Anasayfa > Birikim Arşiv > 56 - Aralık 1993 > İstanbul'un Seçimi

İstanbul'un Seçimi

Tanıl Bora | (Sayı : 56 - Aralık 1993)

1994 Mart’ında yapılacak olan yerel seçimlerin iki düzlemi var: Biri İstanbul’daki seçim, diğeri sair yerlerdeki, ‘taşra’daki seçim... Yerel seçimler, salt yerel seçim olmaktan öte iki anlamla yüklü: Bir, genel seçim provası/simülasyonu olması, iki, İstanbul’u yönetecek kişilerin ve kadroların seçilecek olması... Partiler, bilhassa merkez sağ partiler ve medya, evvel emirde İstanbul’u ‘halletmeye’ davrandılar. İstanbul’un adayları, en yüksek kırattakiler arasından beğenildi; partiler bunun için kendilerini örgütsel dağarcıklarıyla da sınırlamayıp, olabilecek bütün ihtimaller içinden seçim yaptılar. ANAP İlhan Kesici’yi, DYP Bedrettin Dalan’ı, medyanın da tasvibi ve tavassutuyla, Türkiye’nin en yüksek makamlarına lâyık “bir numara”lar olarak takdim etti. SHP de kendini böyle düşünmek mecburiyetinde hissetti; elindeki ve elinin erimindeki bütün cevherleri İstanbul için tarttı. Dendi ki: “10 milyonluk megapol, sadece kendine bir belediye başkanı seçmeyecek. Aynı zamanda Türkiye’nin, Başbakan’dan sonra en etkili siyasetçisini de seçecek.” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 25 Aralık)

“DÜNYAYLA” BÜTÜNLEŞME KAPISI OLARAK İSTANBUL

İstanbul ‘bu kadar’ önemli. İstanbul’un önemi, sadece Türkiye’de toplam seçmen sayısının yaklaşık yüzde 10’unu barındırmasından, iki ‘sivil’ güç odağı olan medya ve sermayenin burada yoğunlaşmasından gelmiyor. İstanbul, Türkiye’nin kapitalist sistemin global işleyişine eklemlenmesi açısından hayatî bir önem taşıyor.

2. Dünya Savaşı sonrasında Batı sistemine entegre olma yönelişinde Türkiye’nin elindeki belki de en önemli ‘kaynak’, jeopolitik-stratejik konumu idi. Kapitalizmin 1990’lardaki yeni düzeninde, bu ‘jeopolitik konum ihracatı’nın doğrudan doğruya iktisadî bir veçhe de kazanmakta olduğundan sözedebiliriz. Bu veçhe, İstanbul’da cisimleşiyor: Bugün Türkiye’nin global kapitalist sisteme entegrasyonunun ana kaynağı ve güvencesi, bir “global şehir” adayı olarak İstanbul’dur.[1]

Kapitalizmin hızlanan döngüsü ve esnekleşen üretim ve piyasa örgütlenmesi, bu sürece uygun iktisadî birimler gerektiriyor. Sermaye döngüsünün hızının kesilmemesi için, sadece yasal değil teknolojik/altyapısal -giderek ağırlıkla bilişimsel- sınırların da kalkması icap ediyor. Üretim kapasitesinden ve ‘klasik’ emek/sermaye-hasılâ verimliliğinden öte; iletişim ve ulaşım şebekesi, finansal altyapı, her nevi hizmetler açısından yüksek standartlı olmaya dayanan bir ‘verimlilik’ aranıyor. Bu gereklilik, kapitalizmin ulusaşırı döngüsüne iletkenlik edebilecek, hızını yakalayabilecek ‘istasyonların’ kurulmasını zorluyor; sermaye, teknoloji ve insangücü potansiyeli, bölge ve şehir merkezlerindeki bilinen yığılmayı niteliksel olarak aşan bir yoğunlaşma eğilimine giriyor. Böylelikle kapitalist sistem, millî devletleri aşan bir coğrafi deregülasyon (mevcut düzenleri/düzenlemeleri çözme) sürecini de işletiyor. Kendi global döngüsüne uyarlanabilir ve bu döngü açısından ‘verimli’ olan coğrafyaları, bağlı oldukları millî devlet yapılarından olabildiğince çözerek kendine eklemlemeye yöneliyor. Bu niteliği taşıyan bölgeler veya şehirler (ve belki hinterlandları), millî devlet yapılarından özerkleşerek kapitalizmin global akışına kilitleniyorlar. Böylece “globalleşen” şehirler veya bölgeler ile millî devletleri arasındaki ilişki, yüksek bütünleşme düzeyindeki ülkelerde fazla büyük sorunlar yaratmıyor; nema, global şehirlerden/bölgelerden yurt sathına tatminkâr ölçüde yayılıyor. Globalleşen şehir/bölge ile millî devlet coğrafyasının bütünü arasındaki eşitsiz gelişme uçurumunun derinliği ölçüsünde, bu ilişki gerginleşiyor - ki bu durum Türkiye gibi Güney-Kuzey eşiğindeki ülkelerde bariz biçimde ortaya çıkıyor. Globalleşmeye yönelen şehirler/bölgeler, millî devlet coğrafyalarını hinterlandlarına indirgemeye veya kısmen dışlamaya meylediyorlar; dünya sistemi içinde global şehir/bölge konumunu kazanabilmeleri için üstün bir gelişme performansı göstermeleri, bunun için de imkânları ve kaynakları üzerinde serbestçe tasarruf etmeleri gerekiyor. millî devlet aygıtları ise, bu şehirler/bölgeler üzerindeki iktisadî ve siyasî egemenliklerini yitirmemeye çalışıyorlar.

