AP) ve CHP geleneğinin seçmen kitlesine hayırhah gözüken, “demokrasi”yi reddetmekle birlikte, artık “çağdaşlaşma”da önceliğin tümüyle ekonomiyle, ekonomik dinamizme odaklandığını vurgulayan –ve bu yönüyle de orduya “çağdaşlık karşıtı” gözükmeme imkânı vaadeden– bir yaklaşımdı bu. Dolayısıyla da hem Ordunun “izni”ni alabildi, hem de AP ve CHP’den yana olup da Orduya karşı tavır koymaktan çekinen, ama onun AP ve CHP yerine ikâme olarak kurdurduğu partilere de oy vermek istemeyen seçmenlerin oyunu alarak seçimleri kazanma fırsatını buldu.

ANAP iktidarı döneminde bu parti ile DYP ve SHP muhalefeti arasında cereyan eden siyasal mücadele, yukarıda da ifade edildiği üzre “çağdaşlaşma” kavramının iki farklı yorumu ile ilgiliydi. Daha doğrusu DYP ve SHP askerî rejim tarafından tasfiye edilmek istendiklerinde sloganlaştırdıkları “demokrasi”ye gerçekten inançlı olsalardı ANAP ile aralarında net bir farklılık ortaya çıkabilirdi.

DYP-SHP VE DEMOKRASİ

Bunu yapabilmeleri, demokrasiyi başlı başına bir değer -bütün öteki amaçların kendisine araç olarak hizmet etmesi gereken-, bir üst amaç sayan bir bilince sahip olmaları ile mümkündü. Ama ne sicilleri, ne fikriyatları, ne de bulundukları durum buna elvermekteydi. Dolayısıyla ANAP bir ölçüde “çağdaşlaşma”nın ekonomik dinamizm, ekonomiye odaklanmış bireyler ve toplum demek olduğunu vurgulayan liberal, neo-liberal söylemi yükselterek demokrasiyi, ancak bir “yan ürün” olarak kabul eden tutumuyla muhaliflerini demokrasinin önem ve önceliğinde ısrar eden bir yaklaşımı savunmaya zorladıysa da DYP ve SHP bu “oyuna gelmek”ten kaçındı.

Onlar açısından bu gerçekten de “oyuna gelmek” olurdu. Çünkü hem kendilerinin, hem de toplumun ezici çoğunluğunun nezdinde demokrasi yalnızca “temsilî demokrasi” veya aktörleri partiler olan bir siyasal hayat demekti. Bu demokrasinin ise sadece “12 Eylül öncesi”ni yaşamış bir Türkiye’de değil, anavatanı olan Batı toplumlarında dahi değer yitimine uğramış olduğu ortadaydı. Kitleler her ne kadar bu “rejimi” askerî diktaya ya da tek parti yönetimlerine tercih etmeyi sürdürüyorlarsa da; kendilerini siyasete daha fazla katılmaya, hak ve taleplerini savunan örgütlerin güçlenmesini istemeye çağıran partilerden ziyade, daha fazla tüketim vaadlerinin çağrısına kulak veriyorlardı. 1980’li yıllarda tüm dünyayı saran liberal dalganın geniş popüler destekler bulması bunun ifadesiydi.

Bu nedenle 1980’lerin “kitle”sini oluşturan bireyler, ortam bireysel olarak daha fazla kazanma, daha fazla tüketme imkânı vaadeder gözüktükçe –şu veya bu genişlikte– bir partiler demokrasisinin varolmasını yeterli sayıp, kendilerine daha yakın temsilî-demokratik-örgütlere olan desteklerini dahi gevşetebiliyorlardı. 1980’lerde hemen tüm ülkelerde seçimlere katılma oranının hızla düşmesi, partilere desteğin sendikalar ve benzeri demokratik-mesleki örgütlere kayıtların azalması bu durumun kanıtı, göstergesidir.

Öte yandan “siyasete katılmak”, “demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etmek” Türkiye özelinde “1980 öncesi”ni, yani bir vuruşma, “çatışma” ortamını çağrıştırmak gibi bir özellik de edinmişti. Türkiye toplumunun tarihindeki en yüksek siyasal katılım düzeyini yaşadığı bu yılların sonunda gelip dayandığı tıkanma ve iç savaş arefesi durum, demokratik bilincin o oranda yetkin olmayışı, yetkinleşmesi için çaba gösterilmemeyişi ile değil, bizzat demokrasinin neden olduğu bir durum olarak açıklanmıştı. Özellikle bu siyasallaşmayı solda yaşayan kitleler için umutla başlayıp umut kırıklıklarıyla yüklenen bu süreç, askerî rejimin demokrasiyi suçlayan argümanlarla dolu yoğun kampanyasının ikna edici olmasını sağlamaya yetmemişse bile, izler bırakmasına, demokrasi ve siyasete karşı belirgin bir şevk kırıklığına yolaçmıştı.

