Anasayfa > Birikim Arşiv > 100 - Ağustos 1997 > Kısmî ve Öznel Bir Değerlendirme

Kısmî ve Öznel Bir Değerlendirme

Ahmet İnsel | (Sayı : 100 - Ağustos 1997)

Birikim dergisi, 1975'te yayımlanmaya başladığında, Türkiye ve dünyada sol iddialı bir konumdaydı. Bu iddianın yanında, solun en dinamik kesimleri, Sovyetler Birliği ve onun reel sosyalizm modelini benimseyen ülkelerdeki sosyalizmi sorgulayan, bu modelin empoze ettiği siyasal ve toplumsal örgütlenme biçimini eleştiren bir arayış içindeydi. Genellikle Marksist kavramlarla sınırlı kalmakla beraber, bunlara yeni yorumlar getirerek sosyalizmin tıkanmışlığı aşılmaya çalışılıyordu.

Avrupa ve Latin Amerika’da olduğu gibi, o dönemde Türkiye’de de, sol söylem ve tahayyül toplumda sayısal çoğunlukta olmasa bile, ideolojik üstünlüğü elde tutuyordu. Dalganın yükseldiği veya en azından böyle bir hissin egemen olduğu bir dönemde, sorgulamanın daha kurumsal alanlarda ve siyasal iktidar sorunsalıyla bağlantılı konularda yoğunlaşması doğaldı. Komünist partilerin iktidarda olduğu tüm ülkelerde geçerli olan Sovyetler Birliği modelinin somut olumsuz sonuçlarının eleştirisinden hareket eden bu Marksist arayış, sorgulamasını parti yapısı ve toplumdaki konumu, parti-devlet ilişkileri, plân-pazar ilişkisi, özgürlükler sorunu gibi alanlarda yoğunlaştırıyordu.

Bunların yanında, Marksizmin çıkış varsayımlarının, anarşizm ve pozitivizm gibi Marksizmi etkileyen diğer düşün akımlarının eleştirel çözümlemesini yapmaya çalışan felsefi-siyasal girişimler de elbette vardı. Tek tük de olsa, Bolşevik devrimin ilk yıllarından beri var olan bu çabalar, 1970’lere gelindiğinde yeniden keşfedildi. Bunlara yapılan katkılarla daha da güçlenen Marksizm içi eleştiri çabası, iktidar ufkunun elle tutulur bir uzaklıkta olması nedeniyle, gene de sınırlı bir çevrede yankı uyandırabildi.

Sosyalist ve komünist partilerin çok yakın bir zamanda, ya parlamenter demokratik rejimin kurumları içinde ya da bir devrim sonrasında iktidara gelmesinin mümkün olduğuna inanılan o dönemde, Marksizmin kaynaklarının sorgulanması ikincil bir faaliyet olarak algılanıyordu. Hattâ, geniş bir sosyalist çevre için böyle bir faaliyet, lüzumsuz bir kafa karıştırmadan öteye bir anlam taşımıyordu.

Bu dönemde Birikim dergisi hem sosyalist hareketin pratiklerini sorgulayan, hem de Marksist düşünce ve sosyalist tahayyülün doğuşundan beri var olan sorunları açmaya çalışan ikili bir uğraş içinde oldu. Türkiye’de sosyalist hareketin pratikleri ve düşünce dünyasının eleştirel değerlendirmesini yapmaya çalışırken, Marksizm ve sosyalizm konusunda, özellikle Batı Avrupa’da gelişen tartışmaları aktarmaya çalıştı. Sadece tartışma aktarmakla yetinmedi; bunlardan Türkiye sosyalist hareketinin yararlanabileceği sonuçlar üretmeyi hedefledi. Bunların ışığında, Türkiye’de sosyalist pratiğin ve düşün dünyasının zaaflarını, hatalarını göstermeye çalıştı. Ama daha önce belirttiğim gibi, ’70’lerin siyasal ortamı içinde, bu çabalar da ister istemez, sosyalist hareket ve düşünün iktidar perspektifiyle oluşturduğu önem sıralamasına kısmen tâbi olacaktı.

