Anasayfa > Birikim Arşiv > 55 - Kasım 1993 > Terör ya da Mülkün Temeli Üzerine (I)

Terör ya da Mülkün Temeli Üzerine (I)

Faruk Alpkaya, Levent Kavas | (Sayı : 55 - Kasım 1993)

0.

“Sözcükler çoğu kez belgelerden daha canlı tanıklardır.”

Eric J. Hobsbawm, Devrim Çağı.

0.0.

Herhangi bir sözcükle karşılaştığında kişinin yapacağı ilk iş bir sözlüğe başvurmaktır. Ama sözlük denen nesnelerin ortaya çıkışından beri yerleşik bir söze girme yolu kılığını alan bu edim oldukça çetrefil bir girişimdir. Kişinin önce “kendi” sözlüğünü taraması gerekir; elindeki anlamlılık ayıraçlarına, dolayısıyla nesnelerle anlamları öbekleyiş yordamlarına bakması, şu elindeki sözcüğü hangilerinin yanına, altına, üstüne koyacağını sınaması gerekir. Sonra “başkalarının” ya da “ötekilerin” nereye koyduğunu soruşturacak, “genelgeçer” sözlüğü yoklayacaktır. Oysa bütün sözcüklerin “doğru” anlamlarını veren tek bir sözlük yoktur, en azından şimdilik, ortalıkta yoktur; belki “levh–i mahfuz”da vardır, ama besbelli değme kişi okuyamaz onu da. Sözcüğün anlamının yazgısı kişinin ulaşabileceği sözlüklere bağlıdır. Gelgelelim, eldeki sözlüklerde bile bulamayacağımız kimbilir neler vardır. Örneğin sözlükler sözcüklerin ne anlama geldiklerini, olsa olsa ne anlama gelmediklerini bildirir; oysa kişi için en vazgeçilmez soruya, bir sözcükle hangi yalanların söylenebileceği sorusuna karşılık vermez.[1] Sözcüğün imlediklerinin tüketici bir dökümünü sunsa da neyin belirtisi olduğunu söylemez.[2] Gerçi kimi sözlükler sözcüklerin çevresine bir ağ örer, tarihine ilişkin bir taslak kurar, kullanımındaki dönüm noktalarını gösterir, ama “öykülerini” anlatmaz, bütün sözcüklerin içine sıkışmış anlatıyı açığa çıkarmaz, bu sözcüklerin içinde yeralabileceği dil oyunlarını[3] ele vermez. Üstelik “anlamların genelgeçer örgütlenişi” pek de öyle genelgeçer değildir; ne de olsa sözlüklerin üretimiyle kullanımı da eninde sonunda dil oyunları arasında bir dil oyunudur, onu ayrıcalıklı saymamızı sağlayacak bir gerekçe bulunamaz. Bir sözcüğün bir dil oyunu içindeki kullanımı, yeri, işlevi, anlamı bütün dil oyunlarındaki karşılıklarını vermez. Öyleyse kişi, tek tek bütün durumlarda, elindeki sözcüğün anlamını “kurmaya” girişecektir: ya “bir sözcük kişi ne anlama gelmesini istiyorsa o anlama geleceği”[4] için bir “yapıntı”ya yönelecek ya da dil oyunlarına katılacak, dil oyunları arasında gezinerek sözcüğün anlamını toparlamaya, devşirip kotarmaya uğraşacaktır. Ama sözcükler başka başka nesnelere, biribirinden apayrı varlıklara benzerler. Para gibidirler; dolaşımlarına, karşılıklarına, nasıl el değiştirdiklerine, nelerle değiştokuş edildiklerine bakmak gerekir. Doğal türler gibidirler; türeyişlerine, evrimlerine, ölümlerine dirimlerine bakmak gerekir. Av kuşları gibidirler; nerelere konup göçtüklerini, en çok nerelerde görüldüklerini kovuşturmak gerekir. Ağaçlar gibidirler; nerelere kök saldıklarını eşelemek, nasıl dallanıp budaklandıklarını gözlemek gerekir. Yumrular gibidirler; nasıl şiştiklerini, çimlendiklerini, ne gibi uçlar verdiklerini incelemek gerekir. Hepsinin öğrenilmesi, bellenmesi gerekir. Ama o da yetmez; kişi unutmayı, belleğin tutanaklarından vazgeçmeyi de bilmelidir.[5] Ara sıra bir sözcüğü dilden söküp arıtmaya götürmek gerekir, sonra belki yeniden dolaşıma sokulabilir.[6] Bundan kısa bir süre önce, ne var ne yok hepsi gözden geçirilmeye başlamamışken, yayılmacılık, artık daha çok yayılamayacak ölçüde yaygınlaşmamışken, birisi “revizyonizm” ile “emperyalizm” sözcüklerini dinlendirelim dememiş miydi? Bir sözcüğü ne yorar? Çok çalışmak, aşırı işleklik kazanmak, dile dolanmak, kullanım sıklığı. Öyleyse sözcüğü kavramak, yakalamak, tutmak isteyen kişi öncelikle bir sıklık araştırmasına başvurmalı ya da elde edilen duyumları değerlendirmeli, avının en çok hangi dil oyunları içinde gezindiğini soruşturmalı, şu ucun çekilmesiyle hangi ağların söküldüğünü kurcalamalıdır. Sorun “anlamak”sa, o da yürürlükteki dil oyunlarına katılmayı gerektiriyorsa, bu tutumun tersi de işe yarar; genelgeçer dil oyunlarında neyin sıklıkla yinelendiğini, neyin hep ortalıkta, el altında, gözönünde bulunduğunu gözönüne almak gerekir.

0.1.

Bugün yeryüzünde bir hortlak kol geziyor, “terörizm” hortlağı. Eski Dünyanın, ama özellikle de Yeni Dünyanın tüm düzenleyici güçleri bu hortlağı kovmak için kutsal bir işbirliği içindeler: Papa ile Mitterrand, Yeşiller ile Tutucular, Uğur Mumcu ile Kenan Evren, yeryüzünün tüm uluslarının katıldığı BM örgütü ile bütün ülkelerin bu örgüte üye olamayan yurttaşları.

“Terör”le savaşmak için yasa yapmayan ya da karar almayan ülke nerede var? Başka devletleri “terör”ü desteklemekle suçlamayan devlet nerede görülmüş?

Bu olgudan iki sonuç çıkıyor:

I. “Terörizm” çoktan beri kendiliğinden bir güç olarak tanınmıştır.

II. Bu güç adına konuşan birileri olmadığına, “terörist”lerin görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini açıklayan bir Genel “Terörist” Bildirgesi bugüne dek yayımlanmadığına göre,[7] ortalıktaki “terörizm” söylentisini başkalarının karşılaması, onunla başkalarının yüzyüze gelmesi, yüzleşmesi gerekir. Belki böylece yüzü tutmayan “terörizm” kendini ele verir, hortlağın çarşafı sıyrılıverir.

0.2.

