Anasayfa > Birikim Arşiv > 102 - Ekim 1997 > Bir Toplumsal Muhalefet Bilançosu

Bir Toplumsal Muhalefet Bilançosu

Tanıl Bora | (Sayı : 102 - Ekim 1997)

Türkiye toplumunun, 12 Eylül 1980 darbesi ve izleyen askerî rejimin travmasını aşabildiği söylenemez. Bu rejimi ‘sivil’ zeminde stabilize eden Özal’ın neo-liberal-muhafazakâr yönetiminde başlayan “normalleşme”, ilâveten başlıbaşına travma etkisi yaratan bir modernleşme ve kapitalistleşme ivmesi getirdi.

Bu hızlı değişim, mevcut toplumsal ve siyasal yapıları derinden sarstı; bu yapıların rehabilitasyonu, hele hele yenilenmesi için lâzım olan beşeri enerjiyi telef eden bir atomizasyonu ve depolitizasyonu beraberinde getirdi. Ardından Kürt meselesinin kangrenleşmesi, parlamenter-sivil vitrin arkasında, bazı yönlerden askerî rejimden de baskıcı ve otoriter bir yönetimin kurumsallaşmasını getirdi. Bu şartlarda demokratikleşme ve özgürleşme talepleriyle ‘oynayan’ yerleşik muhalefet (eskiden “düzen-içi” de derdik), yani esasen sosyal demokrasi, gitgide itaatkârlaşarak, -reel sosyalizme” cinasla- bir “reel muhalefet” haline geldi. “Şeriat tehlikesi” alarmıyla askerî vesayetin ve otoriter idare ‘kültürü’nün takviye edildiği son dönemde, bu eğilimin iyice pekiştiğini görüyoruz. Sosyal demokrasi, o acayip “demokratik sol”la birlikte, “merkezdeki boşluk” denklemlerinde bir sayıdan ibaret artık.

Memleketin bu umumi manzarasından memnuniyet ve gurur duyan ‘milliyetperver’ şebekelerin “Türkiye seninle gurur duyuyor” naralanmaları, başlıbaşına gurur ve haysiyet kırıcı olmak yanında, düzene ve gidişe şurasından burasından muhalif olanların çaresizlik ve mağlubiyet duygularını kamçılıyor. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyasının yeniden start alması, mağlubiyete meydan okumaya ve teslimiyete direnmeye dönük bir ‘hayat hamlesi’ değil mi? Türkiye’de son zamanlarda gurur duyulacak bir şey varsa, o da bu hamlelerdir - lâkin, doğrusu pek büyük bir gurur kaynağı da değil bu. Çünkü, Türkiye’de muhalefet henüz kuvvetli ve kapsayıcı bir yeni başlangıç yapmaktan uzak. Bir yeni başlangıç için mevcut kaynaklar, enerjiler neler, peki? “Muhalefet” adına birikmiş neler var - ezbere sıraladığımız “muhalefet güçleri”nin hali vakti ne? Bu birikim ne gibi dersler, potansiyeller, ne gibi zaaflar içeriyor? Aşağıda, yeni bir ‘sezona girerken’ bu konuda bir panorama çizmeye, bir muhasebe denemesi, bir hatırlatma yapmaya çalışılacak.

İŞÇİ HAREKETİ

İşçi hareketi, 1980’lerin sonlarında ve 1990’lara girerken, toplumsal muhalefetin öncüsü değilse bile en önemli taşıyıcısı görünümündeydi. 1989’daki “bahar eylemleri”, henüz medya-odaklı hayata geçmemiş olan Türkiye için “yeni” ve ilginç tarzıyla epey ses getirmişti. Aynı yılın sonunda, 24 bin işçinin katılımıyla 137 gün süren demir-çelik grevi, ivmeyi militanlaştırarak yükseltti. 1990/91 yılbaşındaki büyük Zonguldak grevi ve direnişi, bu dalganın doruğuydu: Zonguldak’ta işçiler, “verimsiz” diye madenlerle beraber fiilen bir şehri “kapatma”’yı düşünen bir anlayışa direndiler. Yaklaşık üç ay boyunca bütün şehir ve hinterlandı, bir açık hava mitingi alanına dönüştü. Ancak Zonguldak grevi, işçi hareketi dalgasının yokuş aşağı inişinin de başlangıcı oldu. Gerçi kısmi başarılar elde edildi, fakat bu başarılar ücret mücadelesi perspektifiyle sınırlı kaldı. İşçi hareketinin ücret/para ufkunu aşmasını sağlayacak anahtar, birçok sosyalist grubun ’sınıfçı’ yorumuna bakılırsa, bir “genel grev” veya “kitle grevi” patlatmaktı - Birikim’de çeşitli vesilelerle anlatılmaya çalışılana göre ise, neoliberal zihniyetin ’aşırılaştırdığı’ iktisat ideolojisinin bütün toplumsal emek sürecine ve bütün insani ilişkilere yaptığı değersizleştirici muameleyi hedef alan, ’proleter’ konumunu (yine o kelimeyi kullanalım) gurur vesilesi yapmayıp tersine o konumu aşarak bütün topluma hitap etmeyi gözeten bir perspektif olmalıydı bu. (Başkası değil, Marx ve Lenin, “işçi”yi böyle bir ’imkân’ olarak düşünmemişler miydi?) Dahası, sendikalı olmayan çalışanları ve işçi bile olamayanları (işsizleri) gözetmeyen bir perspektifin sendikaları loncalaştıracağı açıktı. Gerçi Zonguldak’ta ücret taleplerine siyasal talepler de eşlik etmişti - ama belli ki esasen ücret taleplerini kuvvetlendirmek için. Üst düzeyde bürokratikleşmiş sendika yönetimlerinin de, zaten fazla serpilemeyen taban inisyatiflerinin de nefesleri, kazanılan kısmi başarılarla beraber kesildi. 1991’den sonra güçlü ve bütün toplumun dikkatini celbeden bir işçi eylemi görülmedi; bunun da ötesinde, sendikalar üye ve prestij kaybına uğradılar. Son olarak Türk-İş ve DİSK yönetimleri Refah Partili hükümete karşı laik cepheye angaje olduklarında da, tabanlarında güçlü bir dalgalanmaya yol açtıkları söylenemez.

Bu noktada işçi hareketine yeni bir soluğu, kamu çalışanları sendikaları getirmişti. Türkiye’deki yasaların sendikal hak tanımadığı kamu çalışanları, 1990’ların başından başlayarak fiilen sendikalarını kurdular. Bu hareket kitleselleşmeyi ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası anlaşmalardan aldığı meşruiyetin ötesinde ’yerli’ kamuoyunda bir meşrûiyete ulaşmayı başardı. Birkaç kez Kızılay meydanında (izinli ve izinsiz) düzenlediği kitlesel mitinglerle, en “kalabalık” muhalefet mihrakı haline geldi. Ancak bugün kamu çalışanları hareketinin de ivmesi düşmüş bulunuyor. Bunun nedenleri arasında, kamuoyu nezdinde edindikleri meşrûiyete rağmen hâlâ yasal kazanımlara ulaşamamaları ve polisiye baskıların yıldırıcılığı olabilir. Ama bunun yanısıra, kamu çalışanları hareketinin bir zaafına değinmeli: Bu sendikalar, sahip oldukları taban profilinin meslek, uzmanlık ve bilgi potansiyelini, kendi alanlarında alternatif politika önerilerine dönüştürme ve böylece Türkiye’de siyasal kültürde “devlet”le özdeşleştirilen “kamu”da bir alternatif alan açma ufkundan yoksunlar. Oysa böyle bir ufuk, bir kere “lüzumsuz adam” olarak çizilen yaygın memur imgesini değiştirmek için şart -ki kamu çalışanları sendikalarının bu imaj değişikliğine ihtiyacı olmadığını kimse söyleyemez-; dahası, “toplumun sırtında kurtulunması gereken yük” olarak görülen kamu hakkındaki tasavvuru yeniden inşâ etmek için gerekli - buna da muhalefetin, hele bir sol muhalefetin ihtiyacı olmadığını kimse söyleyemez.

