Anasayfa > Birikim Arşiv > 100 - Ağustos 1997 > Yüz Yıl Öncesinden Konuşmak

Yüz Yıl Öncesinden Konuşmak

Zeki Coşkun | (Sayı : 100 - Ağustos 1997)

Son 100 sayı şurada dursun. 1980-89 dönemindeki zorunlu kesinti de bir yana, 22 yılın Birikim’i üstüne konuşalım. Gücümüz yeter mi, ayrı mesele. En azından niyet edelim.

Lafı dolaştırmadan söylemeli: Hüzünlü ve onurlu bir yolculuk bu.

Peki, “hüzün” şimdiki zaman sözü, modası. Ya da şimdi geriye dönüp bakınca görünen manzara karşısında hissedilen şey hüzün. Bir farkla: Biten bir şeyin ardından değil, süren bir şeyin içinden kendini duyuran hüzün.

Nedir o?

Birikim ve “Birikimciler”in sırtlarındaki ilk damga Althussercilik olduğuna göre, onun sözünü anmakta sakınca yok: “Çölde konuşmak”... bu yeterince hüzünlü, dramatik. Yerli dile tercüme edelim: Rüzgâra karşı yürümek. Bu, hüznü tamamlar ve onura tahvil eder.

22 yıllık serüveni, Birikim’i anlamak ve anlatmak için yeterli iki söz, iki niteleme: Hüzün ve onur. Çölde konuşmak ve rüzgâra karşı yürümek.

Nasıl yani?

1975-80 dönemi Birikim’lerine bakılırsa bir başka “dünya”yla, bir başka “ülke”yle karşılaşılır. Nostalji kokulu başkalık değil sözünü ettiğim. Bir yanda yaprakların kızarıp dökülmeye yüz tuttuğu, dirim rengi yeşilin matlaşıp ölüm rengi sarıya döndüğü sonbahar havası... bir yanda erken, cıvıl cıvıl ilkbahar.

Tamam, fazla romantik oldu. Ama her halükârda iç ürpertici, bir o kadar da davetkâr bir serinlik var Birikim’den yayılan. Hadi, serinkanlılık diyelim. Serinkanlı, direngen ve azimli.

Birikim böyle bir profil veriyor “dışarıdan” bakılınca. Görünmeyen, bilinmeyen bir gücün sahibi, sözcüsü gibi son derece emin kendisinden. Serinkanlılığı, direngenliği buradan geliyor. Ölüm-kalım halinden, bıçaksırtında durduğumuzdan, hayatî bir halden söz ediyor, olağan bir şeymişçesine. Ama söylediklerinde ve ses tonunda paniğin, ümitsizliğin en küçük bir izi yok. Tersine; “gerçek devrimcidir” önermesine sahip çıkış var.

Dönemin genel eğilimlerine aykırı bir duruş bu. Şöyle: Dünyada sol ve sosyalizm adına mevsim sonbahara doğru giderken unutulmuş, iyiden iyiye gözden düşmüş “dünyayı dönüştürme” hedefini, sorunsalını merkeze alan yeni bir çıkış çağrısıyla reel politiğe karşı “devrimci” bir duruşu ifade ve işaret ediyor Birikim.

Ajitatif, karanlıkta ıslık çalan, sloganlarla örülü bir “devrimcilik” değil bu. Dünyadaki gidişat kadar ülkedeki, Türkiye’deki hal ve durumun da karşısında bir duruş. Birikim’in ilk yayın döneminde (1975-80) dünya, devrim şarkılarına veda ederken Türkiye tarihinin en kitlesel, en heyecanlı ve acil “devrimci” hareketlerine, sloganlarına sahne oluyordu.

O büyüleyici yerel ilkbahar havasına karşın Birikim’in duruşu yine serinkanlıdır. Solun tarihsel yorgunluğunu, tıkanıklığını aşmayan herhangi bir eylemliliğin yerel boyutta (ülkede) bile kalıcı ve dönüştürücü olamayacağını işaret eden; aynı zamanda da üreteceği devrimci çıkışla ülkeyi dünya haritasının merkezine taşımayı öneren, hazırla yetinmeyen radikal bir duruş.