Devletin, kendine özgü dinamikleri olan, göreli özerk kurumlar silsilesi olarak ele alındığı çözümlemeler; iktidar kavramının irdelenmesi; toplum ve parti örgütlenmesindeki demokratik ilkelerin temellendirilmesi; o dönemde siyasal mücadelenin kesifleştiği milliyetçi-faşist hareketin çözümlenmesi; devrim kavramının kapsaması gereken geniş toplumsal içeriğin vurgulanması gibi çabaların daha fazla etkili olması doğaldı. Buna karşılık Marksizmin ekonomist yorumu, tekniğe tâbi olmuş bir sosyalist tahayyül, işçi sınıfının yaratıcı zenginliğinin salt üretim faaliyetlerine indirgenmesi gibi konulardaki eleştirel çözümlemeler, iktidarın bir taş atımı uzaklıkta olduğu inancındaki sosyalistlerin beklentileri için, daha ileride, yani iktidarı ele geçirdikten sonra ele alınması gereken konular olduğu için, diğer “acil konular” kadar cazip değillerdi.

Sosyalist bir hümanizmadan bahsetmek; siyasal olarak liberal ve demokrasi konusunda radikal bir sosyalizmi savunmak; insanın yaratıcılığını maddi üretim faaliyetine indirgememek; tarihi bir kader olarak değil, önceden çizilmiş bir çizgisi olmayan bir kuruluş ve yaratılış süreci olarak ele almak; evrenselliğin yanında yerelliği ve göreliliği de dikkate almak; kadın sorununun özgüllüğünü vurgulamak; kurumsal kopuşların gizlediği tarihi süreklilikleri ortaya çıkarmak gibi konular 1970’lerde Birikim’de ele alındı. Ama bunların Türkiye solunun tahayyül dünyasında yarattığı dalgalar çok daha sınırlı kalmaya mahkûmdu.

Birikim ikinci yayın hayatına başladığında, hem dünyada hem de Türkiye’de siyasal ve düşünsel ortam bütünüyle değişmişti. 12 Eylül darbesinin sonrasında ön plâna çıkan, Türkiye tarihiyle hesaplaşma çabası, o güne kadar tarihi ve toplumsal kurumları konusunda egemen ideolojinin etkisi altında kalan Türkiye solunun kendi iç muhasebesini de yapmasına imkân vermişti. Birikim, 1989’da yeniden yayımlanmaya başladığında Türkiye’nin gayrıresmî tarihinin köşe taşları yerli yerine oturmuştu. Türkiye’nin sosyal tarihinin, düşünce dünyasının, toplumsal davranış referanslarının uzun dönemli belirleyenlerinin, solun da içinde yer aldığı tarihsel-toplumsal tahayyülün kıvrımlarının incelenmesi, bu yeni dönemde sol içinde daha fazla yankı uyandırdı. Iktidar beklentisi gitmiş, onun yerini büyük bir çöküşün kamçıladığı kökten sorgulama arzusu almıştı.

Birikim dergisinin sosyalizmi yeniden tanımlama uğraşına katkıda bulunma çabası, kendi olanaklarının sınırları içinde, iddialı bir çabaydı. Buna rağmen, dergide bu konuda yer alan yazıların, farklı çevreler tarafından eleştirilmesi, tartışılması, bunlara katkıda bulunulması, sınırlı oldu.

1980’lerde dünyada ve Türkiye’de sol-sosyalist tahayyül ideolojik üstünlüğü muhafazakâr-liberal söyleme bıraktı. Pazar ekonomisinin yüceltildiği, kamu alanının daraltılmasıyla özgürlüklerin genişlemesi arasında bire bir ilişki kurulduğu, bireysel zenginleşme ve tüketimin toplumsal refah değerlerinin önüne geçtiği bu dönemde, sosyalist tahayyülden kopmayanların bir bölümü bütünüyle kalıplaşmış, dünya gerçeklerinin erişmesi mümkün olmayan mutlak doğruları içine kapandılar. Bir kesim geleneksel sosyalist çevre için, böyle bir tartışma, kaçınılmaz olarak geçmişi de sorgulayacağı için, zaman içinde iyi kötü edinilen çok küçük iktidar alanlarını kaybetme riski taşıyordu. Susmak, gözucu ile izlemek, yokmuş gibi yapmak veya sadece savunma özelliği olan, basmakalıp formüllerle yetinmek daha az riskliydi.