ÖĞRENCİ HAREKETİ

Öğrenci hareketi de işçi hareketi gibi devrevi yükselişler yaşıyor ama etkinliğini kalıcılaştıramıyor. 1980’lerin ortalarında anti-demokratik üniversite düzenine karşı gelişen kitlesel öğrenci muhalefeti, sonraki kuşaklara ‘şânından’ öte pek bir miras bırakmamıştı. 1995/96’da yeni bir yükseliş yaşandı. Bu yeni dalganın sihiri, alışılmış örgütsel gelenekleri aşmadaki başarısındaydı. 1985/86’daki öğrenci hareketinin temel hedefi, bağımsız öğrenci derneklerinin meşrûlaşması olmuştu. 1996’daki hareket ise, “siyasetler” elinde daralarak işlevsizleşmiş öğrenci derneklerini bir yana bırakarak, “Koordinasyon”, “Platform” gibi esnek ve ad hoc yapılara dayandı. Öncüler yine solculardı ama çok daha geniş bir tabana seslenmeyi, çünkü öğrenci hayatının ve üniversitenin özgül sorunlarını mesele etmeyi başardılar. Öğrenci hareketi, öne çıkardığı davalara bakıldığında, bir yandan üniversitelerin paralı (hem de her geçen sene daha çok paralı!) hale getirilmesine itiraz ediyor; diğer yandan “üniversiteler bizimdir” sloganıyla, polisin gerek üniversitedeki varlığına gerekse faşist gruplara dönük artık aşikâr hale gelen hoşgörüsüne isyan ediyordu. Nitekim yeni öğrenci hareketini en fazla muhatap alan da, polis oldu! Protestocu öğrencilere yönelen ölçüsüz polis şiddeti, umumi kamuoyunda ve medyada büyük tepkiye yol açtı. Bu tepki, gerçekten çok can yakarken, öğrenci hareketinin yeniden bir meşrûlaşma ânı yakalamasını sağladı. Ama somut bir kazanıma dönüştüğünü söylemek zor - özellikle üniversitelerdeki yoğun polis varlığı bakımından bir değişim olup olmadığını bu ‘sezon’ daha iyi göreceğiz. Öğrenci hareketinin de onu konjonktürel kılan temel zaafı, negatif bir çizgiye oturmasında, yani “anti”ci bir hareket oluşunda yatıyor. Örneğin, YÖK karşıtı söylemini, hiçbir zaman alternatif bir üniversite tasarımı doğrultusunda akıl yürütmeye dönüştüremedi. Üniversitelerin paralılaştırılması/özelleştirilmesi karşısındaki tepki, öğrenciyi -parasız üniversitede de pekâlâ geçerli olan- hizmet alan/tüketici (“müşteri”) konumundan çıkartıp üniversite pratiğinin (kimbilir, belki de universitas’ın!) aktif bir unsuruna dönüştürmeye dönük bir gayretle bütünlenemedi. Tabiî haksızlık da yapmayalım: Birincisi, ‘yeni’ öğrenci hareketi on sene evveline göre bu doğrultuda hayli ilerlemiş durumda; ikincisi, ne kadar tekrarlasak az, polisin gaddar tutumunun, -bu tutumdan ‘radikalleşme’ vesilesi olarak haz alan sektörleri hariç- öğrenci hareketine soluk aldırmadığı ortada.

FEMİNİSTLER VE KADIN HAREKETİ

Türkiye’de feminist düşünce, 12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında, çoğu sol hareketten gelen entellektüel ve akademisyen kadınlardan oluşan bir çevre tarafından tanıtıldı ve savunuldu. Başlangıçta, sadece hâkim ideoloji tarafından değil, sol muhalefet tarafından da küçümseme ve alayla karşılandı. Hattâ solda askerî yönetimin baskısının yol açtığı bir “sinme” ve “kaçış” eğilimi olarak damgalanabiliyor, böylelikle hayli yüksek bir kızgınlık duvarına çarpıyordu. Ancak feminist hareket bu önyargı cephesini gerileterek rüşdünü ispat etmeyi başardı. Sempati ve etki yaratan eylemler, gelişen feminist yayıncılık, kadın dayanışma ve gönüllü yardım dernekleri vs. ile, feminizm popülerleşti. 1990’larda bu gelişme, kurumsal sonuçlar da doğurdu. Birçok üniversitede “kadın çalışmaları” bölümleri, enstitüleri kuruldu; bürokrasi ve hükümet bünyesinde kadınlarla ilgili çalışmalar yapacak birimler oluşturuldu. 1995’te yayına başlayan aylık Pazartesi dergisiyle, o zamana kadar teorik yönü baskın olan feminist yayıncılıkta popüler-ideolojik bir kanal açıldı. Popülerleşme ve meşrûlaşmanın yan etkileri de var: Dünya çapında prestijli ve “moda” bir eğilim olarak -malî cephesi de önemsiz olmayan projelerle- desteklenirken, resmî ve hâkim politikalarca sahiplenilme tehlikesi gündemde. Beri yandan, bir tür karşı-biyolojizm eğilimi, harcıâlem anti-feminist demagojiye malzeme sağlayacağı için değil, ama sahiden daraltıcı olacağı için, bir ‘tatsızlık’ olarak görünüyor. Kadın haklarının Kemalist modernizm ve devletçilikle özdeşleştirilmesi, özellikle son dönemde, feminist söylemi ‘tesirsizleştirmeye’ dönük bir başka tehdit oluşturuyor. Feminizm bugün Türkiye’de örgütlü ve homojen bir hareket olarak tasvir edilemez. Daha çok, farklı siyasal eğilimlerin bünyesine nüfuz eden ve kendisi de farklı yönelimler içeren, oldukça muğlak bir söylem olduğu söylenebilir - bu muğlak biçimiyle yarattığı etki, tek tek feminist grupların yekununu katlayacak kadar büyük. Feminist hareket, netice itibarıyla, muhalefetin ‘oturmuş’ bir unsuru - şimdi hem onun hem genel olarak muhalefetin sorunu, feminizmin bir “renk”, bir “şirinlik” olmaktan çıkıp, ‘şubelerden’ biri gibi düşünülmeyip (kadın kolu gibi!), muhalefetin tamamına sirayet edebilmesi.

ÇEVRECİ HAREKET

12 Eylül askerî darbesinden sonra kendini göstermeye başlayan çevrecilik de feministlerin karşılaştığı türden bir küçümseme ve kuşkuyla karşılanmıştı. Başlangıçta çevrecilik, birkaç “teknik” çevreci dernek (doğa korumacılar vb.) ve kentli ekolojist entellektüellerden ibaretti. Zamanla bu çerçeveyi aşıp yayıldı. 1980’lerin ortalarında Gökova Körfezi’ne elektrik santrali kurulmasına karşı ve Dalyan’da caretta caretta kaplumbağalarının yumurtladığı sahile otel yapılması projesine karşı, 1990’ların başında Aliağa’da yapılacak termik santrale ve Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santrale karşı yürütülen kampanyalar, ülke çapında yankı getirdi. Çevreci harekete ‘yazılabilecek’ son çıkış, Bergama’da Eurogold’un altın madenine karşı gelişen direniş. Bergama direnişinin özelliği, büyük şehirlerdeki çevreci grupların yoğun desteği ve çabası yanında, esas olarak bütün şehri kapsayan güçlü bir yerel hareket olması. Örgütler çoğaldı - çoğu Greenpeace’e öykündü, ama kalıcı olamadı. 1988’de kurulan Yeşiller Partisi ise bir tabela partisi olmaktan ileri gidemedi ve 1992 yılında ‘sönümlendi’. Yeşil hareket de, feministler gibi, farklı eğilimleri ve ilgi alanları olan küçük grupçuklardan oluşuyor - ve buna karşılık yine aynı şekilde, popüler ve resmî düzeyde “çevrecilik” son derece prestijli ve sempatili bir konuma sahip. ‘Fazla’ prestijli ve sempatili, demek lâzım. Zira yerleşik ve ‘muvafık’ çevrecilik, yerleşik ve ‘muvafık’ feminizmle kıyaslanmayacak kadar fazla sulandırılmış ve ‘zararsızlaştırılmış’ (yani endüstri ve kapitalizm eleştirisinden arındırılmış) bir durumda. Galiba temel sorunu da bu.

İNSAN HAKLARI

SAVUNUCULARI,

“CUMARTESİ ANNELERİ”

Türkiye’de devletin baskı aygıtı, 12 Eylül askerî darbesinden sonra çok güçlenmişti; Güneydoğu’daki, artık askerî otoritelerce de resmen ifade edilen “düşük yoğunluklu savaş”ın ilânı sayabileceğimiz “olağanüstü hal”den sonra ise, bu ‘asayiş makinası’ gerçekten olağanüstü boyutlara ulaştı. Sadece fiziki değil ideolojik yönden de baskın olan ve alarmist bir tehdit algılamasıyla ve bir millî beka kaygısını sürekli büyüterek davranan devletin varlığı, Türkiye’de insan hakları ihlallerini kronikleştiriyor. Bu nedenle, insan hakları savunucularının ve onların mücadelesinin, demokratik muhalefet açısından her zaman hayatî bir önemi var.

İnsan hakları mücadelesinin odağı, kuşkusuz, İnsan Hakları Derneği’dir. Dernek 1986’da, askerî rejimin mağduru olan mahkûm yakınlarının ve sol aydınların girişimiyle kuruldu. 1980’lerden 90’lara geçilirken, doğal olarak Kürtler Derneğe büyük ilgi gösterdiler. Buna koşut olarak, resmî merciler tarafından zaten “kuşkulu” görülen İHD, “bölücü” bir mihrak olarak damgalanmaya başladı. Buna, Derneğin bulduğu geniş uluslararası destek nedeniyle, “dış güdümlülük” ithamı da eşlik ediyor. İHD, bu nedenle faaliyetini sürekli gözetim ve baskı altında sürdürmeye çalışıyor. Derneğin, onu Batılı insan hakları örgütlerinden farklılaştıran özgün yanı, bir uzmanlık-dokümantasyon ve izleme kuruluşu olmanın yanında, “kurbanların”, baskı ve tehdit altındakilerin örgütlendiği bir kitle örgütü oluşudur. Bu durum, İHD’yi zaman zaman “objektiflik”, eylem perspektifi ve ilgi alanları açısından sıkıntıya sokup, darlaştırabiliyor. Yine İHD deneyiminden doğan Türkiye İnsan Hakları Vakfı ise, uzman bir dokümantasyon ve izleme kuruluşu olma özelliğine daha yakın. TİHV, sürekli ve güvenilir dokümantasyon çalışması ve insan hakları alanında eğitim çalışmaları yanında, işkence kurbanlarına dönük rehabilitasyon hizmetinde de küçümsenmeyecek bir kurumsallaşma düzeyine ulaşmış bulunuyor.

