Anasayfa > Birikim Arşiv > 93-94 - Ocak/Şubat 1997 > Sırbistan: Muhalefet mi, Vicdan Aklama Operasyonu mu?

Sırbistan: Muhalefet mi, Vicdan Aklama Operasyonu mu?

Mete Çubukçu | (Sayı : 93-94 - Ocak/Şubat 1997)

Balkanlar dört yıldır durulmadı. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinin ardından Bosna’da Boşnaklar’a yönelik etnik temizlik sonrası artık bu iş bitti derken, bu kez yaşanan tüm katliamların müsebbi “Belgrad yönetimi” kendi içinden vurulmak üzere; hem de kendi silahıyla.

Dünün Tito Yugoslavya’sından bugüne kalan birkaç şeyden biri olan başkent Belgrad’daki yönetim, muhalif gösterilerle sarsılıyor. Batı ve Amerika tarafından “Avrupa’da komünizmin son kalesi” olarak değerlendirilen Sırbistan ve onun “son komünist” lideri Slabodan Miloseviç zor günler yaşıyor. Dünyanın gözü yine Balkanlar’da; belki de Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna’daki etnik temizlikle devam eden oyunun son perdesi sahneye konuyor. Ancak bu kez sahnedekiler biraz tuhaf, hepsi birbirine benziyor, sanki hepsi “aynı” dili konuşuyor. Miloseviç yönetimi ne kadar muhaliflere benziyorsa, günlerdir sokaklarda yürüyenler de Miloseviç gibi konuşuyorlar. Bir tarafta tek bir renk var, yönetim bunu yadsımıyor zaten. Rengarenk görünen muhalifler ise biraz daha derinine bakıldığında renk farklılığını kaybediyor, tek renge iniyor. Asıl önemli olan Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da meydana gelen ilginç gelişmelerin nasıl algılandığı, nasıl yorumlandığı. Çünkü örneğin aşırı milliyetçiliği tescilli Miloseviç’ten hâlâ kendinden menkûl “sosyalist” sıfatıyla bahsedilmekte, ona karşı çıkan ve çoğunluğunu, sağ, hattâ faşist anlayıştakilerin oluşturduğu kalabalıklar “özgürlükçü”, “barışçı” ve “demokrat” olarak lanse edilmektedir.

3 Kasım’da yapılan genel seçimlerde devlet başkanı Slobodan Miloseviç, liderliğini yaptığı Sosyalist Parti’nin ittifak yaptığı sol koalisyonla Federal Parlamento’da çoğunluğu kazanarak tekrar devlet başkanlığı koltuğuna oturmuştu. Aynı gün yapılan yerel seçimlerden bir sonuç alınamaması üzerine, 17 Kasım’da tekrar seçim yapıldı. Bu seçimler muhalif hareketin başlangıcı oldu. “Zajedno” (Birlikte) adı altında bir araya gelen muhaliflerin ükenin 15 büyük merkezinde seçimi kazandıkları iddiasına karşı çıkan Miloseviç yönetimi seçimleri iptal etti. Vuk Draskoviç ve Zoran Dinciç liderliğindeki muhalefet o tarihten itibaren sokaklara dökülerek yönetimi protesto etmeye başladı. İlk günlerde birkaç bin kişi olan göstericiler daha sonra yüzbinlere ulaştı. Talepleri açıktı. Seçim sonuçları kabul edilene hattâ Miloseviç devrilene kadar protesto gösterilerinden vazgeçmeyeceklerdi.

Sokaklardaki muhaliflerin öncülüğünü öğrenciler yaptı. Bundan dolayı ilk günden itibaren tüm dünyada sempati topladı. Yine muhalifler tüm yaratıcılıklarını ortaya koyarak, “güler yüzlü muhalefet” imajı ile günden güne puan toplamaya, dünya ve Türkiye medyasında yer tutmaya başladı. Muhalif olmanın çekiciliği ile yine dünya ve Türkiye medyası –haber başlıklarında sınırlı bile kalsa– muhaliflerden yana tavır koydu. Aslında haksız da değillerdi; Belgrad’ın dondurucu soğuğuna rağmen her gün sokaklarda yürüyen binlerce kişi yılmıyordu. Yürüyüşlerini düdük çalarak, rengârenk balonlarla süsleyerek, yaratıcılıklarını sonuna kadar zorlayarak devam ettiriyorlardı. Yönetimin trafiğe açık yollarda yürüyüşleri yasaklamasının ardından araçlarıyla trafiği bloke etmeleri, korsan radyolarla binlerce kişiyi her gün yönlendirmeleri, Türkiye’de son günlerde sık rastladığımız süpürge ve deterjanla giriştikleri temsilî temizlik operasyonları eylemlerinden sadece birkaçıydı... Bu anlamda Belgrad protestocuları başarılıydı.

