Anasayfa > Birikim Arşiv > 101 - Eylül 1997 > Almanya: Devlet Küçülüyor, Ordu Büyüyor

Almanya: Devlet Küçülüyor, Ordu Büyüyor

Selami İnce | (Sayı : 101 - Eylül 1997)

Temmuz ortalarında kabarmaya başlayan Oder Nehri suları, Alman hükümetini oluşturan koalisyon partileri ve bu partilerdeki iç cepheler arasında Avrupa Para Birliği’ne geçişten Helmut Kohl’un yeniden başbakan adaylığına, sosyal devletin küçültülmesinden bakan sayısının azaltılması ya da kabine değişikliğine, vergi reformundan yeni Almanca yazım kurallarına kadar bir dizi konuda alttan alta yaşanan ciddi görüş ayrılıkları ve problemlerin üstünü örttü.

Ancak, ağustos başında Oder Nehri kendiliğinden duruldu ya da Helmut Kohl ve Savunma Bakanı Volker Rühe’nin deyimiyle Alman askerlerinin “muhteşem çabaları sonucu” durduruldu. Şimdi Alman toplumu ve politikasındaki kamplaşma, Oder Nehri’nin askerler tarafından durdurulduğunu söyleyenlerle nehrin kendiliğinden yatıştığını ileri sürenler arasında biçimleniyor.

Gelinen noktada bütün bu gürültü-patırtıyı Almanlar’ın çok sevdikleri “politikada yaz tiyatrosu oynanıyor” deyimiyle açıklamak da mümkün, ama başta Hıristiyan Demokratlar Birliği’nin (CDU) “bir devlet, bir halk, bir ordu” nakaratına bu sefer iki Almanya’nın birleşmesi sırasında olduğundan da daha sıkı sarılması ve görüntü olarak da Oder Nehri kenarında kum torbası dolduran Alman askerlerini kullanması işin ne bir yaz tiyatrosu ne de basit bir 1998 seçim kampanyası başlangıcı olduğunu gösteriyor. Tarafların varlığı, diğer konularda koparılan bütün gürültü patırtı ve Yeşiller’in ya da Hür Demokrat Parti’nin (FDP) bir grubunun çatlak sesleri bir yana, fırsat bu fırsat Almanya, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana adeta yok saydığı silahlı kuvvetlerini temize çıkarma hattâ ordusuyla övünme operasyonuna hız vermiş durumda.

Temmuz ortasından ağustos başına kadar Alman politikasının ve medyasının temel konusu, taşan Oder Nehri kenarında kum torbası dolduran Alman askerleri üzerinden Alman ordusunu övmekti. Televizyonunu ya da gazetesini açan herkes günler boyunca, belki de bazılarının yıllardır hasret çektiği “ordu-millet buluşması”nı izledi. “Oder Nehri neresidir, orada neler olmaktadır, kimin için ne kadar tehlike vardır” gibi soruları ne soran ne de cevaplayan vardı. Almanya-Polonya sınırını çizen Oder Nehri kıyısındaki Frankfurt kasabası ve birkaç köy nehrin taşması sonucu sular altında kalma tehlikesi geçirdi. Daha doğrusu nehir Polonya tarafında ve daha yukarıda Çek Cumhuriyeti’nde bazı yerleşim birimlerini sular altında bıraktı, can ve mal kaybına neden oldu. Uzmanlar Almanya açısından ciddi bir tehlikeden bile söz edilemeyeceğini duyuruyorlardı. Her şey Helmut Kohl ve Savunma Bakanı Volker Rühe’nin önce bölgeye 9 bin asker sevkiyatı ve ardından bölgeyi ziyaretleriyle başladı. “Çarpışma bölgesi”ni (gerçekten bölgenin adı günler boyunca böyle anıldı!) ziyaretinde Kohl, bu tehlikeyi yalnızca Doğu Almanların değil, bütün ulusun başına gelmiş “bir millî felaket” ilân etti. İkinci ziyaretinde Kohl’un askerlere konuşması aynen şöyleydi: “Muhteşem bir iş başarıyorsunuz! Bu, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra ulusun ilk birlikte hareket etme deneyimini başarıyla tamamlaması ve ordu millet buluşmasıdır.” Ve istim ardından geldi: Volker Rühe, bugün “inanılmaz bir çalışkanlık ve disiplinle doğaya karşı savaşan ordunun yarın başka tehlikelere karşı Almanya’yı koruyacağını” söylüyor, hiç ordusuz bir devlet olur mu, sorusunu soruyordu.

