Kazın Ayağı

Ender Özkahraman | (Sayı : 101 - Eylül 1997)

Yazının başlığı çoğu okuyucuya yadırgatıcı gelebilir. Narsisizm ve sosyalizm, birbirleriyle karşıtlık ilişkisi içerisinde olamayacak denli ayrı düzeylerin kavramları olarak düşünülebilir. Bu yazı bunun pek de öyle olmadığı üzerine bir deneme.

Yazının başlığının vaadettiğinin aksine sosyalizm üzerine pek az şey söyleyeceğim. “Nasıl bir sosyalizm?” meselesi Birikim’in çeşitli sayılarında benim yapabileceğimden çok daha yetkin bir şekilde tartışıldı, daha da tartışılacak. Ben bu tartışmaların temel bazı argümanlarına dayanarak, sosyalizm derken neyi kastettiğime kısaca değindikten sonra, bu yazının ana gövdesini oluşturacak olan narsisizm (ve onunla ilintili olarak anti-sosyallik) konusuna gireceğim. Narsisistik ve anti-sosyal kişilik tarzlarının fenomenolojisi üzerine uzunca bir gezinti yaptıktan sonra “sonuç” bölümünde bu meselenin önem arz eden noktalarının kısaca altını çizmeye çalışacağım.[1]

SOSYALİZM

“Narsisizm sosyalizme karşı” derken kısaca şöyle bir sosyalizmden söz ediyorum:

1. Eşitliğin ve özgürlüğün bir sentezi olarak sosyalizm.

2. Eşitlik derken, düzayak, mekanik, zorlayıcı ve o anlamda da yanılsamalı bir eşitlik anlayışından değil de, mutlak bir eşitliğin mümkün olmadığının bilincinde olarak, var olan derin toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri bir yandan azaltmaya çalışıp, tüm sömürü biçimlerini yok etmeye uğraşırken, asıl vurguyu, insanların farklı olmalarına rağmen eşdeğer oldukları ve bu yüzden de eşdeğer bir tarzda muamele görmeleri ve kendi potansiyellerini geliştirebilmeleri için eşit imkânlara sahip olabilmelerine yapan bir sosyalizm.

3. Özgürlük derken, tek tipleştirmeye, tüm otoriter ve totaliter anlayışları, hiyerarşik düzenlemelere, vesayetçi sistemlere karşı durup, çoğulculuğu ve giderek artan tarzda doğrudan demokrasiyi savunan ve asıl vurguyu insanın temel ayırıcı nitelikleri olan hayal gücünün ve yaratıcı potansiyellerinin gelişebilmesinin önündeki engellerin kaldırılmasına yapan bir sosyalizm.

4. Sosyalist dönüşümü politik iktidar meselesine ve ekonomizme indirgemeyen, varmak istediği hedefin kullandığı ya da kullanacağı araçlarda içkin olduğunun bilincinde olup, mücadele araçlarını ve yöntemlerini seçerken kılı kırk yaran, dolayısıyla devrimi bugünden, gündelik hayattan, insan-insan, insan-doğa ilişkilerinden, içinde yaşadığımız çevreden ve kurumlardan başlatan[2] bir sosyalizm (şimdi-ve-burada sosyalizmi).

5. Böylesi kapsamlı bir toplumsal dönüşüm için, bu dönüşüme şu ya da düzeyde katılan insanların kendilerini ne derece dönüştürebildiklerini sürekli sorgulayan, sosyalistliği yalnızca söz ve iş düzeylerinde değil, oluş ve yaşam tarzı düzeyinde değerlendiren ve bu bağlamda da insanî gelişime merkezî önem atfeden bir sosyalizm.

6. İnsanî gelişim derken, eleştirellik, yaratıcılık, katılımcılık gibi temel değerlerin yanında eşdeğerlilik ve özgürlüğe giden yolda en büyük erdemin empati (eşduyum) olduğunun bilincinde olan bir sosyalizm. Kapitalizmin insanî düzeyde en ciddi tahribatının ve yeniden üretim motorunun insanların yalnızca kendileriyle, en fazlası dar çevreleriyle meşgul hale gelip, Öteki’ni iten yok sayan düşmanlaştıran bir noktaya savrulmaları olduğunu kabul eden ve insanî gelişimin belirleyici özelliği olarak Öteki’ni hissedebilmeyi, empatiyi gören bir sosyalizm.[3]

Burada vurgulanan altı nokta (eşdeğerlilik, özgürlük, bu ikisinin dengeli bir sentezi, şimdi-ve-burada, insanî gelişim, empati, belli bir sosyalizm yönelimini genel ve soyut bir düzeyde, kısmi olduğunu kabul edebileceğim bir tarzda tanımlıyorlar. Ancak narsisizm meselesiyle halleşebilmemiz için bu genellik, soyutluk ve kısmiliğin ciddi bir problem oluşturmadığını düşünüyorum.[4] Narsisizmin ve anti-sosyalliğin, diğer özellikleriyle birlikte, benlik değerine ilişkin ciddi problemleri nedeniyle empati-özürlü kişiler tarzları olduğunu ve bu durumun Öteki’ni eşdeğer olarak görmeyi ve özgürlükçülüğü imkânsız hale getirdiğini yazı boyunca göstermeye çalışacağım. Narsisizmi sosyalizm açısından bir problem olarak şimdi-ve-burada ele almamızın nedeni de insanî gelişime ve onun ertelenemez niteliğine yukarıda yaptığım vurgu.

PSİKANALİTİK TANI

Narsisizme geçmeden önce bu kavramı nasıl bir teorik çerçevede kullandığımı belirtmeliyim. Narsisizm her şeyden önce psikanalitik bir kavram. Freud tarafından literatüre sokulmuş, ardılları tarafından geliştirilmiş ve özellikle son yirmi- otuz yılda psikanaliz içinde en çok tartışılan, en çok önem verilen konulardan biri olmuş. Başka bazı konularda da olduğu gibi, narsisizm konusunda psikanalizin teorik etkisi kendi sınırlarını aşıp genel psikiyatri psikoloji alanına dek yayılmış ve bir süredir dünya psikiyatri camiasının “teoriler-üstü” kutsal kitabı mertebesine erişen psikiyatrik tanı sınıflandırma sistemlerinde[5] bile bir kişilik bozukluğu tanısı olarak kendisine yer bulabilmiş. Bu tanı sistemlerindeki narsisizm anlayışı kısmen psikanalizden etkilenmiş olmakla birlikte, psikanalizin anladığı narsisizm bir kişilik bozukluğu tanısına indirgenemeyecek kadar kapsamlıdır. Bu kapsamlılık, kişilik bozukluğu gibi vahim bir durum olmasa bile psikanalizin bir kişilik yapısı tarzı olarak narsisizmden söz edebilmesinden gelir. Psikanaliz “normal”in patolojisini ya da “patoloji”deki normalliği ele alabilmek bakımından diğer psikoloji/psikiyatri okullarına göre daha avantajlıdır. Normal ve anormali kategorik bir farklılıktan çok bir süreklilik içinde derece farkı olarak tanımlamaya daha yatkındır.

Psikanaliz-içi tartışmalara, çekişmelere pek ilişmeden, Nancy McWilliams’ın[6] yaklaşımına dayanarak, çok kısaca, bir psikanalist ya da psikanalitik yönelimli bir terapist kendisine başvuranı anlamaya çalışırken (tam koyarken) nelere dikkat eder konusuna girelim: Bu yaklaşımda esas olan kişiliğin nasıl örgütlendiğinin (personality organization) anlaşılmasıdır.[7] Nasıl bir teropötik tutum takınılacağı buna göre belirlenecektir.

