Özelleştirme ve Sonrası

1994 Kasım’ında Türkiye, bir yanda Özelleştirme Yasası’nın biran önce çıkması için uğraşanlar, öte yanda “demokrasi platformu”nda biraraya gelmiş çeşitli türden emekçi örgütlerince düzenlenen uyarı eylemleri, kitle gösterileri ile gündeme gelen manzarası ile iki ayrı sınıfsal blokun teşekkül etmiş olduğu bir ülke gibi görünüyordu.

Ancak her iki bloktaki egemen hava ve tutumlara bakıldığında bunların adeta birbirlerini muhatap almadıklarını, aralarında bir çatışma veya uzlaşma arayışı sözkonusu değilmişçesine davranmakta olduklarını görebiliyorduk. Her ikisinin de muhatabı devlet, siyasal iktidardı. Örneğin özelleştirmeci blok, emekçiler platformunun edinilmiş haklar ve genel olarak demokratikleşme konusundaki talepleri karşısında, sanki bunlar kendilerini hiç ilgilendirmeyen konularmış, devlet ile “onlar” arasında olan ve orada da kalacak olan sorunlarmış gibi, fikir beyan etmeden, “dışarıdan” bir merakla izliyor; buna karşılık “emekçiler platformu” da devlet işletmelerinin özelleştirilmesini “onlar” ile devlet arasında, -“biz”i fazla ilgilendirmeyen- bir konu olarak kabullenmiş bir yaklaşım içinde görünüyor ve devlet işletmelerinin müstakbel sahiplerini değil, devleti, siyasal iktidarı muhatap alarak, özelleştirme esnasında ve sonrasında edinilmiş haklar ne olacak, diye soruyor, cevabı ondan almak istiyordu.

Bu, sınıflar ve sınıf mücadelesi modelinden bakıldığında tuhaf gözüken durum geçicidir; Türkiye’nin halen yaşamakta olduğu özel geçiş dönemine özgü, bu anlamda istisnai bir olgudur. Çünkü ortada halledilmesi gereken bir “miras” vardır. Bu miras, Cumhuriyet’in kuruluşundan 1970’li yılların sonlarına kadar kendisini -kendi belirlediği- bir “çağdaşlaşma” misyonunun asli sahibi, yürütücüsü ve güvencesi sayagelmiş bir devletin, bu misyondan istifa ve dolayısıyla iflas etmiş olması sonucu “ortada kalan” mal, mülk ve taahhütlerdir. Birikim’in daha önceki sayılarında ve özel olarak da son sayısında bir kez daha anlatıldığı üzre, bu devlet, “modernleşme” ile tasarladığı türden bir itaatli toplum modelini uyuşturmaya çalışmış ve bu toplumun hem -Batı’daki gibi- girişimci, dinamik bir burjuvaziyi hem de eğitimli, çalışkan bir emekçiler kitlesini içermesini istemiş, ama bunların şahsi veya sınıfsal çıkarları doğrultusunda değil, “devlet”in çizdiği sınır ve hedeflerdoğrultusunda, “çatışmadan” hareket etmelerini öngörmüş ve kendisini bu “denge”yi sağlayacak -devlet işletmeleri gibi- ekonomik-sosyal araçları ve yasal mevzuatla donatmıştı. “Devlet”, 1950 sonrasında, özellikle de 1960 ve 1970’li yılların sosyo-politik gelişmeleri bağlamında, sözü edilen misyonun açmazlarını, “modernleşme” ile tasarladığı itaatli -çatışmasız- toplum fikrinin uzlaşmaz şeyler olduklarını peyderpey anladıkça o misyonu da terketme sürecine girmişti. Daha doğrusu modernleş(tir)meci misyonu bir yana atıp kendisini “itaat ve düzen” işlevine yoğunlaştırmaya yöneldi. Bu haliyle 1980’de son müdahalesini yapıp uygun gördüğü düzenlemeleri yürürlüğe soktuktan sonra iktidarı yeni liberal dalgadan esinlenmiş siyasal kadrolara devretti. “Çağdaşlaştırma” misyonunu terketmiş anlayışıyla “devlet” bu liberal eğilimle pekala uyuşmaktaydı. Çünkü o liberaller de devletin yalnızca güvenlik, asayiş, vergi toplama, yargılama ve cezalandırma işlevleriyle sınırlı bir aygıt olması gerektiğini ileri sürmekteydiler.