Bu durumda, değil DYP ve SHP’nin, başkalarının da ANAP şemsiyesi altındaki liberal, neo-liberal söylemin “her şey ve özellikle çağdaşlık ekonomidir, ekonomik dinamizmdir, bireyler bazında kazanma ve tüketme güdülerini yoğunlaştırmak, toplum bazında rekabet ortamını yaygınlaştırıp derinleştirmektir” mesajını yükselten tezlerine –yeni çağdaşlık paradigmasının özeti buydu– karşı, demokrasiyi gerçek bir güvenle vurgulayan bir söylemi yükseltmekte güçlük çekiyordu. DYP ve SHP, buna teşebbüs eder gibi gözükürlerse ANAP’a da kullanmaktan kaçınmadığı “12 Eylül öncesine dönmek” kozunu vererek oyuna geleceklerini düşünmekteydiler. Gerçi yer yer demokrasinin hak ve özgürlüklerin de ekonomi kadar önemli olduğunu söyleyip, temsilcisi oldukları geleneklerin, siyasal akımların oluştuğu paradigmanın dilini kullanıyor iseler de, bunu ANAP’ın sunduğu paradigmanın mantığını eleştirerek değil, ANAP liberalizmin vurgunlara alabildiğine açık uygulamalarına karşı kendilerinin de liberal bir alternatif olduğunu belirtmek için yapıyorlardı.

Ancak ANAP iktidarının “reformcu” ilk evresi tamamlandıktan sonra, liberal dalganın her kesimde uyandırabildiği kazanma, daha fazla tüketme, “köşeyi dönme” güdülerinin ne denli ürkütücü bir tablo yarattığı, toplumsal ve moral maliyeti belirginleştikçe ANAP’ın liberal paradigmasının çekiciliği gerilemeye başladı. DYP ve SHP’nin liberalizm, ekonomik dinamizm yerine “kalkınma”dan sözettikleri DYP’nin “büyüme”ye, SHP’nin “adil paylaşım”a öncelik vererek yorumlayageldikleri “eski” paradigma bu durumda bir kez daha canlandı. Öte yandan giderek ağırlığını duyuran “Kürt sorunu”, demokrasi, demokratik hak ve özgürlükler kavramı üzerindeki “12 Eylül öncesi”nin gölgesini büyük ölçüde dağıtarak demokrasinin özellikle “Kürt sorunu”na çözüm anahtarı olabileceği umudunu uyandırıyordu. Çünkü yeteri kadar açıklıkla ifade edilmiyor olsa da Kürt sorununun “12 Eylül öncesi”ni aratacak ölçüde vahimleşmesinin ana nedeninin Ordu olduğu, onun 12 Eylül döneminde özel olarak Kürt nüfusun yoğun olduğu yörelerde –demokrasiyi suçlayan mantığına uygun olarak– en doğal hakları pervasızca çiğneyen uygulamalarıyla sorunu patlama noktasına getirmenin sorumluluğunu taşıdığı çok geniş bir kesim tarafından paylaşılıyordu.

Bu durum ayrıca DYP ve SHP’ye Ordu tarafından yapılmış olan “devleti tehlikeye sürüklemek” ithamını kendisine iade etmek imkânını da vermekteydi. Demokrasiyi ne denli kısarsa devleti de o ölçüde tehlikeden arındıracağını varsayan 12 Eylül rejiminin, asıl böylece devleti Cumhuriyet tarihinin en ağır bölünme tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını iddia edebilirdi SHP ve DYP.

Bunu yapabilirlerdi, ama daha önce de işaret edildiği üzre bunu yapabilmek için gerçek bir demokrasi inancı şarttır. Oysa DYP ve SHP’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinden türeyen, onun içinde şekillenen inanç ve fikir dünyaları, bu devletin temel politikalarının kabulünü içermekle başlangıçtan malûldür. O politikaların Türkiye toplumunun tarihsel, kültürel mirasına, toplumların gelişme, erginleşme süreçlerinin gerçekliklerine karşı zorla ayakta tutulabilir oluşlarının bilgisi ve sezgisiyle onlar, bu zoru güvenceleyen Ordunun siyasal düzende özel bir ağırlığı olmasını da kabullenmiş oluyorlardı. Ordunun bu özel konumunu tartışmamak, veri saymak, demokrasi bilincinin köklerini kestiği gibi demokratik çözümlere inancı da kısırlaştırır.