“Terör” ya da “terörist” sözcüğünün anlamı konusunda önden aydınlığa kavuşabilmek amacıyla şu iki dil oyununa bakalım:

a. Birtakım kişiler bir köye gidiyor, evlerden birinin kapısını çalıyor. İçeridekiler “kimsiniz” diye soruyor. “Heval” diyorlar. Kapı açılmıyor. “Apocu” diyorlar, kapı açılmıyor. “Gerilla” diyorlar, açılmıyor. Sonunda “terörist” der demez içeridekiler “oy kurban, daha önce niye söylemediniz” diyerek kapıyı açıyor.[8]

(Bu oyunun gerçekliği ya da kurmacalığı burada bizi ilgilendirmiyor; yalnızca olanaklı bir dil oyunu saymakla, dile getirdiği olanaklı tamdurumu kavramaya çalışmakla yetineceğiz.)

b. TC Resmi Gazete’de, “Terörle Mücadele Kanunu” başlığı altında şöyle bir “terör tanımı” yayımlanıyor: “Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir.[9]

Tek bir sözcüğün bir dil oyunu içindeki “tanıtıcı” kullanımıyla başka bir dil oyunu içindeki “tanımlayıcı” kullanımı arasındaki bu ayrılığı nasıl anlayabiliriz? Bu dil oyunlarından birindeki “konukseverlik” edimiyle öbüründeki “savaşım” tutumu arasındaki aykırılığı nasıl değerlendirebiliriz? “Terör” sözcüğünün anlamını kendi sözlüğümüzde nasıl kuracağız, “terör” karşısında hangi tutumu takınacağımızı, hangi konumu benimseyeceğimizi nasıl saptayacağız?

Gerçi bu konuda bize yol gösterecek kılavuzlar yok değil. Doğu Ergil’in “Teröristlerce Rehin Alınma Durumunda Öneriler”[10] başlıklı yazısı, belirli bir “terör” eylemiyle karşılaştığımızda neler yapmamız gerektiğini ayrıntısıyla öğretiyor bize. Ayrıca son günlerde kamunun “ortak” duyusu sık sık “teröristler”e nasıl davranmamız gerektiğini örnekleriyle gösteriyor. Anladığımıza göre “terörist” denen yaratıkların, bir tür kamuya açık av şenliğinde can kuşları uçurulduktan sonra, bayrakların açıldığı, marşların söylendiği kutlamalı bir ölüm töreniyle gömülmesi, çocuklarınınsa kucaklanıp bir bakım kurumunun korumasına verilmesi gerekiyor. Buradan iki önemli sonuç çıkıyor: Birincisi, “terör” kalıtsal değil, dolayısıyla “terörist” çocuklarının öldürülmesi gerekmiyor. İkincisi, devletin akçesi bundan diyelim elli yıl öncesine göre oldukça kısıtlı, dolayısıyla öldürülen “eşkıyanın” çocukları parasız yatılı okullarda okutulduktan sonra yurtdışında eğitime gönderilip dönüşte öğretim üyesi, kamu görevlisi ya da “milletvekili” olarak görevlendirilemiyor.

Gerek uzmanların gerek kamunun bu aydınlatıcı kılavuzluğuna karşın tanıtıcı dil oyunuyla tanımlayıcı dil oyunu arasındaki aykırılıkta anlama sorununu aşan bir tedirginlik yaşantısı sarmalıyor bizi. Kamunun sözlüğündeki “terörist” sözcüğünün ayrılmaz iki niteliği var. Birincisi, bu sözcük hep kargışlayıcı bir edim söz kılığında karşımıza çıkıyor. İkincisi, hep “başkalarını”, “ötekini” gösteren, kural olarak kullanıcıyı imlemeyen, özgöndergeli kullanımı bulunmayan bir deyim diye tanınıyor. Dolayısıyla “terör” ile “terörist” hep dışlanan, itilen, öteye konan, en azından kökünün dışarıdalığı belirtilen, demek hep içeridekilerin, buradakilerin, Ötüken yişta ya da Misak-ı Milli sınırları içinde (dışarı çıkmadıkça) (“huzur ve”) güven içinde yaşayanların karşısında duran bir güç diye tanımlanıyor. Durum böyleyken (a) oyununda birdenbire “terörist” sözcüğünün kullanıcıyı imleyen kullanımıyla, kargışlayıcı değil de tanıtıcı edim söz biçimiyle, alımlanışı bakımından da dışlama yerine “içeri alma” (bu deyiş “yalıtma, denetim altına alma” anlamında değil “buyur etme” anlamında anlaşılmalı) tutumuyla karşılaşıyoruz. Üstelik tanımlayıcı dil oyununun başka bir yerinde “teröristlere” yardım edenler de (doğrusu “yardım ve yataklık edenler” olmalıydı) suç yükü altına sokulmuşken. Öyleyse burada dil oyunlarına yataklık eden yaşama biçimlerine dek gitmemizi, onları sorgulamamızı gerektiren “derin” bir “anlayış” uçurumu var. “Terör” sözcüğünün dolaştığı dil oyunlarına yataklık eden değişik yaşama biçimlerinin kütüğüne bakarak bu uçurumu aşmaya girişmeden önce en kolay erişebileceğimiz, içinde yaşadığımız, yürürlükteki “genelgeçer”, egemen dil oyununu araştırmayı, bu saydığımız özelliklerinin yanısıra bize “güvenlik” sözünü de vermesinden ötürü gerekli görüyoruz.

1.

Yeryüzü “kamusu” adına konuşan BM örgütünün dili, gerek verdiği “güvencenin” genelliği gerekse yürürlükteki en üst dilsel erk oluşu bakımından “terör(izm)” sözcüğünün dolaştığı dil oyunları arasında en “genelgeçeri”, “anlam” açısından en belirleyicisi olmasa bile “anlayış” açısından en bağlayıcı olanıdır. Böylece “terör(izm)” sözcüğünün izini BM örgütünün dilinden başlayarak sürmek iki nedenden ötürü uygun düşer. Birincisi, bu dil oyununa yataklık eden, yeryüzünün egemen yaşama biçimidir. İkincisi, “terör(izm)” gerek kullanımı gerek imlemiyle “uluslararası” bir sözcüktür.

John F. Murphy “terörizmin” denetlenmesi ile bastırılmasına ilişkin BM önerilerini incelediği çalışmasında bir ara, yeryüzü topluluğunun “terörizm”i tanımlamakta karşılaştığı güçlükler gözönüne alınarak belgelerde bu sözcüğün anılmamasının bir çıkar yol olabileceğini söyler.[11] Böyle bir önerinin “terörizm” sözcüğünün BM belgelerinde ilk kez geniş çapta, sıklıkla kullanılmaya başladığı, en azından ilk kez karar başlıklarına yükseldiği, ilk kez doğrudan doğruya “uluslararası terörizmi” ele alacak bir alt kurulun oluşturulduğu dönemde ortaya atılması ilginçtir. BM Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1972’de aldığı 3034 (XXVII) sayılı kararla kurulan “Uluslararası Terörizm Geçici Alt Kurulu”nun oturum tutanakları sürekli bir “tanımlayıcı dil oyununa” tanıklık eder. Ama bu dil oyununda sık sık yinelenen bir önerme de terimin tanımının ilgili bilim alanlarının uzmanlarına bırakılması gerekliliğini ileri sürer. Bir karşı sav kılığında ortaya çıkan tanımlama uğraşının bir yana bırakılması önerisi, Murphy’nin çalışmasında da dile gelen, doğrudan doğruya “uluslararası suç” öbeğine sokulacak eylem türlerine eğilmeyi savunur. Bu sav, neyin “terör” eylemi olarak “tanınacağı” sorununu öne çıkarır, böylece de dil oyununu belirli bir durumda belirli bir yerde “terörün” olup olmadığının ayıraçlarının belirlenmesine dayandırmaya yönelir, dolayısıyla “tanıyıcı” bir dil oyunu kurulmasını önerir. Sözkonusu “tanıma” tıpatıp bir devletin tanınmasına, varlığının evetlenmesine benzer. Böylece görüşme tutanaklarında sürekli yinelenen, kararlardaysa değişmez bir sınır durum olarak hep belirtilen “halkların kendi geleceğini belirleme, özgürlük, bağımsızlık hakkının saklılığı”nın bu dil oyununda neden özel bir yer tuttuğu da anlaşılabilir: “terör”ün bağlılaşık kavramı, daha doğrusu asal ikillisi[12] “devlet”tir. Herhangi bir eylem ya da nesne durumunun “tanınması,” ya “bir devlet düzeni, en azından bir devlet çekirdeği olarak tanınması” ya da “terör olarak tanınması” demektir. Aykırı durumlar, örneğin “devlet terörü” diye adlandırılan, bir devletin başka devletlere ya da devlet çekirdeklerine, kimileyin de kendi yurttaşlarına yönelik eylemleri sözkonusu olduğunda, buradaki “terör”ün tanınması önerisi, eylemci devletin “devlet olarak tanınmaması,” en azından yürürlükteki yönetim biçiminin yasallığının onaylanmaması gibi bir anlam taşımaya başlar.