Günün, güncelliğin ötesini gözeten, hem dünyadaki hem ülkedeki hava akımlarının karşısında, kendi iklimini yaratmayı öngören bir duruşla, kimlikle karşı karşıyayız.

Methiye kaleme almak niyetinde değilim, buna gerek de yok. Geride kalan dramatik 22 yılı bir yana bırakın, sadece bugüne bakın.

Bugün dillere pelesenk “globalizm-küreselleşme” teraneleri altında hızla taşralaşma, taşralılık haliyle yüz yüzeysek, “değişim-dönüşüm-devrim” sözleri kendisini “milliyetçi-muhafazakâr” olarak niteleyenlerin günübirlik politikalarına indirgenmiş ve reklam literatürünün vazgeçilmez terimi haline gelmişse... kırık kollarımızı gizleyecek yenimiz kalmamışsa, onca devinim içinde hayatımızda yaprak kımıldamıyor, “ufuk” sözcüğü dilimizden ve zihnimizden siliniyorsa, “ufuk turu” Fethullah Gülen Hocaefendi’nin patentine geçmişse... pop nağmeleri hayata kılavuzluk ediyorsa, çeteleşme-cemaatleşme tek toplumsal varoluş haline geliyorsa... ve Pepsi “new generation”ı fethedip gözünü kundaktaki bebeğe dikerek “generation next” sloganına yöneliyorsa

... bu boğucu ve kapalı havuzdan çıkmak için farklı bir iklime mecburuz, mahkûmuz!

Ve yukarıda anılan serinkanlı karşı duruşun, iddianın gerekliliğini, zorunluluğunu, hayatiyetini bugün de teslim etmek durumundayız.

Öyleyse, Birikim’in çıkışıyla taşıdığı iklim farkını, dünya ve ülkenin başkalığını anlamak için şu dünün hava raporuna biraz daha yakından göz atalım.

SİLAHLARA VEDA... DEVRİME DE!

Her şeyden önce 1975-80 döneminde dünyanın göreceli bir dinginleşme evresi yaşadığını anımsamalı. Hemen sonra; 1980’lerden ’90’lara kasırgalar gibi esip duvarları yıkacak, nice kulakları ve yürekleri sağır edip, nice “teori”leri iflasa sürükleyerek tarihin derinliğine gömecek, ve tabiî nice canlar yakacak olan o amansız hızdaki “değişim”in birikimi oluşuyordu herhalde o göreceli dinginlik evresinde.

20. yüzyıl tarihini yazanlar, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan “iki kutuplu dünya düzeni”nin ve onun getirdiği “Soğuk Savaş”ın 1970’lerin ortalarında artık çözüldüğünü kaydedecektir herhalde. Çözüldü, çünkü ideolojik görünümlü güç ve nüfuz savaşı, nükleer silahların yarattığı “dehşet dengesi”yle kilitlenme noktasına gelmişti.

Kilitlenme, “detant-yumuşama” dönemini dayattı. Bu da siyasal savaşta artık askerî güç ve silahların egemenliğinin bitişini işaret ediyordu. (Buraya bir mim koyun.) Birikim’in yayına girdiği dönemde Doğu ve Batı blokları arasında “silahlara veda”nın son pazarlıkları yapılmaktaydı.

Pazarlık, konumuzla son derece yakından ilgili. Örneğin “yumuşama”yla birlikte Avrupa KP’leri büyük bir rahatlama, ferahlama yaşayacaktır. Hemen tümüyle KP’lerin dışında -daha da ötesi onlara karşın- gelişen, Sartre’a “Komünistler devrimden korkuyor” dedirten “68 hareketi” Avrupa’da arkaik-romantik çağrışımlardan öte bir anlamı kalmayan devrim düşüncesinin, düşünün artık tümüyle gündemden çıkışının tarihiydi.

Nostaljik gönül bağı da Prag çıkartmasıyla koptu.