Peki her şey bu kadar basit mi? Daha bir hafta önce hem de büyük bir oy farkı ile Devlet Başkanı seçtikleri “savaş suçlusu” bir isme muhalefet etmeleri ne kadar inandırıcıydı? On binleri Miloseviç’e karşı harekete geçirenler, dünya kamuoyunu gerçekten demokratik Sırbistan için mücadele ettiklerini inandırabilecek miydi? Sırbistan’ın hemen yanında 4 yıl boyunca yaşananlar -kanlı görüntüler, parçalanmış cesetler, tecavüze uğramış kadınlar- hâlâ arşivlerde, hafızalardayken bunu yapmak mümkün müydü?

ESKİNİN ŞOVENLERİ ŞİMDİLERDE DEMOKRAT!

Miloseviç yönetimine karşı olmak temelinde bir araya gelen muhalifler aslında homojen bir yapı taşımıyor. İçinde küçük bir grubu oluşturan “demokrat” nitelikli hareketler dışında çoğunluğunu Miloseviç’in eski dostları, Bosna’daki soykırımın teorisyenleri hattâ Bosna’da Boşnaklar’a karşı Miloseviç’i ılımlı olmakla suçlayanlar da var. Bunlardan birisi savaş suçlusu olarak aranan Sırp Radikal Partisi lideri Profesör Voyislav Şeşely. Şeşely’in Miloseviç’ten daha radikal olduğu da biliniyor. Ayrıca Bosna’da gerçekleştirilen soykırımı meşrûlaştırmak, soykırımın entellektüel temelini oluşturmak ve Büyük Sırbistan projesinin inandırıcılığını sağlamak için 4 yıl boyunca Miloseviç’in yanında olan dostları bugün onun karşısında, muhaliflerin yanında sokaklarda yürüyor...

Bugüne kadar Sırbistan’ın demokratik olmamasından şikayetçi görünmeyenler, bir anda demokrat oldu. Sırbistan Yeniden Doğuş Partisi lideri Vuk Draskoviç bunlardan birisi. Draskoviç bugün Belgrad’ın önde gelen muhalif isimlerinden birisi. Savaşın ilk günlerinde Miloseviç’e muhalifti. Eski Yugoslav ordusunun önce Slovenya, sonra da Hırvatistan’dan çekilmesinin ardından, Büyük Sırbistan planı Bosna sınırını zorladığında muhalefetten vazgeçip, Miloseviç’in yanında yer alan bir kişi Draskoviç. Krayina’nın Sırplar’ın eline geçmesinin ardından, ateşkes anlaşması imzaladığı ve böylece Krayina Sırpları’na ihanet ettiği gerekçesiyle bu kez Miloseviç’e karşı çıkan da yine o. Yani muhalif olmasının kıstası Büyük Sırbistan’la sınırlı. Draskoviç’in Bosnalı Sırplar’ın lideri savaş suçlusu Karadziç gibi Miloseviç’e karşı çıkarak Dayton Barış Antlaşması’na muhalefet ettiği de biliniyor. Muhalefetin diğer önemli ismi Demokrasi Partisi lideri Zoran Cinciç. Cinciç yakın çevresi aracılığı ile Bosna’daki soykırımın düşünsel temellerini oluşturmak için çaba harcayan bir muhalif. Yine aynı muhaliflerin bir gösteri yürüyüşünü İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işbirlikçisi bir Sırp generalin mezarını ziyaret ederek sona erdirmeleri de muhalefetin niteliği açısından önemli bir gösterge. Ve her şeyden öte Belgrad’daki protesto gösterilerinden televizyondaki ekranlarına ve gazete sayfalarına sık sık yansıyan, göstericilerin sağ ellerinin “üç parmak”larını kaldırarak yaptıkları işaret; küçük bir ayrıntı gibi görünse bile, üç parmak Sırp faşistlerinin yani “çetnik”lerin geleneksel simgesi. Ama ne ilginçtir ki, yine Başkent sokaklarında Miloseviç’in getirtip, Belgrad’a yığdığı bindirilmiş kıtalar da aynı işareti yapmakta.

Şüphesiz dünün faşistlerinin şimdilerde demokrat olması pek inandırıcı değil. Ancak daha gerilere gidersek Miloseviç dahil, savaş boyunca onun yanında olan, daha sonra muhalefete geçen tüm isimlerin çok değil, 5-6 yıl önce “komünist” olması. Tüm bunlar tabiî ki, Yugoslav sosyalizminin kendi içinde sakladığı ve hiçbir zaman massedemediği milliyetçiliğin en büyük kanıtı; tam bir Pandora kutusu.

Belgrad muhaliflerine ve sokaklarda yürüyen binlerce kişiye sormak gerekiyor: İnsan hakları demokrasi için bu kadar hassastınız, dört yıl boyunca 250 bin kişinin hayatına mal olan bir savaşa neden göz yumdunuz? Miloseviç Bosnalı Sırpları arkaladığında, tüm savaş boyunca onu alkışlarken, Dayton uğruna Bosnalı Sırplar’dan desteğini çekince, Miloseviç’i Sırbistan’ın düşmanı ilân edenler bugün sokaklarda yürüyenler değil mi? Dört yıl boyunca katliama sessiz kalıp bugün sokaklarda üç parmak işareti ile topluca çetnik marşları söyleyenlerin kendilerine demokrat sıfatı vermeleri ne kadar inandırıcı?