BM Genel Kurulu “Suçsuz kişilerin yaşamını tehlikeye sokan ya da yok eden, uluslararası ilişkileri bozan, devletlerin toprak bütünlüğü ile güvenliği için sakıncalar doğurabilen uluslararası ‘terör’ eylemlerinin, devletlerin dolaylı ya da dolaysız karıştıklarını da içine almak üzere bütün biçimlerinin yeryüzü ölçeğinde sürüp gitmesinden derin bir tedirginlik duymakta,” “ ‘terörizm’in, devletlerin güvenliği ile aralarındaki dostça ilişkiler için sakıncalar doğuranlar da içinde olmak üzere, nerede, kimden gelirse gelsin bütün eylemlerini, yöntemlerini, uygulamalarını, haklı gösterilemeyecek bir suç sayarak kınamaktadır” [4 Aralık 1989:A/44/762; 9 Aralık 1991:A/46/654].

“Devletlerin dolaylı ya da dolaysız karışması” BM örgütünün tedirginliğine 1987’den sonra eklenmiştir. Gerçi 9 Aralık 1985’te alınan A/40/1003 sayılı kararda bütün devletler başka devletler içinde “terör” eylemlerini örgütlemekten, kışkırtmaktan, bu gibi eylemlere yardım etmekten ya da içinde yeralmaktan, kendi toprakları üzerinde sözkonusu eylemlere yönelik etkinliklerde bulunulmasına göz yummaktan sakınmaya çağrılmıştır, ama bu yargının kararlar bölümünden durum saptamaları bölümüne aktarılması önemsenmesi gereken bir değişikliktir: birtakım devletlerin “terör” eylemlerine karıştıklarının saptandığını, dolayısıyla “terörist” olarak tanındıklarını gösterir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 1968’den bu yana çıkardığı yıllık “terörizm” dökümleri de hangi eylemlerin “terör” eylemi olduğunu, hangi devletlerin “teröristliğinin” tanınması, dolayısıyla hangi yönetimlerin “yasallığının” sorgulanması gerektiğini bildirir. Bu döküm hangi devletlerin ya da yönetimlerin uluslar topluluğunun gözünde haklı çıkarılamayacağını, uygulamalarında yasal sayılabilecek bir dayanaktan yoksun olduğunu saptamayı, buna karşılık hangi örgütlerin yasal bir devlet çekirdeği gibi görüldüğünü suskun kalarak belirtmeyi amaçlar.

BM’nin “uluslararası ‘terörizm’in önlenmesi için alınacak önlemler”e ilişkin kararlarının birinci maddesine 1987’den sonra “haklı çıkarılamayacak” deyiminin eklenmesi yukarıda belirttiğimiz sınır durumun özelliği konusunda çok açıklayıcıdır, çünkü “haklı”, “uygun”, “yerinde” bulunan, “hakkı saklı tutulan” biricik eylem biçimi sözkonusu sınır duruma sokulabilecek örgütlerin eylem biçimidir. Ayrıca unutmamak gerekir: “hak” sözcüğü “hukuk”a, “justification” sözcüğü de “justice”a (adalet) gönderir bizi. Yine o yıldan başlayarak olgu saptamaları bölümüne katılan bir önerme bu “tanıyıcı” dil oyununun asal ikilliğini keskinleştirir: “ ‘terörist’ öbekleri ile uyuşturucu kaçakçıları arasındaki bağlantıya dikkat çekilir,” böylece uluslararası örgütlü suçların birliği görüşü benimsenir. Uluslararası örgütlü suçların birliği ile “terörist” devlet nitelemesi “terör” sözcüğünün koşuntularıyla “devlet” sözcüğünün koşuntularını kullanıcı bakımından kuşkuya yer bırakmayacak biçimde biribirinden ayırır. “Terörizm” suçsuz kişilerin yaşamını tehlikeye sokar, temel özgürlükler için sakıncalar doğurur, uluslararası ilişkiler ile devletlerin anayasal düzenlerini bozar, temel insan haklarını çiğner, devletlerin güvenliğini yaralar. “Devletler” ise düzeni korur, insan haklarını kollar, temel özgürlükleri gözetir, uluslararası güvenliği sağlar. Olumlayıcı, evetleyici niteliklerin tümünün bir öbeğe, olumsuzlayıcı, değilleyici nitelemelerin tümünün karşı öbeğe toplanmasıyla asal ikillik pekiştirilir. “Devletler” güvenliğe ilişkin bütün özelliklerin birlikte evetlenmiş yasal biçimi, güvenliğin tanınabilir kılıkları, “terör” ise güvensizliğin değillemeli yasadışı görünümüdür. Yeni Bir Avrupa İçin Paris Yasası’nda (Kasım 1990) “terör”e karşı tutumun doğrudan doğruya “güvenlik” başlığı altında, tam uyuşturucu kaçakçılığının anıldığı bölümde belirtilmesi boşuna değildir. Uyuşturucu kaçakçılığına karşı ortak savaşım kararının “güvenlik” başlığı altına konması oldukça tuhaftır, ama örgütlü suçların birliği düşüncesi, suç örgütlerinin bütününün güvenlik örgütlerinin bütününün karşısına konması “tanıyıcı” dil oyununun asal “ya/ya da”sının temel koşuludur.[13]