1980’lerde, bilhassa ANAP döneminde, Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine eklemlenme yönelimi içinde, İstanbul’a, onu bir global şehir olarak örgütleme senaryosu doğrultusunda yatırım yapılmasının önemli bir yeri vardı. Şehirde, çokuluslu şirketlere dönük iş ve bilişim servisleri, bilgi işlem ve akış altyapısı, uluslararası finans işlem hizmetleri, tasarım ve pazarlama sektörü, uluslararası konferans ve fuarcılık trafiği olağanüstü gelişti. İstanbul, TÜSİAD’ın Mart 1991’de yayımladığı 21. Yüzyıla Doğru Türkiye: Geleceğe Dönük Bir Atılım Stratejisi başlıklı raporunda Türkiye’nin önüne koyduğu “(dünyayla) hizmet (bilgi) ağırlıklı bütünleşme” hedefinin, kalkınmanın küreselleşme-sonrası yeni aşaması olarak vaz’edilen finans piyasalarıyla bütünleşmenin vasıtası, mekânı haline geldi. Türkiye için hizmet (+bilgi) ağırlıklı bütünleşme stratejisini öngören büyük sermayenin hemen bütün gelişme senaryoları, İstanbul’un anılan altyapısının yetkinleştirilmesinde düğümleniyor. İstanbul’u bölgesel finans merkezi haline getirme fikri, bunun için İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın doğuda Tokyo, batıda New York ile bağlantıya geçmesini sağlayabilecek biçimde çift vardiya çalışarak dışa açılması projesi, bu senaryoların bir örneğidir (agk., s.2.118-2.127); kapitalizmin akışkan sermaye, yani para odaklı olarak işlediği bu döneminde, stratejik açıdan anlamlı sayılabilecek bir örnek... Kısacası sermaye açısından İstanbul, bizatihi, iktisadî anlamda ‘jeostratejik’ bir kaynaktır. ‘Eski’ bir terminolojiye kinayeyle, bir iktisadî birim olarak İstanbul’un, Türkiye ekonomisinin -böyle bir bütünlük ne kadar varsa veya olacaksa- hegemonik sektörü olacağı söylenebilir. Has İstanbullu için “bundan başka İstanbul yok”sa, has kapitalist için de artık “İstanbul’dan başka Türkiye yok”tur!

İstanbul’un bir global şehir kimliğine doğru evrilmesi projesi, globalleşmenin gerektirdiği ve getirdiği birörnekleşmeyi, ‘sterilizasyon’u ve imaj üretimini terkisinde taşıyor. Dünyanın “megastarlarını” İstanbul’a ‘indiren’ konserler, zamanı ve mekânı her yerde hemzemin hale getiren beş yıldızlı oteller, global birörneklik ve kültürel sterilizasyon efektleridir. “Başka hiçbir yerde olmayan bir şeylerin İstanbul’da olması”, eski zamanın turistik değer ölçüsüydü; bu zamanda, “her yerde olanın İstanbul’da da olması” daha önemlidir. Elbette tarih ve tarihsel özgünlük de bu imajın şekillenmesinde kullanılacak, daha doğrusu tüketilecek bir kaynaktır. Ancak son yılların İstanbul nostaljisinden farklı -ama bu nostalji meftunlarından da isteyenlere açık-, başka tür bir İstanbul güzellemesi geçerlidir: İstanbul’un kendine özgülüğünden ziyade Londra, Paris, New York gibiliğini vurgulayan bir güzelleme; bir “megakent”/”megapol” böbürlenmesi... Bilhassa özel televizyonlar jenerikleriyle, haber ve talk-show programlarındaki fonlarla, haber içerikleriyle, sürekli ‘İstanbul reklamı’ yapıyor, megapol ‘bilincini’ işliyorlar. Uluslararası şehir imajı ve onun pazarlaması çok önemlidir: 2000 Olimpiyatları’nın İstanbul’da yapılması için yürütülen kampanya, bu önem çerçevesinde yüklenilen bir pazarlama fırsatıydı. Kampanya sırasında Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyelerinin İstanbul’un mutasavver spor tesislerini gözlemlemeye geldiği günlerde, evler basılarak -bu kez insanlar öldürülmeden- ele geçirilen bir “terör örgütü”nün medyaya teşhir edilmesi, devlet erkânından bazılarının tepkisiyle karşılaşmıştı: Tam İstanbul’un güvenlik açısından risksizliği pazarlanırken, çok kötü bir “zamanlama” idi bu!... Güvenlik, daha doğrusu güvenlik açısından risksizlik imajı, bir global şehrin imajı için misilsiz önemdedir. Şehrin kuytularında bir yerlerinde -varoşlarda- resmi veya sivil/muhalif “terör” es(tiril)ebilir, hattâ bu da global şehir olmanın raconundandır. Fakat şehri global yapan muhitler ve şehrin medyatik imajı, katiyetle “güvenlik açısından risksiz” olmalıdır; bu sterilliğin ve imajın, medyatize edilmesine özen gösterilen bir baskı ve şiddet dozuyla sağlanması da global şehir olmanın raconundandır. Sabah/atv yorumcusu Güneri Cıvaoğlu, Aralık başlarındaki bir yazısında İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’i İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığına lâyık bir şahıs olarak takdim etmişti: Menzir’in, “güvenli bir İstanbul yarattım, şimdi bu şehrin diğer sorunlarının altından kalkmaya talibim” meâlinde bir vaadi kişileştirebileceği kanaatindeydi. İstanbul’un güvenlik açısından global şehir imajını ‘Menzir’le yakaladığını’ tebarüz ettiren bir övgü... Velhâsıl İstanbul’un güvenliği, global şehir olma davası içinde, Türkiye’deki resmi anti-terör söyleminin standart çıkarımlarının ötesinde bir anlamla yüklüdür.