Kişilik yapısı[8] iki ayrı eksen üzerinden tanımlanır: 1. Kişilik yapısının gelişim olgunlaşma düzeyi. 2. Kişilik tipi/tarzı. Narsisizm (ve anti-sosyallik), bir kişilik tarzı olarak ikinci eksende gündemimize girmesine rağmen önce bir miktar birinci eksen üzerinde durmamız gerekiyor.

KİŞİLİK YAPISININ GELİŞİM DÜZEYİ

Bu düzey, sağlıklıdan psikotiğe doğru uzanan bir süreklilik içinde tanımlanır. Söz konusu olan, kişinin psikolojik gelişiminin dikey olarak ulaştığı düzeydir. Temel varsayım, insanın doğumundan itibaren (özellikle yaşamının ilk yıllarında) kritik bazı gelişimsel aşamalardan geçtiği ve optimal[9] bir çevrede yetişiyorsa, yaşamın ilk yılında görülen psikotik-gibi bir düzeyden giderek olgunlaşarak sağlıklı bir düzeye doğru evrilmesi ve açımlanmasıdır. Bu yolda birçok psişik çatışkılardan geçilir ve psişik dünyamıza birçok yeni şey eklenir. Eğer optimal bir çevre yoksa gelişim sağlıklı düzeye varamaz. Zamanında çözülmesi gereken çatışkılar erişkinlik dönemine taşınır ve/veya zamanında edinilmesi gereken psişik zenginlikler edinilmez ve eksik kalır, dolayısıyla kişinin çeşitli düzeylerde işlevselliği bozulur.[10]

Psişik gelişim yaşamın ne kadar erken bir döneminde optimal-dışı koşullar nedeniyle sekteye uğrarsa kişiliğin gelişim düzeyi o denli ilkel bir düzeyde örgütlenir. Bu gelişim ekseni bir süreklilik olarak tanımlanmasına rağmen, derece farklılıklarının büyüklüğü kategorik olarak ayrımsanabilecek üç değişik düzeyin kavramsallaştırılabilmesine olanak sağlamıştır. 1. Psikotik, 2. Sınır (borderline), 3. Nevrotik sağlıklı[11] örgütlenmeler. Bu üç düzeyi ayırmada kullanılan ölçütler şunlardır: tercih edilen savunma mekanizmalarının olgunluk düzeyi, kimlik bütünlüğünün düzeyi, gerçeklik sınamasının uygunluğu, kişinin kendi patolojisini gözlemleyebilme kapasitesi, ana çatışkının niteliği, aktarım[12] ve karşı-aktarım[13] potansiyeli.

Psikotik düzey, en ilkel, en dağınık, en kırılgan, en “örgütsüz” kişilik örgütlenmesidir. Açıkça psikotik olan kişilerde varsanılar, hezeyanlar ve mantıktan yoksun düşünceler hemen fark edilebilir. Kimilerinde ise bu durumların ortaya çıkması için ciddi bir stres faktörünün devreye girmesi gerekir. Psikotik düzeyde, ilkel savunma mekanizmaları (içe çekilme, inkâr, kadiri mutlak denetim, ilkel idealleştirme-değersizleştirme, yansıtma ve içe almanın ilkel biçimleri, yarılma ve bölünme gibi) kullanılır. Derin bir kimlik bunalımı vardır. Gerçeklik duyumu bozunmuştur. İç ve dış yaşantılar arasındaki sınır iyice bulanıklaşmıştır. Kendi problemlerini gözlemleyebilme kapasitesi yoktur ya da çok kısıtlıdır. Ama çatışkı varoluşsaldır (yaşam-ölüm, güvenlik-terör/kaos). Aktarım kapasitesi sınırlı olmasına rağmen, analistin karşı-aktarım tepkisi genellikle pozitiftir.

“Sınır” terimi psikotik ve nevrotik düzeyler arasındaki düzeyi tanımlamak için görece yakın zamanlarda ortaya konmuştur. Sınır düzey kişilik örgütlenmesi son birkaç on yıldır psikanaliz içinde en çok tartışılan konulardan biridir. Bu düzeyde kullanılan savunma mekanizmaları da psikotik düzeyde olduğu gibi ilkeldir (yansıtmalı özdeşim ve yukarıda sayılan diğerleri gibi).[14] Psikotik düzeydeki kadar olmasa da kimlik bunalımı burada da söz konusudur. Kimlik duyumları tutarlı ve ahenkli olmaktan uzaktır. Kimlik karmaşasına rağmen var olduklarını bilirler. Gerçeklik duyumu büyük ölçüde yerindedir. Buna rağmen kendi problemlerini gözlemleyebilme kapasitesi çok sınırlıdır. Terapiye kendileriyle uğraşmak, değişmek için değil de daha çok bir şekilde mecbur kaldıkları için, başkalarını duygusal olarak yaralamayı durdurabilmek ya da çevrelerinden gelen eleştirileri engellemek için giderler. Terapi ilişkisi dahil herhangi bir ilişkide hem yakınlıktan hem de uzaklıktan rahatsız olurlar. Ana çatışkıları yardım isteme-reddetme, ayrılma-bireyleşme (seperation-individuation) konularındadır. Bu durum özellikle kişilerarası ilişkilerinde büyük zorluklar vardır. Analiz sırasındaki aktarım ve karşı-aktarım tepkileri oldukça güçlüdür ve problem yaratabilir.

Nevrotik düzey kişilik örgütlenmesi ise en gelişmiş ve en çok görülen tiptir. Kullanılan savunma mekanizmaları daha olgundur (bastırma, gerileme, yalıtma, entellektüalize etme, akılcılaştırma, kendine karşı dönme, yer değiştirme, karşıt tepki oluşturma, tersine çevirme, özdeşleşme, yüceltme gibi). Arada ilkel savunmalar kullanılsa bile bunlar yaygın ve egemen tarzda değildir. Kimlik duyumu sağlam ve bütünseldir. Davranışları görece daha tutarlıdır. Gerçeklik duyumu genel olarak bozunmamıştır. Kendi problemlerini gözlemleyebilme kapasiteleri gelişkindir. Bu anlamda problemlerinin kaynağını yalnızca kendi dışlarında aramazlar. Ana çatışkıları ödipal karakterdedir. Terapiye gelmelerinin ana nedeni ulaşmak istedikleri şeylerle bunlara ulaşma yolunda kendi önlerine çıkardıkları engeller arasındaki gerilimdir. Aktarım ve karşı-aktarım tepkileri psikotik ve sınır düzeylere göre çok daha yordanabilir durumdadır.

Bu üç düzeyi çok kısaca özetledikten sonra iki noktaya daha değinmekte fayda var. Birincisi, bu üç düzey arasındaki sınırların çok kesin olmadığı, arada geçişlilikler olabileceğidir. Örneğin alt-düzey nevrotik örgütlenme bazı özellikleriyle üst-düzey sınır örgütlenmeye benzediği gibi, bazı özellikleriyle de üst-düzey nevrotik (sağlıklı?) örgütlenmeye benzer. İkincisi, duygusal olarak zorlayıcı yaşantılar bu eksendeki örgütlenme düzeyini genellikle geçici olarak bir miktar geriletebilirler. Bu anlamda belli bir kişi için gelişimsel örgütlenme düzeyinin bu eksende bir nokta olarak değil de bir aralık olarak düşünülmesi daha uygundur.