Ancak “devlet”in eski halinden geriye kalan şeyler de vardı. Devlet işletmeleri, bunların mal ve mülkleri ile buralarda istihdam edilenlerin edinilmiş hakları gibi. “Devlet”, modernleş(tir)meci olduğu dönemin ilk evrelerinde bu işletmeleri -oluşacak- modern mülk sahibi sınıfların sermaye birikimini daha zahmetsiz ve hızlı kanallardan sağlamaları için -ve daha sonra yine onlara devredebileceği hesabıyla- kurmuş, 1950 sonrası evrede ise bu hesaplara siyasal iktidarların oy kaygıları eklenerek yığınla KİT oluşturulmuştur.

Modernleş(tir)meci devletten kalan mirasın bu yönü biliniyor. Ama daha az bilinen, daha doğru bir ifadeyle 1960-1990 arasının sol ve sağ eğilimlerinin hemen tümü tarafından ortakça görmemezlikten gelinen bir başka yönü de vardır: Bu işletmelerde istihdam edilen -işçi-memur karması bir zihniyete sahip- yüzbinlerce kişilik kitledir bu. Bunlar, sözkonusu işletmelerin kuruluşundan bugüne kadar Türkiye’nin geçirdiği sosyo-politik dalgalanmalar, sarsıntılar boyunca, özellikle 1950 sonrasının iktidarları açısından hayli etkili bir siyasal denetim ve “istikrar” aracı olmuş, kitlesel -sola dönük- arayışları massetme, frenleme rolünü üstlenmişlerdi. Ücret düzeyleri ve sosyal güvenceleri ile örneğin 1970’li yıllar ve sonrasında çoğu memurların bile gıptayla baktığı devlet işletmelerinin bu -görece “imtiyazlı”- işçileri, özellikle 1970’lerin fırtınasında devlet ve düzenin yanında yer tutuşlarıyla sözkonusu rol ve işlevi bihakkın yerine getirmişlerdi.”*

Sonuç olarak, bir yanda “özelleştirme” yasası ile “modernleştirmeci devlet”ten arta kalan mal, mülk, onun palazlandırdığı burjuvaziye -biraz daha yerinde bir ifadeyle- servet ve nüfuz sahibi kesimlere bırakılırken; devlet işletmelerinde devlet ve düzenin işçileri olarak yeralmış olanlara da bu hizmetlerinin karşılığı -hizmet edilen devlet tarafından- ödenecektir. Türkiye’nin eski “misyonu”ndan tümüyle arınmış ve şimdi liberal-muhafazakâr bir aks üzerinden kurumlaşmakta olan devletiyle içine girdiği yeni dönemin burjuvazisi bu son -hesabı kapatacak- ödemeyi devlet (onun adına mevcut siyasal iktidar) ve “onun işçileri” arasında bir iş diye görmekte, pazarlığa karışmamaktadır. O, şu anda, önümüzdeki dönem için böyle -denetim ve denge aracı hizmeti görecek- bir “resmî işçi kesimi”ne ihtiyaç duymayacağını varsaymaktadır.

Fakat, 1994 Kasım’ının “demokrasi platformu”nda, bu devlet işletmeleri işçilerinin yanısıra mavi ve beyaz yakalı emekçiler hemen tüm çeşitliliği ile yeralmıştır. Türkiye burjuvazisinin bundan böyle karşısında bulacağı insanlar bunlardır. Bu insanların, artık işlevleri sona ermiş devlet işletmeleri çalışanları ile birlikte ve bu sonuncuların edinilmiş haklarını güvence altına almaya ağırlık vermiş bir “demokratikleşme” talebiyle “devlet”e -onun adına TBMM’nin tüzel kişiliğine- yönelttiği soruları, Türkiye burjuvazisi şimdilik duymuyormuş gibi yapabilir. Ama çok kısa bir süre sonra bu sorular daha da çoğaltılmış olarak ve geçmişin hesabını kapatma bağlamında değil, aksine ortak geleceğimizi belirlemek için sorulacaktır. Şimdiye kadar “demokratikleşme” bahsinde net bir tavır ortaya koymayan, örneğin “liberal ekonomi ile demokratik haklar ve kurallar ayrılmaz bir bütündür” gibi liberallerin övündüğü özdeyişin bağlayıcılığını kabul ettiğini ifadeden kaçınan Türkiye burjuvazisi artık bu sorulara devlet veya iktidara aday parti(ler)nin cevap vermesi gerektiği bahanesi arkasına gizlenemez. Çünkü bizzat liberal mantığın kaçınılmaz gereği olarak, serbest piyasa, rekabet ve pazarlık ortamında “özgür” iradeleriyle karşı karşıya gelmesi istenen taraflar arasında geçerli olacak, referans sayılacak kural, değer ve ilkelerin ne olacağı sorulmaktadır. Temsil oranı bir yana, bileşenleri itibarıyla Türkiye’deki emekçiler yelpazesinin hemen tümünü yansıtan demokrasi platformu, bir taraf olarak bu sorulara kısıtsız bir demokrasi perspektifi içinde cevaplar verilmesi eğiliminde olduğunu kararlılıkla bildirmiştir.