İstanbul’un bir global şehire dönüşme projesindeki en önemli sorunlardan biri, şehrin yönetiminin ve kaynak kullanımının önündeki kısıtlamalardır. İstanbul, bir global şehir olarak inşası için elzem olan bir malî ve idari özerklikten yoksun. İstanbul’un ağır sorunlarının köhnemiş vesayetçi idari yapıyla çözülemeyeceği, ademi merkeziyetçi bir örgütlenmeye gidilmesi gerektiği, siyasî yelpazenin her kanadındaki ‘yenilikçi’ gruplarca yıllardır dillendiriliyor. Büyük sermaye ve onun düşünce küpleri,[2] ademi merkezileşmeyi ve özerkleşmeyi, İstanbul’un global şehir olarak yapılandırılması projesi çerçevesinde ele alıyorlar. Turgut Özal’ın İstanbul’un idaresini özerkleştirmeye dönük tasarıları, hep yorumlandığı gibi salt -veya esasen- Güneydoğu’ya federal statü vermenin yolunu yapmak için değildi: ‘Ayrılıkçı’ hesaplar hakikaten İstanbul içindi; Özal İstanbul’un ‘globalleştirilmesi’ bakımından Türkiye’den belirli ölçüde ‘kopartılması’ gerektiğini görüyordu. Yerel yönetimin özerkleşmesi, Türkiye’nin her şehri/bölgesi için ve “ağır sorunlarının” çözümü için gerektiğinden fazla olarak, İstanbul’a, global şehir olarak örgütlenip uluslararası kapitalizme eklemlenmede gerekli donanımı ve esnekliği gereğince kazanması için lâzımdır. Yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi tartışmasında hep Güneydoğu’ya atıf aranması, Türkiye kapitalizminin İstanbul Sorunu’na da ambargo koyuyor. Parlamentoda oluşturulan İstanbul’un Sorunları Komisyonu’nun[3] Aralık sonlarında sunduğu idari reform önerileri, bu kilitlenmeyi aşmaya dönük yeni bir hamleydi.

Fakat İstanbul Sorunu’nun esaslı çözümü seçimden geçecek. İstanbul seçimi ve İstanbul adayı bu nedenle önem kazanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçilen kişinin, bakış açısı, karizması, birikimi, en önemlisi siyasî gücü ile, İstanbul’un yönetimini hiç değilse fiilen -icabında emri vakilerle- ‘özerkleştirebilecek’ bir figür olması ‘umulmak isteniyor’. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “Türkiye’nin Başbakan’dan sonra en etkili siyasetçisi” (E.Özkök) olması, bu yönde bir temennidir.[4]

İSTANBUL ELİTİ

Bu temenninin ve İstanbul’un bir global şehir olarak dünya kapitalist sistemine eklemlenmesi projesinin taşıyıcıları, yazının burasına kadar, kabaca “büyük sermaye” üzerinden tanımlandı. Uluslararası sermayeye eklemlenmiş büyük sermayeyi bu projenin odağına yerleştirmek herhalde yanlış olmaz. Şehrin globalleşmesinden nemalanan bütün sermaye fraksiyonları, ayrıca spekülasyon ve rantla ‘geçinen’ kesimler de aynı çizgide. Ondan öte, finans, bilgi-işlem, medya, reklam, tasarım ve pazarlama, turizm-eğlence vb. alanlarda hizmet üretiminde çalışan yüksek vasıflı işgücü; giderek enformel sektörün ve “örgütlü suç” sektörünün genişçe kesimleri, şehirin globalleşmesi projesine destek veriyor. Entelijensiyanın, Türkiye’nin ’80’lerdeki kapitalist modernleşme sürecinden büyülenen unsurları, medyada üslenmiş olarak, bu projenin ‘halkla ilişkiler’ çalışmasını yürütüyorlar. Sol veya (kapitalizm karşısında) eleştirel bir konumda olanlar arasında da, “Global Şehir İstanbul” projesine olumlu bakanlar hiç az değil. Bunların bir kısmı, o globalleşmenin kültürel getirisinin (Sinema Günleri, İstanbul Festivali...) veya -adacıklardan ibaret de kalsa- metropoliten özgürlük ikliminin iğvasına kapılıyor.