KİŞİLİK TARZI (YA DA KARAKTER)

Gelişimsel örgütlenme düzeyinin tanımlandığı eksen psikanalitik tanının omurgasını oluşturuyorsa, bu omurganın yatay olarak ne tür bir şekil ve renk aldığını ikinci eksende tanımlanan kişilik tarzı gösterir. Psikanalitik kişilik tarzları kataloğunun en çok çevrilen sayfalarında şunlar vardır: Narsisistik, anti-sosyal (psikopatik), şizoid, paranoid, çökkün (depressive), mazoşist, takıntılı-zorlantılı (obssesive-compulsive), histerik ve çözülmüş (dissociative). Bu kişilik tarzlarının her biri yukarıda değinilen gelişimsel örgütlenme düzeyi ekseninin herhangi bir aralığında bulunabilirler. Ancak bazı tarzlar belli aralıklarda daha sık görülür. Örneğin takıntılı-zorlantılı ve histerik kişilik tarzları daha çok nevrotik düzeyde, şizoid tarz daha çok psikotik düzeyde, narsisistik tarz daha çok sınır düzeyde yer alırlar. Bir insanın bu tarzlardan yalnızca birini saf haliyle taşıması nadir görülse de genellikle belli bir tarz baskın konumdadır. Bu durum özellikle daha esnek bir yapıya sahip olan nevrotik düzeye kişilik örgütlenmelerinde önem kazanır. Nevrotik birden fazla kişilik tarzını barındırabilirler. Ama nevrotiklerde bile genellikle baskın bir tarz vardır.[15]

Şimdiye kadar sözü edilen iki eksen birlikte düşünüldüğünde, örneğin, psikanalitik esintili psikolojik raporların “özet tanı” bölümlerinde şöyle cümlelere rastlanılabilir: “Gelişimsel olarak sınır aralığın üst düzeyinde, karakterolojik olarak paranoid özellikler barındıran narsisistik tarzda örgütlenmiş bir kişilik yapısına sahip olup...” ya da “gelişimsel olarak alt-nevrotik düzeyde, karakterolojik olarak narsisistik özellikler eşliğinde histerik bir tarzda örgütlenmiş bir kişilik yapısı...” Bu iki örnekte de narsisistik kişilik özellikleri söz konusudur, ancak birincide narsisizm baskın kişilik tarzıyken, ikinci örnekte baskın tarz olan histeriye eşlik eden özellikler konumundadır. Bir psikolojik değerlendirme ve terapi süreci açısından oldukça önemli olabilecek bu ayrım, bu yazı kapsamında ele alınması gereken bir ayrım değildir. Bu yazı çevresinde vurgulanacak olan baskın olsun olmasın belirgin (kişinin hayatını, işlevselliğini etkileyecek düzeyde) narsistik özellikler ya da tarzdan söz ederken ne demek istediğimizdir.

NARSİSİZM

Narsisistik kişilik tarzına sahip kişilerin en ayırdedici özelliği benlik değerlerini idame ettirebilmek için sürekli kendi dışlarından onay alma ihtiyacında olmalarıdır. Onaylanmak hepimizin hoşuna gider, yerilmekten de o oranda hoşlanmayız. Bu anlamda herkes için belli bir narsisistik hassasiyet mevcuttur. Böylesi “normal” bir hassasiyet, orantısız ve aşırı derecede kendisiyle ve benlik değeriyle meşgul olma halini almış ise o zaman narsisistik tarzdan söz edebiliriz.

Narsisistikler sürekli başkalarından onay alma arayışında oldukları için, dışarıya karşı nasıl göründükleri sahiden nasıl olduklarından çok daha önemlidir. Kendilerinin farkında olmadığı (bilinçdışı) bir tarzda yürüyen bir kendini kandırma faaliyeti sonucu, öznel olarak derinden derine hissettikleri değersizlik duygusuyla başedebilmek uğruna, başkalarına göstermek için taktıkları maskeler[16] sahici benliklerinin yerini alır. Değersizlik duygusunun bileşenleri olarak yetersizlik, utanç, zayıflık ve aşağılık duygusu sayılabilir. Bunların varlığı ve itiraf edildiklerinde derin bir duygusal terör yaşanacağı tehdidi, bu tehdidi telafi edici çeşitli davranışların maskelerin geliştirilmesine yol açar. Bu davranış örüntülerinin en belirgini ve en sık görüneni muhteşemliktir (grandiosity). Derindeki değersizlik duygusu, kişinin kendisini muhteşem olarak görmesi ve sunmasıyla telafi edilmeye çalışılır. Muhteşemlik duyumunu dışa vuran belli başlı birkaç özellik vardır: 1) Gösterişçilik: Kişi kendisinin “değer” verdiği ve çevresinde değerli olarak kabul edildiğini düşündüğü özelliklerini sürekli ve abartılı bir şekilde sergiler. Bu özellikler kişiye ve bağlamına göre fiziksel güzellik, güç, para, bilgi, zekâ, analiz yeteneği veya başka herhangi bir şey olabilir. Burada önemli olan gerçekten sahip olduğu bazı yetenekleri ya da özellikleri doğal seyri içinde, yeri geldiğinde ve dozunda ifade etmek değil, onaylanma açlığının doyurulması hedefiyle başkalarının dikkatinin çekilmesi ve başkaları üzerinde etki bırakılmasıdır. 2) Mesafelilik: Narsisistik başkalarıyla arasındaki mesafenin kapanmaması için özel bir gayret içindedir. Mesafe, diğer insanlara karşı kendi muhteşemliğini, üstünlüğünü korumak için gereklidir. 3) Duygusal geçit vermezlik: Mesafelilikle ele giden bu özellik derindeki değersizlik duygularının başkalarının ve dolayısıyla kendisinin farkına varmasını engellemek için gereklidir. 4)Kadiri mutlaklık fantezileri: Muhteşemlik durumunun belki de en göze çarpan özelliği kişinin kendisini her şeyi yapmaya muktedir olarak görmesi ve sık sık bunun fantezilerini kurması ve ihtiyaç hissettiğinde buna uygun davranmasıdır. 5) Kendi yaratıcılığına aşırı değer vermez: Kendi sınırlılıklarının, problemlerinin ve eksikliklerinin farkında olmadığı için yaratımlarını üretimlerini görece nesnel bir gözle değerlendiremez, başkalarından hayranlık beklediği ölçüde kendi yaptıklarına kendisi hayran olur. 6) Yargılayıcılık: Diğer insanlar daha aşağıda görüldüğü için, daha doğrusu böyle görülebilmesi için sürekli negatif bir şekilde yargılanmaları ve mahkûm edilmeleri gerekmektedir. Böyle bir yargılama kendi muhteşemlik duyumunun sürdürülebilmesi için elzemdir.