Sırbistan’daki muhalefet hareketinin temelinde yaşanan savaşın ve onun getirdiği ambargonun etkisi yadsınamaz. Ama savaş süresince ambargonun tüm etkilerine –bebeklere bile süt bulunamadığı biliniyor– katlanan Sırbistan halkının artık tahammül sınırlarının sonuna geldiği düşünülebilir. Ancak, yukarıda söylenenler gözönüne alındığında şu anda Sırbistan’da var olan muhalefet dinamiği ile savaş sırasında Sırp halkını bir arada tutan ideolojik altyapı arasında pek fark olmadığı ortaya çıkar.

AMERİKA NEDEN “AT” DEĞİŞTİRDİ?

Bosna’daki savaş boyunca, ABD Soğuk Savaş sonrası belki de ilk kez Avrupa ile ters düştü. Ancak yine de savaş boyunca Sırbistan tarafındaki patneri Miloseviç’ti. Ambargonun cenderesi bir yana Bosnalı Sırplar’ı Miloseviç aracılığı ile ikna etti, anlaşmaya zorladı. Amerikan yönetiminin gösteriler sırasındaki tavrına bakarsak, savaş sırasındaki partnerinden vazgeçmiş gibi görünüyor. Hattâ bu iş için Soğuk Savaş döneminin jargonunu kullanmaktan da geri kalmıyor. Amerikan medyası Belgrad olaylarını dünyaya “kadife devrim” olarak algılatmaya çalışıyor. Haber analizlerinde sık sık “son komünist lider ve ülke” imajı öne çıkarılıyor. Prag Baharı’na göndermeler yapılıyor. Ama elbette şunu gözden kaçırıyor; Belgrad ne bir Prag, ne de sokaklardaki yüzbinlerce kişi bir “kadife devrim” amaçlıyor. Üstelik Soğuk Savaş döneminde Prag için ayağa kalkan Kremlin’in Belgrad’da olanlar umurunda bile değil. O halde ABD’deki tavır değişiminin nedeni başka yerde aranmalıdır. Örneğin Slobodan Miloseviç yönetiminin ülkenin yeniden yapılanması çerçevesinde milyarlarca dolarlık yatırım gerektiren büyük projeleri tarihî müttefiki olan İngilizlere ihale etmesinden dolayı Amerika’nın keyfinin kaçtığını söyleyenler var.

HAYDİ VİCDANLARIMIZI TEMİZLEYELİM!

Gösteriler şu anda Belgrad’la sınırlı. Taşrada henüz bir hareket yok ve özellikle Miloseviç yönetimini hâlâ destekleyen işçi, köylü kesiminden büyük bir tepki gelmedi. Miloseviç’in hâlâ ayakta kalabilmesi sağlayan da bu. Dolayısıyla Sırp muhalefeti için bu gösteriler bir vicdan rahatlatma operasyonu sanki. Ellerini kana bulamamış bile olsalar, tüm katliamlara karşı sessiz kalmanın vicdani rahatsızlığını üzerlerinden atmak istiyorlar. Ülkede gerçek bir değişiklik isteyenlerin bir kısmı da bu gösterileri bir ilk adım olarak değerlendiriyor. Savaş sırasındaki sorumlulukları –suskunları– ile yüz yüze gelemeden, Sırbistan’da gerçek bir değişimin olmayacağını savunanların sayısı da bir hayli fazla. Muhaliflerin bir diğer handikapı ise değiştirmek istedikleri sistemin aslında yıllardır içinde yaşadıkları benimsedikleri kendi sistemleri olması. 1990’da eski Yugoslavya’nın dağılma sürecinin başlangıcında kaçırdıkları şansı yakalamaları çok zor. “Demokrasi trenini” 1990’da kaçıran Sırp halkı tercihini savaştan yana koymanın vicdanı hesaplaşmasını yapıyor belki, ama yaşananlar bu temizlik operasyonunun oportünist bir tavır olduğunu gizleyemiyor. Amerikan medyasının bir bütün olarak topyekûn muhalifler yanında yer alması, Türkiye medyasının da “direnenler kazandı” başlıkları ile her muhalif hareketi olumlu görme saflığı içinde olması ve bu arada Türk yapımı düdüklerin muhalefete katkısını büyük puntolarla vermesi, Sırbistan’daki muhalefetin iki yüzlülüğünü örtemiyor. Partisinin ismi “sosyalist” bile olsa Miloseviç yönetiminin baskıcı karekterini, Bosna savaşındaki sorumluluğunu ve şovenizm konusunda muhalefetten geri kalmadığını örtemediği gibi. Sosyalistliği kendinden menkûl bir Miloseviç’e karşı demokratlığı kendinden menkûl bir muhalefetin geçmişin tüm kara sayfalarını Miloseviç’e yükleyerek kendini sıyırmaya çalışmasına kanmamak gerekiyor.

Dün Büyük Sırbistan için Miloseviç’i destekleyerek sokaklarda yürüyenler, bugün Miloseviç’e karşılar. Ama yine çetnik marşları söyleyerek ve Büyük Sırbistan için yürüyerek.

METE ÇUBUKÇU