Diğer bölümü ise, özellikle Sovyetler Birliği’nin beklenmedik bir hızla çöküşünün ardından, sosyalist tahayyülün kökenlerine kadar uzanan bir sorgulama çabası içine girdi. Bu, sosyalizmin kendini yeniden tanımlamasını, belki yeniden ve bambaşka biçimde yeniden inşâsını mümkün kılan bir fırsattı. Sosyalist tahayyül üzerinde ağır bir yük oluşturan, 20. yüzyılın sosyalist-komünist devlet ve parti pratiklerinin hızla tarihe karışmasının getirdiği ferahlık, o güne kadar dile getirilen sorular ve önerilen perspektiflere yeni bir anlam kazandırdı. Ama sosyalizmin yeniden tanımlanması girişiminin, kendini esas olarak Sovyetler Birliği sonrası sorunsalına vermesi de yetersiz olurdu. Böyle bir daralma, sosyalizmi “reel sosyalizm” pratiklerinden bağımsız düşünmeyi sınırlayacaktı. Bu nedenle, 1989-91 dönemiyle kıyaslandığında, 1991 sonrasında, Birikim dergisinde Sovyetler Birliği ve diğer eski sosyalist blok ülkeleri üzerine çok daha az yazı yer aldı. Benzer biçimde, Üçüncü Dünya ülkelerindeki sözde sosyalist pratiklerin ardından geliştirilen, anti-sistemik hareketler arayışları da yeni bir sosyalizm tanımlasına uzaktı. Birikim’in ilk döneminde çok daha canlı biçimde yer alan, farklı ülke ve pratikler üzerine incelemeler, ikinci yayın döneminde kaçınılmaz olarak daha geri plânda kaldı.

1980’ler, aynı zamanda, modern dünyanın kurumlarının, doğrularının ve değerlerinin sorgulandığı bir dönemdi. Modernizmin postmodern eleştirisi felsefi plânda 1970’lerde başlamıştı. Bu eleştirinin çok yaygın bir kesime ulaşması, 1980’lerde gerçekleşti. Batı toplumunun örgütlenme biçimi, değerleri ve iktisadî dinamikleriyle eşanlamlı olarak algılanan modernlik, bu modele olan güvenin sarsılmasıyla, karşısında güçlü bir rakip buldu. Postmodern söylem, birden çok doğrusu ve merkezi olan veya hiçbir merkezi olmayan bir anlamlar dünyasını dile getiriyordu. Evrensel doğru ve anlam yerine, göreli ve yerel doğrular ve anlamları öne çıkarıyor, çözümlemesini yapılardan çok konumlardan hareket ederek geliştiriyordu. Rasyonel aklın eleştirisine, Nietzsche’nin bıraktığı yerden devam ediyordu. Modernliğin bu postmodern eleştirisi, Batı dünyası dışında, esas olarak Islâmi düşün içinde yankı buldu. İslâm merkezli düşünürleri postmodern eleştiride cezbeden, onun içeriğinden çok, (örneğin postmodern düşünün mutlak doğruyu reddetmesini İslâmi düşün Batı medeniyetinin doğrularının mutlak olamayacağı biçiminde yorumladı), bunun Batı medeniyetinin eleştirisi olmasıydı.

Postmodern yaklaşımın bazen benimsediği kolaycı tavır (ben yaptım oldu tavrı), postmodern perspektifin özellikle dönemsel ve tepkisel cephesi, fikrin özünden çok moda olma kabiliyetiyle cezbolmaya hazır çevrelerin elinde postmodern söylemin defile malzemesi olması gibi nedenlerle, Birikim dergisinde postmodern tartışmaya ağırlıklı bir yer verilmedi. Buna karşılık, modernlik söyleminin (ve bunun iğdiş edilmiş bir izdüşümü olan Türkiye’deki çağdaşlaşma söyleminin) bir tahakküm aracı haline döndüğü noktalarda, postmodern eleştirinin içerik olarak zengin bazı tespit ve önerileriyle iletişim kurmaya dikkat edildi.