Kimileri daha ‘inisyatifli’ düşünüyor: Global şehir olarak İstanbul tasarımını düşünsel tartışma gündemine sokanlardan Çağlar Keyder gibi (bkz. 1. dipnot), İstanbul’un globalleşmesini kaynakları büyütme sorununun çözümünde vazgeçilmez bir imkân sayarak, “yaratılacak kaynakları toplumsal eşitlik amaçlarıyla kullanabilecek siyasî iradeyi” teşkil etmek için kafa yorma gereğine dikkat çekiyor. Bu geniş yelpazeli ‘İstanbul Ligi’nin odağında yeralan, uluslararası bağlantılı büyük sermaye ve ona râm olan ‘liberal’ entelijensiya, yazının devamında, “İstanbul Eliti” diye tanımlanacak. Zira İstanbul’un global şehir olarak yapılanması projesine en bilinçli ve en görünür biçimde ‘baş koyanlar’, asıl önemlisi projenin -biri fiziken diğeri mânen- taşıyıcısı olan, bu doğrultuda bütünlüklü denebilecek ve istikrarlı bir söylem oluşturarak etkili olan kesimler, bunlardır. (İstanbul Eliti tanımı elbette bu kesimlerin fiziki varlığıyla kayıtlı da değil; bu söyleme bağlanan duruşları da içeriyor.)

Sözkonusu iki kesimin irtibatını kişileştiren Mehmet Barlas’ın “İstanbul belediye başkanı, sermayeye de güven vermeli!” başlıklı yazısı, İstanbul Eliti’nin seçim beyannamesi olarak kabul edilebilir: “İstanbullular belki de ilk kez, gelişmiş diğer büyük dünya kentlerinin insanları ile aynı titreşim katsayısını yakaladı.(...) Bankacılık, borsa, ihracat ve benzer alanlarda, İstanbul’daki hayatiyet, bir Londra, bir Paris, bir Tokyo düzeyinde. (...) Gökdelenlere düşman, villalardan nefret eden, sermayeyi hor gören ve çokuluslu ticaret hayatına yeni bir kapitülasyon gibi bakan bir anlayış, sade İstanbul’u değil, tüm Türkiye’yi engeller ve geriye götürür.(Sabah, 16 Aralık)

İstanbul Eliti’nin propagandasının ana izleği ve ‘yanlış’ın kerterizi, SHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen’in İstanbul’a kaybettirdikleridir; merkez sağdaki adaylar da bu izleğe uyacaklar. Sözen yüzünden “kaybedilen yıllar”dan sözedildiğinde ima edilen zamana karşı yarış, İstanbul’u global şehir yapma uğraşıdır. İstanbul Eliti, bu yarışta Sözen’in düşük hızından veya kaybettirdiklerinden yakındığında, onun işletmesel veya altyapısal alandaki yetersizliklerinden çok, şehrin imajına ve kimliğine ilişkin bir ‘anlayışsızlıktan’ yana huzursuzluğunu dışavuruyor. Zira İstanbul’un köklü altyapısal sorunlarının hallinin, veya işin aslı, bir işletme birimi olarak İstanbul’un zincirlerinden ‘kopması’nın; Sözen’i aşan bir mesele olduğunu çok fanatik olmayan Sözen karşıtları da biliyorlar. Yatırım ve işletme istatistiği bakımından, Sözen belediyesi Dalan belediyesinden çok farklı değil - hattâ belki Sözen lehinde bir fark var. Sözen’in imaj eksikliği, basitçe “yaptıklarını anlatamamak, kendini pazarlayamamak”tan öte; İstanbul’un global şehir olma davasına en azından yeterince gayretli bir biçimde sahip çıkmayışıdır. İstanbul Eliti, Park Otel’in korsan katlarının yıkılmasını İstanbul’un siluetinin muhafazası veya hukuk adına onayladığında bile, bir burukluk hissediyor. Çünkü Park Otel yıkımını, İstanbul’un ‘global şehir nâzım planı’ doğrultusunda biçimlendirilmesinde gerekli olan tam serbesti anlayışına karşı bir provokasyon, İstanbul’un deregülasyonunun önündeki direncin pekişmesi olarak algılayabiliyor.

Mehmet Barlas’a göre, “hem ‘planlama’nın hem de ‘bürokrasi’nin anti-tezi” olan İstanbul’a planlamacı ve bürokrat İlhan Kesici’yi belediye başkan adayı tayin etmek de bir nev’i provokasyondur! (Sabah, 2. 1. 1994)