Nitekim, 12 Eylül rejimince tasfiye edilmek istenmelerine rağmen, birlikte yüzde 50 oy toplayıp, geniş bir toplumsal destekle iktidara gelerek, kendilerini siyaset sahnesinden silmek istemiş olanlara karşı bir zafer kazanmış olmalarına rağmen, DYP-SHP ortak cephesi, ne ordunun bu demokrasiyle bağdaşmayan özel konumunu tartışmaya açtı, ne 12 Eylül rejimiyle hesaplaşmaya yöneldi, ne de onun özel olarak “Kürt sorunu”nun vahimleşmesindeki sorumluluğunu gündeme getirdi.

DYP VE SHP’NİN GİRDİKLERİ ROTA

Muhalefetteyken birlikte savundukları genel demokratikleşme, “eksiksiz demokrasi” vaadleri de rafta kaldı. Üç yıldır süren DYP-SHP iktidarının ortalarına gelindiğinde, artık iyice belli olmuştu ki, bu partiler, temsilcisi oldukları geleneğin vaktiyle içinde ülkenin sorunlarının çözümleneceğini düşündüğü paradigmanın “ideal” durum tasarımına da artık inanmamaktadırlar. Dolayısıyla o ideal duruma varmanın gerekleri konusunda da istek ve şevk duymamaktadırlar.

Şöyle ki pozitivist ilerleme nosyonu ekseninde oluşturulmuş bu paradigma, varılmak istenen “ideal” durumu kısıtsız bir demokrasi ile istikrarlı bir kalkınma sürecini içiçe yaşanması olarak tanımlar. Burada kalkınma, bireylerin zenginleşmesine indirgenmiş bir boyutla değil, zenginleşmeyi toplumun tüm faaliyet alanlarının kendine has ölçütleri içinde yaşayıp duyumsayabilecekleri bir “ilerleme”, gelişme hali olarak kavrar ve bu bağlamda kalkınma ile demokrasinin gelişmesi arasında bir bağ ve karşılıklı birbirini güçlendirme ilişkisi kurar. Nitekim 1980 öncesi yılların AP’si demokrasinin kısıtlılığı eleştirilerine karşı, “Batı ülkelerinin kalkınmışlık düzeyine yaklaştıkça demokrasimizin de o ölçüde kısıtlamalardan kurtulacağı” yolunda cevaplar verirdi.

1980’lerin liberal dalgasında kalkınmanın yerini ekonomik dinamizm, rekabet gücü vb. terimler aldı. Bu basit bir değişiklik değildir. Kalkınmanın toplumsal gelişme, ilerleme boyutundan arındırılması, refah kavramının “tüketim gücü”ne indirgenmesidir. Bu arındırma ve indirgenmenin siyasete, siyasal düzene yansıtılması ile de siyaset yönetime, siyasal düzen ise yönetim hizmetlerinin arz pazarına dönüştürülmüş olur.

DYP ve SHP’nin de bu anlayışın rotasına girmiş oldukları bugün artık apaçıktır. Verilen onca “demokrasi” sözüne rağmen ne onlar göstermelik bir iki girişimden başka bir şey yapmış, ne de yüzde 75’lere vardığını söylediğimiz toplumsal destekten onları bu yönde zorlayan kararlı bir hareket görülmüştür.

Bunun ana nedenine yukarıda değinmiştik. Temsilî demokrasiyle, partiler rejimiyle özdeşleştirilmiş “demokrasi” kavramının gerek giderek yönetim şirketlerine çıkar şebekelerine dönüşmekte olan partilerin şahsında yıpranmış olmasından, gerekse gerçek bir siyasete katılımın gerektirdiği fikrî ve moral donanıma sahip olmadığı, olamadığı yargısına vardırtan bir varoluşsal acizlik duygusuna kapılmış bireylerin oluşturduğu kitleler gerçeğinden doğan bir sonuçtur bu.