BM Genel Kurulu’nca kurulan “tanıyıcı” dil oyununa başlıca iki “çağrı” eklemlenir. Birincisi üye devletlere yönelik “terörizm”in nedenlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin istem, ikincisiyse gerek devletlere gerek bilginlere yönelik “tanımlayıcı” bir dil oyunu kurulmasına ilişkin dilektir. İlk çağrıda anılan nedenlerin temelde “haklılığı saklı tutulan” biricik eylem biçimini nitelemesi ilginçtir, ama bu durum yalnızca “tanıyıcı” dil oyununun genelleştirilip sıkıca temellendirilebilmesi amacının güdüldüğünü gösterir. İkinci çağrıysa ilgili devletlerin ulusal ölçekte “terör” suçlarını yasal olarak tanımlamasını, dolayısıyla cezaların da açıkça belirtilebilmesini öngörür. Uluslararası ölçekte neyin “terör” olarak tanınacağına ilişkin tartışmasız bir oydaşlığa varılmasında karşılaşılan güçlüklerden ötürü daha dar kapsamlı, daha az genelgeçer “tanımlayıcı” dil oyunları gereklidir. İşte girişte aktardığımız “tanımlayıcı” dil oyunu bunun bir örneğidir. Ulusal ölçekteki dil oyunları (“huzur ve”) güvenliğin özgül terimlerini belirleyerek bu ortamın “bozulmasının” tanımını verir. Gelgelelim yasa koyucunun tanımlama girişimi “ilgili makamların” “terörün sebepleri ve hedefleri” konusundaki çözümlemelerine, “bilimadamlarının” “terörizmin sebep ve sonuçlarını incelemesine, önlenme çarelerini aramasına” gerek duyar. Yoksa tanımlarda birtakım aykırılıkların, örtük de olsa özgöndergeli deyimlerin yeralması kaçınılmazdır. Girişte aktardığımız tanımda yer-alan “genel sağlığı bozmak” deyişi, “terör” sözcüğünün kullanıcıya uygulanabilirliği sakıncasını ilginç bir biçimde örnekler. Sözkonusu tanım 1986 Nisan’ında yürürlükte olsaydı, “devlet” görevlilerinin Çernobil’deki patlamanın sonuçlarını örtbas ederek genel sağlığın bozulmasına yönelik eylemde bulunmalarından ötürü “Terörle Mücadele Kanunu” uyarınca yargılanmaları gerekirdi.[14]

Oysa dil oyunları tarihsel varlıklar, dahası tarihsel belgelerdir; bu oyunları kuranlar hangi koşullarda, neyi gözeterek oynadıklarını bilirler. Tanımlayıcı dil oyununun bilginlere bırakılması 1970’lerde “terör”ü yeryüzü ölçeğinde bir bilimsel araştırma alanı durumuna getirmiştir. Türkiye’de bu konuda ilk bilimsel incelemelerin yayımlanmaya başlamasıysa 1980’lere denk düşer. Uluslararası boyutta bilimsel “tanımlama” oyunlarının başlaması BM’nin istemlerine karşılık veriyorsa, ulusal çapta dil oyunları da “tanıma”yı dileyen devletin gereksinimlerini yerine getirir.

1.1.

Aristoteles’in seyirlik yazın yapıtları için geliştirdiği “tanınma” kavramıyla bütün bilme etkinliklerinin temeline koyduğu “tanımlama” kuramından bu yana bilim geleneği hep “özdeşlikler/benzerlikler” ile “ayrılıklar” arasındaki benzerliklerle ayrılıkları belirleyen aygıtları kullanarak iş görmüştür. Tanıma ya da tanımlama kuramlarının dayanaklarını sorgulamaya girişmeksizin, çok kabaca şunu söyleyebiliriz: tanınma hep tanımlanıştan önce gelmek koşuluyla, bir bilim alanı, başka (saydığı) bilgisel etkinlikler ya da bilim alanlarından ayrılabilmek, sıyrılabilmek için kendi alanını belirlemesini sağlayacak tanımlarla öbeklemelere gerek duyar. Bu gerek bir “bilim alanı” olarak tanınmasının gerekse ortaya koyduğu “bilgilerin” öğretilebilirliğinin koşuludur; bilgin neyi araştırdığını, neyi öğrettiğini tanıtlamak zorundadır. Araştırma kılavuzlarıyla öğretim kurumlarında kullanılan yayınların çatısı hep tanımlarla öbekler üzerine kurulmuştur.

Kaba dilegetirişimizdeki koşulu açımlarsak, tanıma ya da tanınmanın önceliği bu etkinliklere bir tür esneklik, özgürlük sağlar. Böylece belirli bir genlik taşıyan söylemler, sözgelimi siyasal söylem ile kitle iletişiminin söylemi, belirli deyimleri, diyelim “terör, terörizm, terörist” sözcüklerini askıya alabilir ya da sözkonusu deyimler bu söylemlerde “boş geçebilir”.[15] John F. Murphy’nin önerisine uyulmasa da BM belgelerinde “terörizm” terimi tanımlanmadan bırakılmış, ilgili önermelerin “doğruluk değerinin” ana deyimin tanımsızlığından etkilenmeyeceğine güvenilmiş ya da bu varsayılmıştır. Tek tek durumlardan, eylemlerden, bireylerden sözedilmediğinde bu söylem, birtakım kavramsal sorunlar gündeme gelmediği, diyelim “insan hakları” gibi bir kavramla “terörizm” birlikte düşünülmediği sürece sıkıntısızca işler. Oysa belirli durumları, olayları, eylemleri “bildirmek” zorunda olan kitle iletişim araçlarının söyleminde aşağı yukarı bütün deyimler apaçık imlemleriyle geçtiğinden, “terörist” teriminin “boş geçmesi” olanaksızdır. Bir kitle iletişim aracı “terörist” sözcüğünü kullanacaksa, bu niteliği taşıyan tek tek eylemleri, örgütleri, bireyleri örtük biçimde de olsa “tanımak” durumundadır. Ama böyle bir söylem işlerlik kazandıktan sonra artık alımlayıcısının “tanıyışını” da belirlemeye, bir “tanıtma” işlevi taşımaya başlar. Sözgelimi birkaç yıldır olup bitenleri TRT yayınlarından öğrenen herhangi biri “üyeleri İstanbul’da ölü ele geçen” “terörist örgüt”ün Dev-Sol, “bölücü terör örgütü”nün de PKK olduğunu ya da “uluslararası terörizm” dendiğinde ASALA’dan sözedildiğini özel adları işitmeksizin bilir. İleticinin tanımasındaki kesinlik, betimleyici deyimleri, izleyici açısından birer özel ada dönüştürmüştür. Buna karşılık başka bir yayın örgütünün, BBC’nin söylemi “sözaçmazlık” ile “örtmece”[16] arasında bir denge tutturma kaygısıyla “terörizm” sözcüğünü dışarıda bırakmayı, onun yerine olup bitenlerin belirtik betimlemelerini geçirmeyi yeğler. Eylül 1988’de David Spaull’un dile getirdiği biçimiyle bu “yansız dil siyasası” inancının ana dayanağı, BBC izleyicilerinin, yalnızca sunulan durum betimlerinden neyin “terör” olduğunu çıkarsayabilecek ölçüde “terörist” niteliğinin taşıyıcılarını tanıdığı sayıltısıdır.[17] Dolayısıyla BBC, söylemini eylemlerle eyleyenlerin imlemleri belirli özel adlarıyla, belirtik betimlemeleriyle sınırlayarak “tanıtıcı” nitelemelerden kaçınmayı dener. Bu bakımdan TRT ile BBC’nin söylemleri birbirine karşıt iki yayıncılık anlayışının örnekleri gibi görünür. BBC’nin kendi tutumunu temellendirişi, “terörizm” sözcüğünün genelgeçer kullanımındaki “tutarsızlığı” aşabilmek için terimin bütünüyle söylemden sökülmesi gerektiği önermesine sıkı sıkıya bağlıdır. BBC’nin savı, kimsenin “terörist”in “yılgı salıcı yönetim yöntemleri kullanan” biçimindeki sözlük tanımını kullanmadığı, sözcüğün yalnızca yönetimleri ya da toplumları zorlayıcı, yönetime karşı eylemlerle sınırlandığı, “devlet destekli terörizm” gibi yeni türemiş deyimlerin bile eninde sonunda bir yönetimin başka bir yönetime saldıran güçlere arka çıkması anlamına geldiği, ama buradan doğan bulanıklıkla karışıklığın “terörist” nitelemesini yüklenenler ölçüsünde yükleyenleri de “yan”lara ayırmasından ötürü, yansızlık ilkesi gereği, yönetimlerin eylemleri için kullanılmayan yüklemin yönetime karşı eylemler için de kullanılmaması gerektiği biçiminde özetlenebilir. BBC’nin, aktarırken terimi kullanmasa da birtakım “terörist” eylemleri “tanıdığını” gösterir tümceler olmasa ya da bu yafta kullanılmadan da olay anlatımının yeterince “tanıtıcı” olacağı savına başvurulmasa TRT ile BBC’nin tutumlarının kökten ayrıldığı düşünülebilirdi. Oysa TRT’nin başvurduğu sözaçmazlık kuralı ilgili örgütleri, adlarını anmaksızın, doğrudan doğruya niteleyerek dışlamaya yarıyorsa, BBC’nin kullandığı örtmece de eylemlerin “niteliğini” adını koymadan “tanıtmaya” yarar. Dolayısıyla BBC’nin söyleminde sözaçmazlığın bir üstdil kuralı gibi işlediği, “terörist” niteleyicisini örttüğü, buna karşılık TRT’nin sözaçmazlığı nesne dilinde kullandığı, “özel adları” gizlediği söylenebilir ya da tam tersine TRT’nin “terörist” niteleyicisini sözcelem düzleminde uygulayarak örtmecesiz bir söylemi benimsediği, buna karşılık BBC’nin “terörizm”i olgusal bir niteliğe indirgeyerek doğrudan doğruya sözce düzlemine yerleştirdiği söylenebilir. Bunun sonucu, TRT’nin sözcenin öznesiyle birlikte sözcelemin öznesini (kendisini) de nitelemeyi göze alarak “iki yan”ın karşıtlığını açık seçik ortaya koyması, böylelikle de söyleminin inandırıcılığını sallantılı bir konuma sokması, BBC’ninse sözcelemin öznesini gizleyerek “yansız” bir söylemin inandırıcılık görünümünü güçlendirmesi, böylece sözcelem düzleminde daha sıkı bir örtmece kuralına bağlanmasıdır.

