Anasayfa > Birikim Arşiv > 142-143 - Şubat-Mart 2001 > Filistin ve Linç Mantığı

Filistin ve Linç Mantığı

Mete Çubukçu | (Sayı : 142-143 - Şubat-Mart 2001)

Tüm engellemelere rağmen, Filistinliler sonunda bir devlete kavuşacaklar. 1948’de İsrail’in milyonlarca Filistinliyi topraklarından kovmasının ardından başlayan ve ‘devrim’ şiarıyla verilen mücadele artık ‘devlet’e yönelmiş durumda.

Kurulacak olan devlet, kendi topraklarında ve sürgünde yaşayan Filistinliler için ‘ideal’ olmasa bile ulaşılması gereken nihaî hedef. Ama asıl sorun o nihaî hedefe yani ‘devlete’ ulaştıktan sonra başlayacak gibi görünüyor. Yaser Arafat hem sürgündeki mücadele yıllarında hem de 1994’de Filistin topraklarına dönüşünde insanlarına sabırla o nihaî gününün sihirli değneğinden söz etti. İsrail’e karşı verilen savaşın getirdiği, kısmen de haklı olan “erteleme” anlayışı zamanla bir alışkanlığa dönüştü. Filistin yönetim geleneği ve yönetici elitleri Ortadoğu’nun tipik Arap
yönetimleri kadar tek adama dayanan, diktatörce, babadan oğula uzanan iktidar ilişkisini hayata geçirmemiş olsa bile, FKÖ’nün ‘demokratik’ gibi
görünen, varsayılan yönetim pratiği yüzünü tek lidere çevirdi, çevirmek zorunda kaldı. Yaser Arafat ise Filistin halkından devlet kuruluncaya kadar demokratik reformlar konusunda sabır istedi.

Bugün Filistin Otoritesi olarak adlandırılan yönetim, %98’i Filistinli olan Gazze Şeridi ve Batı Şeria’nın %50’sini yönetiyor. Arafat’ın Filistin topraklarına dönüşünden bu yana, küçümsenmeyecek ilerlemeler kaydedildiği de kimse tarafından yadsınmıyor. Ama daha 6 yıl 
gibi kısa bir süreye rağmen ekonomide nepotizm, yargıda ise eşitsizlik ve adaletsizliğin izleri görülmeye başlandı. İnsan hakları ihlâllerinde İsrail’le karşılaştırılamasa bile, yönetimi eleştiren gazetecilerin hapsedilmesi, gazete ve dergilerin kapatılması günlük olaylardan sayılıyor. Muhaliflere söz hakkı tanınmıyor.

En büyük sorun Arafat’ın önemli ve stratejik karar
alma mekanizmalarına niteliklerini göz önüne almadan, biraz da ‘borç ödercesine’ en yakınındaki isimleri yerleştirmesi. Bunların arasında en dikkat çekeni, kontrolünü hep elinde tutmak zorunda olduğu, yönetimin de en önemli karar organı olan Filistin Yürütme Konseyi.

Filistin’de savaş koşulları ortadan kalkmış değil. Ortadoğu
coğrafyasında en çok acı çeken ulus olan Filistinliler, bir yandan İsrail’in faşizan uygulamaları altında yaşamaya çalışırken diğer yandan, sürekli 
ileri bir tarihi hedef gösteren kendi yönetiminin anti-demokratik uygulamalarına marûz kaldı. Bu anti demokratik anlayışın Filistin toplumunda bazı sivil toplum örgütleri hariç -ki yine bir kısmı Filistin Otoritesi’nin kontrolü altında- neredeyse tüm Filistin toplumunu sardığını söyleyebiliriz.

Oslo’da başlayan barış süreci gereği ‘düşman’ ile el sıkışan,
programına ‘İsrail’i tanımak gibi, o güne kadar hiçbir Filistinlinin inanamayacağı bir maddeyi ekleten Yaser Arafat, Edward Said’in deyimi ile ulusal kurtuluş mücadelesi veren Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğinden, küçük bir şehrin yöneticiliğine terfi etti. Devlet kurmaya, devlet adamı olmaya soyunan Arafat ve yöneticileri aslında “aşiret” mantığını aşamadı.

