Anasayfa > Birikim Arşiv > 92 - Aralık 1996 > Devlet Zarar Görmesinci Bir Temizlik Kampanyası

Devlet Zarar Görmesinci Bir Temizlik Kampanyası

Ömer Laçiner | (Sayı : 92 - Aralık 1996)

Türkiye’de “büyük medya”nın özellikle “devlet”i sorgulama nedeni yaratacak olayları gündeme getirme, gündemde tutma bahsinde ne denli parlak bir sicili olduğunu biliriz. O nedenle bu medyanın, Susurluk olayı gibi üstelik “devlet”-mafya ilişkisini ağızlara sakız eden bir olayı baından itibaren manşetlerden indirmemesi, sanırız pek çok kişiye şaşırtıcı gelmiştir. Gerçi, tam da Susurluk olayı gündemin zirvesine demir atmışken hükümetin hazırladığı bir “basın yasası”na karşı çıkan bu büyük medya, “biz olmasaydık Susurluk olayı örtbas edilirdi” diyen bir kampanyaya girişti. Ama yine deneylerimizle bilmekteyiz ki; eğer büyük medya bu olayın üzerine gittiyse kendi sorumluluk, görev bilincinden ve gücüne güvendiğinden ziyade, “iktidar bloku”ndan, en azından onun ağırlıklı kesiminden ciddi bir destek “teşvik”, gördüğünden dolayıdır.

Bu tespiti yalnızca, “medyanın olayın üzerine korkusuzca gidişi”nden dolayı yapmıyoruz. Eğer daha ilk adımında Tansu Çiller’den, Sedat Bucak’ın korumalarına, Mehmet Ağar’dan Abdullah Çatlı’ya, Özel Tim müdüründen “Kumarhaneler Kralı”na, Hüseyin Kocadağ’dan ülkücü Mafya babalarına kadar epeyce kişi ve çevrenin isminin geçtiği bu olay, “konuya vakıf” olanlarca “aysbergin görünen kısmı bu” diye niteleniyorsa, bu denli yaygın, karanlık ve kirli ilişkiler ağına bulaşma ihtimali en az olan iki büyük siyasî partinin –DSP ve RP’nin– o kirli, karanlık ağlarla hiçbir ilişkisinin olmadığını iddia edemeyecek olan ANAP’tan daha sessiz kalmaları manidar değil midir? Diyelim RP, iktidar ortağıdır ve gerek reel politiker zekâsı malûm olan Erbakan ve gerekse siyasal sistemin merkezinde yerleşik bir güç olmaya kararlı RP merkez eğilimi herkesten çok DYP’yi –ortağı– sıkıştıran bu olayı öncelikle sunduğu siyasal fırsat açısından değerlendirebilmek için susmaktadır. Ama DSP ve Ecevit’e ne demeli? Dişe dokunur tek sermayesi “dürüstlük”, “temiz”lik olan Ecevit ve partisi, kendilerini en inandırıcı biçimde sunacakları böylesine bir fırsatta, “temiz toplum” bayrağını neden ANAP’a bu denli itirazsız teslim etmektedirler? Kaldı ki, her şey bir yana bu ANAP’ın lideri Mesut Yılmaz, evinin çalışma odasına dinleme aletleri yerleştirilmiş olduğunu açıklamış, ama ardından bu skandallarla ilgili daha fazla bilgi isteyenlere “açıklayamam, devlet zarar görür” diyebilmiştir. Bu, hem “devlet”in bir suç işlediğini söylemek, hem de bundan “şikayetçi olmadığı”nı bildirmektir. Demek ki, Yılmaz’a göre, devlet suç işleyebilir, ama mağdurlar “devlet zarar görmesin” kaygısıyla şikayetçi olmamalıdır.

“Devlet zarar görmesin.” Bu söz, su üstündeki kısmı bile ürkütücü büyüklükte bir kirlilik aysberginden bahsedilirken, Özel Timler, Emniyet, MİT, Jandarma, Maliye Bakanlığı gibi birçok devlet kuruluşu ve en üst düzey bürokrat adı daha ilk ağızda ortaya dökülmüşken, bunları ve mafyaları, kumarhane zincirlerini, uyuşturucu kaçakçılığı ağlarını ve daha kimbilir neleri içeren karmaşık, karanlık ve cinayetlerle örülü bir ilişkiler yumağı fonda gözükmektedir. Bu korkunç tablodan “hesap sorma”nın güya bayraktarlığını yapan Mesut Yılmaz da, “sonuna kadar gidilmeli” diye ona güya arka çıkan Demirel de onlara hak veriyor gözüken Erbakan da aynı sözü eklemeyi ihmal etmedikleri gibi, bu olayın en fazla şaibe altında bıraktığı kuruluş ve kişileri de adeta ikaz ederek “dikkat edin devlet zarar görmesin” demektedirler.