BBC’nin gerekçelerinin Chomsky ile Herman’ın aşağıdaki savlarıyla karşılaştırılması bizi gerek (“terörizm” terimi çevresinde örüldükleri ölçüde) kitle iletişimi söylemiyle siyasal söylemin bilimin söylemiyle ilişkisi konusunda birtakım saptamaların gerekse bu ilişkide ana eklemi oluşturan “terörizm”in tanımı/tanımsızlığı sorununun eşiğine getirecektir:

Terör” ile “terörizm” sözcükleri Batı dünyasında egemenlerin anlambilimsel aygıtları durumuna gelmiştir. Onların sözlüğündeki anlamıyla bu sözcükler, gerek yönetme gerekse varolan yönetimlere karşı çıkma yolu olarak “düzenli şiddet kullanımı” ile “caydırma”yı gösterir. Ama günümüzde Batı’daki kullanım, yalnızca ideolojik nedenlerle, bu anlamı kurulu düzene karşı çıkanların parça bölük şiddetiyle sınırlamıştır. (...) 1970’lerde bu kullanım, salt yabancılaşmışlarla yoksunların küçük terörüyle uğraşılmasını kolaylaştırmak amacıyla kurumsallaştırılarak gerçekte devlet terörü ile yardakçı faşizm için örtülü bir savunma biçimi olarak iş görmeye başlamıştır. Pek çok çözümleyici “terör”ü yalınkat, resmi olmayan parça bölük terör diye tanımlar, başka şeyden de söz açmaz. (...) Terim konusundaki bu kesinleme, düzene karşı şiddet örneklerinin toparlanıp çoğunlukla anlamsızlığının, herhangi bir haksızlıkla özgül bir bağdan yoksunluğunun gösterilmesi için sonsuz olanaklar sağlar, bir yandan da kurulu devletlerin toptan terörünün genelleyin gözardı edilişini pekiştirir.[18]

Chomsky ile Herman’ın savında üç temel öge ayırdedilebilir: Birincisi, “terörizm” sözcüğü anlamsal ya da anlambilimsel bir aygıttır; bu bakımdan TRT ile BBC’nin söylemleri aygıtın belirtik kullanımı konusunda ayrılsa da genelgeçer işlevi apaçık bir aygıt olarak “işlemesi” açısından ortaklık taşır, çünkü bir terimin söylemde geçmesiyle geçmemesi arasında, varlığıyla eksikliği arasında, belirtik durum betimlemelerinin olguların gerçek niteliğini ortaya koyduğu varsayıldıkça, temel bir ayrım yoktur. İkincisi, “terörizm” teriminin tanımlayıcı eyleyenlerinin kimliği vurgulanır; bu bakımdan terimin özgöndergeli kullanımını yadsıyan belirli bir devletin organı durumundaki TRT ile kendisini bağımlı saymayan, dolayısıyla terimin özgöndergeli kullanım olanağını hepten ortadan kaldıran BBC arasında bir yanlılık/yansızlık ayrımı belirir, ama “terörizm”in “dışlanması” düzleminde, “terör”ün öznesinin hep “ötekiler” ya da “başkaları” sayılmasından ötürü bu ayrım silinir. Oysa, üçüncüsü, “terörizm” teriminin “tekyanlı” tanımlanışıyla uygulanışı doğrudan doğruya tanımlayıcılara, kullanıcılara uygulanmasını engelleme, tanımlayıcı özneler hep (yönetsel, tüzel kimliği ya da yetkilileri, uzmanları aracılığıyla) devletler olduğuna göre de “devlet terörü”nü örtme amacını güder. Dolayısıyla TRT ile BBC’nin, birincisinin destekleyici, ikincisinin de örtülü biçimde onaylayıcı söylemler üretmesi bakımından bir ayrım varsa vardır, yoksa belirtik durum betimlemelerinin niteleyiciliği eninde sonunda bir ölçü sorunudur. Spaull’un yazısındaki birkaç kilit önermeyi yanyana koymak, BBC’nin ölçülerinin de ne denli “devlet terörü”nü örtme işlevi taşıyabileceğini gösterecektir: “‘İsrail hava kuvvetleri terörist bir saldırıda bulundu...’ demeyiz, dememeliyiz de.”; “‘Sri Lanka ordusu bir otobüse bir terörist saldırı gerçekleştirdi’ demeyi asla düşünemezdik.”; ‘[IRA şiddetini] biz apaçık terörizm diye görüyor olabiliriz, ama dışarıda [İngiltere’nin dışında] hep böyle algılanmıyor.’

Buradan çıkarabileceğimiz dolaysız sonuç, bir anlambilimsel aygıt olarak “terörizm” teriminin birkaç düzlemde işleyebileceğidir.