O nedenledir ki, her ne kadar 1991 sonbaharında DYP ve SHP’nin ardında yüzde 50’lik bir seçmen ve yüzde 75 oranında bir kitle desteği vardı deniliyorsa da; bu desteğin örneğin 1980 öncesinin başlıca iktidar değişimlerinde görmeye alıştığımız umutlu, coşkulu, iyimser kitle desteklerinin soluk bir kopyası olduğu da ortadaydı. Bu destek DYP ve SHP’nin “demokrasi” bayrağı altında toplandığında, ordunun siyasal düzendeki ağırlığından düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlılığına, Kürt halkının en doğal haklarının çiğnenmesinden, devletin, polisin gündelik hayatın hemen her alanına müdahale yetkisine kadar tüm tepkilerin biraraya gelişinden oluşmaktaydı. Ama bu tepkilerinin gereğini yerine getirme sorumluluğunu ve inancını taşıyan kararlı bir destek değil, gerçekleştirilmesini “baştakiler”e havale etmekle yetinebilen, bununla “elinden geleni yaptığını düşünen bir destekti bu.

Nitekim bir süre sonra “baştakiler”in de o tepkilerin gereğini yerine getirmeye pek de istekli olmadıkları belli olmaya başlayınca bu destek de dağılmaya yüz tuttu.

TC’nin kuruluşundan, özellikle de 1946’dan itibaren Türkiye toplumunun kendini, sorun ve hedeflerini içinde tanımladığı kalkınma/demokrasi paradigması –DYP ve SHP gibi partilerin programlarında hâlâ geçerli kabul ediliyormuş gibi durmasına rağmen– gerçekte fiilen terkedilmiştir. 1980’lere kadar “aşırı”lar da dahil, tüm siyasal akımları öncelikle kalkınma ve demokrasi ilişkisini nasıl kurduklarını belirtmeye mecbur edecek ölçüde etkili olan bu paradigma, bu ilişki bahsinde gösterilen fikrî ve pratik performansın siyasal rekabetle öne geçmenin en önemli koz olmasını sağlıyordu. DP’nin “küçük Amerika” olmayı vaadeden sözleri, AP’nin “büyük Türkiye” sloganı, CHP’nin “insanca, hakça düzeni” MSP’nin “ağır sanayi hamlesi”, sosyalistlerin hızlı bir kalkınmayı ve “halk iktidarı”nı içeren toplum tasavvurları bu düşünsel iklim içinde oluşturulmaktaydı.

Bu iklim artık geçerli değildir. Üzerlerinde hâlâ o iklimde yaşıyorlarmış gibi giysilerle iktidara gelen DYP ve SHP, ilk fırsatta Tansu Çiller ve Murat Karayalçın’ı başa geçirerek bir kimlik değişimine gitmekte olduklarının kesin işaretini zaten vermişlerdi. DYP’nin ANAP’a kıyasla daha taşralı, kırsal olan tabanını sarsmamaya dikkat ederek ANAP’ın kulvarıyla paralel bir rotaya girmesi ile siyasal yelpazenin merkez sağında kalkınma/demokrasi paradigmasını savunacak hiçbir akım kalmamıştır. Böylece DP-AP-DYP geleneği sona ermiş, terkedilmiş sayılabilir. Bundan sonra DYP ve ANAP, daha bir-iki yıl ayrı partiler olarak devam edebilseler bile, ya birleşecekler, ya da biri öteki lehine ufalanacaktır.

DYP-ANAP kulvarında bundan böyle kalkınma ve demokrasi terimleriyle örülü bir dil duymayacağız. Pazar ekonomisinden, rekabet gücünün arttırılmasından ve bunlara uyarlı siyasal düzen ayarlamalarından –örneğin başkanlık sisteminden- bahsedenler dolduracaktır ve zaten doldurmuşlardır bu sahneyi.

SHP ise yıllardır ne terkedebildiği, ne de tam sahiplenebildiği geleneğine “sosyal demokrat” etiket takmakla daha da arttırdığı karmaşasının üstüne Murat Karayalçın’ı başa geçirmekle eklediği serbest pazarı da benimsemiş parti görüntüsüyle tam bir yamalı bohça halindedir. Ana kumaşı artık giyilemez hale gelmiş bu parti, ilk genel seçimlere kadar dağılmadan kalabilirse, bunun tek nedeni içindekilerin bundan sonra ne olacaklarını bilemeyişleridir.