Bütün bu narsisistik özelliklerin birlikte ürettiği ana problem, kişinin her koşulda, kendi durumundan ve yaptıklarından bağımsız olarak ve diğer insanların varlığını önemsemeyerek, kendisini istediğini yapmayı “hak etmiş” (entitled) olarak hissetmesidir. Narsisistik, kendisiyle meşgul olmaktan başkalarıyla empatik bir ilişki içerisinde olmaya vakit ve enerji bulamadığından, bu “hak etmiş” olma duygusunun başkalarında ne tür yaralar açabileceği ve ne tür zayiatlara neden olabileceği konularıyla ilgilenmez. Tanınma ve onaylanma açlığının giderilmesi temel amaçtır. Bu açlığı giderebileceği umulan nesneler,[17] kendi başlarına değeri olan bir tarzda değil de, malûm açlığı gidermeye yaradıkları sürece bir tür uzantı olarak yaşantılanırlar. Bu uzantı muamelesi genellikle dışarıdan çok kolay görülmez. Özellikle nevrotik ve üst-sınır düzeylerde örgütlenmiş narsisistiklerde (ki bunların sayısı sandığımızdan çok daha fazladır), bir de gerçekten belli başarılara, yeteneklere (zekâ, akıl, güzellik, vs.) sahipseler, hayranlık uyandırıcı, cezbedici olarak görülmeleri çok kolaydır. Ancak görece yakın bir ilişki, belli bir süre sonunda, bu cazibenin altında yatan onay ve hayranlık emmeye yönelik ve karşısındaki insanı duygusal olarak tüketen narsisistik özellikleri ortaya çıkarabilir. Uzantı olarak görülen nesne artık uzantı olmayı reddettiğinde ya da narsisistik tarafından artık malûm açlığı gideremeyecek bir hale sokulduğunda, hemen başka bir uzantıyla ya da potansiyel bir onay hayranlık nesnesiyle yer değiştirir.

Narsisistik kişilik tarzında temel duygular utanç, kıskançlık ve hiddettir. Narsisistikler, kendilerinin başkaları tarafından kötü, yanlış ya da uygunsuz olarak görülmeleri hissini derinden derine sürekli taşlarlar. Benlik değerinin yetersizliği utanç duygusunun temelidir. Aynı bağlamda, bir şekilde yeterli ya da kendilerinde olmayan özelliklere sahip olarak gördükleri diğer insanlara karşı kıskançlık duyarlar. Kıskançlık duygusu, yargılayıcılık özelliğinin de kaynağıdır. “Bende yoksu sende nasıl olabilir?” gibi bir süreçte kıskanılan kişi negatif olarak yargılanır, acımasızca eleştirilir, azarlanır ve tahrip edilmeye çalışılır. Hiddet de bu sürecin etkili bir tarzda işlemesini sağlar.

Narsisistik tarza sahip kişiler birçok değişik savunma mekanizması kullanabilmelerine rağmen, dayandıkları temel mekanizma “idealleştirme-değersizleştirme”dir. Bu mekanizmanın en belirgin özelliği gerçekçi ve makûl bir değerlendirmeye imkân tanımaması, insanları (kullanan dahil) ve durumları ya olmadıkları kadar olumlu ya da olmadıkları kadar olumsuz bir gözle göstermesidir. Narsisistik kendisini değersiz hissettiğinde başkalarını abartarak idealleştirir. İdealleştirilen nesnelerden onay ve hayranlık beklenir, bunlar yeterince sağlandığında kendisini idealleştirip, diğer insanları değersizleştirir. Ya da daha sıklıkla, başkaları narsisistiğin onay hayranlık ihtiyacını doyurmadıklarında,[18] bir süre önce abartılı bir şekilde idealleştirilen, bu sefer aynı abartılı tarzda değersizleştirilir. Sıkça kullanılan diğer bir ilintili mekanizma da mükemmelliyetçiliktir. İdealleştirilen kim ise (kendisi ya da başkası), ondan mükemmel olması beklenir. Katı ve gerçek-dışı beklentiler, hiç kimse mükemmel olmadığı ve olamayacağı için zaman içinde hayal kırıklığına neden olur ve bu sefer abartılı eleştiri[19] ve değersizleştirme süreci başlar. Bu savunma mekanizmaları narsisistiğin uzun süreli yakın ilişkiler kuramayışının özet nedenidir. Çünkü narsisistik için yargılamadan ve duygusal olarak sömürmeden (ve dolayısıyla yaralamadan) var olabilmek, idealize etmeden sevebilmek ve utanç duymadan sahici duyguları ifade edebilmek oldukça zordur. Başkalarına olan ihtiyaçları çok derin olmasına rağmen, sevgileri kısıtlı ve yüzeyseldir. İdealizasyon ve değersizleştirmenin bir taraf lehine tam üstünlük kuramadığı bulanık geçiş durumlarında bile ilişkide oldukları insanlara genellikle çift mesaj verirler: “Sev beni ama benden pek bir şey isteme” ya da “seni seviyorum ama şu şu konularda değersizsin, senden daha iyileri var” gibi.

Çok muhtemeldir ki narsisistiklerin kendileri çocukluk dönemlerinde ana-babaları ya da kendilerini yetiştiren diğer insanlar tarafından narsisistik uzantı muamelesi görmüşlerdir. O zamanki değerleri, kim olduklarından çok ana-babaları için nasıl bir işlev gördükleri üzerinden belirlenmiştir. Böylesi durumlarda çocuk, ana-babanın benlik değerlerini şişkin tutmak için, gerçekleşmemiş arzuları gerçekleştirmenin yeni bir fırsatı ve aracı olarak görülüp, bu yöndeki davranışları değerli bulunup, bu yönle çelişenleri yerilir, desteklenmez. Ya da daha ciddi bir düzeyde, örneğin geçmişi nedeniyle erkek cinsiyle derin problemleri olan narsisistik kişilik tarzına sahip bir kadın doğacak çocuğunun narsisistik bir uzantı olarak cinsiyetinden kişiliğine kendisi gibi olmasını arzular. Çocuk erkek olunca da hayal kırıklığını “olsun, hayat boyu bana hayranlık duyacak bir erkek olacak sonunda” diye telafi etmeye çalışır. Yine aynı kadın muhteşemliğini sarsacağı endişesiyle çocuğunun bir de babası olduğu gerçeğini kabul etmeye bir türlü yanaşmayabilir. Bu örnekte olduğunun aksine, bir çocuğun narsisistik bir tarz geliştirmesi için ana-babasının da mecburen narsisistik olması gerekmez. Çocukla ilgili sürekli bir değerlendirmenin yapıldığı, aşırı eleştiri yapılan ve “yeterince iyi değilsin” mesajlarının verildiği ya da çocuğun her yaptığının ayrımsız alkış ve tezahüratla değerlendirildiği aile yapıları da narsisistik kişilik tarzlarının gelişimi için uygun ortamlardır.