İnsan hakları mücadelesinde, büyük bir inat ve sivil cesaretle, korkunç bir uygulamayı teşhir işlevini yerine getiren “Cumartesi Anneleri”nin özel bir yeri var. Türkiye’de askerî rejim döneminde bile sayılı olan “gözaltında kaybolma” vakaları (1980-90 arası kaydedilmiş 13 vaka), 1992’den itibaren olağanüstü bir tırmanışa geçti (1992-94 döneminde 156 vaka). Çoğu resmî ellerde kaybedilen, ‘kayboltulan’ insanların yakınları, davalarını duyurabilmek için, Taksim’de sessizce oturma eylemini başlattılar - her cumartesi... Zamanla eyleme destek ve dayanışma için katılanlar arttı, oturanlar kalabalıklaştı. Oturanları birkaç ay boyunca etrafta “önlem” alarak “sadece” gözleyen polis, 1996 sonbaharında eylemi baskı uygulayarak ezmek için harekete geçti. Yaklaşık bir ay boyunca sokak dayağı ve gözaltılarla süren bu saldırı boyunca, kayıp yakınları ve destekçileri direnç gösterdiler ve medyadan da güçlü destek aldılar. Oluşan kamuoyu baskısı karşısında polis geri çekildi. Şimdi Cumartesi Anneleri yine randevularında buluşuyorlar, polis izlemekle yetiniyor. Ama diğer yandan devlet kayıplar için hiçbir girişimde bulunmuyor. Baskı sonrası yumuşama döneminde kayıp başvurularının yapılması için eylem yerine getirilen polis aracı, sarkastik bir tavırdı olsa olsa!

Bütün bu çabaların, onca yıldırıcı baskıya, sonuçsuzluğa, mücadele edenleri tüketen zaaflarına rağmen, hiç yoksa üstü örtülen korkunç işleri âleme haber vermek, bir vicdan azabını daim kılmak, unutturmamak gibi bir semeresi var. Daha fazlası, yine Cumartesi Anneleri’nin gösterdiği gibi, sadece akıllara değil, duygusal sinir uçlarına da değil, gerçekten vicdanlara hitap eden bir sözle ve duruşla mümkün. İnsan hakları mücadelesinin böyle bir dili ve duruşun imkânlarını, fırsatlarını tükettiği asla söylenemez. Halihazırdaki insan hakları söylemi ise, hukuki-bürokratik bir dille umumi “demokrasi mücadelesi” dilinin kalıplaşmış lehçeleri arasında daralıyor, ‘soğuyor’. Bana kalırsa yine tüketilmemiş, kullanılmamış bir başka fırsat da, İslâmi örgütler silsilesi içinde -Refahyol dönemindeki tavrıyla da- en demokratik ve çifte standartsız kuruluş olmasıyla temayüz eden Mazlum-Der’in varlığıdır. Mazlum-Der, insan hakları mücadelesinde öteden beri kör ve sağır addedilen bir kesimde, üstelik “kendine Müslüman” da olmaksızın, söz söylemeye, tavır koymaya çalışıyor. İHD ile Mazlum-Der’in kimi meselelerde aynı sözü olmasa da beraber söz söylemeleri, çok önemli bir açılımdır. Bu konuda da biraz zihin açıklığına ihtiyaç var.

VİCDANİ REDÇİLER

Güneydoğu’daki “düşük yoğunluklu savaş” sürerken, davul zurnayla askere uğurlananların yanında; yarı-resmî kanallardan 300 bine yaklaştığı belirtilen asker kaçağı da var. Özgül bir politik nedenle ya da can güvenliği kaygısıyla değil, ilkesel ve ahlâki gerekçelerle askere gitmeyi reddedenler, yani vicdani redçiler ise tek tek sayılabilecek kadar az. Fakat bu tekil örnekler, ordunun bir tabu olduğu ve askerlik yapmanın, erkeklik ve vatanperverlik şerefini kazanmanın temel şartı sayıldığı bir toplumsal kültürde çok büyük sembolik önem taşıyor. Bu “tek tek kişilerin” sembolü durumunda, halihazırda, İzmir’de kurulan ve iki kez kapatılan Savaş Karşıtları Derneği’nin başkanı olan Osman Murat Ülke var. Osman Murat Ülke, 1996 Ekim’inde tutuklandı, sonra bir ay kadar serbest kaldı. Belki kaçması bekleniyor, hattâ belki de umuluyordu - çünkü bir vicdani redçinin basın toplantıları ve açıklamaları yaparak propaganda yürütmesindense, isimsiz kaçaklar kalabalığına karışıp kaybolması daha iyiydi. Fakat Ülke teslim oldu, tekrar tutuklandı, gönderildiği askerî birlikte üniforma giymeyi reddetti ve hücre hapsiyle cezalandırıldı. Hakkında dört ayrı suç isnadıyla toplam 16 yıl hapsedilmesini gerektirecek davalar açıldı. Askerî savcı, “vicdani red” kavramını, “soyut, dayanaksız ve Türkiye gerçeklerine aykırı” bulduğunu ve bu kavramın sadece askerden kaçma gerekçesi olabileceğini belirtti. Bu arada bu yılın Mayıs ortasında tutukluluğu yeniden kaldırılan Osman Murat Ülke ise, hukuk ve sivil itaatsizlik mücadelesini sürdürüyor: Askerî yargıda yargılanmasına itiraz ediyor ve kendisinin bir “düşünce suçlusu” olduğunu savunuyor. Ülke’nin çıkışı, muhalif kamuoyunda da mahdut bir destek bulabildi. Sadece ordunun tabu olmasından değil; biraz da, birçok çevrenin kendi “haklı savaş”ına halel getirmek istememesi nedeniyle...

VATANDAŞ GİRİŞİMLERİ, SİVİL TEPKİLER

Belirli bir siyasal ya da toplumsal örgüte ya da örgütler koalisyonuna dayanmayan, kuşkusuz örgütlü grupların da katılımını içermekle beraber onların yerleşik yapılarının dışında oluşturulan eylem platformları, Türkiye’de son birkaç yılda aranan bir seçenek haline geldi. Bunda, kuşkusuz, mevcut örgütlerin/yapıların hiyerarşik, bürokratik, dar ufuklu olma vb. zaaflarının biriktirdiği rahatsızlıkların önemli payı var. Ayrıca, ilerleyen modernleşmeyle birlikte gelişen toplumsal atomizasyon ve kimlik çoğullaşması, sadece organik toplumsal ilişkileri değil örgütsel kültürleri de sarsıyor ve daha anonim ve daha esnek biraraya gelme biçimlerini gerekli kılıyor. Türkiye’de siyasal düşünce tartışmalarında gündeme geldikten yaklaşık bir onyıl sonra, vatandaş inisyatifleri ve sivil muhalefet, böylelikle ete kemiğe bürünmeye başlıyor.

Son bir yıl içinde yürütülen en önemli sivil kampanyalardan biri, “Barış için 1 milyon imza” girişimiydi. Parlamentoya sunulmak üzere, iki kelimelik bir dilekçe söz konusuydu: “Barış istiyorum”. İmza için çağrı yapanlar, sendikacılardan, yazarlara, işadamlarına, çeşit çeşit partiden milletvekillerine kadar uzanıyordu. 1 milyon imza hedefine ulaşıldı, bu imzalara dayanarak barış adına daha etkili bir söz söylenmesi için beklenti sürüyor. Birazcık, “eksik teşebbüs” sıkıntısı...

Daha kapsamlı bir vatandaş girişimi, “Susurluk”tan sonra gelişen sivil tepkiydi. Susurluk, ‘başımızdaki’ dehşetengiz güç ve çıkar ilişkileri ve “resmî illegal” çetelerin hareket menzili hakkında, neredeyse gerçek olamayacak kadar berrak fotoğraflar attı önümüze. Türkiye’de bir demokrasi ihtimalini ve herhangi bir vatandaş hak ve hürriyetinin fiile dökülme ihtimalini kara mizahın konusu haline getiren bu fotoğrafların bile yönetenlerce devletin yüksek menfaatleri adına sümenaltına atılması eğilimi karşısında, “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyası akıl edildi - sahiden de ‘vatandaşlarca’. Susurluk’un üstünü örttürmeme kararlılığıyla, belki ondan da önce hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği doğrultusundaki kesif karamsarlığı dağıtma kaygısıyla girişilen bu kampanyayı Birikim’in 95. sayısında (Mart ’97) yorumlamıştım: Medyanın da desteğiyle hızla yaygınlaşan bu kampanya, hem eğlenceli, hem de anonim, tehlikesiz, evde oturarak yapılan, kısacası orta sınıf güvenlik hissine uygun bir eylem tarzıydı. “Kitleyi” harekete geçirmeye dönük cesaret ve “onur” çağrılarının gitgide hamasileşip insanlara değmez olduğu, böyle böyle “kitle”nin ve onu eyleme çağıranların hem birbirlerine hem de kendi dışlarındaki dünyaya kayıtsızlaştığı bir ortamda, gerçekten mükemmel bir buluştu bu - bir yeni başlangıçtı. Ki, bu “tehlikesiz”, “orta sınıf”, “masum” eylem bile, insanlar meşalelerle, lambalarla mahallelerinde veya meydanlarda toplanmaya kalktıklarında pekâlâ tehlikeli hale gelebildi - gözaltına alınanlar, polisten dayak yiyenler oldu, hattâ ölen oldu! Bu arada, Refah Partili bakanların eylemle ilgili alaycı sözler söylemeleri üzerine, bu kampanyanın ekseni, konjonktürün de etkisiyle, demokratik devlet talebinden laisist tepkiye doğru kaymıştı. Bunun, eylemin hedefinin bulanıklaşmasına yaradığını söylemek gerek.