Gerek 68 gençlik hareketi, gerek Prag müdahalesi ve nihayetinde detant, Avrupa sosyalist/komünist hareketlerini “bürokratik yapı”dan silkinmeye yöneltti. Silkiniş “devrim” yönünde değil, uyum yönündeydi. Zamana, koşullara uyum. Bir tür meşrûlaşma güdüsü, İtalya’da teorileşen “consensus”: uzlaşma; tarihsel/toplumsal uzlaşma. Sonuçta “Avrupa Komünizmi” diye anılan bir ara kesit çıktı ortaya 1970’lerin ikinci yarısında. (“Parlamenterizmin onayı” diye de okunabilir.)

O ara kesitin oluşumu dünya konjonktüründeki değişim kadar “sosyalist dünya”daki değişimle de ilintilidir. Örneğin, Doğu-Batı blokları diye kodlanan “sosyalist”/kapitalist dünya arasındaki Soğuk Savaş aynı evrede sosyalist blok içinde büyük ağabey Sovyetler Birliği ile küçük kardeş Çin Halk Cumhuriyeti arasında da yaşanmaktadır. SSCB’nin klasik emperyal devlet gibi “nüfuz sahası”nı korumak üzere düzenlediği Prag çıkarması ona Avrupalı sosyalist, komünistler arasında puan kaybettirirken aynı evrede “kültür devrimi” gibi bir sloganla yürütülen iç temizlik hareketi Çin’in yıldızını parlatıyordu.

SSCB, dünyada hegomonya sahibi, sorumluluk sahibi devlet kimliğiyle konjonktürel oluşumu değerlendiriyor, “yumuşama” sürecini “barış içinde birarada yaşama” sloganıyla karşılıyordu. Batı, devrim düşlerine veda ederken SSCB de “reel sosyalizm” kavramıyla ona eşlik ediyordu. Yani “hedef bu değilse de bu şartlarda bu kadar oluyor”.

Tabiî dünyada egemenler arası güç ve nüfuz savaşı sürüyor. O bağlamda, Avrupa için yürürlüğe konan “barış içinde birarada yaşama”nın yanı sıra siyasal haritanın henüz netleşmediği Asya, Afrika ülkeleri için geçerli değildir. Üçüncü Dünya’daki iç iktidar savaşları -ki çoğunlukla cuntalar arasında cereyan eder- “stratejik” nedenlerle desteklenir, darbeler zaman zaman “devrim” olarak alkışlanır. Devrim artık Üçüncü Dünya ülkelerine özgü darbelere indirgenir. Onun dışında, SBKP politikaları dışında hareket eden diğer “devrimci”grupların tümü bu süreçte “anarşist-goşist” olarak kodlanacaktır.

Çin ise Sovyetler’in terk ettiği “eylemci-militan devrimcilik” söylemini devralmıştır. Onun gözü de “Üçüncü Dünya”dadır. Bir farkla: Süper güçler arasında baş çelişkiyi -ve dolayısıyla düşmanı- “sosyal emperyalist/faşist” SSCB temsil etmektedir Çin’e göre. Dolayısıyla gereğinde ABD’yle ve onun tarafındakilerle de işbirliği yapılabilir, yapılmaktadır.

Sosyalist kampta 1960’ların hemen başında kendini gösteren Çin-Sovyet soğuk savaşı böylece 1970’lerin ortalarında tam bir karşıtlığa, kopuşa doğru tırmanıyordu.

Nihayet, Vietnam gibi her iki tarafa (SSCB ve Çin’e) eşit yakınlık ve uzaklıkta duran, ya da Küba gibi her iki merkezin dışında boyveren devrimci hareketlerin başarısı “bağımsız” ve yerel özelliklere dayalı akımları öne çıkartıyordu. Buna Che Guevara romantizmiyle beslenen “gerillacılık” eğilimini de ekleyin.

Ancak “şehir gerillası” metropollerde hep trajik ve marjinal bir sonla karşılaşıyor, “kırlardan şehirleri kuşatma” tezi de Üçüncü Dünya’ya özgü bir askerî strateji olmaktan öte gidemiyordu. Yukarıda da anıldı, devrim cuntalar savaşına, askerî darbelere indirgenmişti.