Böylece, iki yorum ve uygulama biçimini CHP ve DP-AP geleneklerinde bulan ve onların belirleyiciliğinde Türkiye toplumunun 1980’lere kadarki tarihine egemen kılınan kalkınma/demokrasi paradigmasının, o geleneklerin birlikte iktidar oldukları son üç yılın aynasında onlar tarafından bile savunulamayan, terkedilmiş bir çatı olduğu ortaya çıkmıştır.

Şimdi artık o çatı altında durmayan, yeni çatısının da nasıl bir şey olacağı meçhul olan bir Türkiye toplumu vardır. Şu anda o yeni çatıyı (paradigmayı) oluşturmak için çalışan ve birbirleriyle “çarpışan” üç ana akım (hareket) vardır: Liberal neo-liberal zihniyet, İslâmi akım ve milliyetçilikler. Sol ise (kendilerini özgün kılan değer ve idealler temelinde kendilerini yeniden tanımlama zorunluluğunu duyan sosyal demokrat ve sosyalist akımlar kasdedilmektedir) halihazır durum ve konumunu değiştirecek güçlü bir iç silkinişi bir an önce gerçekleştirmezse, bu süreçte kendini korumaya çalışmaktan başka bir şey yapamayacaktır.


Yukarıda kullandığımız “çatı” deyimi, hem siyasal düzeni, hem de toplumun kendisini, sorunlarını ve hedeflerini içinde tanımlayacağı perspektifi belirleyen kavramları ifade ediyor.

Buraya kadar yapılan açıklamalar, –henüz ortada açık ve kesin kanıtları gözükmemesine rağmen– içine girdiğimiz yeni paradigmanın oluşması sürecinde, “demokrasi”nin, artık bağlayıcı bir kavram olmayabileceği anlamına geliyor. Her ne kadar şu anda yeni paradigmanın içeriğinin belirlenmesinde etkili olmaya aday siyasal güç ve akımlardan hiçbiri “demokrasi”nin geçerliliğini tartışma konusu yapmaya niyetli görünmüyor ise de; bu paradigma anlayışının ilk evresinin tamamlanacağı 2000’li yılların eşiğinde ya da başlangıcında, Türkiye bugünkünden hayli farklılaşmış bir siyasal düzene geçmiş olabilir. Şimdilik oldukça spekülatif nitelikte olan bu tahminin ciddiyetle ele alınması için, halen etkin olan siyasal akımların “demokrasi” bahsinde ne denli “hassas” olabileceklerini gözönüne getirmek yeter. İslâmi akım ve milliyetçiliklerin “doğası”nda demokrasi yoktur. Demokrasiyi benimseyebilir -daha yerinde bir ifadeyle–, kabullenebilirler ama reddeder bir tutuma girmeleri çok daha kolaydır. Liberal, neo-liberal zihniyet ise teoride demokrasiyi neredeyse kendi doğal siyasal ifadesi sayıyor olmakla birlikte; 1980 sonrası yorumcularının siyaseti yönetime, indirgeyen, onu da hız ve etkinliğe endeksleyen bir yönelim içinde oldukları dikkate alınmalıdır. Temsilî demokrasinin “klasik” kurumları ve işleyiş mekanizması ile bu yönelimin uyuşması çok zordur. Bu bakımdan bu zihniyet temsilî demokrasiyi onun “klasik” kurumlar ve işleyiş ağında bir dizi “by pass” operasyonu öngörerek sahiplenebilir ancak.

1980’lere kadar egemen paradigmanın “demokrasi”den çok daha fazla önem ve öncelik atfettiği “kalkınma” kavramı da –ki buna paradigmayı asıl oluşturan kavram demek gerekir– bağlayıcılık vasfını çok büyük ölçüde yitirmiş bulunmaktadır. Bu noktaya daha önce 1980’lerdeki liberal dalganın yükselişi bağlamında değinmiş, ekonomik dinamizm, rekabet gücünün arttırılması vb. kavramların öne çıkarılmasının ne anlama geldiğini kısaca belirtmiştik. Liberalizmin sözcüleri bu kavramları kalkınmanın karşısına koyarak değil, aksine onunla birlikte kullanıyorlardı. Fakat işaret edildiği üzre bu kullanımda kalkınma kavramına içrek olduğu varsayılagelmiş sosyal ve kültürel boyut neredeyse tümüyle bir yana bırakılmış oluyordu. 1980’lere kadar “kalkınma”cı söylemin iki ana yorumunu temsil eden CHP ve DYP için “kalkınmış olma”nın örneği Batı Avrupa idi ve her ikisi de bu ülkelerdeki emekçilerin de nasiplendiği refahı topluma yayma ve sosyal güvenlik sistemlerinden esinleniyorlardı. Oysa 1980’lerle birlikte gözler Güney Kore, Tayvan gibi “Asya kaplanları”na çevrilmişti. Bu ülke ekonomileri, ekonomik dinamizmleri, rekabet yetenekleri ile Türkiye’deki liberal sözcülerin gözdesiydiler. Bu ülkelerde ücretlilerin iş güvencesi ve sosyal haklardan büyük ölçüde yoksun oldukları gerçeğine ya değinilmiyor, ya da –daha açık sözlü olanlar– bunun bir eksiklik değil, aksine olumlu bir yön olduğunu ileri sürüyordu. Onlara göre iş güvencesi ve sosyal haklar tembelliği, verimlilik düşüşünü teşvik edici kurumlar olup ekonomik gelişmeye zarar vermekteydi.