Susurluk’un ‘ilham ettiği’ soruşturmaların hükümet ve devlet kurumlarınca savsaklanması üzerine, ışık söndürme eylemi 29 Eylül’de yeniden start aldı. Yeni kampanya, bu vatandaş inisyatifinin misyonunu mevcut siyasal ve toplumsal yapılara devretmeyip kalıcılaşma doğrultusundaki kararlılığının, daha doğrusu ‘bu çeşit işleri’ vatandaş inisyatifleriyle yürütme iradesinin bir göstergesi. Mamâfih teslim etmek lâzım ki, bu seferki, Şubat/Mart’taki kampanya kadar etkili ve yaygın gelişmiyor. Bir miktar, Ömer Laçiner’in belirttiği gibi (Gazete Pazar, 5 Ekim), inanç ve ümit eksikliğinden. Muhayyel bir “vatandaş” kimliğine ve bilincine bu kadar abanmak, galiba biraz da yapay kaçtı. Demirel, Çiller ve sair devlet ricalinin ‘vatandaş tarafına’ hitap etmekle iyice yükseltilen bu temenni dozu ‘karşılıksızlığı’ oranında işlevsizleşti - hattâ biraz antipatikleşebildi. Bunun yanısıra, ilk seferinde insanları harekete geçiren saikin, burada bir “yeni başlangıç” ümidi görmeleri olduğunu unutmamak lâzım; eylem, ‘tehlikesizliği’, basitliği, sembolizmi ile bir yeni başlangıç çağrısına uygundu - fakat o yeni başlangıç yapılmayınca, ilk hamle bir yeni fikir veya hedefle tahkim edilmeyince, bütünlenmeyince, galiba heyecanından kaybetti. Bu, ışık söndürme eyleminin değil, toplam muhalefetin bir eksiği elbette.

Susurluk’tan başka önemli siyasal davalar etrafında yürütülen kampanyaları da, ağırlığı artan sivil girişimler arasında sayabiliriz. Örneğin 16 Mart katliamı davası, Gazi Mahallesi davası, Metin Göktepe’nin öldürülmesi davası... Ayrıca, Yaşar Kemal’inki veya Eşber Yağmurdereli’ninki gibi “düşünce suçu” davaları... Bu davalar etrafında, gerçekten etkili ve popüler olmayı başaran kampanyalar örgütlendi. Bu kampanyalar, toplumsal muhalefetin boş bırakmaması gereken bir alanın önemini de hatırlattı: hukuk. Türkiye’de hukuk düzeni ve yargının işleyişi, toplumun büyük çoğunluğunu güvensizleştirecek ve artık bizzat yargı erki içinde bile tepkilere yol açacak kadar ağır yapısal sorunlarla malûl. Sadece bir güç mekanizması olarak değil, bir meşrûiyet söylemi olarak hukuk, durum ne kadar feci olursa olsun, terk ve feragat edilemeyecek bir alan. Gerek söz konusu siyasal davaları sahiplenenler, gerekse örneğin şimdilerde Çağdaş Hukukçular Derneği’nin başlattığı “adil yargılanma hakkı” kampanyası, bu zarureti hatırlatıyorlar.

Bütün bu vatandaş girişimleri, özellikle medya nezdinde çok prestijliler ve siyasal partilerin beceremeyeceği kadar sempati ve ilgi uyandırmayı başardılar. Zaafları da biraz burada: Tabiatı icabı anonim yapıları gereği medyaya muhtaçlar ve medya-odaklı hale gelmeleri, reklam kampanyası mantığına kendilerini kaptırmaları tehlikesi her zaman var. Buna bağlı olarak, “şık” mesajlar ve imajlar üreten bir profesyonel elitin özgül ağırlığı bu girişimlerde hayli fazla. Zaten vatandaş girişimleri, o “vatandaş” kategorisinin daima imlediği üzere, daha ziyade “biraz daha eşit” vatandaşlara, tahsilli orta sınıflara, onların seferber olmasına dayanmıyor mu? Bu bir ayıp değil kuşkusuz - tersine, muhalefetin başka kesitlerinde olmayan beceriler, marifetler, fırsatlar buralardan neşet edebilir. Yeter ki, “karşılıklı’ olarak, yegâne muhalefet biçiminin ve adresinin bu olmadığı bilinsin, “paslaşılabilsin’...

GENÇLİK ALTKÜLTÜRÜ KARA MİZAH

Mikhail Bakthin’in keşfedilmesinden beri sosyal teoriyle ilgilenenler biliyor ki, tahakküme ve baskıya karşı, gizli ve ‘neşeli’ bir sessiz muhalefet biçimi de var. Mizahın daima adı konmamış ve eyleme geçmemiş bir muhalefetin güçlü bir dip akıntısı niteliğinde olduğu Türkiye’de ’90’lı yıllar bu bakımdan ilginç bir manzara sunuyor. Şehirli gençlik altkültürlerinin gelişmesiyle beraber, siyasal sisteme dönük yoğun bir kayıtsızlıktan, sinik bir tavra ve radikal reddiyeciliğe uzanan dalgacı ve ‘küstah’ bir tavır kendini gösteriyor. Apolitik veya anti-politik görünümler de edinen, fakat zaman zaman radikal muhalif politik protesto tutumları da üreten bir ‘hava’ doğuyor. Siyasal eylemlerde ve söylemlerde dışavurmayan birçok sinik yorum veya ‘tahripkâr’-muhalif yaklaşım, bu hava içinde gelişip Leman tarafından çoğaltılıyor ve zaman zaman da hayli popüler olmayı başarıyor. Ve giderek, siyasal eylem ve söylemleri de alttan alta etkiliyor. Kayıtsızlıkla muhalefetin; apolitiklikle, sırasında yerleşik politikadan daha politik bir hassasiyetin geçiştiği, birbirine karıştığı bu ‘hava’ sahası, hesaba katılmayı hakediyor.

“BİR PARANTEZ”: KÜRTLER?

Kürt kimliğini öne çıkartan veya ne yaparsa yapsın Kürt kimliği esas alınarak muamele gören toplumsal muhalefet ile, yukarda anılan muhalefet hareketleri arasındaki mesafenin açılması, çok büyük bir sorun olarak ortada duruyor. Kürtler (Kürt kimliğini esas alarak davranan gruplar, çevreler), söz konusu muhalefet odaklarının pek azında (esas olarak insan hakları mücadelesi) varlar - çoğunda ise, olsa olsa ‘uzaktan sevilen’ bir mağdur grubu olarak zikrediliyorlar ve kendileri de buraları, ortak tecrübelerin paylaşılamayacağı ama karşılıklı fayda temin edilebilecek ittifak zeminleri olarak görüyorlar. Bu katı ve hesaplı ayrılığı aşmakta misyon üstlenebilecek olan HEP-HADEP silsilesi, ya söz konusu ayrılığı bizzat körükledi, ya da bu kopukluğu gidermeye niyet ettiğinde şiddetli baskılarla karşılaştı. Devletin baskı politikası, genel olarak, Kürtlerle Türklerin millî kimlikler temelinde değil, millî kimlikleri de yok saymayan özgül bir toplumsal-siyasal bağlamda ortak muhalefet zeminleri -hattâ ortak hayat alanları- oluşturmasının önündeki en büyük engel kuşkusuz. PKK’nın buna paralel baskısıyla da, çember kapanıyor. Böylece ’dünyaların ayrılması’, sadece toplumsal muhalefet açısından bir sorun değil, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatını karartan bir belâdır. Kanıksanan ve biraz da çaresizlik nedeniyle hatırdan uzak tutulmaya çalışılan bu belâyı aşma vazifesi, her geçen gün katlanan bir borç olarak duruyor.

MUHALEFETİN BİLEŞKESİ... VE ÖDP

Görüldüğü gibi, toplumsal muhalefet deyince bir nefeste sayılan bu kalabalık listenin gerçek hali fazla parlak değil. Türkiye’de muhalefet dinamiklerinin bir matematik toplamından veya sentezinden, hattâ sinerjisinden daha öte bir şeye ihtiyaç var. Basitçe bir “platform” ya da koalisyon kurarak sağlanacak bir şey değil bu. Yukarıdaki kısa bilanço hatırlatıyor ki, toplumsal muhalefetin bütün unsurları, maddi-fiziki güç eksikliğinden ya da ‘biraraya gelememekten’ öte zaaflar taşıyorlar. “Biraraya gelememekten” daha önce ve daha anlamlı olmak üzere muhalefet hareketlerinin birbirlerine karşı bir tür sağırlığı söz konusu. Başka alanlara ve başka muhalefet dinamiklerine, bir “müttefik” veya ortak basın açıklamaları için ilave bir imza olarak bakılıyor - hem özgünlükleri, başkalıkları olan, ama hem de kendisinden bir şeyler öğrenilecek deneyimlere karşı duyulacak bir tecessüsle değil. Tam da yeni bir başlangıç yapmanın önünü kesen ‘alışkınlıklar’... Ayrıca, kendi özgül alanlarında da yeniden üretecekleri bir gelecek ütopyası sahibi olmamak, özsavunmacı ve fiilen ‘loncacı’ bir bakışı ya da çok soyut bir genel politik duruşu aşarak alana özgü ve kamusal bir perspektif geliştirememek, ‘anti’ciliğe kapılmak ve dolayısıyla ‘düşman’a tâbi olmak... diye sıralanabilir bu zaaflar. Bunları aşmak, bir yeni başlangıç yapmayı, toplumu/ulusu yeniden kurmayı önüne koyan bir girişimi, buna uygun bir hal ve tavrı gerektiriyor.