Devletin tepeden tırnağa “zarar göreceği” bir pandora kutusunun açılması ihtimali olmasa, bu kadar sık edilmezdi o söz. Kaldı ki, bu ihtimal sadece adı geçen bu pek yüksek düzeydeki yetkililer tarafından değil, toplumun “yeraltı”nda yaşayan mafya babaları tarafından, hattâ onları geçtik “tecrübeli” tetikçi erbabı tarafından bile görülecek kadar yakın. Onların ağzından şu son yıllarda “bir konuşursam yer yerinden oynar” tehdidini kaç kez duyduğumuzu hatırlayalım yeter.

Demek ki, eskilerin tabiriyle “pislik kemâle ermiştir” ve birileri bu pislikten devleti zarar görmeden çıkarmak istemektedirler. Bu öyle söylendiği kadar kolay olmayan aksine çok büyük bir titizlik ve gayret gerektiren, hayli riskli bir operasyon olmalıdır. Anlaşıldığı kadarıyla bu operasyona karar verenler, her ne kadar “temiz”lik, “dürüstlük”, “hukuk devleti” gibi değer ve kavramları bolca kullanmanın gereğine vakıf iseler de, gerçekte tam bir temizlik, dürüstlük ve hukuk devleti istemedikleri için, daha doğrusu bunların ışığında gidilebilecek yere kadar gidilmesi kendilerine de “dokunduğu için”, “devlet zarar görmesin” çizgisini aşmayacak bir “temizlikçi” adayı veya kadrosu ile işbirliğine girmişlerdir. Bu kadronun önceden tespit edilmiş, “ayarlanmış” iki unsuru büyük medya ve ANAP’tır. Bu bağlamda RP de derin devlet çekirdeğinin desteğindeki bu kadroya girmek isterdi, ama galiba karşılıklı güvensizlik ve muhtemel sıcak operasyon noktalarında “adamsız” ve acemi oluşu ile iki ateş arasında kalma ihtimali yüzünden şimdilik kenarda durmak zorunda kaldı.

Anlaşıldığı kadarıyla bu operasyonun hazırlık safhası Susurluk olayının birkaç ay öncesinden başlamıştı. Tüm medyaya dağıtılan, ama sadece Aydınlık’ın yayımladığı ünlü rapor, “zamanı gelince” kullanılması ve şimdiden “kulak dolgunluğu” sağlansın diye devreye sokulmuştu. Susurluk’taki kaza, asıl kampanyanın başlatılması için gereken “sansasyonel bir olay”ın içerebileceğinden daha fazlasını barındırdığı için düğmeye hemen basıldı. Galiba Susurluk kazası gibi bir fırsat doğmasaydı, herhalde şu sıralarda “bomba gibi bir olay”la karşılaşmış ve yine “devlet-mafya-siyasetçi” üçgeninden konuşuyor olacaktık.

Şimdi, bir buçuk aydır temiz toplum ve devlet nidalarıyla bu sorunu konuşuyor olmamıza rağmen, ilk hafta, hattâ ilk birkaç gün gündeme getirilen bilgilerin üzerine eklenen dişe dokunur bir şeyler var mıdır? Anlaşılan MİT’in el altından dağıttığı o rapor, “konuşacaklarımızın çerçevesi”ni zaten çizmişti ve onun dışına da çıkıl(a)madı. Kaldı ki, o raporda Çatlı’yı istihdam eden “çete”nin eski Jandarma Genel Komutanı’na suikast gibi son derece önemli bir olay da dahil, çoğu uyuşturucu olmak üzre kaçakçılık ağlarından büyük parsalar toplamaya dönük cinayetlerden söz edilmekteydi. “Sonuna kadar gitmek” gerektiğini haykıran büyük medya, o yeri geldikçe pek övündüğü “büyük imkânları” ile o olayların hangisini inceden inceye araştırdı? Çatlı’nın İsviçre gibi bir ülkenin hapishanesinden MİT tarafından kaçırıldığına dair bir iddia ortada dururken, böylesi bir iddiayı araştırma gereğini bile duymamak nasıl izah edilebilir? Galiba bu “MİT tarafından kaçırılma” iddiasına eğilmekle “devlete zarar verme” sınırına dokunulduğu içindir. O halde o raporda sözü edilen her cinayetin raporda verilen bilgisini biraz daha genişletmeye kalkıştığınızda o mahut “zarar verme” sınırına gelivermiş olmaktasınız. Kuşkusuz, söz o cinayetlerden açılmışken hemen akla gelen benzer türdeki diğer cinayetler daha da “netameli” olmalı.