Peki bu süre içinde 9 bini asker yaklaşık 15 bin kişi 160 km’lik ırmak boyunca hangi “inanılmaz işleri” başardı? Önce, bölgede yaşayan 8 bin kişinin evini terk etmesi gerektiğine karar verildi ve bunlar adeta asker zoruyla evlerinden akrabalarının ya da tanıdıklarının yanına yerleştirildiler. (Çarpışma Mahalli Komutanı Tuğgeneral Hans Peter von Kirchbach, ‘bölge insanı hâlâ misafirperver ve dayanışmacı’ diyerek hem sosyal devlet olmanın yükümlülüklerinin devredilebileceğini hem de Doğu Almanların nedense biraz tuhaf olduklarını tescil etmiş oldu!) Her şeye rağmen bu 8 bin kişinin % 20’si “bir tehlike görmediklerini” söyleyerek evlerini terk etmediler. Toplam 5.2 milyon kum torbası doldurup ırmak kenarına yerleştiren askerler, günlük olarak 12 ton yiyecek ve içecek tükettiler... Gerçekten olup bitenin hepsi bu... Askerî araçlar, helikopterler, çadırlar ve kum torbaları arasında ortalık toz dumanken, her şeyin bundan ibaret olduğuna dair kim ağzını açıp iki kelime laf edebilirdi ki? Zaten Mehmetçik gazeteciler her yerde: “Bosna’ya barışın korunması için gideli beri Alman ordusunun, daha önce kendisine pek sempatiyle bakmayan kesimler arasında bile, geçerliliği arttı. Oder Nehri’nin taşması sırasındaki mücadelesiyle ordu mensuplarını tanıyan halk askerlerin ne kadar önemli olabileceğini gördü. Askerler gece ve gündüz boyunca canla başla çalışmamış olsalardı, zarar ne kadar büyük olurdu? Oder’deki zarar bütün ulusun zararıdır ve ulusal bir felaket karşısındaki cephenin temeli ordudur. Ordu için niçin bu kadar para parcandığı gibi soruların aklı başında hiçbir kimse ya da politikacı tarafından dile getirilemeyeceği de Oder’de görülmüştür.” (Rüdiger Moniac, Die Welt, 31 Temmuz 97.) Meseleyi hâlâ göremeyen ve anlayamayanlar için ise amigolar devrede: “Çoklarınız yalnızca televizyonlarınızdan gördünüz, su taşkınına karşı savaşta nasıl mücadeleci ve yorulmak bilmezdi Alman askerleri. Böylesi bir yiğitlik...” (Helmut Markwort, Focus Başyazarı, sayı 32.) Su baskınının yaşandığı Brandenburg Eyaleti Sosyal Demokrat Çevre Bakanı Matthias Platzeck eski bir Doğu Alman ve savaş karşıtı bir pasifist olduğu için her gün bölgede bulunmasına ve diğerleri ne yapıyorsa yapmasına rağmen adeta önüne gelen herkes tarafından azarlandı. Der Spiegel’in 32. sayısındaki röportajda Platzeck’e aynen şöyle soruluyor: “Oder’de Alman ordusu kumandayı ele almış durumda. Pasifist Platzeck ordunun değerini nihayet anladı mı?” Eski “sosyalist” Doğu Almanya, Polonya ve Çekoslovakya da, Oder Nehri havzasına yerleşim izni verdikleri için zaten baş suçlu ilân edildiler.