Her ne kadar soy liberal mantık Türkiye burjuvazisinin de aynı cevabı vermesini gerektiriyorsa da; gerek tarihsel oluşumu, gerek haldeki konumlanışı ve gerekse liberalizmden neo-liberalizme “evrilen” “çağdaş” yaklaşımıyla Türkiye burjuvazisinin “serbest pazar” Türkiye’sini demokratik kural, değer ve kurumlarla çerçevelemek konusunda -en azından- fazla istekli olmayacağını şimdiden söylemek mümkündür. Sözde karşı çıkmadığı “demokratikleşme”ye kolaylıkla “yan çizebileceği”nin ciddi alametleri şimdiden çoğalmaktadır. “Devlet”in modernleştirmeci misyonunu terkedip “klasik” alanına çekilmesiyle -deyimin tam anlamıyla- egemen sınıf konumuna yerleşmiş olan Türkiye burjuvazisinin, geçmişten devraldığı “temel devlet politikaları”nı ve 12 Eylül rejimince o politikaların uygulanmasına ilişkin olarak yeniden düzenlenmiş yasal mevzuatı -demokratik perspektifle- değiştirmek için özel bir gayret göstermeyeceği ortadadır.

Belirtmek gerekir ki, Türkiye burjuvazisi böyle davranmakla, yukarıda işaret edilen soy liberal mantıkla çeliştiğini de kabul etmeyecektir. Bu iddiasında bir bakıma haklıdır da. Çünkü, liberal düşünce, her ne kadar “temel insan hakları”ndan hareketle oluşturulmuş olsa da, bu hakları salt bireyle sınırlı olarak kabul eden, ama onları temsil eden tüzel kişiliklere, aynı ölçüde dokunulmaz haklar tanımaya yanaşmayan bir yaklaşım tarzıdır. Nitekim bundan dolayıdır ki 19. yüzyıl liberalleri, sendikaların işçiler adına pazarlık yapan kuruluşlar olarak tanınmasına muhalefet etmiş, “sözleşme özgürlüğü”nün sermaye sahibi (patron) bireyle tek tek işçi bireylerin sözleşme yapmasını gerektirdiğini savunmuştur. Her ne kadar liberalizm zamanla bireyleri usûlüne uygun olarak temsil eden örgüt ve kuruluşların da tıpkı bireyler gibi belli dokunulmaz haklara sahip olduklarını, ya da en azından bunların bireysel hakkı kullanmanın bir biçimi olarak görülmesini kabul noktasına gelmişse de, hak ve kuralların birey üstü düzeylere aynen taşınmasını ilke olarak benimsememiştir. Dolayısıyla Türkiye burjuvazisi, bu ülkede insanların ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasal talepleri için demokratik usûl ve araçlarla örgütlü biçimde uğraş vermelerini çok büyük ölçüde kısıtlayan yürürlükteki “12 Eylül hukuku”nu değiştirmek için çaba göstermemesini “tutarsızlık” saymayacaktır.