20. yüzyılın son çeyreğine girilirken atmosfer kısaca bu. Yüzyıl başında sosyalizm açısından mevsim bahardır, ilkbahar. “Emperyalizm” dolayısıyla “devrimler çağı” öngörüsüyle oluşup beslenen bir ilkbahar. Son çeyreğe girildiğindeyse mevsim sonbahara dönmüştür. Bilinen bütün yolların geride bırakıldığı yorgun, ağır bir sonbahar.

MEVSİM BAHAR, AMA...

Türkiye’deyse aynı evrede, tam aksine ilkbahar havası egemendir sol adına. Üstelik ikinci bir ilkbahar, ilkinden daha gür, daha gürlek... 1960’ların ikinci yarısından itibaren kendisini toplum önünde önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde yüksek sesle ifade etme olanağı bulan, Batı’daki 68 baharına koşut bir gençlik aşısı vurulan, onun da ötesinde 1970’e gelirken hatırı sayılır sınıfsal ve kitlesel desteğe kavuşan, nihayetinde 12 Mart darbesini/deneyini yaşayan bir sosyalist hareket vardır Türkiye’de.

12 Mart ertesinde bu hareket bir önceki dönemin aktörlerini bile şaşkınlığa uğratan yeni, yoğun bir kitlesel destekle karşılaşır. 12 Mart deneyi Türkiyeli sosyalistleri Üçüncü Dünya ülkelerinin “darbeci/cuntacı” zihniyetinden, ona eklemlenen Türkiye’ye özgü kurucu/kurtarıcı önderlik anlayışı Kemalizm’den büyük ölçüde uzaklaştırmıştır.

Ancak ana gövdesi zaten “bağımsızlıkçı” nitelik taşıyan Türkiye sosyalist hareketi ikinci baharını yaşarken tuhaf bir şekilde, 1970 öncesine göre büyük ölçüde “dışa kapalı” bir nitelik gösterir. En yalın biçimiyle yukarıda kabaca çizilen dünya atmosferi, Türkiyeli sosyalistleri hemen hiçbir şekilde ilgilendirmiyor gibidir. Bu bir “kapalılık”.

Daha da düşündürücü ve şaşırtıcı olan, bu dışa kapalı hareketin, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren o dönem “sosyalist kamp” olarak anılan dünyadaki Çin-Sovyet çatışmasını hemen bütün dünyadan çok daha şiddetli olarak yaşamasıdır.

Gerek bu iç çatışma, gerekse yine o dönemin dünyasında pek örneğine rastlanmayan boyutta bir sivil faşist hareketin varlığı, onun dayattığı silahlı çatışma, Türkiye sosyalist hareketinin ikinci baharını da perde perde soldurarak kanlı, dramatik bir finale taşıdı.

SİS ÇANI

Buraya dek yazılanlar ne denli kabataslak olsa da uzun, bu dergiyi izleyenler için belki gereksiz bir döküm olsa da şu “iklim farkı”nı yeniden hissetmek, tanımlamak, anlamak için anımsatıldı.

Birikim, dünya solundaki hazan havasını tüm boyutlarıyla görüp, onu “sosyalist” kimliğin, varoluşun, hareketin-hareketlerin merkezî sorunu olarak tanımlar. Aslî kaynaklara dönerek devrimci bir rönesansla hazanı yeniden ilkbahara dönüştürme çağrısı, hedefiyle yola koyulur.

Bu niteliğiyle de bir sis çanı işlevini üstlenir.

Yüzyıl boyunca içeriği iyiden iyiye boşalan “evrensellik”, “enternasyonalizm”, “devrim” gibi ana kavramların slogandan çıkıp yeniden tanımlanarak içeriklendirilmesi, hayata dahil edilmesi gibi devasa ve görkemli bir çağrıdır sis çanından yayılan.

Çağrının karşılıksız kalması, hazanın; yaşanan iklimin hükmünü icra etmesi anlamına gelecektir; varolan sosyalizm(ler) son demlerini yaşamaktadır. Mukadderatın önüne geçilemezse, kimsenin “tarihin şaşmaz akışı”ndan söz etme hakkı ve şansı olmayacaktır artık. Çünkü ölü, hepimizindir.