Böylece 1980’lere kadar ekonomik politikaların amacının toplumsal refahı arttırmak olduğu söylenirken (“müreffeh Türkiye”) onun yerini ihracat artış hızından, yerli firmaların dünya pazarlarında kazandıkları ihalelerden zafer edasıyla sözeden bir “ekonomik güç” söylemi aldı.

Toplumsal refah ve refahın yaygınlaşması kıstasından giderek tamamen bağımsızlaşıp salt dünya pazarında yer tutma, rekabet edebilme kıstasınca tanımlanan bir “ekonomik güç” ve “güçlenme” kavramına geliş, 1990’larla birlikte liberallerin yanısıra daha farklı ağızlardan da duyulur oldu. RP çevresindeki dinî hareketin geleneğinde ekonomiyi bir “güç” olarak görme fikri zaten vardı. “Güçlü ekonomi” onun nezdinde Türkiye’nin –İslâm dünyasının lideri olarak– Batı’ya –“batıl düzenlere– karşı vereceği mücadelede temel bir dayanak, bir silah gibi düşünülmeliydi. Örneğin 1970’lerde “ağır sanayi hamlesi” ile Türkiye’nin Batı’dakilere eş bir ekonomik güç haline gelmesi öngörülüyor ve bu güce erişmiş Türkiye’nin, öteki Müslüman ülkeleri çevresine cezbederek bir “İslâm Ortak Pazar’ı”nın başında Batı’yla hesaplaşacak bir konuma geleceği söyleniyordu. 1980’li yılların dünyadaki dengeleri temelden sarsan gelişmeleri, Müslüman ülkelerdeki dinî hareketlerin yükselişi ve Kuzey-Güney ayrımının gündeme getirildiği koşullar bağlamında RP’nin ekonomiyi aslî siyasal amacı doğrultusunda kullanılacak bir “güç” olarak kavrayan yaklaşımı daha da vurgulanabilir bir hale geldi. Geçerken belirtelim ki, RP’nin ekonomiye ilişkin görüşlerinde “adil düzen” gibi gelir dağılımının iyileştirilmesi, refahın yaygınlaşması gibi yoksul yığınlara seslenen ve bildiğimiz “kalkınma” kavramını çağrıştıran temalar da vardır. Ancak RP’nin, kendisini tarihî bir misyonu üstlenmiş bir hareket olarak sunduğu, dolayısıyla da insanlardan bu misyonun gerçekleşmesi için, şahsi yaşam koşullarında eş oranlı bir iyileşme beklemeksizin, hatta bundan feragat ederek ait oldukları toplumun ekonomik güç göstergelerinin büyümesinden duyacakları gururla tatmin olmalarını isteyen bir hareket olduğu unutulmamalıdır.