Narsisistiklerin benlik duyumu iki kutup üzerinde şekillenmiştir. Ya kendini derinden derine tümden-kötü (utanç, kıskançlık, boşluk veya eksiklik, çirkinlik, aşağılıklık) ya da telafi amaçlı tümden-iyi (haklılık, gurur, kibir, kendine yeterlilik, üstünlük) olarak hisseder. Kendi iç dünyalarını düzenlerken yalnızca bu iki seçenekleri vardır. Tükenmişlik (tümden-kötü) ve muhteşemlik (tümden-iyi). En makûl seçenek olan “yeterince iyi” olma hali içsel kategorileri arasında yer almaz. Narsisistikler belli bir düzeyde psikolojik kırılganlıklarının farkında oldukları için sürekli olarak bir “dağılma korkusu” da taşırlar. Örneğin herhangi bir nedenle eleştirildiklerinde bu korku çok yoğunlaşır, kendilerini bir “hiç” olarak hissederler ve dolayısıyla tepkilerinin dozu ve niteliği eleştiriyle oldukça orantısız bir şekilde ortaya çıkar. Mükemmelliyetçi yanlarının örtük bir sonucu da yanılabilirliklerinin ve başkalarına bağımlılıklarının farkında olmaktan sürekli kaçınmaya çalışmalardır. Özellikle pişmanlık ve minnet duygularını tutarlı ve inatçı bir şekilde inkâr ederler. Pişmanlık bir eksikliğin ya da yanlışlığın, minnet de başkalarının yardımına ihtiyaç duyulduğunun bir anlamda itirafı olduğu için narsisistiğin muhteşem benlik yanılsamasına büyük bir tehdit olarak algılanırlar. Bu nedenle içten bir şekilde özür dileyememeleri, gerçekten hissederek teşekkür edememeleri ve ruhsatsız edici derecede nankör olmaları kişilerarası ilişkilerinde ciddi yoksunluklar yaratır.

Narsisistik tarza sahip kişilerin kendiliğinden terapiye gittikleri nadir görülen bir durumdur. Ya ilişkide oldukları kişilerin zorlamaları ya bir beladan kurtulmak için yine yarı-mecburen ya da benlik değerlerini şişirecek yeni bir nesne uzantı bulmakta zorlanıp depresif bir durum sergilediklerinde terapiye gidebilirler. Terapiye gitmek hem derinden derine çok korktukları kendileriyle yüzleşmek hem de yardıma ihtiyacı olduğunu itiraf etmek anlamına geldiğinden bu konuda ellerinden geldiğince ayak diretirler. Terapiye gitmeyi bir aşağılanma vesilesi olarak yaşarlar. Ama bir şekilde terapiye gittiklerinde de terapistle olan ilişkileri diğer insanlarla olduğu gibi en azından bir süre için idealleştirme-değersizleştirme ekseninde gelişir. Terapisinde sabırın en önemli olduğu kişilik tarzı narsisizmdir. Terapi biçimi konusunda çağdaş psikanaliz içinde iki ana eğilim göze çarpmaktadır. Birincisi, narsisizmi gelişimsel bir sorun (engellenmiş gelişim) olarak gördüğü için idealleştirme ve değersizleştirme hallerinin empatik bir şekilde kabulünü ve narsisistliğin öznel yaşantısının içinde kalmayı ve bu sayede doğal gelişimsel sürecin önünü açmayı vurgular.[20] İkincisi ise, gelişimin yalnızca engellenmiş olmakla kalmayıp, engelleyen şeyin kişiliği yapısal olarak değişime uğrattığını savunarak, terapide yalnızca empatik kabulün yetmeyeceğini, asıl olarak narsisistiğin muhteşemlik halleriyle incelikli ama sürekli bir tarzda yüzleştirilmesini ve kullanılan savunma mekanizmalarının sistematik olarak yorumlanmasını vurgular.[21]

ANTİ-SOSYALLİK (PSİKOPATİ)

Kimilerinin ayrı bir kişilik tarzı, kimilerinin de narsisistik tarzın aşırılaşmış bir alt-çeşidi olarak kavramsallaştırdıkları anti-sosyalliğin ayırdedici özelliği Öteki’ni hissedebilme ve Öteki’ne bağlanabilme mekanizmalarında temel bir bozukluk olmasıdır. Anti-sosyallerin de narsisistikler gibi iç dünyalarında derin bir boşluk söz konusudur ve benlik değerlerini idame ettirebilmek için dış onaya bağımlıdırlar. Muhteşemlik duyumu ve bunun getirdiği benlik şişmesi (self-inflation) iki tarzın da paylaştığı bir örüntüdür. Denilebilir ki yukarıda narsisistik tarz için belirtilen özelliklerin büyük çoğunluğu anti-sosyal tarz için de geçerlidir, ama yine de anti-sosyal tarz için birtakım ek özelliklerden bahsetmek mümkündür. Bu iki tarz arasındaki en belirgin ayrım kullanılan ana savunma mekanizmasında yatmaktadır. Narsisistik tarzda idealleştirme-değersizleştirme kullanılırken, anti-sosyal tarzda kullanılan ana savunma mekanizması kadiri mutlak denetimdir. Anti-sosyaller ilişkide oldukları kişileri şu ya da bu alandaki güçleriyle etkilemek ve dolayısıyla denetlemek için uğraşırlar. Bu etkileme uğraşına habis bir muhteşemlik duyumu ve manevracılık eşlik eder. Anti-sosyal her şeyin ve herkesin merkezindedir ve o merkezden her şeyi mutlak denetiminde tutmak ister. Bu anlamda başka insanların da değeri olabileceği düşüncesi bu mutlak denetimle çeliştiği için anti-sosyale tamamen yabancıdır. Narsisistiğin manevracılığı (manipulation) büyük ölçüde bilinçdışı olarak işlerken, anti-sosyal bilinçli olarak manevracıdır ve her durumdan yakasını kurtarmak ve üste çıkmak her zaman gündeminin birinci maddesidir.[22]

Mizaç olarak anti-sosyallerin daha saldırgan, daha çok uyaran/heyecan arayan kişiler oldukları söylenebilir. Büyük çoğunluğun zevk/memnuniyet duyabileceği uyaranlar/yaşantılar anti-sosyal için yeterli değildir. Zevk alma eşiğinin misliyle yüksek olması nedeniyle anti-sosyal daha çok ve daha keskin uyaranlar peşindedir. Konuşmaktan çok, davranır. Duygularını dile dökmede ciddi sorunları vardır. Duygusal dünyaları bloke edilmiş durumdadır. Dili duygularını ifade etmek için değil de başkalarını denetlemek için kullanırlar. Nadiren hissettiklerinde, hissettikleri ayrımlaşmış, incelmiş duygular değil, kör hiddet ya da delice bir neşedir. Hissettiklerini dile getiremediklerinden, başkalarına ne hissettiklerini anlatabilmek için sıkça kullandıkları (bilinçdışı) yol başkalarının kendileri gibi hissetmesine neden olmaktır. Bu yüzden davranışları sıkça başkalarında kendilerine yönelik hiddet ve nefret gibi duygular uyandırır. Anti-sosyallerin diğer bir özelliği de kişisel sorumluluk üstlenmemeleridir. Yanlışlıklarını, eksikliklerini kabul etmezler. Örneğin sürekli sarhoş olup (ya da ayıkken) karısını çocuğunu döven anti-sosyal bir adam “yanlış yaptı, kendimi kaybettim” diyebilir. Kendini kaybetmese yapacağı iş değildir, kendini kaybedince de o sırada yapmış olduklarından sorumlu olması beklenmemelidir. Anti-sosyallerin tacizkâr, taşkın davranmaları en önemli özelliklerinden biridir. İtkilerini denetlemekte büyük zorlukları vardır ve bir şekilde uyarıldıklarında ya da kendilerini kötü hissettiklerinde hemen itkisel bir tarzda davranıp, zayıflık ve kırılganlık olarak gördükleri duygulardan ve bunların getirebileceği bunaltıdan kurtulmaya çalışırlar.