1980 sonlarında Türkiye’de fikir plânında hamleler yapan İslâmi düşünün bazı kesimleriyle Birikim dergisinin başlattığı tartışma, egemen toplumsal düzeninin eleştirisinin derinleştirilmesi ve kapsamlaştırılması amacını taşıyordu. Modernliğin, maddi alanda elde edilen zenginlikle beraber insanın anlam dünyasını fakirleştiren boyutlarının ele alındığı bu tartışma, insanî özgürleşmeyi esas hedef alan sosyalist düşünün kuruluş saiklerini yeniden keşfetmek ve buna yeni boyutlar katmak açısından önemliydi. Pozitivizmin ve onun bir uzantısı olan bilimciliğin etkisi altında kalan sosyalist düşün, insanın simgeler dünyasıyla var olduğunu, varoluşuna bir anlam vererek doğada yer aldığını giderek unutmuştu. Bir yönetim tekniği, bir örgütlenme modeli, bir üretim organizasyonu tekniği ve bir çeşit toplum bilimi olarak kendini görmeye başlamıştı. “Sosyalizmin bilimsel doğruları” gibi kalıplaşmış formüllerin giderek daha sık kullanılması, bu pozitivist-bilimci eğilimi ele verdiği gibi, sosyalist tahayyülün insanî varoluş dünyasının anlam ufkunu genişletmek yerine daraltmıştı. Sosyalist söylemin bu daralışının en önemli sonuçlarından biri, dinî veya etnik tasarımların ya da tüketici kimliği egemen bireyin, bu anlam boşluğunu farklı biçimlerde doldurmasıydı. Halbuki sosyalizmin çıkışında insanlığa göstermeye çalıştığı hedefin, insanlar tarafından özümsenmesi için, bu hedefin insanlara içkin yönünün öne çıkması gerekiyordu.


Bu nedenle, Birikim ikinci yayın döneminde, ilk yayın döneminde ele aldığı insanî yaratıcılık ve insanın özgürleşmesi sorunsalı üzerinde daha fazla durmaya başladı. Bu konuda iddalı olduklarını ifade eden sol dışı çevrelerle tartışmaya girdi. Sosyalist tahayyülün zenginleşmesi, onun sorduğu sorulara insanlık tarihinde verilmiş cevapların yeniden değerlendirilmesiyle mümkün olabilirdi. Bu değerlendirme, sosyalizmin bir teknik ve iktidar sorunu olmasını aşmak, onun insanlık durumunun temel sorunlarını kucaklayan bir varoluş felsefesiyle yoğrulmasını sağlamak için gerekliydi. Ancak bu koşulla, sosyalist tahayyül insanlık tarihine olumlu bir katkıda bulunabilirdi. Yalnız kendi referanslarına ve dar çevresine kapanmış bir sosyalist söylemin, kendini fakirleştirerek tekrarlamaktan daha öteye gidemeyeceği açıktı.

Birikim dergisi, böyle boyutlu bir çabanın içinde son derece mütevazı bir yer işgâl edebilirdi. Kendi yazarlarının özgün fikrî üretimleri yanında, sosyalist sorunsal bağlamında felsefi, siyasal ve iktisadî konularda dünyada 1970’lerde çok canlı biçimde sürdürülen tartışmaları da aktarma misyonunu yerine getiren Birikim’in, aynı misyonu 1980 sonlarında gerçekleştirmesi daha zordu. Dünyada sosyalizm tartışmaları giderek cılızlaşmış, felsefe, siyaset ve iktisat konularında zengin içerikli bir sorunsal, düşün dünyasına egemen olamamıştı. Postmodern söylemin en iddialı olduğu tespitlerden biri, yani merkezî ve tek bir referans/anlam noktasının geçerliliğini yitirdiği olgusu, bu açıdan doğrulanıyordu. Bu nedenle, ikinci yayın döneminde, Birikim’in özgürlük, eşitlik ve insanî zenginleşme konularındaki tartışmaları aktarma çabası daha sınırlı oldu. Gerçi bu aktarma ve yorumlama çabası, konular itibariyle, eskisinden çok daha geniş bir yelpaze içinde gerçekleştirilmeye çalışıldı. Ama bunlara bütünlüğünü veren, bunları bir sorunsal etrafında anlamlandırıp, birbirlerine eklemlenmelerini sağlayan yeni temel kurulmadığı, henüz kurulamadığı için, eski fikrî heyecan dalgasını yaratmak mümkün değildi.