“Devlete zarar vermeme” kaygısının bir diğer boyutundan da bahsetmek gerekir. Hüseyin Kocadağ “Susurluk olayı”ndaki en sürpriz isimdi. Bir defa “rapor”da adı geçmiyordu ve dahası Çatlı ile silah ruhsatına kefil olacak kadar sıkı bir ilişkisi olduğunu –görünüşe bakılırsa– en yakınları dahi bilmiyordu. Alevi cemaatinin pek itibarlı bir mensubu olmasının yanında polis teşkilatının tepelerinde “sol eğilimli” bilinen bir kişi olarak bulunabilmesi ile, toplumun sol kesiminin, polisi “sağ”da sayan kanaatini dengeleyici bir rolü de vardı. Bu durumda Kocadağ-Çatlı ilişkisini aydınlatmak sadece “çete”nin değil, o büyük “aysberg”in saklı kalmaya en müsait ve belki de en esrarengiz kısmını açığa çıkarabilirdi. Gerek Çatlı, gerekse Sedat Bucak hakkında ilk günlerde ifşa edilenler üzerine eften püften ayrıntılar ekleyerek yineleyip duran büyük medya Kocadağ’ı adeta “unuttu”, daha doğrusu unutturmaya uğraştı.

Galiba “rapor”da adı geçmeyen Bucak da Susurluk’taki kaza olmasaydı “temizlikten muaflar” listesindeydi. Kaza, onun Çatlı ile tanışıklığını ortaya çıkardığı için değil -anlaşılan Çatlı’yla “temizliğe” koşturanların çoğu da dahil tanış olmayan pek kalmamış- Çatlı ile “iş çevirme”ye giriştiğini açığa vurduğu için şimdi o da “temizlik” hedefleri arasına sokuldu mecburen. Siverek ve civarı ile yetinmeyerek “Batı pazarı”nın “imkân”larına göz dikmesi ile “haddi” aştı ve sanırız “devlete zarar verme”nin bir sınırı da burada. Çatlı galiba tam da buralarda bir yerde sınırı –hem de pervasızca- aştığı için “rapor”un başlıca “temizlik” hedeflerinden biri oldu.

Söz Çatlı’nın pervasızlığından açılmışken birkaç hususu belirtmekte yarar var. Sözünü ettiğimiz pervasızlık, Çatlı’nın Susurluk’tan iki ay önce “rapor”, hakkında onca ayrıntılı bilgi ve adresler vermişken en ufak bir önlem alma gereğini bile duymamasından ibaret değil. Çatlı’yı raporun odağına –Çiller’ler ve Ağar ekibi ile birlikte– yerleştiren neden, onun kumarhaneler ve kuvvetli bir ihtimalle de uyuşturucu trafiği ile “ilgilenme”yle görevlendirilmesindeki “sınır”ı aşarak buradaki bazı yolları kendisi ve ekibine tahsise girişmesidir. Çatlı ekibine –yani hayli itibarlı olduğu ülkücü mafya ağına– ve ayrıca kendisine “kahraman” dedirtecek kadar “sağlama aldığı” örneğin DYP’ye ve onun “devlet”teki ittifaklarına ve herhalde bazı “kahramanlık”ları ile onları arkasında durmaya mecbur etmesine güvenerek “sınır”ı kendisi ve ekibi hesabına aşabilmiştir.