Ve yaz başından beri adeta üzerinde adı konulmamış bir konuşma yasağı uygulayan “ordunun küçültülmesi” tartışma dosyasını, CDU bu sefer vaktin gelmiş olduğuna kanaat getirmiş olacak ki, usulca raflardan indiriverdi... FDP yaz başında Genel Sekreter Guido Westerwelle’nin ağzından ordunun küçültülerek profesyonelleştirilmesi, mecburi askerliğin kaldırılması, kadınların da isterlerse silah altına alınabilmeleri tezini dillendirmiş ve koalisyon ortağından sert tepki alınca konu adeta unutulmuştu. Ve birdenbire Oder Nehri taşkınlığı sırasında CDU’lu Savunma Bakanı Rühe, bunu hatırlayıverdi. Rühe, mecburi askerliğin kaldırılmasını savunan FDP’yi önce “gaflet, delalet” ve hattâ “hıyanet” içinde olmakla suçladı. Rühe, FDP’ye askerlik mecburiyetinin “halk-ordu dayanışması”nın ender yollarından biri olduğunu ve fazla konuşmaması için koalisyon protokolünü hatırlattı. FDP’liler de, koalisyon protokolünde partilerden hangisinin hangi konuda konuşma hakkı olduğuna dair bir maddenin de bulunmadığını hatırlatan gayet şık ve cepheden bir cevap vererek konuyu üye tabanına götüreceklerini açıkladılar. CSU’lu Maliye Bakanı Teo Weigel bile Kohl’le aralarındaki tatsızlıkları unutarak Rühe’yi destekledi. (Weigel, CDU’nun Bavyera Partisi olarak da bilinen koalisyon ortağı Hıristiyan Demokratlar Birliği’nin [CSU] Genel Başkanı, Bayern, Avrupa Para Birliği konusundaki Kohl çizgisine karşı ve birliğin ertelenmesini savunuyor. Ayrıca, yıl sonunda CSU’daki Posta Bakanlığı’nı, postanın hemen tümden özelleştirilmiş olması nedeniyle kaldırmayı gündemine alan Kohl’le Weigel arasında bakan sayısı pazarlığı da ayrı bir problem olarak duruyor. Weigel'in ekonomiden dış politikaya doğru kayma isteği de ayrı bir konu.)

Mecburi askerlik konusunda başlayan tartışma aslında birçok konuda cini şişesinden çıkarmış durumda. Tartışma her şeyden önce, 1998 seçimleri öncesi parti içi ve partilerarası iktidar mücadelelerini ve olası seçim işbirlikleri, koalisyon modelleri gibi konularda partilere ve gruplara geniş ufuklu perspektifler sunuyor. Çoğu zaman FDP’li oldukları bile unutulan Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel ve eski Dışişleri Bakanı Hans Dieter Genscher FDP’nin bu politikasına CDU argümanlarıyla karşı çıktılar. Kohl’un “mecburi askerliğe karşı olmak benim döneminde mümkün değildir” türü meydan okumasına Cumhurbaşkanı Roman Herzog’un, “zorunlu askerlik kişisel özgürlüklere tecavüzdür” diye karşılık vermesi de başka bir ilginçlikti. Sosyal Demokratlar, bize bir yerlerden çok tanıdık geldiği gibi, yine ilkesiz ve politikasızdılar. Sosyal demokratların Başbakan adaylarından Gerhart Schöder, “yabancıların sınırdışı edilmeleri” gibi konularla meşgul olduğu bir sırada, konuyla ilgili CDU’ya yakın şeyler söyleyerek, beklenildiği gibi hem tabanına hem de CDU’ya kendi liderliğinde bir CDU/SPD koalisyonuna evet diyebileceğini bir kez daha belirtme fırsatı buldu. SPD’nin diğer Başbakan adayı Oskar Lafontaine ise, SPD/CDU koalisyonundan daha çok SPD/Yeşiller koalisyonunu düşündüğü için Yeşiller’e yakın şeyler söyledi. Ama hangi Yeşiller’e? Bosna’ya asker gönderilmesine de evet diyen Yeşiller Parlamento Grubu, Joschka Fischer’in etrafında “orta yolcu” bir çizgi izlerken, Bosna’ya giden askerleri “1941’deki işgale giden dedeleri gibi gidiyorlar” diye nitelendiren Parti Sözcüsü Jürgen Tritten’in etrafındaki örgüt ise, ordunun hem küçültülmesini hem de gönüllü hale getirilmesini savunuyor.