(1) “Uluslar topluluğu” kılığında ortaya çıkan bir “devletler topluluğu”nun dilinde terim bir denge durumunun kurulmasını sağladığından, dolaysız imlemlerden arındırılmış genel bir anlam ağının çekirdeği gibi çalışır. Değer kavramlarına dayalı bu dil oyununda bir değer niteleyicisi özelliğini taşıyan “terörist” deyimi, tanımlayıcı değilse bile “tanıma” yetkisi onaylanmış “tanıyıcı özneler”ce tanınan değerlerle kabaca bir kavramsal ilişkiye sokularak, (i) kullanıcılar topluluğu açısından ayrık göndergeli oluşuyla “devlet” kavramına dayalı önermelerin değillenmiş asal ikillilerini, (ii) içerik açısından da temel değerler olarak evetlenmiş “insan hakları” ile “barış”ın karşıt kavramını kuran olumsuz bir değer kavramına dönüştürülmüştür.

(2) Egemen kavram çatısını belirleyen genelgeçer “uluslararası” dilin özel söylem alanlarını oluşturan, bu dilin tek tek durumlar üzerine konuşabilmesini sağlayan

(a) Kitle iletişim araçlarının ağzında terim gerek kullanılışıyla gerekse yerinin boş bırakılışıyla sözkonusu değer kavramının yüklendiği öznelerin tek tek tanınıp, tanıtılmasını olanaklı kılar; kullanılmayışıyla da, çünkü yerleşik dil oyunu anlambilimsel aygıtlarını yalnızca sözcük düzeyinde değil, olgu düzleminde de çalıştırır. Dilbilgisel ayıraçlar yalnızca “özgül nesneleri”, bir adlandırıcının belirli bir terimi doğrulukla yükleyebileceği nesneleri, belirli bir şeye “terörist” denip denemeyeceğini değil, “asal nesneleri”, belirli bir terimin doğru olarak yüklenebileceği “türemiş” nesneleri, ortada “terörist” denebilecek bir şeyin olup olmadığını da belirler.[19] Dolayısıyla terim kullanılmasa da yerleşik dilde tuttuğu yer, olduğu gibi kalır, adlandırdığı varsayılan neyse o da yerli yerindedir; “kullanmayıcılar” da bunu bilir.

(b) Ayrı ayrı devletlerin

(i) Siyasal dil oyunlarının “tanıma yetkisini” elinde bulunduran kullanıcıları aracılığıyla anlambilimsel aygıt bir “erk yordamına” dönüştürülür. Dilin egemenleri (ellerinde ya da denetimlerinde birtakım kitle iletişim araçlarının bulunup bulunmamasından tümüyle bağımsız olarak) adlandırma ya da niteleme güçlerini, özel koşullarda değiştirilebilse de belirli bir kesinlik taşıyan yargılar kurmakta kullanır. Sözkonusu yargılar “terörizm”in anlamını saptama açısından iki işlevlidir. Önce bir tanımlayıcı varsayıma dayanırlar, sonra da “terörizm”in irdelenmesinde kullanılacak verileri, nelerin “terör olgusu” sayılacağına ilişkin “doğru önermeler” toplamını oluştururlar. Böylece “terör eylemleri”nin, “terör örgütleri”nin, “teröristler”in dizini ortaya çıkar.

“Siyasal şiddet”e ilişkin genel veri çözümlemeleri yönelimi 1960’larda ABD’de başlamış, ana kaynak olarak da New York Times’ın dizini kullanılmıştır. Ama bu dizin “terörizm” gibi bir başlık içermez. “Terörizm” ulamı dizine 1969’dan sonra katılmıştır.[20] Bu saptama, çözümlemelerin doğrudan doğruya durum betimlerinden yola çıktığını düşündürebilir. Oysa veri tabanlarının oluşturulmasına, ilkin 1968’de CIA’in girişimiyle başlanmıştır.[21] Doğrusu da budur: Bir tanıyıcı yetke olarak, BM’in “terörizm” çevresindeki dil oyununun kurulmasına önayak olan ABD’nin “bilen öznesi” olarak CIA neyin “terörizm” diye tanınacağının da birincil belirleyicisidir. İlk kamuya açık bildirimini 1976’da yayımlayan CIA[22] bundan sonra “uluslararası terörizm”e ilişkin yıllık dökümler çıkarmaya başlamıştır. Yine bu yıllarda “ulusal dökümler” çıkaran başka başka devletlerle[23] “uluslararası terörizm”in zamandizinini düzenleyen RAND gibi “düşünce küpleri”nin de katılımıyla “terörizm” incelemelerinin tabanı oluşturulmuştur.[24] Bu dökümler kimileyin “terörizm”e ilişkin birtakım tanımlayıcı önermelere dayansa da sözgelimi CIA’in 1980’de yayımladığı bildirimin önceki yılların sayısal değerlerini büyük ölçüde değiştirmesine ya da 1968-1977 yıllarına ilişkin CIA verileriyle RAND verilerinin oransızlığına bakılırsa “terörist” niteleyicisini içeren bu tür yargıların eninde sonunda “eksiltili” yargılar olduğu sonucuna varılabilir. Bunun nedeni yalnızca kullanılan kaynaklarla gözönüne alınan alanların darlığı-genişliği değil, “tehdit”, “gözdağı” gibi birtakım tanım bileşenlerinin eklenip çıkarılmasıdır da.[25] Dolayısıyla

(ii) Tüzel dil oyunlarında, uluslararası antlaşmalarla belirlenen ortak paydalara eklemlenecek biçimde, ilgili devletin yetki alanı içinde tanınan “terörizm”in bütün taşıyıcılarını kapsayacak kesinleyici yargılara, dolayısıyla bu yargıların dayandırılacağı yerleşik tanımlara varılır. Böylece bir yandan eldeki anlambilimsel aygıt, tanıyıcı öznelerin erkin söyleminin “ötekilere” karşı etkin biçimde işlemesini sağlar, bir yandan da BM’in “tanımlayıcı” dil oyunlarının kurulmasına ilişkin çağrısı ilk dolaysız karşılığını bulur. Burada siyasal söylemin edim sözleri de yerini etki sözlere bırakır, tanımlayıcı yargılardan türetilen karar yargıları “terörist” niteliğinin taşıyıcılarına “karşı” eylemli bir dil oyunu kurar. “Ceza yasaları”na dayalı yargı önermelerinin özneleri olarak “karşıda” duran alımlayıcılar bu dil oyununun söz edimleriyle kısıtlanır, kıstırılır, tutuklanır, kapatılır, silinir. Tüzel dil oyunu bildirsel tümcelerden önerme kılığındaki eylemlere geçişi sağlayarak sözettiği evreni doğrudan denetleyebilen söylem biçimlerini doğurur. Ama bir devletin tüzel söylemindeki çıkarımlar yalnızca “tanıyıcı” öncüllerle yetinemez, ayrıca “tanımlayıcı” öncüllerle “öbekleyici” öncüller gerekir. Yönetsel amaçları gereği ülkesini bölgelere ayıran, uyruklarını başka başka ölçütlerle kurumsallaşmış topluluklar biçiminde örgütleyen devlet, tüzel söylemi aracılığıyla, “suçluları” belirli bir düzene göre ayrı ayrı bölmelere yerleştirip denetim altında tutabilmek için “suçları” da öbeklere, altöbeklere ayırır; dolayısıyla “terörizm” çevresinde de böyle bir öbeklemeye gerek duyar.

Siyasal dil oyunu bir “doğruluk oyunu” olmadığına, devletin dolaysız “bilen özneleri” (kılgısal amaçları gereği tanımlama girişimlerinde bulunsalar da) temelde yalnızca “tanıyıcı” özneler olduğuna göre başka bir “bilen özne” ulamına, böylece de başka bir söylem türüne, salt bir “bilgi söylemi” olarak “terör bilimi”ne başvurulacaktır.