Edward Said’in o günlerin kızgınlığı ile yazdığı satırlar aslında gelmekte olan tehlikenin de habercisiydi. FKÖ her ne kadar programında kendisini demokratik, katılımcı bir örgüt olarak tanımlasa bile, yıllar içinde anti- demokratik uygulamalarla anıldı. Örgütün yönetime dönüşen yapısı ise yine eski alışkanlıkları da beraberinde taşıyarak zaman zaman en temel hakları bile sıfırladı. Geçen ay gerçekleşen iki infaz bunun en somut örneği. İdam cezalarının haklılığı bir yana, bunu Ortaçağ mantığı ile uygulamak Filistin topraklarındaki insan hakları ihlâllerini bir kez daha ortaya koydu.

Arafat, iyi pragmatist bir taktisyen olarak tanınır. Ancak bu kez yaptığı taktik hatası dünya kamuoyunda küçük düşmesine neden oldu. Filistin topraklarında idam cezaları yeni bir şey değil; daha önce dört ölüm cezasının gerçekleştirildiği biliniyor. Daha önce de idam cezalarını onaylayan Arafat bu kez sadece imza atmakla kalmadı, İsrail ile işbirliği yaptığı iddiası ile gerçekleşen infazları hem halkın gözlerinin önünde yaptırdı hem de kameralarla kaydedilen görüntüleri tüm dünyaya dağıttı. Filistin lideri bunu yaparken halkına karşı “işte hainlerin sonu” ilkelliği ile hareket etti. Dört aydır süren ayaklanma sürecinde kimi zaman zikzaklar çizen, İsrail ile ‘anlaşmak-ayaklanmayı sürdürmek’ ikileminde bocalayan Arafat bu kez kendi kamuoyuna yönelik, küçük hesaplar peşindeydi. Çünkü El Fetih’in içindeki ve intifada sırasında öne çıkan Tanzim Grubu “işbirlikçilerin Filistin Yönetimi tarafından cezalandırılması” konusunda baskı yapıyordu. Hattâ Tanzim Grubu’nun lideri Marwan Barghouti, daha da ileriye giderek yöneticilerin bunu yapmaması halinde kendilerinin harekete geçeceği tehdidinde bulundu. Tanzim yine aynı tarihlerde bazı faili meçhullerle bunu gerçekleştirdi de.Yani İsrail ve Yahudilere karşı haklı bir nefret besleyen Filistinliler, kendi içlerinde de bu nefreti yenebilmiş değiller.

Halkın ve kameraların önünde gerçekleşen bu infaz, İslamî Direniş Örgütü Hamas’a da bir sempati mesajıydı. Aynı günlerde Hamas bir bildiri ile benzer mesajlar yolladı. Hamas’ın silâhlı kanadı İzzettin El Kasım Birlikleri hem idamların yerine getirilmesi konusunda Filistin yönetimini hem de “işbirlikçiler”i uyardı.

Birkaç gün sonra Gazze’deki Filistin televizyonunun üst düzey bir yönetici güpegündüz öldürüldü. Sorumluluğu El Aksa Şehitleri Tugayı adlı bir grup üstlendi. Hisham Mikki’nin yolsuzluklar ve gayri ahlakî tavırları nedeniyle infaz edildiği açıklandı. Arafat İsrail ile işbirliği yapanları suçladı, örgüt de Arafat’ı.