Nurettin Sözen’in de İstanbul’un bir global şehir olarak yapılandırılması projesine karşı olduğunu düşünmek için bir nedenimiz yok. Hele Murat Karayalçın SHP’nin seçim bildirgesi çerçevesinde amaçlarının “dünya şehirleri” kurmak olduğunu açıkladıktan sonra, -en azından SHP adına- böyle bir ‘kuşkunun’ yeri yok. Nurettin Sözen’i ve SHP’yi bu konuda ‘aşırı’ gayretten alıkoyan veya başka önceliklerle dengelemeye iten, ideolojik kaygılar veya taban politikası gibi etmenlerden sözetmek daha doğru olacaktır. Burada İstanbul Eliti ve Global Şehir İstanbul projesi açısından sancılı bir noktaya geliyoruz: Aslına bakılırsa, taban politikası etmeni bütün partiler ve adaylar için sözkonusu. Çünkü global şehir olma hedefini popülist bir söylemle telif etmeden ‘yalın haliyle’ sunarak seçimden çıkartmak mümkün görünmüyor. Zaten şehrin globalleşmesi projesine değişik saiklerle bağlanan, yukarıda ‘İstanbul Ligi’ diye özetlenen geniş yelpazeyi (hiç değilse hatırı sayılır kesimini) aynı safta toplamak bile kolay değil. Bunu başaran bir söylemin, bu sefer, globalleşmeye gerek maddi gerek zihinsel yönden eklemlen(e)meyen ‘aşağıdakiler’e hitap etmesi güçleşiyor. Global şehir projesini, hemşehrilere, ekonomik getirilerinden pay vaadederek anlatmak, oldukça riskli bir demagojik beceriyi gerektiriyor - Türkiye’de böyle bir ‘post-popülizm’ kurgusunu beceren veya becerebilecek bir odak da görünmüyor. İstanbul Eliti, İstanbul’u ‘kurtarma’ kampanyasını olabildiğince seçim süreci dışına taşıyıp, bir yandan devlet ve politika aygıtına dönük bir lobi faaliyeti ile, diğer yandan medya düzeyinde yürüterek bu açmazı aşmaya çalışıyor. Medya, bir partilerüstü İstanbul lobisi rolü üstleniyor. İstanbul politikası, seçmene bırakılamayacak kadar ciddi bir iş olarak, elitist bir otoritaryanizmle biçimleniyor. Klasik Kemalist aydın despotluğundan ögeler içerse de, yeni bir elitizmdir bu - soy ‘yeni sağ’ denebilecek bir elitizm...

‘İSTANBUL LİGİ’ ?

Yukarıda ‘İstanbul Ligi’ diye andığımız yelpaze, siyasî bir “Lig” oluşumuna rüzgâr verebilir mi? “Lig”le kastedilen, İtalya’daki Legha Nord (Kuzey Ligi) ve Legha Lombarda (Lombardiya Ligi) modeli siyasî hareketlerdir. Bölgelerinde birinci parti konumuna gelen bu hareketler, İtalya’nın gelişkin kuzey bölgelerinin, Güney İtalya’nın iktisadî ve siyasî yükünü sırtından atarak, Avrupa Topluluğu’yla bölgesel temelde entegre olmasını savunuyorlar. Kapitalizmin global döngüsünün millî devletleri tâbi tuttuğu deregülasyon sürecinin ideolojik ve siyasî savunusuna tekabül eden, özgül bir bölgeci millîyetçilik geliştiriyorlar. Legha millîyetçiliğinin iki etkili ideolojik savı var. Birincisi, Kuzey İtalya’nın Avrupa’yla müstesna tarihsel-kültürel yakınlığını öne çıkartan ve bu temelde Güney İtalya’yı dışlayan Batıcı-medeniyetçi kimlik. Bu dışlayıcılık, Leghacılar’ın “yabancı”yı, “düşman”ı ‘içerde’, kendi Güneylisinde tanımlayan bir millîyetçilik geliştirmesine yolaçıyor. Kuzey’e göç etmiş, iktisadî ve kültürel yönden ‘asimile olmamış’ Güneyliler (Romalılar, Napolililer...), kendine özgü bir yabancı düşmanlığına muhatap oluyorlar. İkinci ideolojik sav, “Roma’dakiler”in, yani politikacıların ve bürokratların, yozlaşmış, yiyici ve verimsiz yapısıyla merkezî yönetim mekanizmasının, ülkeyi ve bütün zenginliği üreten Kuzey’i sömürdüğü suçlamasıdır. Böylelikle Roma, Kuzey İtalya’nın gelişmesine ve Avrupa ekonomisiyle avantajlı biçimde bütünleşmesine ket vurmaktadır. Bu millîyetçilik örüntüsünü, refah şovenizmi olarak da tanımlayabiliriz.

Kuzey İtalya ile İstanbul arasında ve Kuzey İtalya Lig’leri ile İstanbul Eliti’nin ideolojik savları arasında koşutluklar kurulabilir. Türkiye’de de İstanbul, Kuzey İtalya’nınkine benzetilebilecek bir deregülasyon bunalımını yaşıyor. Kuzey İtalya Lig’lerinin toplumsal-sınıfsal tabanı, yukarıda ‘İstanbul Ligi’ diye özetlenen yelpazenin bileşimiyle aşağı yukarı aynıdır. Benzerliğin sınırı, Kuzey İtalya’nın Avrupa-içi bir deregülasyonu zorlarken; İstanbul’un Avrupa’nın eşiğindeki bir ülkede yeralması ve millî devletine çok daha fazla bağ(ım)lı olmasıdır. Bu bağ(ım)lılığın salt iktisadî değil, siyasî ve ideolojik düzeyde de geçerli olması önemlidir: İstanbul’un bir global şehir olarak evrilmesine destek veren ‘İstanbul Ligi’nin, özerklik talepli yerel bir millîyetçilik temelinde müstakil bir siyasî harekete (Lig’e) dönüşmesi beklenemez.