Anti-sosyaller çocukluklarında çoğunlukla güvensiz ve kaotik ortamlarda[23] büyümüşlerdir. Kendi güçlerine[24] ve onları koruyabilecek başkalarının güçlerine güven geliştirebilecek bir ortamları olmamıştır. Ana-babalarını (ya da diğer birinci derece bakıcıları) hiçbir şekilde içselleştirememiş ve onlara psikolojik olarak bağlanamamışlardır. Bu durum hayatları boyunca kendi kadiri mutlaklıklarını onaylatma peşinde koşmalarına neden olmuştur. Anti-sosyal tarza gidebilecek diğer bir yol da ana-babanın çocuğun güç gösterilerine aşırı olumlu vurgu yaparak çocuğa “hakedilmiş” egemenliğini kurmak için hiçbir sınır tanımaması gerektiği mesajını vermeleridir. Örneğin öğretmen okulda çocuğa yaptığı kötü bir davranış sonucu uygun bir tarzda bir sınırlama getirirse, bu ana-babalar büyük bir hiddetle öğretmene yüklenirler.

Anti-sosyallerin benlik duyumları, kadiri mutlaklık ve umarsız bir zayıflık kutupları arasında şekillenmiştir. Gerçeklik sık sık yanılsamalı üstünlük duygularını sarstığında, benlik değerlerini “kurturabilmek” için saldırganlaşarak güç kullanırlar. Bu bağlamda diğer bir özellik de en çok arzuladıkları şeyi tahrip etme şeklinde kendini gösteren ilkel kıskançlıktır. Merhamet ve şefkat sürekli değersizleştirilir ve aşağılanır. Bu durumun en uç noktasında, psikotik düzeyde örgütlenmiş anti-sosyaller, örneğin kendilerine en çok çekici gelen, en çok ihtiyaç duydukları kişileri öldürebilirler.

Anti-sosyal kişilik tarzını sahip kişiler, terapisti bir şekilde kendi amaçları için kullanacaklarına inanmadıkça kendiliklerinden terapiye gitmezler. Genellikle yasal yollardan mecbur bırakılarak terapist karşısına çıkarlar. Terapiste gösterdikleri ana aktarım tepkisi, terapistin kendilerini bencil amaçları için kullanacağı varsayımıdır. Kendi bencillik ve manevracılıklarını terapiste yansıtırlar. Terapi sürecini sürekli sabote etmeye çalışırlar. Bu sabotajlar sonucu, terapistin gösterebileceği ana karşı-aktarım tepkileri öfke ve hakir görmedir. Terapist bu duygularıyla var olabilmeyi becerirse karşısındaki anti-sosyalin ne yaşadığını hissettiğini anlayabilir. Her durumda anti-sosyaller, empatiyi anlamadıkları ve zayıflık olarak gördükleri için terapisi en zor olan grubu oluştururlar.[25] Anti-sosyallerin terapisinde en azından uzunca bir süre için empatik bir bağlantı kurmaları beklenmez ama terapist sebatkâr bir biçimde kuralları ve sınırları uygular, uzlaşmaz bir dürüstlük gösterir, manevralara karşı koyarsa anti-sosyalin saygısını kazanabilir. Yalnızca bu bile çok önemli bir aşama olarak görülmelidir. Anti-sosyallerin terapisinin ilerleyebilmesi için terapistin tutarlı, cezalandırılmayan, ama kendini de sömürtmeyen bir tutum izlemesi gerekir.

SONUÇ

Yazı boyunca narsisistik ve anti-sosyal kişilik tarzlarını saf halleriyle ve muhtemelen klinik pratikte en çok sınır örgütlenme düzeyinde rastlandıkları için o düzeydeki vehametleriyle orantılı olarak sundum. Belirtilen bütün özellikler, vahim halleriyle taşıyan kişilerin oranı genel nüfus içinde küçük bir yüzde oluşturmaktadır. Psikotik düzeyde örgütlenmiş narsisistikleri ve anti-sosyalleri toplumsal yaşamda pek göremeyiz. Genellikle hastanede, cezaevinde ya da yalıtıldıkları başka bir köşede bulunurlar. Alt-sınır düzeyde örgütlenmişler de insan ilişkilerindeki aşırı zorluklar ve bozukluklar nedeniyle toplumsal yaşamda pek etkili olamayacak konumdadırlar. Bu yazıda asıl vurgulamak istediğim grup üst-sınır ve nevrotik düzeyde örgütlenmiş narsisistik ve anti-sosyal kişilik tarzlarıdır. Nevrotik düzeye doğru çıktıkça bu tarzlar yukarıda resmedildiği gibi saf halleriyle pek nadiren görülürler ve vehamet dereceleri görece azalır. Aynı zamanda nüfus içindeki oranları ve toplumsal yaşama katılma ve onu etkileme olanakları misliyle artar.

Yazının başında sıraladığım sosyalizmin tanımlayıcı özelliklerine dönersek, narsisistik ve anti-sosyal kişilik tarzlarının eşdeğerlilik, özgürlük ve empati ilkeleriyle ciddi bir çelişki içinde olduğu sanırım ortaya çıkmıştır. Bu iki tarzın da paylaştığı muhteşemlik duyumu, kendini her şeyi haketmiş olarak görme durumu diğer insanları eşdeğer olarak görebilmelerinin önünde neredeyse kategorik bir engeldir. Narsisistikler için öteki, ancak işe yaradığı, kullanılabildiği, sömürülebildiği sürece belli bir değeri olabilecek bir uzantıdır. Anti-sosyallerde buna ötekinin bir saldırı, tahribat hedefi olması eklenir. Egemenlik kurma ihtiyacı, her iki tarz için de özgürlükçülük hedefini hiçleştirir. Anti-sosyallerde daha belirgin olmak üzere her iki tarz da hüküm sürmek ve mutlak denetim kurmak ister. Bütün bu özelliklerin sonucu olarak her iki tarz da empati özürlüdür. Ötekini öteki olarak hissedemezler, benlik değerleri için bir tehdit olarak algılarlar. Narsisistikler pişmanlık ve minnet, anti-sosyaller de merhamet ve şefkat duyamazlar. Empati yoksunluğunun sonucu olarak hissedilemeyen itilen karşıt tepki oluşturulan bu duygular sahici ve sürekli insanî bağlantılar ilişkiler kurulabilmesi için gerekli yapı taşlarıdır.

Bir gerek-şart olmamasına rağmen, özellikle nevrotik düzeyde örgütlenmiş narsisistik ve anti-sosyal tarza sahip kişilere dış onay kabul ihtiyaçlarını toplumsal olarak “meşrû” yollardan karşılayabilecekleri ortamlarda sıklıkla rastlanır. Politika, medya, sanat, akademi ve iş dünyaları benlik değerlerini şişirmeye uygun imkânlar ve kanallar sunmaları nedeniyle bu ortamların başında gelir. Bu ortamlarda daha kolay hayranlar, izleyenler kazanılır, hükümranlıklar kurulabilir. Görüldüğü kadarıyla sosyalist örgütler ve çevreler de bu durumdan bağışık değildir. Bağışık olmama hali diğer örgütlerde olduğu gibi sosyalist örgütlerde de hükümranlık meselesi yüzünden her kademe liderlik konumunda olanlar için misliyle geçerlidir. Radikal bir toplumsal dönüşüm mücadelesi verenlerin kendi hayatlarında ve tüm insan ilişkilerinde ne tür bir tarza sahip oldukları üzerinde durulması ve sorgulanması gereken bir konudur. Bu düzeyde kişilik tarzları nedeniyle eşdeğerlilik, özgürlükçülük ve empatiyi yaşayamayanlardan, dolayısıyla şimdi-ve-burada sosyalist olamayanlardan tutarlı bir sosyalizm mücadelesi beklemenin herhangi bir gerekçesi olmamalıdır.[26]