Bir yeni başlangıç iddiası ve ‘havası’, “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyasında var, bir de ÖDP’de var. Ancak bunun için ÖDP’nin, mevcut toplumsal muhalefetin bir kürsüsü ve platformu olmanın ötesine geçmesi gerekiyor. Partinin kuruluş sürecinde, bağımsız (gereğinde partiden de bağımsız) muhalefet dinamiklerinin kürsüsü olmak, bir bakıma kendini onların “emrine” vermek biçiminde alternatif bir siyaset anlayışından söz edilmişti (“parti-olmayan-parti”). Sosyalist soldaki çelik disiplinli ve her şeyi bilen parti imgesinin yerine, üyelerinin ‘yaptığı’ bir parti imgesini geçirmek için, anlamlı bir çıkıştı bu (bir yeni başlangıçtı). Fakat mevcut demokratik kitle örgütü politikalarını ve sözlerini ‘derlemek’ten ibaret bir platform olmak da, belli ki, ‘kesmiyor’, ihtiyaca cevap vermiyor. Bu noktada ÖDP’nin temel sorunu, iç iletişimlerini ve geleneklerini koruyan ‘bileşen’lerinin muhafazakâr etkisinden kaynaklanıyor. İçe dönük tartışmalardan, iç denge hesaplarından sıyrılıp, illâ bileşenlerin bileşkesi olması gerekmeyen bir söz söylemekte partinin sıkıntısı var. Somut bir konuda fikirler ve öneriler çatıştığında, iç dengeleri bozmamak için tartışmayı uzatmamak tercih ediliyor; son derece genel ve soyut bir asgari müşterekte anlaşılıyor, yani bileşenlerin bileşkesinde - ama bu da yeni ve açık fikirler, öneriler ve politikalar geliştirmeyi önlüyor.

Elinizdeki derginin yayımlandığı günlerde, ÖDP ilk genel kurulunu henüz yapmış olacak. Birikim’in önümüzdeki sayısında bir ÖDP Dosyası yer alacak. ÖDP’nin sözünü ettiğimiz problemlerini, o sayıda tartışmaya sunacağız.

TANIL BORA

502256|

Türkiye Yahudilerinin Türk milliyetçiliği daha önce bir incelemeye konu olmuşsa da, söz konusu inceleme Avram Galanti’nin kullanmış olduğu söylemi tahlil ederek konuya yaklaşmıştı.[1] Bu yazıda ise Yahudilerin Cumhuriyet rejimi altında sergiledikleri Türk milliyetçisi tavırların günümüzde rastlanan örnekleri de ele alınıp biraz daha değişik bir bakış açısı getirilmeye çalışılacaktır.[2]

Türk milliyetçiliğinin radikal uçları gayri müslim yurttaşları beşinci kol, casus, ajan olarak algılamışlar, azınlık okullarını “Ajan Okulları” olarak tanımlamışlardır.[3] Bu geleneğin başını çekenler Nihal Atsız etrafında toplanan Türkçülük/Turancılık akımının mensupları olmuş ve radikal Fransız düşünürleri ile Nazi Almanya’sından esinlenen “saf ırk”, “saf kan” kavramları çerçevesinde azınlıkları daima dışlamışlar, aynı zamanda onları “Türkleşmemek”le ve “azınlık ırkçılığı” yapmakla suçlamışlardır. “Türkleşmemek”le kastedilen, azınlık dillerinin günlük yaşamda, cemaat içinde ve cemaat basın organlarında kullanılmaları, azınlık okullarında bu dillerde öğrenim yapılması, azınlıkların kimliklerine sahip çıkmaları ve Türk millî kimliği uğruna azınlık kimliklerini terk etmemekte direnmeleriydi. Türkçülere/Turancılara göre “Türk” bir yurttaşlık kavramı yerine ırkî bir kavram olarak ele alınmalı, milliyetçi terminoloji ile “gayr-i Türkler”in azınlık/etnik kimlikleri silinmeli ve onun yerine ırkî anlamda bir “Türk” kimliği yerleştirilmeliydi. Kemalist milliyetçilik de azınlıkların kendi kimliklerini terk edip, dil, kültür ve ülkü birliği içinde Türk olmalarını talep ediyordu ve CHF’nin 1931 yılında açıkladığı programda Recep Peker’in belirttiği gibi Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlar da “dil ve emel birliğinde iştirak kaydı altında tamamen Türk olarak” kabul ediliyordu.[4] Kemalist milliyetçiliğin “kültürel, defansif, dış politikada saldırgan olmayan” bir yüzü olmasının yanı sıra, ikinci yüzü ise “etnik, hatta ırkî, şoven, iç siyasette kültürel, çoğulcuğu bastıran” bir milliyetçilikti.[5] Bu milliyetçilik Osmanlı’nın “reayâ” zihniyetini reddetti ve “yabancı”, “öteki” diye gördüğü gayri müslimleri rejimin ideolojisi çerçevesinde tek bir potada tek bir norma haiz Türk kimliği altında birleştirme gayretleri içine girdi ve bunu da şiddetle talep etti.[6]

Kemalist ideolojinin azınlıkları Türkleştirme çabalarını benimsemede en gayretkeş azınlık dönemin cemaat önderlerinin/ideologlarının talimatlarına uyan Yahudiler oldu. Bu Türkleştirme çabalarının en aşırı ve bilinen örneği Moiz Kohen’dir. Türkçülük akımının ateşli bir ideologu ve aynı zamanda ateşli bir Kemalist[7] olan Kohen, önce adını Tekin Alp’e çevirdi, sonra Yahudi Cemaati arasında istihza ile “Musa’nın On Emri”[8] diye anılacak olan on maddelik “Evâmir-i Aşere”yi yayımladı: İsimlerini Türkleştir – Türkçe konuş – Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku – Mekteplerini Türkleştir – Çocuklarını memleket mekteplerine gönder – Memleket işlerine karış – Türklerle düş-kalk – Cemaat ruhunu kökünden sök – Milli iktisat sahasında vazife-yi mahsusanı yap – Hakkını bil[9]

Tekin Alp, Yahudilere Türkçe’yi öğretme ve konuşturma, ve ona paralel olarak onları Türkleştirme amacı ile avukatlık yapan ve meslek gereği devlet ile sürekli ilişkide olan Yahudi hukukçular ile birlikte kurmuş olduğu ve kendisinin başkanı olduğu “Türk Kültür Birliği” ile ilgili olarak verdiği bir konferansta[10] Yahudi Cemaati’nin o yıllardaki durumunu şöyle açıkladı: “Türkiye bir millet değil bir milletler camiası halinde bir devlet idi. Bu camia içinde biz Yahudiler diğer unsurlar gibi başlıbaşına bir unsur gözüküyorduk. Fakat manevî vaziyetimiz acınacak bir halde idi. (...) Biz Türkiye Yahudileri dilsiz, kültürsüz, edebiyatsız, idealsiz bir vaziyette idik. (...) yalnız yüz bin Türk Yahudisi muhtelif unsurlar içinde dilsiz, kültürsüz, idealsiz yaşıyorduk. Kimimiz adına ispanyolca dedikleri bir nevi jargon, kimimiz fransızca konuşurduk. Fakat hiçbirimiz canla başla sarılacak bir ideal bulamıyordu.”[11]

Mânevi vaziyet” böyle “acınacak” bir halde iken Yahudiler için yapılacak tek şey vardı: “Bundan sonraki vazifemiz içimizde esası mevcut olan Türk harsını şuurlandırmak, canlandırmak ve kuvvetlendirmekten ibarettir. (...) Artık bundan sonra bize Musevi milleti diyen muhite ve cemiyete kat’i ve samimi bir eda ile hayır biz Türküz, dilimiz türkçedir, kültürümüz Türk kültürüdür, idealimiz Türk idealidir diyeceğiz.”[12]

Tekin Alp günümüz Yahudi Cemaati’nin “Güçlü Önderleri”nin takındıkları Yahudiliği önemsememe, gözardı etme tavrının bir öncüsüdür ve bu öncü tavrını hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek bir şekilde şu cümleler ile ifade etti: “Bazıları nazarında Yahudilik tarihi bir hatıradır. Amenna. Bu itibarla Yahudiliğin kalbimizde pek muhterem bir yeri vardır. Ancak tarihi hatıralar ne kadar muhteşem,ne kadar mukaddes olursa olsun, umumi hayatta, millet mefhumuna tesir itibariyle hiçbir ehemmiyeti haiz değildirler. İşte bundan dolayıdır ki nasıl ki İngiltere’de İtalya’da ve Fransa’da vatandaşlık itibarile bir Yahudi milleti yoktur ve böyle bir iddia kimsenin hatırına gelmez; Türkiyede dahi vatandaşlık itibarile Yahudi milleti yoktur ve olamaz. (...) Osmanlı devrinden arta kalan batıl görenekleri söküp atacağız.”[13]

Tekin Alp Haziran 1934’te Trakya Yahudileri’ne karşı yapılmış olan saldırı ve yağma olayları[14] nedeniyle düşüncesi sorulduğunda “Türk Kültür Birliği” reisi sıfatı ile olayların hükümetçe derhal üzerine gidilmesinden duyduğu hoşnutluğu belirttikten sonra da kendi cemaati ile ilgili fevkâlade talihsiz bir cümle sarfetti ve neredeyse aba altından sopa gösterdi: “Bu hâdiseyi bütün vatandaşlarla beraber ben de şayanı teessüf görürüm. Lâkin derhal halledilmesi ve bütün Türk vatandaşlarının hoşnutsuzluklarını izhar etmesi Türk milletinin hakiki seciyesinin bir kere daha meydana çıkarmış ve Türkiye’deki Musevilere ilerisi için kat’i bir hedef göstermeğe vesile olmuştur.”[15] Başka bir deyimle Tekin Alp Yahudilerin Türkleşmemeleri halinde başlarına gelebilecekleri ima etti ve Yahudiler için hedefin başkanı olduğu Türk Kültür Birliği’nin ilkeleri yani Türkleşme olduğunu satır aralarında ifade etti.