Ancak siyasî bir harekete dönüşmeyecek olsa bile, İstanbul’da ‘Ligci’ bir ideolojik söylemin saikleri vardır ve bu saiklerin güçlenmesini beklemek fantezi değildir. İstanbul’a son 10 yılda en fazla göç veren Sıvas’ın ‘şahsında’ şehirdeki Anadolulu-köylü “istilâsına” karşı kabaran aşağılayıcı tepkinin, ‘kendi Güneylisi’ni ‘öteki’leştiren Ligci millîyetçiliğin tohumlarını attığı düşünülebilir. Ligci millîyetçiliğin Türk-Kürt meselesi bağlamındaki tezahürü, Net Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Demokrat Parti İstanbul İl Başkanı Besim Tibuk’un “Türklerin de ayrılma hakkı olabileceğine” işaret eden çıkışında ifadesini buldu. Tibuk, bu demeci üzerine DP’den ihraç edildi, ama çıkışı medyada ve ‘İstanbul Ligi’ içinde sempatiyle karşılandı; ‘İstanbul Ligi’nin anti-Kürt duyarlılığı, etnik-kültürel kimlik esasına dayalı millî devletçi taassuptan farklı, refah şovenizminden ve Batılılık/medenilik kimliğini sahiplenen dışlayıcı millîyetçilikten beslenen (yine: Ligci) bir duyarlılıktır. İstanbul’da üreyen Ligci ideolojik saiklere, zaman zaman dillendirilen İstanbul Vergisi (göçmenlere ayakbastı parası veya refah vergisi) tasarıları da örnek verilebilir. İSKİ skandalının işleniş biçimi de, klientelizme ve çıkar şebekelerine tepki suretinde, ‘şehir’i sömüren politikacı ve bürokrat takımına (“Roma’dakiler”-”Ankara’dakiler”) karşı Ligci bir öfkenin dışavurumunu içeriyordu.

Geleneksel devlet elitinin son zamanlarda İstanbul Eliti karşısında duyduğu huzursuzluğu da, İstanbul’da Ligci millîyetçiliğin ideolojik saiklerinin güçlenmesinin bir sendromu olarak değerlendiremez miyiz? “İstanbul dükalığı” mecazı revaç bulmakta. Genelkurmay Başkanının “İstanbul’da Boğaz’a karşı viski içenler” ithamı, memleketin bütün-(lüğ)ünü düşünmeyen, dünyaya İstanbul hayatının penceresinden bakan İstanbul Eliti’ne (potansiyel olarak ‘İstanbul Ligi’ne) duyulan derin itimatsızlığın ilanı idi. Bu itimatsızlık, “kahpe Bizans”tan Mütareke İstanbul’una (ki “Gazi Paşa” cumhuriyet devrinde de o İstanbul’a yıllarca ayak basmamıştır) dek uzanan bir hıyanet imgeselliği eşliğinde, devlet elitinden millîyetçi-muhafazakâr ve ülkücü-faşist entelijensiyaya dek yayılıyor. Siyasî düzlemde değişik ideolojik mahreçlerle cumhuriyetçi-Kemalist, İslâmcı, Anadolucu (“esas kitle”ci veya “Anadolu Aydınlanmacısı”), millî devletçi tepkiler birikirken; kültürel düzlemde anti-kozmopolitanizm (ve ‘özcülük’) kendine malzeme buluyor.

“YIKILASI İSTANBUL”

İstanbul’u globalleştirme projesinin egemen blok içinde yolaçtığı yarıklara kısaca değinildi. Bu projenin ‘aşağıdakiler’ ve toplumsal muhalefet potansiyeli üzerindeki etkilerine dair neler söylenebilir?

Elitist özelliği, global şehir kampanyasını -seçim yokken de süren daimi bir kampanyadır bu-, taban politikasıyla karşı karşıya getiriyor. SHP’nin ve Refah Partisi’nin İstanbul Eliti’nde yarattığı alerji, her şeyden önce, taban politikasının tehlikelerini cisimleştirmelerindendir. Taban politikası, serpilttiği klientelist ve popülist ilişkilerin yolaçtığı kaynak kaçağıyla ve karar alma süreçlerindeki dahliyle, globalleşme projesinde ihtiyaç duyulan, bir iktisadî birim olarak şehrin işletme rasyonellerine göre ve uyarlanma yeteneği yüksek bir esneklikle yönetilmesi gereğinin önünde engel oluşturuyor. RP, popülist politika tarzına ilâveten, medyada ‘global’ bir tehlike olarak işlem gören “İslâm fundamentalizmi” tehlikesini temsil ediyor. Orta Anadolu’da veya Güneydoğu’da işlevsel olabilecek ve meşrû görülebilecek bir Devlet İslâmının global şehir vitrininde yeri yoktur ve İstanbul Eliti’nce (keza İstanbul Ligi’nce) tahammül edilmez bir olgudur. Bu nedenle RP’nin kısa vadedeki en kutlu hedefi olan “İstanbul’un ikinci fethi”, İstanbul Eliti’nin kâbusudur.[5] (Denebilir ki, RP’nin “rejim için tehlike” sayılışı da esasen İstanbul dolayısıyladır.)

Ne var ki, İstanbul’da, zihniyet dünyası İstanbul’un global şehir olması davasıyla belirlenmeyen, gerek İslâmcı gerekse sol popülist bir taban politikasının güçlü toplumsal karşılıkları var. Bu karşılık, göçmenlerin, genel olarak ‘aşağıdakiler’in elitist söylemi karşısındaki savunma reflekslerinde ve revanşizminde kitlesel bir yankı buluyor; veya daha trajik-çileci bir yüzüyle “devrimci özgün müzik”çi Emekçi’nin bir parçasındaki “Yıkılası İstanbul” ağıt-mesajına yansıyor. İstanbul’da global şehir projesine eklemlen(e)meyen, “diğer büyük dünya kentlerinin insanları ile aynı titreşim katsayısını yakala”yamamış, hattâ taban politikası şebekesinin ucuna bile tutunamayan ‘taban’lar var. Bu tabanları, işçi sınıfı, enformel sektör kitlesi, varoş ve gecekondu ahalisi, marjinal sokak insanları içinde bulmak mümkündür.