Aynı şey Türk milliyetçiliği için de sözkonusudur. SSCB’nin dağılması ile dünün “platonik” Turan idealini gerçekleştirilebilir bir hedef gibi gösteren 1990’lı yılların bu olgusundan da hız alan Türk milliyetçiliği, “ekonomik güç”ü siyasal bir misyon için silah olarak görme anlayışının bir diğer türüdür. “Türki Cumhuriyetler”i Türkiye ekseninde toparlamak, böylece bir “Türk dünyası” oluşturarak dünya çapında bir güç olma misyonu adına kitlelerden “daha iyi yaşam” taleplerini bastırıp, ülke ekonomisinin gücünün artması için her tür fedakârlığa katlanılmasını talep etmek, Türk milliyetçiliğinin zaten doğal yaklaşımıdır. Geçmişte yine benzer bir “güçlü Türkiye” hedefi adına korporatist bir ekonomik düzen önerisiyle ortaya çıkmış olan –1920’den 1980’lere kadar tüm dünyadaki milliyetçi faşist hareketlerin ekonomik düzen önerileri bu nitelikte idi– Türk milliyetçiliği akımı, şimdilerde –yine tüm dünyadaki benzerleri gibi– liberal iktisat politikalarını savunan bir kimlikle sunuyor kendisini. 1980’lerin neo-liberalizminin “ulusal ekonomi” bahsinde “ekonomik dinamizm, rekabet gücünü arttırmak” gibi öncelikli amaç ve “değerleri”nin milliyetçi ideolojilerin kaynaklandığı “doğa yasaları”ndan mülhem dünya görüşüyle paralelliğinin yanısıra, neo-liberalizmin elitler ve sıradan insanlar arasında kategorik bir ayrımın altını çizen yaklaşımı ile milliyetçiliklerin kaçınılmaz olarak içerdiği ırkçı yönelimin rezonansı da günümüzdeki bu tipik milliyetçilik-liberalizm yakınlaşmasına –ya da eklemlenmesine– yeterince ışık tutar.

“Eski” paradigmanın kalkınma ve demokrasi kavramlarından hareketle ördüğü “çatı”nın yerine, yeni paradigmayı oluşturmak için şimdiden epey yol almış akımların kurmaya çalıştıkları çatının kavramları hakkında bu özet bilgiler şimdilik yeter.

YENİ PARADİGMANIN DEĞİŞEN MEKÂNI

Ancak “değişim” bundan ibaret değildir. Yukarıdaki açıklamalardan kolaylıkla çıkarılabileceği üzre yeni paradigmayı oluşturmaya yönelmiş bu ideolojik dinamikler için çatının altındaki mekan da eskisi gibi değildir.

1980’lere kadarki paradigma, mekan olarak “misak-ı milli” ile sınırları çizilmiş bir Türkiye’yi alıyordu. Mayınla döşediği güney ve doğu sınırları ile kendisini Ortadoğu’dan, Müslüman ülkelerden ve Asya’dan ayıran, bu alana sırtını dönüp, “Batı alemi”ne bir ulus-devlet olarak katılmayı hedef sayan TC’nin temel devlet politikaları bir yanıyla “iç bütünlüğün”, yani tasarlanan türde bir ulus yaratmanın araçları iken, diğer yandan da Türkiye’nin kendisini dünya üzerinde nasıl bir mekanda tasarladığını da belirtiyordu. Bu açıdan bakıldığında laiklik ve Kürtlerin asimilasyonu politikasının Türkiye’nin Ortadoğu ve Doğu’dan kopma kararını, anti-komünizmin ise Kuzey ve Kuzeydoğusundaki halkların dünyasından ırak durma titizliğini yansıttığı söylenebilir.

Şimdi ise durum çok büyük ölçüde farklılaşmaktadır. Soy liberalizm, Türkiye’yi global bir dünya pazarı mekanında tasarlarken, dolayısıyla yakın gelecekte “millî sınırlar”ın pratik bir anlamının olmayacağını ilân ederken; “İslâmi akım Türkiye’nin kendisini İslâm dünyasına “açılan” bir toplum olarak tasarlamasını; Türk milliyetçiliği ise kapılarını Turan koridorlarına açmış bir Türkiye’yi öne çıkarıyor.

Bunlar henüz tam açıklıkla ifade edilmemesine rağmen –ki pek yakında bu da olacaktır– misak-ı millinin sınırlarını belirlediği bir Türkiye kavramının veri sayılmadığı bir düşünüş ortamının eşiğinde olduğumuzun kanıtlarıdır. Buna aynı anlamda, ama ters yönden bir yanıtı da Kürt milliyetçiliği eklemektedir.

Türkiye’nin –kestirme bir ifadeyle– coğrafya olarak alanı Birinci Dünya Savaşı ve Sovyet devriminin belirlediği koşullarda, uluslararası güçlerin, denge hesaplarının belirleyiciliğinde çizildi. Bu mekanın “sahiplenilmesi” ve siyasal/kültürel kıtalara bölünen o tarihî dönemin dünyasında hangi kıtanın yanında yer tutacağına ise Türkiye Cumhuriyetini kuran kadro karar verdi.