Birikim’in son yüz sayı boyunca sürdürdüğü çabayı, 1970’lerdeki Birikim’den ayıran en önemli etmenlerden birinin bu olduğu söylenebilir. 1970’lerde, bir ortak temelin üzerinde sürdürülen zenginleştirme, derinleştirme ve pratik ışığında düzeltme çabası egemendi. 1980 sonlarında ise, bu temelin yeniden tanımlanması ve inşâsı ön plâna çıktı. Bu ikinci çabanın, kısa vâdeli sonuçları açısından daha az heyecanlandırıcı olması, çok daha uzun soluklu bir arayış içinde, kimi zaman el yordamıyla yer alması kaçınılmazdı. Örneğin, 1980’lere kadar, toplumsal dönüşümün taşıyıcılarının çözümlenmesi, ağırlıklı olarak işçi sınıfının dinamiklerini ana eksen alarak sürdürülüyordu. Bu, hem tarihî-toplumsal bir olguya denk düşüyordu hem de sosyalist düşüne egemen olan, iktisadî temelden hareket ederek toplumsal gelişmeleri çözümleme geleneğine uygundu. Ama 1980’lerden itibaren, kapitalizmin gelişme dinamiğinin kalıcı biçimde değiştiği ortaya çıktı.

Bu değişim karşısında, toplumsal dönüşümün taşıyıcısı hareketleri tespit etmek için, işçi kavramının emekçi/ücretli kavramına doğru genişletilmesi yetersiz kalıyordu. İktisat merkezli olmayan yeni toplumsal hareketler, kadın, çevre, kültürel kimlik hareketleri, yurttaş girişimleri, dayanışma inisyatifleri gibi oluşumların, toplumsal dönüşümde çekici güç olma kabiliyetleri bu dönemde daha belirginleşti. Daha tedrici ve günlük hayat merkezli bu dönüşüm dinamiği, aynı zamanda, iktisat merkezli bir dinamiğin ve bu bağlamda kapitalizm ve reel sosyalizmin dünyayı tek tipleştirme eğilimine karşı bir tepkiyi de içeriyordu. Insani zenginliğin ana unsuru olan farklılıkların denkliğinin ve indirgenemez varlık meşrûiyetlerinin tanımlanması, bunun için farklılıklara verilebilecek ortak özün tarifi, bu yeni arayışın aslî eksenlerinden biri olmaya başladı. Bu nedenle, Birikim’in son yüz sayısında, bu arayışın ürünlerini elinden geldiğince aktarmaya ve bu çabaya katkıda bulunmaya çalışan yazılar ve dosyalar ağırlıklı biçimde yer aldı. Sosyalizmi doğal bir gereklilik olarak değil, insanî bir seçim olarak ele almak almak, insana hem özgürlük ufuklarını açmak hem de daha büyük bir sorumluluk yüklemek demekti.

Sosyalist düşün, 19. yüzyılın ortasında, sadece burjuva toplumunu eleştirmekle kalmamış, toplumsal tahayyülde dinin işgâl ettiği egemen konumla da mücadele etmişti. Dinî tarih felsefesinin yerini almaya çalışırken, bu felsefenin bazı bakış açılarını veya bazı sorunlarını da benimsemişti. Tarihi vardığı noktadan geriye dönerek bir gereklilik olarak yorumlamak, yani teleolojik yöntem, bunların içinde belki en önemlisiydi. Bu yöntemin tarihi materyalizm biçiminde tezahürü, buna çok daha tartışmalı diyalektik materyalizmin ilave edilmesi, 20. yüzyıl sosyalizmlerinin fikrî temelini oluşturdu. Bir bakıma, tarih gene insanların dışında gerçekleşen, insanların seçim ve iradelerinden bağımsız bir yönü olan bir süreç olarak algılandı. Bu nedenle teleolojik tarih anlayışının eleştirisi, sosyalizmi yeniden tanımlamak için önemliydi. Tarihi bir yönü ve sonu olmayan, başat özne veya özneleri dönemlere göre değişen, yani aşkın bir öznesi olmayan bir süreç olarak ele almak, sosyalist ufuk ve tasavvuru insan merkezli kılmak için gerekiyor.