Alman ordusunun dışarıya asker göndermesi ya da Almanların askeriyle övünmesi adı koyulmamış bir tabuydu. Almanya II. Dünya Savaşı’ndan bu yana dışarıya asker gönderme “yasağını” Bosna’ya bu yılın başında NATO öncülüğünde Fransızların komutasındaki İstikrar Gücü bünyesinde 2 bin asker göndererek yıktı. Almanya 1941’de Yugoslavya’ya işgal gücü olarak girmiş, iki gün içinde bütün ülkeyi işgal etmiş ve yakıp yıkmaya başlamıştı. Ve kısa süre içinde Yahudiler başta olmak üzere bir milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştu. İşgal, ülkeyi iç savaşa sürüklemiş ve Tito’nun öncülüğündeki Partizanlar dört yıl süren mücadeleden sonra faşist Alman ordusunu ülkeden ancak çıkartmışlardı. 1955 yılında yeniden oluşturulan Alman ordusunun bir daha asla böyle bir şeyi aklının ucundan bile geçiremeyeceği, hattâ dışarıya asker göndermeyeceği hem iç hem de uluslararası arenalarda adeta yazısız kanun haline gelmişti. Ama yılbaşında, NATO bünyesinde Bosna’ya asker gönderme Kararı, Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ve bazı Yeşil Parti milletvekillerinin, yukarıda sayılan gerekçeli red oylarına karşın meclisten tam bir millî birlik ve beraberlik ruhu içinde çıktı. Zaten iki yıl önce de Somali’ye sembolik olarak bir düzine kadar asker göndermişti Almanya. Her ne kadar daha sonra Bosna’ya gönderilen askerlerin gitmeden önceki özel eğitimlerinde sivil halka nasıl işkence yapılacağı ve nasıl tecavüz edildiğine dair eğitim aldıklarının video kasetleri ortaya çıkmışsa da, cihet-i askeriyeye göre, 340 bin askeri olan bir orduda böyle münferit hadiselere rastlamak normaldi, aslolan ordunun Bosna’da barışı koruduğuydu. Uluslararası arenaya pek küçük, ama emin adımlarla giren Alman ordusunun içteki meşrûiyetinin pekiştirilmesi için bu Oder Nehri taşkını bulunmaz bir fırsat sundu.

Ve 10 Ağustos’ta basına bir haber sızdı: Volker Rühe, Alman ordusunun nasıl kahraman olduğunu, orduda işlerin nasıl gittiğini ve ordunun desteklenmesini isteyen bir video klibi hazırlatmıştı. Bu video klibinin maliyeti 10.5 milyon marktı ve içinde Bosna’dan, Somali’den, Oder’den görüntüler vardı. Hem de Bild gazetesinin diliyle hazırlanmış bir konu metniyle: “Alman ordusu gerçekten mükemmel”, “çılgınca bir mükemmellik”, “gerçekten olağanüstü”... Ruhe’nin planı arasında bu videonun televizyonlarda gösterilmesi ve gazetelere de ilân hazırlanması vardı.