Ancak Türkiye burjuvazisinin “demokratikleşme” bahsinde adım atmaya niyetli olmayışının asıl önemli dayanağı bu değildir. Onun asıl “güvendiği” nokta, “demokrasi platformu”nun her türden örgütlenme özgürlüğüne, özellikle de sendikal örgütlenme özgürlüğüne konulmuş engel ve yasaklamaların kaldırılması yönündeki çağrılarının, bizzat emekçi kitleler tarafından -öyle iddia edildiği kadar- şevkle desteklenmeyeceği tesbitidir. Sendikal özgürlüklerin kısıtsız kullanıldığı “Batı” toplumlarında, tüm temsilî kuruluşlarla birlikte sendikaların da güç kaybetmeleri, üye sayılarındaki azalmanın yıllardır önlenememesi olgusu dikkate alınarak yapılan bu tesbiti Türkiye’nin 1983 sonrası durumu da büyük ölçüde doğrulamaktadır. Sendikal özgürlükler tam olarak sağlansa, örneğin 1980 öncesinden daha demokratik bir mevzuat yürürlüğe konsa dahi sendikaların 1980 öncesinin güç ve itibar düzeyine ulaşamayacakları kuvvetle tahmin edilmektedir.

Bir başka deyişle, Türkiye burjuvazisi, geçmişte, 1980 öncesinde devlet işletmeleri işçileri ve sarı sendikacılık -TÜRK-İŞ bu iki olgunun kombinezonu olarak görülebilir- aracılığıyla sağlanan denetim ve frenleme işlevini, bu kez sendika dışı kalmayı yeğleyecek çok sayıda emekçinin varolacağı olgusu ile ikame edebileceğine güvenebilir.

Burada önemli bir noktanın altı çizilmelidir. Geçmişte işverenlere, sendikalara, sendikalı işçilere karşı “yedek işçi ordusu”nu kullanırken onların sendika dışı kalmalarını ya da -aynı şey demek olan- sarı sendikalara kayıtlı olmalarını şart koşardı. Burada hemen tamamen niteliksiz veya düşük nitelikli işçiler sözkonusu idi. Başka türlü iş bulmaları çok zor olduğundan işverenlerin bu koşuluna boyun eğiyorlardı. Oysa şimdi -gönüllü olarak- sendika dışı kalmayı yeğleyenlerin büyük çoğunluğu nitelikli, yüksek nitelikli emek sahipleridir. Bunlar hem işverenlerle -sendikayı arkalarına almaksızın- yeterli güvencelere sahip sözleşmeler yapabiliyor, hem de daha vasıfsız işçilerle birarada olacakları sendikalara girmenin kendilerine değil, o vasıfsız işçi kesimine ek yarar -güç- sağlayacağını düşünüyorlar. Daha önceki dönemlerde ise aksine işçi-emekçi örgütlenmelerinde başı çekenler çoğunlukla daha nitelikli işçi-emekçiler olur; nitelikli, kolay vazgeçilemez olmalarının avantajını daha niteliksiz işyeri-işkolu arkadaşları ile dayanışmanın emrine verirlerdi.

Bu bakımdan, sendikalardan uzaklaşma, gönüllü olarak sendika dışı kalma olgusunu işçi-emekçi kitlesinde sınıf dayanışması ruhunun azalması, çözülmesi olarak tesbit etmenin yanısıra, bu olgunun niçin özellikle daha nitelikli emek türleri alanında görüldüğü, hattâ emeğin niteliğinin yüksekliği oranında bu olgunun da belirginleştiği sorulmalıdır.

O halde iki ara sonuç formüle edebiliriz. Birincisi, “geleneksel” sendikanın ve sendikalaşma gerekçelerinin artık tüm “emekçi” kategorilerini kucaklamakta yetersiz kaldığıdır. Bu, aynı zamanda mevcut emekçi katmanları arasında -geçmişte işleyebilen- dayanışma duygusu -veya mantığının- artık işleyemediği anlamına gelir. İkincisi, “emekçiler” arasındaki, emeklerinin niteliksel farkından doğan ayrımın sendikal örgütlenmenin mantığı içinde çözümlenemeyecek bir sorun yarattığının kabul edilmesidir. Sendika, tüm emekçileri “ücretlilik” ölçütüyle eşitleyen bir örgütlenmedir. Ücretlilerin temsil ettikleri emek türleri arasındaki ciddi farklılıklar kural olarak dikkate alınmaz. Aynı işletmede hattâ aynı işkolunda olmak aynı -sendikal- yapı içinde örgütlenmek için yeterli sayılır. Geçmişte bu olabilmekteydi ve galiba bunun en önemli nedenlerinden biri -bir dönem- giderek büyümüş işletme mekânlarında farklı nitelikteki emekçilerin işlerini birarada, birbirleriyle fiilî ilişkide olarak yapıyor olmalarından ileri gelen aynı mekânı, aynı ortamı paylaşıyor olma hali ve duygusu idi. Oysa bu durum son onyıllar boyunca köklü biçimde değişmiş; hem post-Fordist aşamanın büyük işyeri-fabrika mekânlarını küçük, esnek birimlere bölen gerekleri, hem de işlerin nitelik farklarına göre birbirinden apayrı mekânlarda icra edilebilmesine elveren teknolojik imkân ve düzenlemeler yüzünden fiilî ilişki, etkileşim ve aynı koşulları ve ortamı paylaşma hali ve duygusunun dayanakları çok büyük ölçüde zayıflamıştır.