Dünyanın taşrasındaki bir yerde; Türkiye’de yayımlanan bir derginin yaydığı sinyaller “merkez”lere ulaşamazdı. Merkezler yukarıda anılan halleri dolayısıyla yeni ve kendi dışından gelen herhangi bir sinyali alabilecek niteliklerini, dokularını yitirmişti zaten.

Akıbet yaşandı. ABD etiketli “tarihin ve ideolojilerin sonu” sloganları bile vücut buldu 1990’lara girerken.

1975-80 döneminde ikinci baharı yaşayan Türkiye solu ise hazır bulduğu kitlesellikten başı döndüğü için ve gençliğinden (hem biyolojik, hem demografik gençliğinden) dolayı söz konusu sinyallere dünyadaki merkezlerden daha da kapalı, daha da kayıtsızdı.

Türkiye solu, dönemin başında söz konusu sorunları yukarıda da işaret edildiği gibi görmezden geliyordu; kendisini dışarıdaki oluşumlara kapatmış gibiydi. Sorun yok değil ama, ihmal edilebilir, “arızi-geçici” gibi bir kayıtsızlık tavrı benimsenmişti. Çok geçmedi, Sovyet-Çin kamplarının ayrışmasına koşut olarak Türkiye’de de saflar belirlenmeye başladı. Zamanla “otomatik pilot”a bağlanma eğilimi ağırlık kazandı.

Başlangıçta marjinal konumdaki SSCB ve ÇHC izleyiciliği yoğun kitlesellikten nasibini alarak hızla güç kazandı. ÇKP’nin “üç dünya teorisi”nin ve özellikle Mao’nun ölümünün ardından o blokun Türkiye’deki izleyicileri arasında aynı hızda ayrışmalar, kopuşlar yaşandı. Yeni eksen olarak bağımsızlıkçı, aynı zamanda da izole, taşralı kimliğin temsilcisi Enver Hoca’ya, Arnavutluk sosyalizmine (!) bağlanıldı.

Ana gövdeyi oluşturduğunu belirttiğimiz bağımsızlıkçı akımın zaten kendi otomatik pilotu vardı: Mahir Çayan’ın “Kesintisizler”i ve “öncü savaş”... Bu cephede de dönemin sonlarına doğru “öncülük” ve onun ifadesi olarak görülen/yaşanan “silahlı eylem” temelinde kopuşlar, iç rekabetler, çatışmalar yaşandı.

Sıcak çatışma ortamının getirdiği fiziksel güce tapınma, kitleye hükmetme güdüsü fraksiyonlaşmayı Türkiye sol hareketinin yapısal özelliği haline getirdi. Fraksiyonel yapı, otomatik pilotları besledi. Böylece bütün gençliğine, eylemliliğine karşın Türkiye solu başlangıçta umursamaz gözüktüğü dünya solunun yazgısını, yaşlılığını, ümitsizliğini, ataletini çok kısa bir süre içinde paylaşır hale geldi.

Onun üstüne de 12 Eylül darbesi geldi.

İşte, önümüzdeki 100 sayılık Birikim, dünyada ve Türkiye’de bir tür “sıfırlanma” diyebileceğimiz mukadderat sonrasının ürünü. Burada yazılanlar, sanki yüzyıl öncesinin hatıratı, anımsatılması gibi oldu. Öyleyse, Birikim bir bakıma yüzyıl öncesinden “günümüz” üstüne, bugün üstüne konuşmuş!

Ve şimdi, yine başlangıç noktasındayız. 22 yıl öncesinin gündemi -Birikim’i- hâlâ geçerli. Üstelik, şimdi daha yalnız, daha yaşlanmış demeyeceksek daha da yaşamış olarak daha da zorunluyuz, her şey için. Çünkü gündem 22 yıl öncesinden daha da şiddetli olarak dayatıyor kendisini: Ya sosyalizm, ya barbarlık!

NE İŞE YARAR KÜLTÜR

Birikim’in kendisini tanımladığı sıfat “Aylık sosyalist kültür dergisi”, Yukarıda çizilen kimlik ve onun hedefleri karşısında son derece “mütevazı”, dahası, derginin yayına başladığı dönemin atmosferinde son derece “lüks”, deyim yerindeyse mütevazılığın da ötesinde “marjinal” kalan, görünen bir sıfatlandırma “sosyalist kültür der-gisi”.