Kampanyanın başlığı ise, “Orada bir şeyler oluyor”du. Ve gerçekten orada bir şeyler oluyor. Video klibinin tamamlandığı gece, 11 Ağustos’ta, Saksonya Eyaleti’nin başkenti Dresden’de bir şeyler oluyordu. İnşaat işçisi İtalyanlar’ın kaldığı bir baraka “Heil Hitler” diye bağırarak saldıran bir grup asker tarafından, yakıldı. Askerlerden yalnızca ikisi tutuklandı. “Heil Hitler” diye slogan atarak barakayı ateşe veren askerleri yerel polis ve savcılık bir süre “olay kız davasından çıkmış” diye korudular, ama görgü tanıklarının ifadeleri üzerine saldırının yabancı düşmanlığı çerçevesinde faşizan bir eylem olduğu açıklığa kavuştu. Yani askerler bir çuval inciri berbat etmişlerdi. Oder’de baraj kurtaran Rühe, askerleri kurtaramadı, ama herhalde biraz daha etraflıca düşünmüş olacak ki, bu videoyu ve reklam metinlerini yayımlamaktan vazgeçti. Öyle ya, kendi döneminde yalnızca yabancı düşmanlığı konusunda bile askerlerin kırdıkları cevizler bini geçmişti. Eylül 1996’da Brandenburg eyaletinin Trebbin kasabasında İtalyan inşaat işçilerine sopalarla saldıran askerler birçok İtalyan’ın yaralanmasına ve bir işçinin felç olmasına neden oldular. Yine Mart 97’de Detmold’da yabancılara saldıran bir düzineden daha fazla askerî personel gözaltına alındı. Bu sarhoş subay ve askerler de basına yansıdı ve beş kişi hapis cezasına çarptırıldı.

Ordunun küçültülmesi ve mecburi askerliğin kaldırılması önerisi, anti-militarist bir çizginin savunulmasından çok FDP’nin özelleştirmeci çizgiyi biraz abartmasıyla ilgili. FDP, ordunun küçültülmesi ve profesyonelleştirilmesini, daha ucuz olacağı ve çevik bir yapıya kavuşacağı tezleriyle savunuyor. FDP, eski doğu-batı kutuplaşmasının ortadan kalktığını, NATO ve AGİK’in Almanya’nın ayrı bir mecburi ordu beslemesinin gerekçelerini ortadan kaldırdığını iddia ediyor. Bu görüşlerin sahibi Genel Sekreter Westerwelle ve ekibini parti içinde Klaus Kinkel gibi soy muhafazakâr ekip “parti yönetmeyle şirket yönetmeyi birbirine karıştırıyor” diye nitelendiriyor. CDU ise, FDP’nin “rambo ordu” peşinde koştuğunu, mecburi ordunun “halk ordusu” olduğunu söyleyerek bildik popülizmin kurtarıcılığına sığınıyor. CDU, iki Almanya’nın birleşmesi ve Doğu Bloku’nun yıkılmasından sonra adım adım “devletin küçültülmesi” yolunu izledi. Hattâ iki Almanya birleşince, Doğu Almanya’dan hiç general almayarak, aldığı 250 bin kadar asker ve subayı da iki yıl içinde tasfiye ederek devletin küçültülmesinde ne kadar kararlı olduğunu gösterdi! Sosyal yardımların genel olarak kısılması, hastalık, işsizlik ve çocuk paralarının kesilmesi, sağlık sigortasının yükseltilmesi, çalışanlardan kesilen genel vergilerin artırılması, Doğu’da oturanlar için Batılı çalışanların dayanışma vergisine bağlanmaları gibi, devleti, daha doğrusu devletin “sosyal” kısmını küçültmeye dönük radikal operasyonlar da başarıyla gerçekleştirildi.

Kısacası hayatın bütün alanlarını özelleştirmeyi savunan ve bunu elinden geldiğince uygulayan Kohl, o denli iri cüssesine rağmen hâlâ kıvrak manevralar yapabiliyor. Gelecek seçimler için Kohl’un birleştireceği iki Almanya kalmadı ama daha şimdiden CDU’nun “ordu-millet” birliğini sağladığı kesin. Solculara gelince, iyi niyetli düşünecek olursak, askerlerin garnizonlarda can sıkıntısından tecavüz etme talimleri yapıp video kasetleri doldurmalarından, Oder Nehri kenarında kum torbası doldurmaları evladır diye düşünüyor olacaklar ki, bu Oder Nehri şovunu bir tür “toplumsal dayanışma” olarak nitelemekten hiç çekinmediler.

SELÂMİ İNCE