(c) Varlığını “uluslar topluluğu” ile üye devletlerin isterlerine borçlu olan “terör bilimi”26 görece (ya da saymaca) bağımsızlığını da dil oyununun kuruluş olanaklarıyla uğraşmasıyla kazanır. Doğrudan doğruya “tanımlama” ile “öbekleme sorunu” üzerine kurulan bu uzmanlık alanı anlambilimsel aygıtları üretme görevini de üstlenmiştir. İmdi Chomsky ile Herman’ın anlambilimsel bir aygıt olarak “terörizm”i tanımlayan Batı’nın egemen özneleri arasına yerleştirdiği “terör bilginleri”nin önde gelenlerine ilişkin bir saptama bu bilimin söyleminin, özneleri aracılığıyla, nasıl biçimlendiğini gösterecektir.

“Terör bilimi” alanında en saygın araştırma kılavuzunu kotaran Schmid’in düzenlediği bir soruşturmanın sonuçlarına göre, “terör” konusunda yazan en önemli yazarlar sıralamasının başına, ötekilerden belirgin biçimde koparak yerleşen dört uzman sırasıyla şunlardır: Brian M. Jenkins, Paul Wilkinson, Walter Laqueur, Yonah Alexander. Bu uzmanların yerleri konumlarıyla tıpatıp örtüşür: Jenkins RAND’ın doğrudan doğruya ABD başkanına “terörizm siyasası” konusunda bilgi, öneri özetleri yazan başuzmanıdır; Laqueur Washington’daki Georgetown Üniversitesi’ne bağlı bir “düşünce küpü” olan Gengüdüm Araştırmaları Merkezi’nin başkanı, Alexander da yine bu kurumda öğretim üyesidir. Wilkinson’sa Aberdeen Üniversitesi’ndeki öğretim üyeliğinin yanısıra İngiliz yönetiminin danışmanıdır. Bilginler topluluğu içinde bu uzmanların yapıtlarına ilişkin olumlu ya da olumsuz yargıların çokluğu, ağırlığı ya da içeriği ne olursa olsun, birer bilgin olarak önemleri, ağırlıkları bütün savlarını bilimsel söylemin kilit taşları konumuna getirmiştir. Bunların karşısında, savları genelgeçer dil oyunu içinde aykırı görülen Noam Chomsky, Edward S. Herman, Alexander George gibi birkaç yazar durur.

1.2.

“Terörizm”le uğraşan bilginler topluluğunun yerleşik görüşlerinin başyapıtını ortaya koyan, bu bakımdan “örnek” bilimsel dil oyununu kuran Walter Laqueur’ün düşünceleri arasında en çok tartışılanı (dil oyununun sınır durumu) “gerilla” ile “terörist” arasında kesin bir ayrım gözetmesidir. Laqueur’e göre “terörizm” konusundaki en önemli karışıklıklardan biri terimlerin bulanıklığından kaynaklanmaktadır. Gerek basın gerekse devlet organları “terörist,” “gerilla,” “komando,” “saldırgan,” “partizan,” “kent gerillası” deyimlerini eşanlamlıymış, biribirinin yerine geçebilirmiş gibi kullanır.[27] Oysa “Gerilla savaşının özü, odaklar ya da kurtarılmış bölgeler oluşturarak yönetim güçlerine karşı savaşmak üzere (..) yavaş yavaş gücü, sayısı, donanımı artacak küçük savaş birimleri kurmaktır. Kurtarılmış bölgelerde gerillalar kendi kurumlarını oluşturur, propaganda yürütür, başka birtakım açık siyasal etkinliklerde bulunurlar” [147]. Böylece Laqueur “gerilla” ile “terörizm” arasındaki ayrımın bütünüyle “anlamsal”/“anlambilimsel” bir ayrım olduğu görüşüne karşı bir “nitelik” ayrımından sözeder: “Bir gerilla önderi (...) gitgide büyüyen savaşçı birimler, sonuçta da bir ordu kurmayı, kurtarılmış bölgelerde başka bir yönetim oluşturmayı (...) amaçlar” [5]. Bir “bölge,” bir “yönetim,” bir “ordu”: (i) bunları sağlamak “kentli” bir nitelik taşıyan “terörizm” açısından olanaksızdır; (ii) bunlar BM’in genelgeçer dil oyununun da “tanıyabileceği” devlet çekirdeğini “tanımlar,” dolayısıyla “yasal,” “haklı,” “yerinde” olanı “suç”tan ayırır.

1.2.1.

Laqueur’ü pekçok başka “terör uzmanı”ndan ayıran, gerek “tanıyıcı” gerek “tanımlayıcı” dil oyununun kurallarına ilişkin sağlam bilinci, gerek genelgeçer gerek özellenmiş terim kullanımlarının kuruluşundaki incelikleri kavramasıdır. Ama daha da önemlisi “en azından teröristlerle kurbanları bu konuda anlaşamayacağı için kuşatıcı, genellikle benimsenmiş bir terörizm tanımının varolmadığını, olacağa da benzemediğini” saptaması,[28] böylelikle “tanıyıcı” dil oyununun “tanımlayıcı” dil oyunundan daha temel olduğunu görmesidir. Dolayısıyla Laqueur kapının neden “gerilla”ya değil de “terörist”e açıldığını sezmiş gibidir; bir çıkmada “kitle iletişim araçlarının sözlükleri düzeltme gücü”nden sözedecektir [147]. “Gerilla savaşı” kuramcıları (Mao, Che Guevara, Debray) aradaki ayrımı gözetir, (a) dil oyununun eyleyenleri de, “tanınmak” için, kendilerini adlandırışlarından karşıdan adlandırılışlarına atlamayı göze alır. Ama “terörist” örgütler ya da “teröristler” arasında kendine bu sanı yakıştıran pek azdır; bunun nedeni de “gerilla” sözcüğünün geçmişinden gelen olumlu bir anlam yükü taşımasıdır [148].

Laqueur’ün ayrımının sonuçları iki yönlüdür: Bilimsel “tanı koyma” söylemi bakımından, yaygın “kır terörizmi”-“kent terörizmi”-“uluslararası terörizm” öbeklemesini geçersiz kılar. Siyasal, yönetsel “önlem” söylemi bakımından da bir ikileme yol açar. 1989’da RAND’ın “terörizm” siyasası konusundaki görüşlerini Bush yönetimine bildiren B. M. Jenkins “terörizm”in bir “suç” olarak mı, bir “savaş” biçimi olarak mı görüleceği sorusunu tartışmıştır. “Terörizm”in bir “suç” sayılması “Adalet Bakanlığı”nın öncü güç olmasını gerektirecek, “savaş” sayılmasıysa “düşman”ın doğru saptanması, “tanınması” anlamına gelecektir.[29]

[1] U. Eco: “İmin temel özelliği yalan söylemek için kullanılabilmesidir. Dolayısıyla im olan ne varsa yalan söylemekte kullanılabilir (çünkü yalan söylemeye yarayan ne varsa, doğru koşullarda, doğruyu söylemek için de kullanılabilir).” [“Looking for a Logic of Culture,” T.A. Sebeok (der.) The Tell-Tale Sign, Lisse: Peter de Ridder, 1975.] Platon ile Nietzsche’nin ünlü uslamlamalarıyla karşılaştırın: “Yalnızca doğruyu bilen yalan söyleyebilir” ya da “Yalnızca bilinçle, bile isteye yalan söyleme gücünü taşıyan ozan doğruyu söyleme gücünü taşır.”