Narsisizm meselesinin sosyalizm açısından başka bir önemi de modern kapitalizmle narsisizm arasındaki yakın ilişkidir. Kapitalizmin piyasa, rekabet, paraya ve statüye tahvil edilebilir başarı, ekonomik verimlilik vurguları insanlardaki empati kapasitelerini aşındırmakta, onları atomize etmekte, cemaat dayanışma duygularını sarsmakta, yeni bir manevi değerler sistemi öneremeden geleneksel değerleri parçalamaktadır. Örneğin başarılı sayılan işadamlarının önemlice bir bölümü oynun kuralı adı altında anti-sosyal eğilimleri nedeniyle, kendilerinden ve hedeflerinden başka bir şeyi göremedikleri ve hissetmedikleri için engel olarak gördükleri her şeyi ezerek başarılı olmuşlardır. Paraya ve statüye tahvil edilebilir başarı ya da aç açık kalmamak için para iş peşinde koşu(şturu)lması sahici insanî ilişkilere zaman ve enerji bırakmamakta ve bu durum belli bir güven verebilecek bir değerler sisteminin yokluğunda insanların benlik değerlerinin kaygan bir zeminde kalmasına yol açmaktadır. Kapitalizmin insana dair en büyük tahribatı narsistik ve anti-sosyal özelliklerin ferah ve meşrû bir biçimde serpilebileceği münbit bir toprak sunmuş olmasıdır.[27] Başka bir deyişle söylersek, kapitalizm, narsisistik ve anti-sosyal kişilik özelliklerine ihtiyaç duymakta ve onların üretimine doğrudan destek vermektedir.[28] Bir anlamda, narsisistik ve anti-sosyal kültür, eşitsizliği, sömürüyü ve hükümranlık ilişkilerini garantiye almaktadır. Önümüzdeki soru, artık herhalde bu kültürü ne zaman değiştirmeye başlayabileceğimiz değildir.[29] Bu konu üzerine konuşmaya ve kendimizi sorgulamaya başlamışsak değiştirmeye de başlamışız demektir. Cevap bekleyen soru narsisistik ve anti-sosyal özelliklerimizle halleşmeye ne kadar hazır ve niyetli olduğumuzdur. Ya da bu özelliklerin içgörü geliştirmeye ve kendiliğinden değişime yönelmeye olan dirençleri dikkate alındığında bu özelliklere sahip ve aramızda dolaşan, hayatımızı etkileyen kişilere karşı nasıl bir tavır alacağımız ve onların “uzantı” muamelelerine nasıl karşı durabileceğimizdir. Benzer şekilde, narsisistik ve anti-sosyal özelliklere yer vermeyen, onları gereksizleştiren bir varoluş tarzını içinde bulunduğumuz kurumlara ve projelerimize nasıl aktarabileceğimiz üzerine de düşünmemiz gerekmektedir.

[1]Benim yazarken yapmaya çalıştığım gibi okuyucunun da okurken kendisine ve çevresine yönelik bir narsisizm sorgulamasından geçmesi ümidi ve bunun yalnızca politik uğraşlarımızda değil, tüm hayatımızda ve ilişkilerimizde oldukça önemli ve gerekli olduğuna inanç bu yazının duygusal arka planını oluşturuyor.

[2]Yalnızca “başlatan” diyorum. Bu iş burada bitmiyor haliyle ve “başlatan” denince dar anlamda politik mücadelenin önemini ihmal etmek gerekmiyor.

[3]Bireyciliği ve totalitarizmi reddedip, demokratik bir ortaklaşmacılığı savunan her yaklaşımın, dile getirsin getirmesin, empati meselesine merkezî önem vermesi gerekiyor. Empatik duruşun, haksızlıklarla mücadele etmekte en faydalı yasalardan çok daha fazla değerli olduğunu, o sağlanmadıkça hiçbir hukuki değişikliğin gerçek ve uzun süreli bir değişim sağlayamayacağını düşünüyorum.

[4]“Burada toplumsal ve bireysel süreçler birbirine karıştırılıyor, sosyoloji/politika psikolojiye indirgeniyor” diyebilecekler için not. Böyle bir indirgeme amacı ve çabası yok. Ancak daha yaygın ve alışılmış bir eğilim olan, psikolojiyi sosyoloji/politika ile açıklama çabası da yok. Bireysel ve toplumsal süreçler birbirlerine indirgenerek değil, ama birbirleriyle sürekli karşılıklı etkileşim içinde ele alınmalıdırlar.

[5]En son yayımlanan kutsal kitap, DSM-IV: American Psychiatric Association (1994). Diagnostic and Statistical Manual for Psychiatric Disorders (4. Baskı). Washington: DC: American Psychiatric Press.

[6]MCWilliams, N. (1994). Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in Clinical Practice. New York: The Guilford Press. McWilliams bu kitabıyla oldukça derli toplu ve kapsamlı (değişik psikanaliz eğilimlerini kaynaştırmaya çalışarak) bir şekilde “tanı koyma” meselesinin psikanalitik olarak ne demek olduğuna dair ses getiren bir çıkış yapmıştır. Ses getirmesinin en önemli iki nedeni şöyle sıralanabilir. Bir, birbirleriyle didişen ve konuşmakta güçlük çeken değişik eğilimleri yan yana getirip bir senteze doğru yönelmesi; iki, uzun süredir devam eden psikanaliz-içi toz duman ortamında, fanatik bir şekilde belli bir kampa bağlı olmayan terapistlerin bir miktar (teorik) el yordamıyla götürdükleri klinik pratiğe düzeyli bir teorik açılım sağlamış olması. Ancak yine de bu yaklaşımın mevcut psikanalitik yaklaşımlardan yalnızca bir tanesi olduğunu ve bütün psikanalitik okulun bu yaklaşıma indirgenemeyeceğini belirtmek gerekiyor.

Bu yazıda narsisizm ve anti-sosyallik üzerine söylenenlerin önemlice bir bölümünde de McWilliams’ın kitabının doğrudan katkısı var.

[7]Kişilik örgütlenmesinin anlaşılması, psikanalitik tanı koyma faaliyetine tekabül eder. Bu tarz bir tanının DSM tarzı tanıdan farkı, terapiye gelenin sunduğu şikâyetçi olduğu belirtilerle yetinmeyip ve kendini sınırlamayıp, bilinçdışına ve öznel anlamlar dünyasına uzanarak insan duygulanımsal bütünlüğü içinde anlamaya çalışmaktır.

[8]Yapı derken, statik bir özellikler toplamından ya da statik bir durumdan değil de dinamik bir örgütlülükten bahsediyorum.

[9]“Optimal” kuşkusuz ciddi bir muğlaklık içeriyor. Burada kastedilen çocuğun içinde bulunduğu gelişim döneminin ihtiyaçlarına uygun ve empatik yanıtlar veren bir çevre. Travmatik ve baskıcı olmayan, zorlamayan ama başı boş da bırakmayan, gerektiğinde sınır koyabilen, seven (duygusal mevcudiyeti olan), destek olan, güven veren, sürekliliği olan ve dolayısıyla çocuğun güçlü duygusal bağlar kurabilmesine imkân

tanıyan bir çevre. Söylemeye gerek yok, böyle bir çevrede diğer faktörlerle karşılaştırılamayacak derecede önemli olan elemanlar çocuğun bakımından ve yetiştirilmesinden birinci derecede sorumlu olan, diğer deyişle çocukla birinci ilişki içerisinde olan kişiler. Anne, baba (ya da annelik, babalık yapanlar) ve çocuk için önemli diğer insanlar.