Şimdi bu alan ve yer tutuş yeniden tartışma masasındadır. Bu kez tartışmanın aktörleri “içeride”dir. Yeni paradigma “dışarıdan” çok güçlü esintiler taşıyor olsa da “içeride”ki eğilimlerin çatışma, uzlaşma ve eklemlenme sürecinin bir sonucu olarak şekillenme yolundadır. Ortada 1920’lerin Kemalist kadroları ile eş güç ve prestijde bir faktör olmadığı gibi, bu süreçte rol oynamakta olan –ideolojik– eğilimlerin hemen hiçbiri lider kadroların tam denetiminde sayılamazlar.

1995 seçimlerinde ilk etabının başlangıç koşullarının ve verilerinin kesinleşeceği, TC tarihinin ikinci safhası, yeni bir paradigmanın belirleneceği döneme girilirken manzara böyledir. 2000’li yıllar civarında ilk sonuçlarının belli olacağı bu süreç, şüphesiz yepyeni faktörlerin devreye girmesine son derece uygundur. Bu bakımdan halen mesafe almış gözüken eğilimlerin bu konumlarını sürdürebilecekleri de söylenemez. Bu noktayı özellikle sol ve sosyalizm akımı için –ciddi handikaplar sözkonusu olmasına rağmen– henüz yitirilmiş çok şey olmadığına işaret etmek için belirtiyoruz.

Öte yandan önümüzdeki dönemin ne tür saflaşmalara, uzlaşma veya eklemlenmelere sahne olabileceğini gösteren ciddi ipuçları da gözükmektedir. Örneğin görünen odur ki; epeydir DYP ile MHP arasında izlenen çok yönlü yakınlaşma, hattâ kısmen içiçe geçmeler önümüzdeki dönemde Türk milliyetçiliği akımı, DYP ve MHP’nin pratikte –ittifaktan öte– kaynaştığı bir kanaldan faaliyette bulunacaktır. Bu durum ana liberal akımın, Türk milliyetçiliği ile –yukarıda işaret edilen rezonansların yatağında– eklemlenmesi demek ise de; bu gelişme ana liberal akımın liberal ve neo-liberal yorumlarının ayrışmasına da yolaçabilecektir. ANAP’ın ya parti olarak, ya da büyükçe bir bölümüyle –belki de Yeni Demokrasi Hareketi gibi oluşumların çevresindeki liberallerin de katılımıyla– bu DYP-MHP kaynaşmasının karşısına rakip bir liberal güç olarak çıkması da beklenebilir. Böyle bir durumun ortaya çıkıp çıkmayacağını, çıkarsa örneğin dinî hareketin ana bölümüyle hangi safa yakın duracağını belirleyecek en önemli faktör 1995’teki pek muhtemel seçim sonuçlarıdır. Eğer bu seçimler, örneğin RP’nin beklenenin ötesinde –yüzde 30 civarı– bir oy oranına eriştiğini gösterirse ANAP’ın DYP ve MHP’ce şimdiden kurulmuş “cephe”ye iltihakını, dolayısıyla da ana liberal akımın büyük kısmıyla liberal-milliyetçi eklemlenmesi sonucunu doğuracak, bu cephe SHP+CHP’den daha fazla oy toplamasının yanısıra daha da yıpranmamış bir imaja sahip olacak DSP’nin “milliyetçi sol”unun zımni desteğini de alıyor olacaktır.

Dışarıdaki ve içerideki “egemen güçler”in de istediği galiba böyle bir durumdur. RP ise herhalde böyle bir saflaşma ve kaçınılmaz “hesaplaşma”da bitirilmek istendiğinin farkındadır ki, “hesabı” görülecek bir güç değil, aksine iyi bir partner olabileceğinin güvencesini vermek için gayret göstermektedir. RP’ye egemen kadroların niteliği bu gayretlerin hiç de “takiye” sayılmaması gerektiğini yeterince kanıtlar.

ABD’yle “uzlaşma yolları arayan bir RP, liderliği İsrail’le el altından temas yürüttüğü ortaya çıkan Türkeş yönetimindeki MHP, liberalizmin ırkçılıkla rezonansını nasıl karşılayacağını henüz düşünememiş liberaller, milliyetçilikle solun nasıl bağdaşabileceğinin dikenli sorularını erteleyemeyecek olanlar...

Türkiye’nin sadece kendisini değil, onun yerini ve kimliğinin yeniden tartışıldığı bu sürece, şimdi kesin gözüken “tez”leriyle “kurucu” adayı olarak katılan akımları da kaçınılmaz bir iç hesaplaşma bekliyor.