Sosyalizmi bir kuruluş tasavvurunun bilinçli ifadesi olarak tanımlayabilmenin ön koşullarından biri, belki en önemlisi bu. Devrim kavramı da, bu perspektif içinde anlam kazanıyor. Çıplak bir güç ilişkisine, iktidarın el değiştirmesine, mülkiyet ilişkisine yeni bir biçim verilmesine indirgenmeyen kapsamlı bir dönüşüm hedefi içeribilmesi için, devrimi çoğulluğu, yaygınlığı ve sürekliliği içinde tasarlayabilmek gerekiyor. Birikim dergisi, gelecek yayın hayatında da, sosyalist ufkun yeniden tanımlanması uğraşına, bu eksenleri ön plânda tutarak katkıda bulunmaya devam edecek.


Birikim’in ikinci yayın döneminde, iktisat ideolojisinin eleştirisi, önemli konu başlıklarından birisi oldu. Kendi başına anlamlı olan böyle bir eleştiri uğraşı, iktisat ideolojisinin, sosyalist düşünü de, neredeyse ilk oluştuğu dönemden başlayarak, uzun bir tarih diliminde etkisi altında aldığını dikkate alınca, daha da önem kazanıyor. Sosyalizmin düşünce ufkunu genişletmek, sosyalizmin modern dünyanın bir alt ürünü olmasını ve dolayısıyla, ufkunun modernlikle sınırlı kalmasını aşabilmek için, iktisat ideolojisinin irdelenmesi elzem.

İktisat ideolojisinin eleştirilmesi çabasını ve iktisadî alanın toplumsal içine yeniden oturtulmasını sağlayan yeni bakış açılarını, örneğin karşılıklılık, armağan, davranışların tarihi-toplumsal belirleyenleri, güven, iktisat nesnelerinin simgesel anlamları gibi kavram ve temaları özetlemeyeceğiz. Birikim’in, özellikle ikinci yayım döneminde yer verdiği bu konuları, yeniden okumak mümkün.

İktisat ideolojisinin, bugüne kadar bildiğimiz en uç ifadelerinden biri olan neo-liberal söylem, daha önce hatırlattığımız gibi, 1980’lerde Batı’da ve Türkiye’de düşünce dünyasını hızla egemenliği altına aldı. Neo-liberal yaklaşım, çıplak bireyi ön plana çıkarıyor; maddi zenginleşme hedefini putlaştırıyor; piyasa mekanizması aracılığıyla üretilen mal ve hizmetlerin iktisadî ve toplumsal etkinliğinin mutlak üstünlüğünü savunuyor; kamu alanının iktisadî ve toplumsal faaliyetleri düzenlemesinin bireysel özgürlüğü sınırladığını iddia ediyordu.

Bu yaklaşımla mücadele edebilmek için, iktisadın doğal kanunlarının olmadığını, iktisadın da bir tarihî-toplumsal kuruluş ve kurumlaşmanın ürünü olduğunu gösterebilmenin, sadece akademik değil, aynı zamanda siyasal önemi vardı. İktisadın, bir ideoloji olarak, modern toplumun kuruluş tasavvurunda işgâl ettiği yerin, insanların davranışlarını yönlendirmeye, dış dünyayı ve varoluşlarını algılamalarını belirlemeye yönelik olduğunu gösterebilmek, neo-liberal söylemin eleştirisinin güncel gelişmelere bağımlı olmasını önleyebilirdi.

1980 sonlarından 1990 ortalarına kadar, Birikim dergisinin aktarmaya ve dile getirmeye çalıştığı bu eleştirel çabanın bazı kavram ve tespitleri, Batı’da neo-liberal rüzgârların zayıflaması ve neo-liberal politikaların toplumsal sonuçlarından duyulan ürküntünün somutlaşmasının ardından, çok daha geniş bir çevre tarafından dile getirilmeye başladı.