Bu kısa değinmeler dahi, sadece sendikal örgütlenmenin niçin yetersiz kaldığını değil, daha ötesinde örgütlenme sorununun tamamen yeni baştan düşünülmesi gerektiğini gösterir.

Aynı sonuca daha dolaylı yoldan vardıracak bir noktaya daha işaret edilmelidir. Bilindiği üzere yeni bilimsel-teknolojik devrimin -işverenlere- sunduğu imkânlar, hemen her işkolunda niteliksiz emeği ya giderek gereksizleştirmekte ya da kolayca ikâme edilebilir hale getirmektedir. Bu durumda niteliksiz emek sahibi olup da işsiz kalanlar, geçmişte olduğu gibi üretime katkılarından yararlanılamayan bir kesim olarak -böyle olunca toplum veya işverenler sorumlu sayılabilir- değil, üretimin -dolayısıyla toplumsal dokunun- kendilerine gerek duymadığı -böyle olunca da bir yanıyla “asalak”, bir yanıyla da bizzat kendi yeteneksizlik ve acizliklerinin sonucuna katlanmaları gereken- bir kesim olarak nitelenebilmektedirler.

Emekçi örgütleri “çalışan”ları içerdiği ve örgütlü olarak, ancak bir işte çalışılıyor olması halinde etkili olabilecek grev, iş yavaşlatma vb. eylemler yapabildiğine göre, bu işsizleri zaten kendi bünyesine katamaz ve ayrıca işsizleşeni bünyesinden çıkarır. İşsizliğin “arızi” sayılabildiği, tam istihdamın ulaşılabilir bir hedef gibi görülebildiği geçmiş dönemde bu durum fazlasıyla sorun olarak değerlendirilemeyebilirdi. Ama işsizliğin tüm ekonomiler için kronik, giderek büyüme eğiliminde bir olgu olduğu ve ayrıca çok büyük bir kesimin her an işsiz kalabilme tehdidiyle yaşadığı günümüzde, işsiz yığınların işi olan kesimlerle çatışmayacakları, aksine dayanışma içinde olacakları bir örgütlenmeye ihtiyaç hem hayatîdir, hem de bunun “çalışan”lar üzerine kurulu eski -halen de geçerli sayılan- örgütlenme kavramı içinde çözümlenemeyeceği besbellidir.

* * *

Özelleştirme ile başlayan ve birkaç yıl sürecek bu ilk evresi, özellikle “taşra”daki devlet işletmeleri üzerinde tam bir yağmalama biçiminde yaşanabilecek olan Türkiye toplumunun önündeki bu yeni dönemde, hegemonik görünen liberal anlayış, bu pek muhtemel yağmalama ile sarmalanmış, içiçe geçmiş olduğu oranda karşıtlarını da geleneksel iddia ve önerilerini sorgulamaksızın onunla (liberal zihniyetle) mücadele edebileceğine inandırır.

Sol, bu inanca kapıldığı ölçüde sadece dinî bir hareket lehine çalışmış olur. Verimlilik kıstasından bakış esas alınmaya devam ettiği ve devlet işletmelerinin verimsizliği ve suiistimale açıklığı yargısı ortada olduğu sürece solun özelleştirme sürecinde yaşanacak yolsuzluk, vurgun ve adaletsizlikler konusunda yapacağı vurgulamalar, o kıstas ve yargının aynasına çarpıp, ahlâki eleştirinin bostanına, dolayısıyla dinî hareketin hasat alanına düşer.

