Kosova: Yangın Büyüyor

Emine Özkaya | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

Efsaneye göre, Kosova adını, galip Osmanlı orduları, istila ettiği toprakları çiğnerken, Polje Ovası’ndaki ölülere üşüşen, “Kos” adlı kuştan alır. Yüzyıllardır, folk şarkıları ve ilahilerle kuşaktan kuşağa aktarılan bu hikâye, daha da efsaneleştirilerek, bugünkü Sırp milliyetçiliğinin romantizmine payanda yapılmıştır. Aslında bu mitin ardında, esas olarak ekonomik çıkarlar yatmaktadır.

Dün, Kosova nasıl, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ekonomik kontrolünden kurtulmak ve merkezî Avrupa’yla ticari ilişki geliştirmek isteyen Sırp burjuvazisinin önemli bir merkezi ise, bugün de benzer nedenlerle, Sırp milliyetçilerinin hedefi durumundadır. 1348’de Sırp Prensi Stephan Dushan, Sırp, Arnavut, Yunan ve Bulgar halklarının Çar’ı olarak, başkent Prizre’de taç giydi. Bu, aynı zamanda, Bizans’tan bağımsız bir ulusal kilisenin (patriarchate hakkının) kazanılması anlamına da geliyordu. Bugün Sırp milliyetçileri tarafından ilk Sırp ulus-devleti olarak gerçek dışı bir şekilde efsaneleştirilen bu Ortaçağ imparatorluğu, 1389’da Osmanlı ordusuyla, Kosova Polje’de yapılan muharebede, Sırp-Arnavut güçlerinin yenilgisiyle son buldu. Bugün baktığımız zaman, orada Slobodan Miloseviç’in, “Samo Sloga Srbina SpaSavá” (Sırpları ancak birlik kurtarır) sloganına temel yaptığı ilk “Sırp ulus-devletini” değil, ama Osmanlı istilasına karşı birlikte direnen Sırp ve Arnavut halklarını görüyoruz.

Kosova’nın Arnavutlar açısından önemi, aynı Sırplar gibi, Ortaçağ dönemlerine kadar uzansa da, daha çok 19. yüzyılda başlayan ilk ulusal hareketlerde oynadığı rolden ileri gelir. Arnavutlar’ın Haklarını Savunma Birliği adlı örgüt, ilk kez Kosova’nın Prizren şehrinde 1878’de kurulmuştur. Osmanlılara karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesi, 1912’de başarıya ulaşıncaya kadar, Kosova, direnişin merkezi olma rolünü sürdürmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanlara karşı, Enver Hoca ile ittifak yapan Tito (Arnavutluk’ta Alman istilası olmadığı halde, 50.000 Arnavut partizan “Yugoslav Kurtuluş Ordusu”nun saflarında savaşmıştı) 1943 yılında, “ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesine uygun olarak” isterlerse, Kosovalı Arnavutlar’ın, Arnavutluk’la birleşebileceklerini veya Yugoslav Federatif Cumhuriyeti içinde özerk olabileceklerini ilân etmişti. Ancak, 1945’te, Almanların bertaraf edilmesinden ve savaşın bitmesinden altı hafta sonra, Yugoslav Komünist Partisi önderliğinin, Kosova’nın bağımsızlığına karşı alelacele bir karar alması üzerine, Kosova, 30.000 kişilik bir Yugoslav askerî birliğinin kontrolü altına girdi. 1946 yılında da, Yugoslav Anayasası, Kosova’ya son derece sınırlı bir özerklik tanıdı.