[2] R. Barthes: “Hébert ‘Père Duchêne’in hiçbir sayısına birkaç ‘hastir’, birkaç ‘hırt’ sokuşturmadan başlamazdı. Bu kaba sözcükler hiçbir şey anlatmazdı, ama imlerdi. Neyi mi? Bütün bir devrim durumunu.” [Yazının Sıfır Derecesi, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Metis, 1989.]

[3] “Ayıraç” ile “dil oyunu” [L. Wittgenstein, Philosophische Untersuchungen, Oxford: Basil Blackwell, 1952]. Wittgenstein’ın “ayıraç” [Kriterium] kavramının bilebildiğimiz en ustalıklı açımlanışı için: Stanley Cavell, The Claim of Reason (New York: Oxford Üniversitesi Basımevi, 1982).

[4] “Rafadan Kafadan,” L. Carroll, Alis Aynanın İçinde (çev. N. Yeğinobalı; İstanbul: Sosyal Yayınlar, 1985, 175.s.)

[5] R. M. Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları (çev. Behçet Necatigil; İstanbul: Adam Yayıncılık, 1982), 19-20.s.

[6] L. Wittgenstein, Vermischte Bemerkungen (Oxford: Basil Blackwell, 1980), 39.s.

[7] Buna bir karşı örnek olarak W.E.B. Du Bois Devrimci Ordusu‘nun 10 Mart 1980’de yayımladığı “Bildiri 1980-?” düşünülebilir. Sonraki on yıl için bir “terör izlencesi”nin yürürlüğe konacağını duyuran bildiri şu devrimci toplulukların amaçlarını içerme savındadır: Kara Bilinç Hareketi, Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi, Spartacus Birliği, Baader-Meinhof Topluluğu, Sekigun, Kara Eylül, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi, Geçici İrlanda Cumhuriyet Ordusu, Halkın Devrimci Ordusu, Montoneros, Ulusal Kurtuluş Hareketi, ETA, Direniş Örgütü, Faşizme Karşı Bir Ekim, Kızıl Tugaylar, Birinci Yol, Silahlı Porto Riko Kurtuluş Güçleri. Bildirinin tam metni için: J.B. Wolf, Fear of Fear (New York: Plenum, 1981), 182-199.

[8] Ahmed Sabri, “Amed Notları”, Yeni Ülke, 116.s. 10-16 Ocak 1993.

[9] 12 Nisan 1991, 20843/Mükerrer. Yasama Bölümü, 1.

[10] A.Ü. S.B.F. Dergisi XLIII/1-2 Ocak-Haziran 1988, s.157.

[11] “United Nations Proposals on the Control and Repression of Terrorism”, International Terrorism and Political Crimes (yay. M.Cherif Bassiouni; Springfield: C.C. Thomas, 1975), 505.s.

[12] Teo Grünberg/A. Onart, Mantık Terimleri Sözlüğü (Ankara: TDK Yayınları, 1976).

[13] 25 Haziran 1993 tarihli “Viyana Bildirgesi ile Eylem İzlencesi” sözkonusu asal nitelikler konusunda bütün ikircimleri gidermiştir: “Bütün biçimleri ile görünümleri, birtakım ülkelerdeki uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantısı içinde terörizmin eylemleri, yöntemleri, uygulamaları, Devletlerin toprak bütünlüğünü, güvenliğini tehdit ederek, yasal biçimde oluşmuş yönetimleri sarsarak insan haklarını, temel özgürlükleri, demokrasiyi yoketmeyi amaçlayan etkinliklerdir” (II. Bölüm 8üç; 19A ile karşılaştırın). Ayrıca Dünya İnsan Hakları Toplantısı’nın yayımladığı bu bildirgenin bütün “halkların” “kendi geleceğini belirleme hakkı”ndan sözederek işe başlaması gözden kaçırılmamalıdır (II. Bölüm 1iki).

[14] Anayasa Mahkemesi kararı bu konuya açıklık getirmiştir: T.C. Resmi Gazete, 27 Ocak 1993, 21478/Mükerrer, Yargı Bölümü.

[15] Gerek “boş geçme” gerekse aşağıdaki başka mantık terimleri için: Teo Grünberg/A. Onart, Mantık Terimleri Sözlüğü (Ankara: TDK Yayınları, 1976).

[16] Bundan böyle geçecek bütün dilbilim ile imbilim terimleri için: Berke Vardar (yön.), Dilbilim ve Dilbilgisi Terimleri Sözlüğü (Ankara: TDK Yayınları, 1980).

[17] David Spaull, “Newsroom Policy on Neutral Language and Terrorism”, Eylül 1988.

[18] N. Chomsky/ E.S. Herman, The Washington Connection and Third World Fascism (Nottingham: Spokesman, 1979), 85-87.s.

[19] Cavell’ın Austin ile Wittgenstein’a dayanarak ortaya attığı, nesnelerin bilgi kuramı açısından görünüşüne ilişkin bu ayrım için: The Claim of Reason (New York: Oxford Üniversitesi Basımevi, 1982), 52.s. sonrası.

[20]A.P. Schmid, Political Terrorism. A research guide to concepts, theories, data bases and literature (Amsterdam: North-Holland, 1983), 245.s.

[21] G. Wardlaw, Political Terrorism (Cambridge: Cambridge Üniversitesi Basımevi, 1984), 50.s.

[22] D.L. Milbank, International and Transnational Terrorism: Diagnosis and Prognosis (Washington: CIA, Nisan 1976).

[23] Türkiye Cumhuriyeti’nin yayımladığı ilk döküm bir “beyaz kitap”tır: Türkiye Gerçekleri ve Terörizm (Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1973).

[24] Sözkonusu dökümlerin genel değerlendirmesi için: A.P. Schmid, Political Terrorism. A research guide to concepts, theories, data bases and literature (Amsterdam: North-Holland, 1983), 245-282.s. ile A.P. Schmid/A.J. Jongman, Political Terrorism (bütünüyle değiştirilmiş yeni basım; Amsterdam: North-Holland, 1988), 137-175.s.

[25] CIA dökümlerinin değerlendirmesi ile RAND verileriyle karşılaştırılması konusunda Schmid’in yukarıda anılan yapıtlarının yanısıra G. Wardlaw’a bakılabilir: Political Terrorism (Cambridge: Cambridge Üniversitesi Basımevi, 1984), 50-53.s.

[26] Böyle bir bilim alanının saptanıp sorgulanması konusunda: A. George, “The Discipline of Terrorology”, Western State Terrorism (düz. A. George; Cornwall: Polity Press, 1991), 76-101.s. Elinizdeki yazıda “terör” türevi sözcükler “kullanılmadığı”, yalnızca “anıldığı” için “terrorology” terimini de öylece bıraktık.

[27] W. Laqueur, The Age of Terrorism (Boston: Little, Brown, Ortakları, 1987), 146-147.s. Bundan böyle metin içinde köşeli ayraçlarlarla gösterilen sayılar en son anılan yapıtın sayfalarını belirtecektir.

[28] W. Laqueur, agy., 11, 149.s.

[29] A Rand Note. Terrorism: Policy Issues for the Bush Administration (Santa Monica: Rand, 1989), 7-10.s.