Ancak en çok tepki toplayan olay dünyanın gözlerini önünde gerçekleşen idamlardı. Kendi kamuoyunu “memnun” etmeye çalışan Arafat, uluslararası tepkiler üzerine hemen ertesi gün sayıları 100’ü bulan “işbirlikçi” için hemen bir af çıkarmaya karar verdi. Hattâ altında kendi imzası olan infaz görüntüleri ile ilgili soruşturma başlattı; bir televizyon yöneticisi gözaltına alındı. Çünkü infazlar sırasında sadece üç fotoğrafçıya izin verildiği iddia edildi. Ancak bu hareket dünyanın gösterdiği tepkiye “görüntülerin gizli çekildiği” şeklinde bir yanıt ve Arafat’ın İsrail’le giriştiği medya savışında yine “açık” vermesinden kaynaklanın bir infialdi. Tıpkı Ramallah’ta bir karakolda linç edilen iki İsrail askerinin olay sırasında görüntülerini çeken İtalyan televizyoncuların kara listeye alınması olayında olduğu gibi. Yani Filistin Yönetimi idam ve linç olaylarındaki insan hakları ihlâllerini sorgulamak yerine bu ihlâlleri gözler önüne serenleri cezalandırmayı tercih etti. Yani infaz vahşeti ile Ortadoğu coğrafyasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir devlet geleneği -halkın, ama daha çok radikal grupların içselleştirdiği- Filistin topraklarında tekrar ortaya çıktı.

Arafat’ın dünyaya ‘pardon’ demesi çelişkili görünse bile, hem İslamî muhalefete hem de kendi içlerindeki şiddet yanlılarına taviz vererek herkesi ‘memnun’ etti.

İsrail ile işbirliği yaparak kendi insanlarını ölüme gönderen Filistinlilerin sayıları azımsanacak gibi değil. Farklı nedenlerle dahi olsa bu ilişkiye girenlerin, tespit edilmese bile ‘işler’ tamamlandıktan sonra İsrail tarafından deşifre edildikleri biliniyor; yani er geç bu kişiler cezalandırılıyor. Mutlaka cezalandırılması gereken işbirlikçilerin savunulacak yanları yok. Bu Filistin topraklarının en
önemli, Filistin halkının en muzdarip olduğu konuların başında geliyor. Filistin yönetimi son aylarda öldürülen lider konumundaki isimleri, işbirlikçilerin ihbar ettiğini düşünüyor.

Ama bu kişilerin tespiti ve cezalandırılması kadar, işin hukukî çerçevede gerçekleşip gerçekleşmediği; savaş koşullarını bahane eden Arafat yönetiminin insan hakları anlayışı ve bunu nasıl korunduğu
sorgulanması gereken konuların başında geliyor.

Hukuk sisteminde birçok boşluk, kanunların uygulanmasında hatalarla dolu olan Filistin adaletinin bu konudaki sicili bir hayli olumsuz. İdam edilenler normal hukuki bir süreçten bile geçmiş değil; kulaktan dolma bilgiler, dedikodular, temelsiz suçlamalarla kurban gidenlerin sayısı bir hayli fazla. Ama bölgedeki toz duman arasında ne yönetimin ne de Filistin halkının bu durumu önemsediği söylenebilir. Üstelik, Filistin halkı linç psikolojisine pek yabancı değil. Ramallah’ta gizli görev sırasında yakalandıkları iddia edilen ve bir karakolda linç edilerek öldürülen iki İsrail askerinin cesetlerini, sevinç çığlıkları arasında pencereden aşağıya atan kalabalıklarla, iki kişinin infazı sırasında soğukkanlı bir şekilde tezahüratlarını sürdürenler arasında pek fark yok.

İyi bir taktisyen olarak bilinen Arafat’ın, hata yaptığını söyleyenler, idamları yüzlerce kişinin önünde gerçekleştirmesinden dolayı onu eleştiriyor. Ama asıl sorun olan Filistin topraklarındaki insan hakları ihlâlleri göz ardı ediyor. Ezilen, horlanan, katledilen bir ulus olarak Filistinliler, kendi yönetimlerinin kendilerine uyguladığı baskıyı es geçiyor. Direniş geleneğini demokratik anlayışlarla besleyemeyen Filistin yönetimi halkına da sürekli geciken cenneti vaat ediyor. Ve ‘devrimi’ yıllar önce kitabından çıkaran Filistin yönetimi demokratik bir yaşam tarzını da uzak bir tarihe erteliyor.

METE ÇUBUKÇU