Bu güvenin hiç de boşuna olmadığı görülüyor. Çatlı’nın “ülkücü” camia tarafından ve ülkücü mafya babalarının bilhassa öne çıkmaları ile adeta “göstere göstere” sahiplenilmesi, kamuoyuna ve bilhassa “temizlikçi”lere yapılmış bir “uyarı” sayılmalıdır. Çatlı için ülkücü hareketin güçlü olduğu vilayetlerde sırayla düzenlenen mevlütler de bu uyarının bir parçasıdır.

Demek ki, “devlete zarar vermeme” sınırını çizmek işi bazı ciddi sınır çatışmaları ihtimalini de içermektedir.

Devletin burada “zarar görmeyeceği” bir sınır çizmesi ne anlama gelmektedir? Şu kıssadan hisse çıkarmayı okura bırakalım: Diyelim ki bir ülkede –deyimin her iki anlamıyla da– “çok güçlü” bir devlet var imiş. Bu devlet epeyce başını ağrıtan bir isyan hareketinin önemli finans kaynaklarından biri olarak gördüğü uyuşturucu trafiğini kesmek yerine denetimine almayı, hattâ olabildiğince kendine kaynak kılmayı tercih etmiş. Zaten eskiden beri var olan, ama isyanın ekonomisini felç ettiği bölgelerde daha da artan bu trafikte öylesine yüksek paralar dönmekteymiş ki! Ayrıca bu dönen para, ülkede kumarhane, eğlence yerleri gibi mafyaların “hayat alanı” olan “sektör”lere yatırılarak hem aklanıyor, hem de yeni gelirler sağlıyormuş. Dolayısıyla devlet o denetim kararını uygulayabilmek için, “o alem”den “devlete yardımcı güçler” devşirerek işe koyulmanın uygun olacağını düşünmüş. Şüphesiz denetim demek hem “güvenilir adamlar”ın “iş”leri ele almasını sağlamak, hem de “denetim payı”nı tahsil etmek demektir. Bu pay da başdöndürücü yekûnlar tutmakta imiş. Dolayısıyla o çok güçlü devletin her güçlü gücünün de “başı dönmüş”. Bu baş dönmesini kaçınılmaz kılan bir faktör de bizzat devletin birçok “güç”e sahip bir gevşek federasyon haline gelmiş olması imiş. Çünkü bu durum, o güçlerin herbirinin kendine özel gelir kaynakları edinmesini zorlar. İmkân var olduğuna göre “tesis” de kuruluverir. Ancak tesis kurulurken yardımları elzem olan “devlete yardımcı güçler” –ki trafiğin güvenilir ellere bırakılabilmesi safhasında yığınla kirli iş cinayeti gerçekleştirmişlerdir- “tesis”leşmeye başladıktan sonra kendilerine tahsis edilen paylarla yetinecek yerde, ya birlikte işletmekte diretmişler ya da trafiğin bazı kanallarını kendi hesaplarına “özerkleştirmeye soyunmuşlardı.” Devlet güçlerinden kimi personel de bunlarla birlikte olmuş, belki de tesisin “güç”e akan “gelir”inden böylece kendi cebine akacak paranın iğvasına kapılmıştır.

Şimdi sorun “tesis”in işleyişini bozmadan ve onu zinhar kapatmadan bu artık “istenmeyen”leri çevreden uzaklaştırmaktır. Eğer buna “temizlenmek” derseniz, “tesis”in aksamasına da “devletin zarar görmesi” diyebilirsiniz pekâlâ.

Bu gibi durumlarda, gücün mensuplarına usulü dairesinde paylaştırılan ve ayrıca o gücün bir tür “savaş hazinesi” oluşturmasını sağlayan “tesis gelirleri”, “çok güçlü” hale gelmiş bir devlette, her biri birer parti gibi davranmaya eğilimli güçlerin siyasal hesapları, hesaplaşmaları için de kullanılabilecektir. Örneğin böyle bir “çok güçlü” devlet durumunda, fizik güce sahip güçlerden (“parti de denilebilir”) biri, öteki bir güçten sayı ve donanım itibariyle fiziken daha güçsüz olmasına karşılık, üstlendiği işlevler nedeniyle toplumun girdi-çıktısıyla daha içiçe olmanın sağladığı avantajlar, avantalar ve bu sayede kurduğu destek ilişkileri –ki bunlar “yeraltı dünyası”nı “doğal olarak” içerir– ile siyasal ağırlığını takviye etmeyi pekâlâ düşünebilir ve etkinliğini arttıran bu “eklentiler”ini terk etmeye, onlardan “temizlenme”ye direnebilir.