Tekin Alp’ın milliyetçilik anlayışı bir yerde, bir tepkinin sonucu idi. Bu anlayış Cemaat kimliğini en dar çerçevede yaşatan Yahudileri zorla da olsa, tehditle de olsa, kendi kabuklarını kırıp dış dünya ile tanışmalarını ve kendilerini çevreleyen geniş toplumla bütünleşmelerini, bütünleşmeden öteye geniş toplum içinde erimelerini emrediyordu. Bu Kemalist devrimlerin üslûbunun ve Kemalist milliyetçiliğin derin etkileri altında kalmış tepeden inme radikal ve acil bir emirdi. Aynen harf devrimi, şapka devrimi gibi seçkinlerin, önderlerin halka dayattıkları bir kimlik devrimiydi, amaç Türkiye Yahudilerine Yahudi kimliği yerine bir millî kimlik kazandırma idi.[16] Aslında burada yapılan hata bir etnik kimlik ve kültürün bir millî kimlik uğruna neredeyse tamamı ile feda edilmesinin gerekliliğine inanılması ve bunun tepeden inme usuller ile “halk”a dayatılmasıydı.

Kemalizmin, milliyetçiliğin ve kamuoyunun bu taleplerine ve “Yahudi Önderler”in bu doğrultudaki emirlerine uymak için Yahudi cemaati elinden geleni yaptı. Önce isimler Türkçeleştirildi, Türkiye Yahudilerinin ana dili olan Yahudi İspanyolcası’nın konuşulmaması, unutulması için gayret sarfedildi. Bu dil ateşli bir milliyetçi söylem ile bizzat Yahudiler tarafından kötülendi,17 kimliklerin egemen kültür içinde eritilmeleri için ne gerekirse yapılmaya başlandı. Tekin Alp’ın Türkçü olarak taşıdığı Türk milliyetçiliği bayrağını Avram Galanti de tarihçi sıfatı ile taşıdı. Galanti’nin “Türk Harsı ve Türk Yahudisi” kitabı tümüyle “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası ile başlayan azınlıkların günlük yaşamında kendi dillerini terk edip Türkçe konuşmalarına yönelik baskı kampanyasına, Yahudilerin Türkleştiklerini kanıtlama amacıyla yazılmış savunma nitelikli bir cevabıydı. Yazar Türkçeyi kullanıp edebî veya bilimsel ürün vermiş dönemin Yahudilerini ard arda sıralayıp artık Yahudilerin Türkçe konuştuklarını, yazdıklarını, konuşmanın ötesinde toplumla bütünleşmenin ve Türkleşmenin bir kanıtı olarak edebî ve bilimsel eserler de ortaya koyduklarını kanıtlamaya çalışıyordu.[18]

Ancak tüm bu çabalara rağmen Yahudiler Türkçülere ve Türk milliyetçilerine yaranamadılar. Bir döneme unutulmaz bir şekilde damgasını vurmuş ve anti-semitizmin günümüze kadar gelmesinde en başat rolü oynamış olan Türkçülük akımının Nazi sempatizanlarından şiddetli bir Yahudi düşmanı olan Cevat Rıfat Atilhan Türkleşmeye çalışan Yahudilere önce ihtar etti: “Yahudiler isimlerimize dokunmayınız!”. Sonra kamuoyunda “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası ile başlayan baskıların bir sonucu olarak Yahudilerin Türkçe konuşmak için kurdukları cemiyetlere dikkati çekti, ve, “Yahudinin Türkçe konuşması bir lütuf değil, dünya kadar güzel dilimize ve tatlı şivemize bir tecavüzdür” diye haykırdı.[19]

Atilhan’ın davranışına paralel olarak Türkçülük akımı mensubu Orhan Seyfi Orhon da “Vatandaş Türkçe Konuşma!” başlıklı yazısında bu tür şekilci ve yüzeysel bir millileşmenin “zararlar”ına değindi, azınlıklara konumlarını ve meziyetlerini (!) bir kez daha hatırlattı ve Yahudilerin adlarının ve dillerinin Türkçeleşmesindeki zararlara (!) dikkati çekti: “Sen, dünyanın her tarafında beşinci kolsun! (...) Sen demokrasinin yüz karası, hürriyetin zaafı, müsavat ve adaletin zararısın! Sen nifaksın, hilesin, korkusun, paniksin, sabotajsın!

Sakın şiveni, lehçeni, tafranı değiştirme! Fransızca düşün, İngilizce gül, Almanca söyle, İtalyanca kavga et, İspanyolca mırıldan!

Bizim için seni mutlaka görmek, duymak, bilmek, ayırd etmek lâzım. Çünkü bizim asıl kuvvetimiz senden uzak oluşumuzdur. Milli varlığımızı, tesanüdümüzü, birliğimizi buna borçluyuz. Her zamanki gibi dilimize, edebiyatımıza, mektebimize, mahallemize, sevincimize ve derdimize karışma!”

Orhan Seyfi Orhon “asıl Türk vatandaşı”nın zaten Türkçe konuştuğunu belirterek “sakın Türkçe konuşma, sahte vatandaş! Bir gün gelip de seni özünden, yüzünden tanımazsak bile, bari sözünden tanıyalım!” diye gayri müslimlere ihtar etti.[20]

Türkçülük akımının önde gelen kuramcılarından ve şiddetli bir Yahudi düşmanı olan Nihal Atsız da itiraz edenler saflarına katıldı ve Yahudilerin Türkleşme çabalarını kabul etmedi, zira Atsız’a göre “Yahudi mayi gibidir. Derhal bulunduğu kabın şeklini alır. Yer yer kurulan Yahudileri Türkleştirmek Cemiyetleri bu zelil politikanın neticesidir. Bununla cihan savaşında düşmanlarımıza casusluk ettiklerini unutturmak isterler. Hatta daha ileri giderek kendilerine Türk adları takarlar.”[21]

Kemalist milliyetçiliğin azınlıkları Türkleştirme talepleriyle, Türkçülerin Türkleşen Yahudileri beşinci kol gibi görüp onları ırkî anlamda Türk olmadıklarında toplumdan ayırma talepleri arasında sıkışıp kalan Yahudiler bu baskılara bir yandan boyun eğerken, diğer yandan Türkiye Yahudilerinin Cumhuriyet dönemin tarihinde meydana gelen “dikenli” veya gri renk taşıyan olayları da ayıkladılar. Bu devletçi ve milliyetçi bir ideoloji çerçevesinde yapıldı. Bu tavrın temsilcisi hem cemaatin gayriresmî sözcüsü hem de tarihçi şapkalarını taşıyan Avram Galanti idi. Osmanlı-Türk Yahudi tarihi araştırmalarında öncü olduğu yadsınılamaz olan, ama buna karşın cemaat sözcüsü/tarihçi konumlarını birbirine çok fazla karıştıran ve dolayısı ile tarihçiliğine ciddi gölge düşüren Galanti, üstü cemaat altı tarihçi kıyafetini giyerek ve çoğu zaman cemaat sözcüsü olarak davranarak söz edilmesi/hatırlanması pek hoş olmayan olayları es geçti ve/veya birkaç cümle ile geçiştirdi.[22] Galanti’nin bu tutumuna örnek olarak kendisinin dönemin Sanayi Tetkik Heyeti Reisi Şevket Süreyya Aydemir’le olan görüşmesi gösterilebilir. Şevket Süreyya Aydemir’e gidip Varlık Vergisi’ne itiraz etmeye cüret eden Galanti, Şevket Süreyya Aydemir’in tipik milliyetçi söylemi içeren ve Yahudilerin orduya asker vermediklerini ve hattâ bir takım yollarla vergi de vermediklerini, bu nedenle Varlık Vergisi’nin bu kabahatları dengeleyen bir “kan vergisi” olduğunu ifade eden azarına karşı “Aldığınız vergi helâl olsun. Bu vergi, senin dediğin işler teraziye dökülünce, bizim ödememiz lazım gelenin bir zerresi bile değildir.” diye haykırarak mutabakatını bildirdi.[23]

Türk milliyetçiliğinin ateşli bir savunucusu haline gelen Yahudiler, 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmelerinin 500. yılı olması münasebetiyle 1992 yılında düzenledikleri kutlamalar ile başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Türkiye’nin yurt dışındaki tanıtımını üstlendiler ve Tekin Alp ve Avram Galanti geleneğini günümüzde lobiler düzeyinde sürdürdüler. Bu etkinlikler vesilesiyle Türk Yahudi Cemaatine kendi toplumsal belleğini ve tarihini unut(tur)mak için ellerinden geleni yaptılar. 1992 yılındaki kutlamalar vesilesiyle düzenlenen panellerde Türkiye Yahudilerinin kendi geçmişlerine ve Türk tarihine eleştirel bakma konularındaki mütereddid girişimleri de bir Yahudi yazar tarafından “bir süredir Kadın Kitaplığı, Harbiye Cep Tiyatrosu gibi genel yerlerde her şeyi tüm açıklığı ile konuşmak krizine tutulduk” şeklinde tarif edildikten sonra aynı yazar ruh doktoru konumuna girip Yahudilerin ruh sağlığı için reçetesini şöyle yazdı: “Türkiye’de hoş olmayan durumlar oldu; büyük rahatsızlıklar yaşandı. Ancak sonradan barışan karı-kocalar gibi bunları anımsamanın ne yararı var? Zararı var. Elbette ki bazı şeyler hiç unutulmaz, ancak unutulur gibi yapılır, hatta hiç yaşanmamış gibi davranılır. Bu ruh sağlığı için bire birdir.”[24] Toplumsal belleği yok etme yolunda sarf ettikleri gayretli çabalar sonucunda Yahudiler “en çok Türkleşmiş azınlık” sıfatına mazhar oldular ve Türk kamuoyunda azınlıklar arasında imtiyazlı bir konum elde ettiler.[25]