Özellikle dayanışma, güven, kurumsallaşma ve kurumların tarihî-toplumsal tasavvurdaki yeri gibi temalar yaygınlaştı. Ama bunlar, iktisat ideolojisinin özünden değil, ondan kaynaklanan dünya görüşlerinin yön verdiği politkaların sonuçlarından hareket ediyorlardı. Amaçları iktisat ideolojisinin yön verdiği toplumsal düzenin dönüştürülmesinin yollarını aramak değil, bu düzenin sivriliklerinin yontulmasını sağlamaktı. Batı’da sosyal demokrat partilerin yeniden toplumsal ilgi alanı oluşturmaları, iktidara gelmeleri bu yeni arayışın ifadesiydi.

Gerçekten de on yıldan fazla süren liberal iktisat politikaları, toplumda eşitsizlikleri hızla arttırıp, yeni fakirler yarattı. Eğitim ve sağlık gibi alanlarda gelir seviyesine bağlı olarak farklı kalitede hizmetlerin kurumlaşması, kalkınmış ülkelerin candamarı olan toplumsal entegrasyon kanallarını giderek tıkamaya başladı. Bunun uzun vadede yaratacağı toplumsal sorunların bilincine varan liberalizm sözcülerinin bir kısmı, 1990’larda ekonominin insan-merkezli olması gerektiğini vurgulamaya başladılar. Bunun yanında, çıplak bir piyasa mekanizmasının ekonomiyi toplumsal hedeflerden uzaklaştırdığı gözle görülmeye başlandı. Özellikle finans dünyasının belirleyenlerinin kısa-orta vadede üretimden özerkleşmesi, finans merkezli değerlendirmelerin, istihdam ve ücretler gibi, ekonominin toplumsal hedefleriyle ters orantılı bir beklenti içinde olmaları, sermaye piyasası merkezli ekonomi anlayışının prestijine gölge düşürdü.

1990 ortasından itibaren, neo-liberal yaklaşımın eleştirisi yaygınlaşırken, iktisadın iç hedeflerinin toplumsal hedeflerin yerini aldığı yeni iktisadî düzenin mantığına, farklı yerlerden eleştiriler yağmaya başladı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra esen iyimser liberal fırtınanın, bu ülke ve eski uydularındaki somut gelişmeler karşısında prestijini kaybetmesi de, bu konuda etkili oldu.

Bunlara rağmen, Birikim dergisinde ifade edilmeye çalışılan iktisat ideolojisinin eleştirisi ile, neo-liberalizmin konjonktürel eleştirisi arasındaki temel farklar geçerliklerini korumaya devam ediyor. Neo-liberalizmin iktisat dünyasından ve/veya sosyal demokrasi cephesinden eleştirisi, pazar ekonomisinin başıboş bırakılmasının zararlarının altını çizmek, pazar ekonomisini denetleyip, düzenleyecek bir kurumun önemini vurgulamak, yeniden dağıtım mekanizmalarının gelir dağılımını düzeltici işlevlerinin altını çizmek gibi noktaların üzerinde duruyor. Bunlar mantıklı ve toplumsal açıdan gerekli öneriler. Ama iktisadın egemenliğinin aşılması sorununu gündeme getirmiyorlar. İktisadî düzenin empoze ettiklerini bir veri olarak algılamaya, bu verili kuralları dış müdahalelerle sınırlayıp, kısmen yönlendirmeyi hedefliyorlar. Özellikle sol eğilimli iktisatçılar, bu yeni dönemde, belki planlı ekonomi maceralarının dramatik sonuçları nedeniyle, bu kez temkinli davranıyorlar.

Bugün piyasa ekonomisi elitleri ve teknokrasi, iktisat ideolojisi aracılığıyla, toplumun geleceğinin tanımlanması ve belirlenmesine hükmediyorlar. Neo-liberal dalganın taşıdığı ve onun geri çekilmesine rağmen bir tortu olarak bıraktığı, iktisat elitlerinin, piyasa elitlerinin saldırgan ve çoğunlukla kendinden menkûl egemenliklerinin sorgulanması, demokrasinin iktisada indirgenmesinin eleştirilmesinin ilk adımı. Siyasal olarak sıkışmış Türkiye’de, 1990 başlarında siyasetin bu yeni elitler aracılığıyla önünün açılması girişimine karşı, bu nedenle Birikim mesafeli durdu.