Şüphesiz böyle bir direnmenin, muhafaza gayretinin mi “devlete zarar verdiği” yoksa bu direnmeyi kıracak tedbirleri almanın, direnenleri tasfiye etmenin mi devleti zarara uğratacağı “düşünülecek bir konu”dur. Ve galiba soruna öncelikle “devlete zarar vermemek” açısından eğilenlerin de şimdilerde düşündükleri soru budur.

Cumhurbaşkanı Demirel’in parti liderleriyle tertiplediği görüşmeler ve Başbakan’ın birkaç koldan teftiş kurullarını harekete geçirerek başlattıkları “bekleyiş dönemi”nde bu soruya mümkünse ortak bir cevap bulmaya çalışılacaktır.

Bütün partilerin –devletin içindekiler de dahil– ortak bir cevapta birleşebilmeleri imkânsız gözüküyor. Görünen odur ki, polis teşkilatının –Özel Timleri, Çevik Kuvvetleri, yeraltı dünyası ile ilgili bölümleri dahil– büyük kesimi ile DYP’nin Çiller’e bağlı aygıtı ve MHP, “aysbergin görünen kısmı”yla sınırlı bir “temizlenme” operasyonuna bile razı değildirler. Aysberg’in “su altı”nda yani toplum içindeki dallı budaklı kısmının da desteğiyle, devletin mevcut durumunda herhangi bir yeniden düzenlemenin “devleti zarara uğratacağı”nı söylemektedirler. Karşısındakilere, “size epey zarar veririz” tehdidini de içermektedir bu söz. Boş konuşmadıklarını Mesut Yılmaz Budapeşte’de bizzat yaşamıştır. Bu çevreleri yakından tanıyan “uzmanlar”ın konunun üstüne daha fazla gidilirse “siyasal cinayetlerle, suikastlerle karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır” demeleri yabana atılır gibi değildir. Yılmaz yumruklandığında, en azından liderler seviyesinin siyasal adabınca usulen bile olsa “üzüntülerini bildirmesi” gereken Bayan Çiller’in “bu sana bir ilk ders olsun” dercesine “takdir-i ilâhi” demesi, aysbergin yeraltı adına da konuşan bu bayanın ne ölçüde gözünü kararttığının işaretidir.

Ancak Çiller’in gözünün bu denli kararmasının özel ve önemli bir nedeni vardır. “Devlet zarar görmesin” şiarı üzerinden “ilgili taraflar”ın bir uzlaşması sağlanır ve böylece devletin halihazır yapı ve durumunda fazla bir düzenlemeye gidilemeyip, ufak rötuşlarla “temizlik tamam” denilir ise; kamuoyunun “dağ fare doğurdu” yargısına kapılmaması için adı çıkmışların yanına bir “büyük baş”ın da eklenmesi gerekecektir. Çiller buna en müsait başın kendisi olduğunu gayet iyi bilmektedir. Öyle bir uzlaşmanın kendi tasfiyesi üzerinden yapılmasına şimdi yan yana durduklarının çoğunun bile evet diyeceğinin farkındadır. O nedenle elindeki tüm kozları can havliyle kullanmaya yönelmiştir. Bu “can korkusu”nu partisine değilse bile, daha ziyade aysbergin “yeraltı”na aşılayabilirse, ya da onlar aynı telaşa kapılırlar ise bu akıbetten kurtulabileceğini hesaplamaktadır.

Fakat “devlet zarar görmesin” cephesinin hiçbir unsuru aysbergin “yeraltı” kesimini de kapsayan bir “temizlik” düşünmemektedir. “Temiz toplum”u dilinden düşürmeyen büyük medyanın bir buçuk aya varan bu kampanyasında “aysberg” benzetmesi sayısız defa yapıldığı halde ve Çatlı vesilesiyle hemen tüm ülkücü mafya babaları “aysberg mi demiştiniz, buyurun” dercesine gövde gösterileri yapmalarına rağmen, bu fasıla titizlikle dokunulmadı. Bu “baba”ların “uyanık” olanları herhalde “mesaj”ı anlamışlardı. Onlar hem “temiz toplum-devlet” diye bağırıp hem de devletin –“gereğinde”– yasa dışı birimler oluşturabileceğini savunanların kendilerine ne demek istediklerini fark etmiş olmalıdırlar.