O nedenle solun hiç vakit geçirmeksizin devletçilikle, devlet mülkiyeti yandaşlığı ile özdeşleşmiş olma görüntüsünden sıyrılması gerekir. Özel olarak sosyalizm hareketi, sosyalizm=devlet mülkiyeti denkleminin boyunduruğunu silkip atmış olarak ortaya çıkabilmiş olmalıdır.

Liberalizmin gücünü burjuvazinin varlığından veya “özel girişim”in verimlilik ve dinamizm kıstaslarına uyma yeteneğinden ziyade, bireysel çıkar güdülerinin başka her şeyi ikinci plana ittirebilen ortamların sürekliliğinden, kişilerin kendilerini bu güdüye teslim etmekten başka bir yol göremeyecek ölçüde birbirlerinden -bağlarından- koptukları ya da o bağları taşıyamayacak kadar zayıf veya yalıtılmış algıladıkları varoluş durumlarından aldığı bilinmelidir. Bu kaynağından ötürü liberalizm her türden güç sahibi kesimin olduğu kadar geniş emekçi kesimlerinin de ideolojisi haline gelebilir; en azından onları da hegemonyası altına alır. Çıkar çatışması ve sınır tanımamaya açık bir rekabetin öğütücülüğü koşullarında -işverenler de dahil- herkes için emek, insanı insan yapan etkinliğin kendisi olma vasfından uzaklaşarak, dolayısıyla insanî varoluşumuzu gerçekleştirme ve zenginleştirme alanımız olarak değil, tam aksine varoluşumuzu sürdürmek için ödediğimiz bir bedele katlanmak zorunda olduğumuz bir zahmete, “iş”e dönüşür.

Bu hale dönüşmüş bir emeği “en yüce değer” diye kutsamak kendi kendimizle alay etmekten, ironiden başka bir şey değildir. Mevcut “iş”lerin yapısı ve geçerli “iş”ler ortamında “mülkiyet tarzı ne olursa olsun emeğin gerçekten en yüce değer(imiz) olduğu” özdeyişini gerçek kılmanın imkânı da yoktur.

İşsizleş(tir)menin işleri denetim altında tutanlarca gerçek bir silah haline geldiği günümüzde, “emekçiler” bir işte tutunmakla her an burun buruna gelecekleri bir işsiz kalma tehdidini enselerinde hissederek yaşayacaklarına; kendi emeklerinde, onun boyutlanıp zenginleşmesinde varolmanın keyfini, üretip yaratmanın heyecanını yaşayacakları, böylelikle emek ve insan arasındaki “özsel” bağı ve bu bağ üzerinden birbirlerini yeniden keşfedecekleri alanlar oluşturmaya yönelmelidirler.

Yeni-liberalizm egemenliğinde ve bu egemenliğe karşı verilecek sınıf mücadelesi, sınıf ve sınıf mücadelesi kavramlarının eski anlaşılış biçimini tamamen terketmiş olarak, emekçiler tarafından asıl olarak işte bu zenginleşen emek alanlarına dayanılarak verilebilmelidir. Kişisel çıkar güdüsüne karşı kamusal bilincin, kamu yararının, insanlar arasındaki ilişkinin diğerkâmlıkla ve bir armağan ilişkisine dönüşebilirliğinin konulabilmesi ve ışığıyla o doğal güdüyü zavallılaştırabilmesi ancak bu perspektif içinde mümkündür.

ÖMER LAÇİNER

(*) Sadece Türkiye’de değil, tüm modern ve modernleşmekte olan ülkelerde “devlet işletmeleri”nin buna benzer bir rolü daima düşünülmüş ve olmuştur. Gerçi bayan Çiller, galiba ekonomiden başka bir şey okumayarak edindiği cehaletle devlet işletmelerini “sosyalist devlet”in alamet-i farikası sayıp konuşabiliyorsa da bu sözleri ciddiye almaya değmez. Yetersiz sermaye birikimi gibi bir sorunu olmayan ileri endüstri ülkelerinde devletin işletmeler kurarak “ekonomiye müdahale etmesi”nin ya da devletleştirmelere gidilmesinin hep de bir “sosyal devrim” ihtimalinin en fazla olduğu, örneğin 1930’lu yıllar ve 2. Dünya Savaşı ertesi gibi dönemlere “rastlaması” boşuna değildir.