Yeni elitler demokrasiyi iktisadî etkenliğin bir alt ürünü olarak, yani demokrasiyi araçlaştırarak sunuyorlardı. Demokrasinin sınırları iktisadî etkinlikle çizilebilirdi. Bu yeni elitlere göre, özellikle eşitlik ve özgürlük, bu sınırlar içinde ele elınması gereken kavramlardı. Birikim’de savunulan demokrasi kavramı, bu yaklaşımla taban tabana zıttı. Toplumun özgür ve bilinçli varoluşunun, insanların geleceklerini özgür biçimde belirlemesinin koşullarını sağlayan bir süreç olarak demokrasiyi anlamak, bu tür bir elitizmle mücadeleyi gerektiriyordu.

Demokrasiyi sadece bir kurumsal biçim değil, aynı zamanda bir süreç olarak tanımlamak, siyasal alanının üstünlüğünü ön plâna çıkarmak demektir. Kastedilen, dar anlamda, yani siyasal partiler, parlamento, hükümet gibi kurumlarla sınırlı siyasetin egemenliği değildir. Dar anlamda siyasetin egemenliği, modern toplumlarda demokratik veya totaliter biçimlerde zaten geçerli. Yeni sosyalist tasavvurun öne çıkardığı siyasallaşma ise, siyasal seçim alanının yaygınlaşması, toplumun siyasallaşması, siyasetin elitler katının tekelinden çıkarılmasını içerir.

İktisat da, bir toplumsal seçim süreci olduğu için, bu anlamda siyasal alan içinde yer almalıdır. Elbette iktisadın siyasallaşması, her türlü toplumsal iradenin iktisaden mümkün olması anlamına gelmez. Böyle bir aşırı iradeci yanılgıyı, reel sosyalizm acı biçimde yaşadı. İktisadın siyasallaşması, iktisadî seçimlerin bir azınlığın tekeli altındaki bir teknik olarak işlemesine son vermeyi hedefler. Kısacası, insanî varoluşu ilgilendiren tüm konuların seçime açık olması, bu konulardaki seçimlerin en geniş yelpaze içinde özgür biçimde yapılabilmesi, böylece toplumsal geleceğe yaygın ve bilinçli seçimlerle yön verilmesi için siyaset toplumsallaştırılmalıdır.

Bugüne kadar Birikim dergisinde, Türkiye toplumunun içinde bulunduğu sürekli bunalım halinin farklı tezahürlerinin incelendiği hemen hemen tüm yazılar, bu ufuk çizgisinden hareket ettiler. Toplumsal depolitizasyonun siyaseti neredeyse lağvetmesinin sonuçları, Birikim’in ilk yayın döneminden beri vurgulandı. Türkiye toplumuna bir gidişat empoze edenler veya böyle bir niyetleri olan iktidar sahipleri, liberal veya devletçi olsunlar, her dönemde siyasal alanı mümkün olduğu kadar dar bir alanda tutmaya çalıştılar. Elbette bu durum yalnız Türkiye’ye özgü değildir. Dünya egemenliğine oynayanlar da benzer bir yöntem izliyorlar. Demokrasinin siyasal alanının yaygınlaşmasıyla ancak mümkün olduğu Birikim’de neredeyse sürekli dile getirildi. Demokrasinin sadece bir savunma aracı değil, özgürlükçü sosyalizmin hedeflediği toplumun temel ilkesi olduğunu, sanırım daha uzun bir zaman ısrarla vurgulamak gerekecek.

* * *

Birikim’in , aralıklı da olsa, yirmi yılı aşan yaşamının bu kısa değerlendirmesi kaçınılmaz olarak kısmi ve öznel oldu. Değerlendirmesini yapmaya çalışırken, Birikim dergisinin benim düşünsel formasyonumu ne denli belirlediğini ve belirlemeye devam ettiğini fark etmişsinizdir.