Söylenen şudur: Devlet, belli bir dönem öyle gerektirdiği için “yasa dışı birimler oluşturma” “hakkı”nı kendi profesyonellerinin yanısıra Çatlı gibi geçici “konjonktürel” personeli de ekleyerek kullanmıştır. Bu eklentiler, şimdi “gerek duyulmayan veya azalan” bir noktaya gelindiği için devreden çıkarılacaklardır. Ama bu devlet güç(leri)nin yasa dışı birimler tesis etme hakkından ne caydığı, ne de kurulmuş tesisleri iptal edeceği anlamına gelir. Konjonktür gereği şimdi yapılacak temizlik bu imkân ve tesislerin varlığında, “daha düzenli” ilişkiler için bir fırsat bile sağlamaktadır.

“Aysberg”in keyiften eriyeceği bir teklif dahi gizlidir burada.


Amacı, kapsam ve derinliği böylece tasarlanmış gibi duran “temizlik” kampanyasını gerektiren “yeni konjonktür” ne olabilir? Akla ilk gelen şüphesiz “Kürt sorununun çözümü” ile ilgili yeni bir safhanın açılmak istenmesidir. Özel Timlere bilhassa yer veren “şaibeliler listesi”ne Bucaklar gibi en iri korucu örgütlenmesinin de eklenmesi fırsatının kaçırılmaması bu tahmini besleyen güçlü karinelerdir.

“Kamyondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olmamalıdır” sloganı, halihazır kudret sahiplerinin yönlendiriciliğinde işlerse; devlet aygıtının zirvelerinden toplumsal yapı ve dokunun hemen her yanında işleyen kirlilik –daha da ötesi çürümüşlük– mekanizmalarından silkinme arzu ve potansiyelini dağıtma, dumura uğratma hesabını da içermiş olacaktır. Ama bu hesaba rağmen, eğer ortada “Kürt sorunu”na ilişkin böyle de bir niyet varsa, bu girişim “Kürt sorununa silahla çözüm” rotasının değiştirilme hazırlığının ilk adımlarından biri ise yine de sevindiricidir.

Fakat, “zarar verilmemesi” için uğraşılan devletin şu haliyle, ihale mafyalarından kumarhane ağlarına, çek senet mafyalarından sayısı belirsiz uyuşturucu şebekelerine kadar irili ufaklı bir sürü kirli kanalın “suladığı” toplum durumumuz ile, bırakınız “Kürt sorunu”nun sağlıklı bir çözüm sürecine girmesini, en azından akan kanı, irini ve çekilen çileleri azaltacak bir rota değişikliğini dahi taşımamız mümkün olamayacaktır.

O nedenle, “yukarıdan” gelen “temiz toplum” çağrılarını, gözlerini meraklı devlet-siyaset katına dikerek izleyen, “temizliği” orada ve oradan bekleyen ve irice bir kirlilik tayfası tasfiye edilirse tertemiz sayılacağımıza inanmaya teşne toplum çoğunluğuna, asıl temizliğin kendisinden, o olduğu gibi kabullenilen “gündelik hayat”ımızdan oradaki pislik ve çürümüşlüklerden başlayarak yapmamız gerektiğini bıkmadan anlatacak ve gösterecek “birileri”ne şiddetle ihtiyaç vardır bugün.

“Susurluk’tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü, “eskisi gibi yaşamak istemiyoruz”a tahvil etmek, “yeni bir hayat kuruyoruz” çağrısıyla bugünden, isteklileri ile yola koyulmak, başlamak neden olmasın?

Olabilir, olmalıdır diyen bir inisyatif yaratılmadığı takdirde, şimdi “suskun durdukları” için puan kaybedecekleri iddia edilen RP ve çevresinin nüfuzu yeniden artmaya başlayacaktır. Çevresinde, gündelik hayat ve ilişkilerinde kirlenmeyi, çürümeyi pekâlâ gören, her fırsatta şikayet eden, ama sağlıklı, temiz bir hayat isteyenin onu kurması gerektiğini kavramaya ve kabule yanaşmayan toplum çoğunluğunun bu hali karşısında RP ve çevresinde çoktandır ikinci bir toplum gibi örgütlenen ve genişletilen hayat tarzları günler böyle geçtikçe zemzemle yıkanmış gibi görüneceklerdir.