Eğer kendinizi düşünsel siyasal varoluşunuzla “iktidar”a endekslemişseniz, nihai iktidarı feodal dönem yöntemlerin, strateji ve aygıtlarıyla, örneğin “namlunun ucunda” arıyorsanız, kültür fuzulidir, lükstür. “Üstyapı kurumu” der, bırakırsınız bir yana. İktidar sonrasına ve yukarıdan aşağı inşâ etmek üzere ertelersiniz, şimdinin işi değildir kültür.

Türkiye’de solun genel yaklaşımı bu. Derin açmazları içinde taşıyan bir yaklaşım. En kestirmesini söyleyelim: Kendinize ait “kültür”ün oluşumunu her ne kadar ileriye, geleceğe erteleseniz de somut olarak bugün de ve onun kültür ortamında yaşıyorsunuz. Dolayısıyla siyasal arena dışındaki varoluş biçiminiz, yaşayışınız, davranışınız, ilişkileriniz -eğer kendinize özgü bir kültürel kimliğiniz yoksa, ki, sonraya bıraktığınıza göre yok- o karşı çıktığınız, aşmaya, dönüştürmeye uğraştığınız bugünün; var olan toplumsal-siyasal kültürün damgasını taşıyor. Meğer ki yeraltında, yarı ya da tümüyle gizli (“illegal”) bir varoluş-yaşam biçimi içinde değilseniz...

Yeraltı kimliğinin zorunlu olarak ürettiği kültürel, davranışsal kodlar var. Bu da en yalın ve klasik ifadesiyle “cemaat” kültürü ve kimliği. Yani bir başka marjinalizm.

Kültürün ertelenmesi, “lüks” ya da o anlama gelmek üzere “entellektüel” merak, tutku (“sapma”) olarak kodlanması, Türkiye sol/sosyalist hareketlerini, onun içindeki bireyleri böyle bir açmaza düşürdü. Yukarıdaki “cemaat” yerine “örgüt-fraksiyon” sözü konulursa tablo daha da netleşecektir. Dışa kapalı, iman düzeyinde rekabetçi, bugünün karşısında, ama “karşı” kimliğini bugünün de gerisinde (feodal ögelerle) kuran, dolayısıyla da bugünün dışında kalan bir kimliktir, kültürdür üretilen, yaşanan.

Kültür eğer bir yaşam biçimiyse; diliniz, düşüncenizden giyim kuşamınıza, dostluk arkadaşlıktan adım atışınıza dek tüm davranışlarınızı biçimlendiren “değerler sistemi”, göstergesi ve bizzatihi kendisiyse kültür, ne kitabidir, ne de fuzuli! Hele “dünyayı dönüştürmek”ten söz ediyorsanız...

Eğer Marx’ın “insan ilişkilerinde var olur” önermesini paylaşıyorsanız, kültür de o ilişkilerin göstergesi olduğuna göre, kimliğinizin “olmazsa olmaz” ögesidir.

Öyleyse, yukarıda işaret edilen “iklim farkı”nın bir uzantısı, gereği “sosyalist kültür dergisi” sıfatı da. Ve bugün kültür, yani hayatımızı, yaşama biçimimizi belirleyen olgu bir yanıyla vahşi siyasetlere, öte yanıyla aynı vahşiliği taşıyan piyasaya, pop endüstrisine bağımlı. Üstelik piyasa, vahşetini “şenlik” havasıyla şekillendirip yediriyorsa, kültür üzerine bir kez daha ve bu kez kendi kavramlarımızla düşünmek gerekmiyor mu?

Her şey bir yana, eğer Birikim sırf şu “sosyalist kültür”ün gerekliliği için, ne olup ne olmadığını düşünmek, tartışmak için çıkmış, çıkan bir dergi olsaydı, yine bu yazının başından beri konuştuklarımızı konuşmak durumunda olacaktık.

Evet, her şeye yeniden başlayıp soralım: Nedir, ne işe yarar kültür? ...