[10]Bu cümledeki “ve/veya” psikanaliz içindeki ciddi bir tartışmayı buraya taşımamak için konuldu. Tartışmanın bir yanında patolojinin çözülmemiş çatışkılarda (confict) yattığını söyleyenler var. Diğer yanda ise çatışkı yerine “eksiklik”i (deficit) vurgulayanlar var. Bu iki konumun fanatik taraftarlarının aksine “ya o ya bu” diyebileceğimiz bir teorik açıklığın olmadığı bir ortamda ikisini birden kullanabilmenin yollarını aramanın daha uygun olduğunu düşünüyorum.

[11]Kimileri nevrotik ve sağlıklı düzeyleri ayrı kategoriler olarak ele almaya eğimli olmasına rağmen psikanaliz içinde genel kabul gören yaklaşım sağlıklı bir kişilik örgütlenmesinin yalnızca üst-düzey nevrotik bir örgütlenme olduğudur. Diğer bir deyişle psikanaliz, psikolojik olarak “sağlıklı” denilebilecek kişilerde de bir miktar nevroz olduğunu kabul eder.

[12]Psikanalizde “aktarım”, hastanın analiz sürecinde analistle arasında kurulan yoğun duygusal ilişki nedeniyle, orijinal olarak ebeveynlerine (ya da kendisi için önemli diğer kişilere) karşı hissettiklerini analiste karşı hissetmesi, ona aktarmasıdır.

[13]“Karşı-aktarım” ise analiz sürecinde analistin hastasına olan duygusal tepkisidir.

[14]Bu konuda sınır ve psikotik düzeyler arasındaki ana fark, kullanılan savunma mekanizması analiz sürecinde yorumlandığında sınır kişilik örgütlenmesine sahip kişide bir miktar, geçici de olsa rahatlatıcı bir etki yaratırken, psikotikte tersine gerginliği artırmasıdır.

[15]Genel psikiyatrideki “kişilik bozuklukları” sınıflandırmasının daha önce de belirtildiği gibi psikanalitik tanıya tercümesi büyük zorluklar içermekle birlikte, genel olarak, psikanalizin nevrotik-altı (psikotik ve sınır) düzeylerde örgütlenmiş kişilik tarzlarına psikiyatrinin “kişilik bozukluğu” dediği söylenebilir.

[16]“Maske” derken, Jung’un “persona” diye adlandırdığı dış dünyaya gösterdiğimiz benliğimizi kastediyorum. Sahici benlik ile persona/maske arasındaki fark ne kadar büyürse kendimizi ve dolayısıyla çevremizi kandırma katsayımız o kadar büyüyor. Bütün bunlar, farkına varana kadar (varırsak eğer) bilinçdışı olarak işleyen süreçler. Paralel bir bağlamda, “imaj çağı” olarak da adlandırılan günümüzde, “imaj mühendisliği” gibi yeni bir meslek alanı icat edilmişken, modern kapitalizmin anılan bilinçdışı süreci bir problem olarak görmekten çıkarıp, meşrûlaştırıp, bilinçli hale getirdiğine tanık oluyoruz.

[17]Bu nesneler, doğrudan başka insanlar (eş, dost, sevgili, çocuk vb.) olabileceği gibi, iş, güç, uğraş, kariyer dolayımıyla başka insanlar da olabilir.

[18]Psikoterapi gibi özel bir ilişki hariç, bilinen kalıcı bir doyum noktası yoktur.

[19]Narsisistikler başkalarını en çok kendilerine karşı duyarsız olmakla eleştirirler ve suçlarlar. Diğer insanlar için yeterli olan duyarlılık düzeyi onların derin onaylarına/tanınma ihtiyaçları yüzünden yetersiz olarak görülür.

[20]Bu yaklaşım benlik psikolojisi ekolünün yaklaşımıdır. Örneğin: Kohut, H. (1984). How does analysis cure? Chicago: University of Chicago Press.

[21]Kemberg, O.F. (1984). Severe personality disorders: Psychotherapeutic strategies. New Haven: Yale University Press. Nesne ilişkileri ekolünü Freud’un klasik yaklaşımıyla harmanlayarak günümüz psikanalizinin en önde gelen isimlerinden biri olan Kemberg, Kohut’un yaklaşımını (birinci yaklaşım) bir tür destekleyici terapi olarak görmekte ve psikotik/sınır düzeyde örgütlenmiş kişiler için yararlı olabileceğini düşünmekte, ancak nevrotik düzey için bu yaklaşımın narsisizmi geriletmek yerine yeniden üretmeye yarayacağını savunmaktadır.

[22]Gündelik dilde “zeytinyağı gibi olmak” deyimi tam da bu anti-sosyal özelliği tanımlamak için kullanılmaktadır. Zeytinyağı gibi olanlar, hataları, suçları ne denli bariz olursa olsun, kuyruğu hep dik tutup, en azından kendilerine göre hep suyun üzerinde kalırlar.

[23]Sevgisizlik, ihmal, tutarsızlık, tacir, dayak böyle ortamların en sık görülen özellikleridir.

[24]Çocukluktaki normal kadiri mutlaklık duyguları.

[25]Hattâ birçok terapist anti-sosyal tarzın tedavi edilemeyeceğini düşünmektedir.

[26]Tabiî ki narsisizmi dert etmek için ille de sosyalist olmak gerekmiyor. Duygusal olarak yaralamak ve yaralanmak, sömürmek ve sömürülmek istemiyorsanız bu konuda dertlenmek için yeterince gerekçeniz var demektir.

[27]Tüm dünyada dini hareketlerin yükselişinin ardında kapitalizmin pompaladığı bu narsisistik ve anti-sosyal kültüre tepki olarak gelişen, güven ve anlam sunacağı umulan bir değerler sistemine sarılmak durumu olmasın!

[28]Kapitalizmle narsisizm arasında kurduğumuz bağlantıyı, kapitalizmin özel bir biçimi olan faşizmle narsisizmin özel bir biçimi olan anti-sosyallik arasında da kurabiliriz. Tabiî ki bu bağlantıları kurmuş olmak, her kapitalistin narsisistik, her faşistin de anti-sosyal olduğu anlamına gelmez. Ama kapitalizmin ve faşizmin, bütünsel olarak ürettikleri ve dayandıkları kültürün sırasıyla narsisistik ve anti-sosyal olduğu söylenebilir. İsterseniz bu yazının “anti-sosyallik” bölümünü bir de bu gözle okuyun.

[29]“Bu işler kapitalizmi yıkıp iktidara gelmeden olmaz” diyebilecekler için not: Siz de şimdiye kadar yapanlar ya da yapmaya çalışanlar gibi iktidarı alana kadar bu gibi “ayrıntılarla” yüzleşmeyi ertelerseniz, es kaza iktidara geldiğinizde, iktidara gelen sosyalizm değil, kapitalizmin “sosyalist” cilalı narsisistik (ve de anti-sosyal) kültürü olacak.