Cumhuriyet döneminin azınlık karşıtı siyasetinin en belirgin ve kamuya mal olmuş örneği olan Varlık Vergisi bizzat Türk Yahudilerinin kamuoyunda temsil eder konumda olan Yahudi “seçkinleri” tarafından önemsizleştirildi, savaş yıllarında yapılması gereken bir fedakârlık,[26] ticaret ve sanayininin millileştirilmesi sürecinde doğal bir evre olarak takdim edildi,[27] özellikle Rumlara ve Ermenileri hedeflediğini, ama bunun yanında Yahudilerin de zarar gördükleri iddia edildi.28 Daha sonra bu savunmalar yerini kolaycı ve özellikle milliyetçi bir tarih anlayışı taraftarlarını tatmin eden bir yorum olan Varlık Vergisi’nin Nazilerin ve dönemin Türkçü etkisinin altında yapılmış arızî bir vaka olduğu yorumuna bıraktı.[29] Burada sürekli göz ardı edilen, ettirilmek istenen, Varlık Vergisi’nin Kemalist milliyetçiliğin “ikinci ve hiç de munis olmayan etnik egemenlikli iç siyaset yüzü”nün bir sonucu olduğuydu.[30] Halbuki Taha Parla’nın ufuk açıcı incelemesinde belirttiği gibi gayri müslim azınlıklar Cumhuriyet Türkiye’sinde “bizden değil diye görülmüş yurttaşlar” olarak kıyıda kalmışlardır. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi olaylar da kamuoyundaki önyargılarla ve Turancı ve faşist akımlarla izah edilemezdi, bu durum Cumhuriyetin şeflerinin “dışlayıcı etnik milliyetçilik ideolojisi”nden ileri gelmekteydi.[31]

Yahudiler, bu konuma gelirken Türk milliyetçiliğinin günümüzdeki bayraktarı olan MHP ve Genel Başkanı Alparslan Türkeş’i kendilerine en yakın müttefik olarak gördüler ve Başbuğ’u hemen benimsediler. Aslında MHP’nin ve Türkeş’in “Yahudiperver” tavrı “pragmatik” bir yaklaşım olup, MHP’nin, kendisini BBP ve RP’den ayrı bir konuma yerleştirme, bir “vitrin düzenleme” kaygısından ileri geliyordu. Görünümün böyle aksettirilmesinin gerektiği bir ortamda 500. Yıl Vakfı’nın 1992 kutlamaları her iki taraf için bulunmaz bir fırsattı. Bir yandan Yahudiler Türk milliyetçiliklerini en ateşli bir şekilde ifade edebilecekler, bunu ifade ederken doğal müttefiklerden bir tanesi MHP ve Alparslan Türkeş olabilecek, diğer yandan MHP Yahudilere “sıcak” bakarak “Yeni Dünya Düzeni” içinde Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi lobileri ve İsrail ile ilişkilerini sıcak tutabilecek ve Türkiye siyasetinde söz sahibi, ılımlı muhafazakâr bir parti olarak vitrinde görünebilecekti.[32] Zaman içinde MHP’nin bu yeni tavrı BBP’den ve İslâmcılardan da ağır eleştirilere maruz kaldı.[33]

MHP’nin Genel Başkanı Türkeş’le MHP’nin genel sekreter yardımcısı Akkan Suver’in takındıkları tavırları tarif için “pragmatik yaklaşım” deyimi en doğrusu idi. 1980 ve 1990’lı yıllarda “Yahudiperver” kesilen Alparslan Türkeş, 1944 yılında Irkçılık-Turancılık Dâvâsı’nda ifade verirken Türkçülük geleneğinin “ırk” unsurunu gözardı etmeksizin, Yahudiler’den “Efendim, yalnız demek kâfi gelmez. Bugün bir Yahudi de gelir ben Türk’üm der. Fakat onun dili Türkçe değildir, annesi Türk değildir. Her şeyi başkadır. Buna Türk denemez. Benim söylediğim annesi, dili ve her şeyi ile Türk olmasıdır” diye söz edebiliyordu.[34]

Akkan Suver de Türkeş’in fikrî gelişimine paralel bir gelişme gösteriyordu. Suver önce genelde azınlıklardan ve özelde de Yahudilerden şöyle söz etti: “Fakat Türklükten nasibi olmayanlar, Dönmeler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, devlete, basına, televizyona hakim olurlar. Bir avuç azınlık devrim, ilericilik, hürriyet avazeleriyle çoğunluğun ensesine biner.”[35]

Daha sonra Yahudileri savunan ve onları öven yazılar yazdı.[36] Nihayet aynı Akkan Suver 1980 sonrası “Yeni Dünya Düzeni”ne ve MHP’nin değişmiş görünümüne ayak uydurdu ve aralarında Jak Kamhi ve Üzeyir Garih gibi Yahudi asıllı iş adamlarının üye oldukları Marmara Vakfı’nı kurdu, aynı Vakıf İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Perez’i de 1992 yılında konuşmacı olarak davet etti.[37]

Günümüz Türk milliyetçiliğinin ateşli birer savunucusu haline gelmiş cemaat temsilcileri, daha doğrusu “Güçlü Önderler”i, her vesile ile Yahudiliklerini önemsememekte ve “Türk” olduklarını tekrarlamakta özen gösterdiler. Müslüman/Türk ailesi görünümü verebilmek için basında Müslüman/Yahudi evlilikleri konu edilince Yahudi kimlikleri özenle ve bilinçle arka plana itildi, önemsiz bir takı konumuna getirildi, bu tavır Yahudi asıllı milletvekili Cefi Kamhi tarafından da milletvekili seçimleri arifesindeki bir söyleşisinde bir kez daha tekrarlandı.[38] Bu tavır öyle bir hal aldı ki, Yahudi Cemaatini kamuoyunda temsil etme durumunda olan bir bireyi yurttaşlık ve vatandaşlık kavramlarını bile göz ardı edip, “Türk” kavramına Nihal Atsız’ın keskin milliyetçi davranışıyla yaklaştı. Yahudilerin “Türk olduklarını, bunun yerine ikame edilecek başka bir kelime kabul edemeyeceğini”, “TC vatandaşı” kavramını sevmediğini, zira bir İsveçlinin TC vatandaşı olabileceğini ancak Türk olmadığını, buna karşılık Türkiye’deki Yahudilerin Türk olduklarını altını çizerek vurguladı.[39] Türk kamuoyunun talep ettiği “Türk milliyetçisi” kıyafetini azınlıklar podyumunda usta bir halkla ilişkiler ve görünüm mühendisliği yöntemiyle en iyi sergileyen azınlık toplumu Türk Yahudileri oldu. Kendilerini gayri müslim azınlıklar arasında ayrı bir konuma yerleştirip kamuoyunda “en Türk azınlık” görünümünü ver(dir)me çabaları bir yerde istenilen amaca ulaştı ve bir bilimsel toplantıda sunulan ve sadece Yahudilerin yayımladıkları ilmî eserler temel alınarak hazırlanmış bir tebliğde de Türk Yahudilerinin “en Türk azınlık” oldukları sonucuna ulaşıldığı görüldü.[40]

Milliyetçiliğin buhar gibi her yere nüfuz edip, günlük yaşamın neredeyse ayrılmaz bir parçası, ve en önemlisi ve ürkütücüsü, “sıradan faşizm” haline dönüştüğü bir ortamda İslâmcı akımın uç noktalarında rastlanan anti-semit söylem de eklenince tedirginlik daha da artıyordu. Bunun sonucunda Yahudilerin hiçbir etnik milliyetçilik amacı gütmeden kimliklerini sadece masumane kültürel etkinlikler ile açığa çıkardıkları bir ortamda bile muhtemel bazı eleştirilere karşı bir takım “savunma”ya yönelik önlemler alınmasına gerek görüldü ve “Klasik Türk Müziğinde Musevi Bestekârlar” başlığını taşıyan bir müzik kompakt diskinin tanıtımında diskin “herhangi bir ayrımcılığı vurgulamak amacı taşımadığı” özellikle belirtildi.[41]

Bu ve buna benzer davranışlar aslında ateşli bir Türk milliyetçiliği görünümü altında bir Yahudi kimliğinin korunmasına çalışıldığının, ancak baskıcı ve egemen milliyetçi söylemden ve Kürt milliyetçiliğinin yarattığı çok duyarlı ortamdan ötürü, gayri müslim cemaatlere yöneltilebilecek muhtemel “Türkiye’ye sadakat” sorgulamalarına, ve Türkçülük/Turancılık akımının bir dönemde geçerli deyimi ile etnik kimliklere sahip çıkılmasının “azınlık ırkçılığı”[42] diye suçlanmasına karşı alınan bir önlemler manzumesinin ipuçları idi.