Ancak bu sınıfsal-toplumsal özneleri bütün olarak düşünmemek gerekir. Çünkü örgütlü-örgütsüz işçi sınıfının ve enformel sektörün kimi kesimleri madden ve mânen global şehir projesine eklemlenebilir veya onun tarafından cezbedilebilir konumdadır. Gecekondu mahalleleri de, zamansal ve mekânsal kuşak farklarına bağlı olarak, şehirle eklemlenmede çok farklı mesafelerde duruyorlar. Gerçi yalıtılmış getto-mahalleler ve belirli sınıfsal-toplumsal grupların yoğunlaştığı lekeler de mevcut; mamafih sınıfsal-toplumsal ayrım sınırları pekçok bölgede coğrafi olarak keskin değil, çarpıcı içiçelikler, yanyanalıklar var. Bu mekânsal ‘düzensizlik’, sterilizasyon açısından zaruri yalıtımlar sağlandığı müddetçe, global şehir dinamiğinin bir veçhesini oluşturduğunu düşünebileceğimiz ‘postmodern şehir’ eklektikliğiyle de mütenasip olacaktır.[6]

Global şehir dinamiğinin olmazsa olmaz bir yan tesiri de, yokluk ölçüsünde yoksulluğun, ölümcül marjinalliğin ve hakikaten kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların umutsuz şiddetinin patlamasıdır. Sterilizasyon ve yalıtım önlemlerine rağmen önlenemeyen bu olgu, sterilizasyon-yalıtım önlemlerinin faşizan boyutlara varmasını getirebiliyor. Kuzey-Güney eşiğindeki ülkelerde -veya Güney dünyası içindeki Kuzey adacıklarında-, bu faşizan sterilizasyon-yalıtım politikası doruğa çıkıyor: Rio de Janeiro’da ve Latin Amerika’nın büyük (global) şehirlerinde (kimisi çeteci) sokak çocuklarının köpek itlaf eder gibi öldürülerek caddelerden ‘temizlendiğini’ biliyoruz... Yukarıda andığımız yazısında Mehmet Barlas, global şehir dinamiğinin bu yan tesirlerini, şehrin “dışa açılma”sının doğal sonucu sayıyor: “New York’ta, Paris’te de, sokaklarda yatan, onbinlerce evsiz insan görürsünüz geceleri. Brezilya, Meksika, Hindistan gibi ülkelerin büyük kentlerinde ise, geceleri sokaklara soyguncu çeteler hakim olur. İstanbul da, dünyanın diğer bütün kentleri gibi...” Mehmet Barlas fazlasıyla ‘yukarıdan’ ve folklorikleştirerek tasvir ettiği manzaraları “hoş geldi, safa geldi” halet-i ruhiyesiyle karşılıyor - yeter ki “artan sayıda İstanbullu refaha kavuşmakta” olsun. Gerçi İstanbul, ‘Riolaşma’ bakımından hâlâ ‘taşra’ kalıyor - henüz görece düşük bir “suç” oranı ve ‘makûl’ düzeyde şehir şiddetiyle yaşıyor. Globalleşmeyle birlikte ‘Riolaşma’ ilerlediğinde herhalde Mehmet Barlas bu kadar geniş yürekli olamayacak. İstanbul Eliti’nin ne gibi sterilizasyon-yalıtım önlemleri geliştirebileceğini düşününce -ki geleneksel devlet eliti “Boğaz’a karşı viski içenler”i başka her şeyden alıkoysa bile böylesi önlemlerden alıkoymayacaktır, ürpermek için yeterince sebep var...[7]

BUNDAN BAŞKA İSTANBUL...?

İstanbul için sol açısından yapılabilecek bir seçim, belirlenebilecek açık bir tercih var mı? İstanbul’un bir global şehir olarak -şu veya bu düzeyde- deregülasyonu projesi, ‘sosyal maliyeti’ne rağmen ya da Çağlar Keyder’in belirttiği gibi iktisadî getirisi sayesinde, kabul edilebilir midir? Bunu millîci (ülkenin ve ülke halkının çıkarlarını önceleyen) bir sol bakış açısından evetleyenler, İstanbul-Anadolu ilişkisinin ve dengesinin -iktisadî ve siyasî düzeyde- nasıl kurulacağını düşünmek durumundadır. Millî devlet ötesi tasarımlara sahip, Ortadoğu, Ege havzası, Balkanlar, Kafkasya havzalarında enternasyonal bütünleşmeyi hayal eden bir sol perspektif de, İstanbul’u emperyal bir merkez-çevre ilişkisinin ‘payitahtı’ olarak düşünmüyorsa, millîci solculuğun sorularına muhataptır. Yerelci-bireyci bir siyaset felsefesi ve Batıcı-medeniyetçi (‘Ligci) bir liberal solculuk açısından ise böyle bir mesele yoktur. İstanbul’un global şehir olarak yapılanması projesini reddeden bir sol tutumun ise, şayet otarşik ve anti-kozmopolitanist bir tepkiselciliğe sıkışmak istemiyorsa, bütün olarak globalleşmenin dışlayıcı ve deregülasyonist meydan okuması karşısında kapsamlı cevaplar bulması gerekiyor.

Bu cevapların, ‘millîci’ ve otarşik olmayacaksa, eşikteki ülkeler (veya bölgeler/şehirler) ve Üçüncü Dünya (artı, ‘o kadar’ bile olamayan “Dördüncü Dünya”) açısından verilmesi gerekiyor. Samir Amin’in Asya, Afrika, Latin Amerika’da kurulacak büyük konfederasyon yapılarınca gerçekleştirilebileceğini umduğu anti-kapitalist karşı-deregülasyon [8] mümkün ve anlamlı mı; yoksa başka bir cevap mı bulunmalı? Ömer Laçiner’in bu dergide -özellikle Kürt sorunu bağlamında- hep yazdığı gibi, Türkiye ve İstanbul aranan bu cevabın mayalanması bakımından zengin deneyime ve potansiyele sahip - ‘aslında’... Bu cevabı üretecek bir tartışma ve siyasî hareketlilik ise, hâlâ, ‘ummak isteniyor’. Böyle bir hareketlilik yokken bile, İstanbul için tercihler gündeme geldiğinde, global şehir dinamiğinin konu edilmesi, tartışılması ihmal edilmemeli. Şehrin globalleşmesi doğrultusunda yaşanan dönüşüm, İstanbul’u, şehir kimliğinin başlıbaşına siyasî mücadele konusu olduğu bir agora haline getiriyor; yurttaş ve ‘şehirli’ olmayanların (asri kölelerin, paganların) agoradan dışlanmasına karşı durmak, ‘asgari’ refleks olmalı...

[1] İstanbul’un global şehir olma projesi için, Çağlar Keyder’in, bu yazının yazılmasını da ilham eden makalesi: İstanbul’u Nasıl Satmalı?, Ulusal Kalkınmacılığın İflası içinde, Metis Yayınları, İstanbul 1993, s.90-101.

[2]“Think-tank” terimi için bu güzel karşılığı (düşünce küpü) Faruk Alpkaya/Levent Kavas buldular: Faruk Alpkaya/Levent Kavas, “Terör” ya da “Mülkün Temeli” Üzerine, Birikim, Kasım 1993, s.18.

[3] Bu Komisyon, İstanbul ve hinterlandı olarak Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Kocaeli, Sakarya illerini içerecek bir “Bölge Planlama Teşkilâtı” kurulması için yasa tasarısı hazırladı. Çevre, imar ve. yasalardan kaynaklanan cezaların İstanbul’da iki katıyla uygulanması, yerel gelirlerden daha büyük bir payın yerel yönetime intikali, yerel özel güvenlik birimleri oluşturulması gibi düzenlemeleriyle; bu yasa tasarısı birkaç yıldır dile getirilen “İstanbul’a eyalet düzeni” önerilerinin mahçup ve devletlû bir versiyonu. (Tasarı için bkz. Kemal Can, İstanbul’un sorunları 68 sayfa tuttu, Ekonomist, 26. 12. 1993, s. 26-28.)

[4]SHP’de İstanbul Büyükşehir adayı olarak Dünya Bankası’ndaki Türkiye temsilcisi Atilla Karaosmanoğlu’nu uygun görenler, herhalde, İstanbul’a ‘global’ düzlemde iş görebilecek bir yerel başbakan ‘istendiğini’ anlayıp buna rıza gösteren veya bizzat öyle düşünen ekiplerdi.

[5]RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Karaköy’deki genelevlerin yerine “Balkanlar’ın en büyük elektrik ve elektronik merkezini kurmak”tan sözediyor (Sabah, 26 Aralık). Burada İstanbul’un global şehir olarak yapılandırılması projesine RP ideolojisi çerçevesinde bir uyarlanma gayreti belki var - ama İstanbul’un globalleşmesini elektrik-elektronik sanayii üzerinden düşünmek ‘eski’ bir takıntı; stratejik öncelikler finans, bilişim ve hizmetler olduğuna göre, genelevlerin yıkılmasını değil modernleştirilmesini düşünebilmesi gerekirdi!

[6]Bkz. Oğuz Işık, Modernizmin kenti/Postmodernizmin kenti, Birikim, Eylül 1993, s.27-34. Bu bakımdan örneğin İslâmi getto Sultanbeyli’nin, getto olarak kalması koşuluyla, mahzuru yoktur - vaka, yalıtım zarureti olan hallerin bariz bir örneğidir. Sultanbeyli’nin global şehrin millî devletten deregülasyonu mantığına uygunluğu bakımından ilginç bir değinme: Ahmet Küskün, “Türkiye, Geleceği Olmayan Bir Ülke” başlıklı yazı içinde, Tezkire, Mayıs 1992, s.107-108.

[7] ‘O günler’ geldiğinde, Büyükşehir Belediye Başkanlığı için niye Necdet Menzir’in düşünülmediğine hayıflanan Güneri Cıvaoğlu’nun uzakgörüşlülüğü de belki yâdedilecektir!

[8] Samir Amin, Die Aussensicht der eurapaeischen Linken, Prokla, Eylül 1993, s.427-450.