Milliyetçiliğin talepleri üzerine “Güçlü Önderler” halka “On Emir”i tebliğ ettikten sonra, bireyler ehlileşmiş, uysallaşmış, sıradanlaşmış, modernleşmişler ve kamuoyunda Yahudileri temsil etme iddiasında olan kişilerin tümü birer robot gibi aynı “Türk milliyetçisi” lisanını benimsemişler ve biteviye tekrarlamışlardır. Cemaat önce millileşmiş, sonra ateşli bir milliyetçi kıyafete bürünmüştür. Türk milliyetçiliğinin istediği de herhalde bu idi: azınlıkları sayısal ve/veya kimliksel olarak eritme, toplumsal ve kültürel belleği yok etme. Bu aslında Turancı gelenekle yoğrulmuş olan Türk milliyetçiliğinin, gayri müslimleri bir yurttaş olarak kabul etmesi yerine bu yurttaşları ırkî kıstaslara göre değerlendirip 1930’lu yılların deyimiyle “azlık”, günümüz deyimiyle “azınlık” olarak kabul etmesi ve aynı yurttaşların temel meşgalelerinin “ticaret ve hiyanet” olduğunun temel veri olarak kabul etmesinin bir sonucu idi. Ortaya çıkan tablo, Bedri Baykam’ın Kemalist ve milliyetçi renkler taşıyan bir modern tablosunda olduğu gibi, toplumsal belleği(ni) unut(turul)muş, modernizmi, siyaseti, yerel ve uluslararası lobiciliği, bayrak ve bozkurtu birbirine karıştırmış bir cemaat ve tüm bunların alt alta, üst üste birbirlerinin içine geçmiş bir “pop” tablosu idi. Bu tabloya iyi bakarsanız belki göze çarpmayan, bir köşeye sıkıştırılmış, soluk, silik bir Yahudi kimliğinin titrek ancak sönmemiş alevini görebilirsiniz.

Artık Türk milliyetçiliğinin her şeyin üstünde kabul edebileceği tek kimlik vardır: ırkî anlamda Türk kimliği. Yakanıza bayraklı, hilâlli rozetinizi takmayı ve etnik/dinsel kimliğinizi ele verebilecek olan herhangi bir takınızı özenle saklamayı ihmal etmeyiniz, zira günlük basında rastlanan sıradan faşizm hemen bir yazıda, yazı konusunun etnik kimlikle hiçbir ilgisi olmadığı halde, yakın çekim yapıp dinsel takınızı ön plana çıkarır ve sizi “üstelik boynunda pervasızca altı köşeli İsrail yıldızı taşıyan” kişi diye etiketleyebilir.[43]

Evet önce Türküm, sonra?

[1]Suavi Aydın, “Yahudiler ve Türk Milliyetçiliği”, Tarih ve Toplum, sayı 89, Mayıs 1991, s. 44-47

[2]Bu yazının taslağını okuyup görüşleriyle katkıda bulunan Tanıl Bora’ya teşekkür ederim.

[3]Necdet Sevinç, Ajan Okulları, Oymak Yayınları, t.y.

[4]Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, c.3, Kemalist Tek-Parti ideolojisi ve CHP’nin Altı Ok'u, İletişim Yayınları, 1995, s. 110.

[5]Taha Parla, a.g.e., s. 326.

[6]Bu konuda bkz. Ayhan Aktar, “Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan Türkleştirme politikaları”, Tarih ve Toplum, sayı 156, Aralık 1996, s. 4-18

[7]Bkz. Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul, Cumhuriyet Basımevi, 1936

[8]Moiz’in Türkçe karşılığı Musa olduğu için, Moiz Kohen'in emirleri Yahudiler tarafından mizahi olarak Hz. Musa'nın On Emri’ne benzetilmişlerdir.

[9]Tekin Alp, Türkleştirme, Resimli Ay Matbaası, 1928, s. 60-68, aktaran Jacob M. Landau, Tekin Alp Bir Türk Yurtseveri 1883-1961, İletişim Yayınları, 1996, s. 20 ve 289-290

[10]Tekin Alp, “Türk Kültür Birliği”, Yeni Türk Mecmuası, C. 1, sayı 5, Teşrinisani 1933, s. 1239-1250.

[11]Tekin Alp, a.g.m., s. 1239-1240.

[12]Tekin Alp, a.g.m., s. 1249.

[13]Tekin Alp, a.g.m., s. 1250.

[14]Bu konuda bkz. Halûk Karabatak, “1934 Trakya olayları ve Yahudiler”, Tarih ve Toplum, Şubat 1996, sayı 146, s. 4-16 / Avner Levi, “1934 Trakya Yahudileri Olayı: Alınamayan Ders”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1996, sayı 151, s. 10-17 / Zafer Toprak, “1934 Trakya Olaylarında Hükümetin ve CHF’nin Sorumluluğu”, Toplumsal Tarih, Ekim 1996, sayı 34, sh. 19-25 / Ayhan Aktar, “Trakya Yahudi Olaylarını Doğru Yorumlamak”, Tarih ve Toplum, Kasım 1996, sayı 155, s. 45-56.

[15]Milliyet, 8 Temmuz 1934

[16]Bu konuda bkz. Yıldız Akpolat Davut, “Tekin Alp’in Türkiye'deki Yahudilere Milli Kimlik Kazandırma Çabaları”, Türkiye Günlüğü, sayı 37, Kasım-Aralık, 1995, s. 81-85.

[17]Bu konuda bkz. Rıfat N. Bali, “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatına Yahudilerin Katkıları”, Varlık, Mart 1997, s. 48-51.

[18]Bu konuda bkz. Suavi Aydın, a.g.m.

[19]Milli İnkılâp, 1 Temmuz 1934, sayı 5, s. 6.

[20]Orhan Seyfi Orhon, “Vatandaş, Türkçe konuşma!”, Akbaba, 1 Ağustos 1940, sayı 341

[21]Atsız, Makaleler IV, Baysan, 1992, sh. 171-174. “Komünist Yahudi ve Dalkavuk”, ilk baskı Orkun, 12 Mart 1934, sayı 5.

[22]Varlık Vergisi, 1934 yılı Trakya Olayları, 1927 yılı Elza Niyego olayı, bunların en bilinen örnekleridir. Bu konularda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Avner Levi, Türkiye Cumhuriyeti'nde Yahudiler, İletişim Yayınları, 1996

[23]Şevket Süreyya Aydemir, II. Adam, Remzi Kitabevi, 1976, s. 234-236.

[24]Beki Bardavid, “Bütünleşmek ile sinmek”, Şalom, 18 Mart 1992, s. 2. Türkiyeli Yahudilerin çift dilli söylemi için bkz. Rıfat N. Bali, “RP ve Türkiye Yahudileri”, Birikim, Kasım 1996, sayı 91, s. 74-87

[25]Bkz. Nevzat Basım, “En Türk azınlık Yahudiler”, Nokta, 23-29 Ocak 1994, s. 30-34

[26]Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın 31 Mart 1994 tarihli “Varlık Vergisi” panelindeki konuşmalar.

[27]Silvyo Ovadya, “Gerçekler bir bütündür”, Şalom, 8 Ocak 1992

[28]Üzeyir Garih’in beyanı, Yeni Şafak, 14 Temmuz 1996, s. 13

[29]Suzan N. Tarabulus, “İ. Alaton ile Yahudi Kimliği Üzerine”, Varlık, Şubat 1997, s. 13-17. Türkiye Yahudilerinin 1992’de Varlık Vergisi için takındıkları tavır için bkz. Rıfat N.Bali, “Çok Partili Demokrasi Döneminde Varlık Vergisi Üzerine Tartışmalar”, Tarih ve Toplum, Eylül 1997, sayı 165, s. 47-59.

[30]Taha Parla, a.g.e., s. 209.

[31]Taha Parla, a.g.e., s. 209

[32]Türkeş’in Amerikan Yahudi liderleriyle olan temasları için bkz. Tanıl Bora, “Hedef Turan, Rehber İsrail!”, EP Ekonomi Politika, 7-14 Mart 1993, s. 24-25

[33]Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Necati Sönmez, “MÇP’de yeni saflaşma Türkeş-İsrail ilişkisi”, 2000'e Doğru, sayı 48, 29 Kasım 1992 / Soner Yalçın, “Yazıcıoğlu ekibi soruyor Türkeş İsrailliler'in yemeğine niye katıldı?”, 2000'e Doğru, 26 Temmuz 1992, sayı 30 / Mustafa Yazgan, “Turan İllerinde İsrail mi?”, İslâm, Nisan 1993, sayı 116, s. 69.

[34]Cemal Anadol, Türkeş, Milliyetçi Anadolu Yayınları, t.y., sh. 16 ve Hulusi Turgut, Türkeş'in Anıları, Şahinlerin Dansı, ABC Basın Ajansı Yayınları, 1995, s. 62

[35]Akkan Suver, Nihal Atsız, Su Yayınları, 1967, s. 115

[36]Akkan Suver, Dediklerim, İstanbul 1969

[37]Milliyet, 16 Ekim 1994 ve Sinan Onuş, “Türkeş'in yeni gözdesi: İsrail’e yakın Akkan Suver, MHP Kazanı Kaynıyor”, Aydınlık, 3 Haziran 1995

[38]Bkz. Nuriye Akman'ın Cefi Kamhi ile söyleşisi, Sabah, 12 Kasım 1995 ve bu konuda eleştirel bir bakış için Rıfat N. Bali, “Azınlık Milletvekilleri - Turistik Afiş Yerine!”, Express, 16 Aralık 1995, sayı 100.

[39]“Siyasette azınlıklar”, Kanal E, 31 Ocak 1997, 500. Yıl Vakfı yöneticisi merhum Nedim Yahya’nın konuşması

[40]Yrd. Doç Dr. Hale Okçay “Türkiye Yahudileri ve Milliyetçilik”, 1. Ulusal Tarih ve Milliyetçilik Kongresi, 30 Nisan-2 Mayıs 1997. Mersin Üniversitesi. Yayımlanmamış tebliğ. Tebliğini gönderen Hale Okçay’a teşekkür ederim.

[41]Şalom, 13 Aralık 1995, s. 10 ve kompakt diskin kitapçığı.

[42]Bu deyim özellikle başta N. Atsız, N. Sançar olmak üzere tüm Türkçülük/milliyetçilik akımının ideologlarınca kullanılmıştır.

[43]Gül Azer Roman, “Konsolosluğa oğlan çocuk servisi”, Aktüel, 23-29 Haziran 1994, sayı 155, s. 22-27.