Altı özerk cumhuriyetten (Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovakya) ve iki özerk bölgeden (Kosova ve Voyvodina) oluşan yeni devletin sözcüleri, o günlerde, “Yugoslavya, çok-uluslu bir devlettir. Hiçbir ulusun çoğunluğu yoktur ve ayrıcalık talep edemez,” dedikleri halde, Sırp-Hırvat dili, Yugoslavya içinde yaşayan diğer halklara resmî dil olarak dayatıldı. Oysa, bugün olduğu gibi o gün de, Kosova’nın nüfusunun % 80’ini Arnavutlar oluşturuyordu. Bu durumda, Osmanlı döneminde bile kendi dilinde eğitim yapma hakkına sahip olan çoğunluklar, sosyalist-ulusal devlette bir azınlık dilinin baskısı altına alınmış oluyorlardı. Buna rağmen Kosovalı Arnavutlar’ın, o gün, diğer özerk cumhuriyetlerin statüsüne yükselmeyi bir mücadele konusu yapmadıkları görülüyor.

Özerk bir cumhuriyetten yoksun kılınması, dolayısıyla devlet bürokrasisinde yer almada, ekonomik ve kültürel olanaklardan yararlanmada ikinci plana itilmesi, Kosova’nın zaten görece zayıf ekonomik yapısının daha da zayıf kalmasına yol açtı. Ancak, Kosova’nın bu ekonomik yoksulluğu ile doğal kaynaklarının zenginliği bir paradoks oluşturur. Yugoslav federe devleti, Kosova’nın nikel ve çinko madenlerinden yararlanmanın yanısıra, kömür ihtiyacının yarısını da oradan karşılamaktadır.

1971-72 yıllarına gelindiğinde, Arnavutlar’a karşı geleneksel Sırp şovenizminin yeniden canlandığını görüyoruz. Bunun bir sonucu olarak, Arnavut kökenli 600 parti üyesi ve yöneticisi partiden ihraç edildi. Federal hükümetin baskıcı politikaları, karşılığını, Kosovalılar’ın (birçok üst düzey görevlinin de katılmasıyla) “Bağımsız Kosova Cumhuriyeti” sloganıyla aldı. Bürokratik hiyerarşide en altlara sürülmek, doğal kaynakların sömürülmesi ve dolayısıyla ekonominin gittikçe zayıflaması, işsizliğin artması, Avrupa’da nüfusun en hızlı arttığı bölge olması, çoğunluk dilinin ve kültürünün ikinci sınıf muamelesi görmesi, piyasa sosyalizminin bölgeler arasındaki eşitsizliği körüklemesi vb. gibi faktörler, Kosova’da bugünkü Arnavut milliyetçiliğinin gelişme nedenlerini anlaşılır kılmaktadır.

Ancak 1974 yılında, Yugoslav Komünist Partisi ademi-merkezileşme politikasının anayasayla netleştirilmesi, Kosova’da giderek bir yangına dönüşen gerginliği kısmen gevşetti. Bu anayasayla, gerek cumhuriyetlere, gerekse özerk bölgelere, çeşitli politik hakların yanısıra, daha geniş özerklik tanındı. Böylece Kosova, kendi bağımsız temsilcilerini seçme statüsüne yükseldi. Bu kazanımların sonucu, Kosova özerk bölgesi, Priştina’da ilk kez kendi üniversitesini açtı ve Arnavutluk Enstitüsü kurdu. Aynı şekilde, yerel ve merkezî düzlemde, profesyonelleşme ve kurumlaşmada (endüstriyel menajer, bürokrat, öğretmen, polis, gazeteci) bir artış gözlendi. Öte yandan, ekonomik canlanma, köylü nüfusun şehirlere akmasına ve işçi nüfusunda bir artışa neden oldu.

Kosovalı Arnavutlar’la, Yugoslav Devleti arasında zaman zaman yumuşayan, zaman zaman gerginleşen ilişkilerin yanısıra, Arnavutluk’la Çin’in arasının bozulmasından sonra, 1978 yılında, Yugoslav ve Arnavut devletleri arasında, esas olarak Yugoslavya tarafından gelen inisyatifle, bir balayı dönemi yaşandığını görüyoruz. Tiranlı profesörlerin gelip Priştina Üniversitesi’nde ders vermeleri, sanatçı ve entellektüellerin ziyaretlerine izin verilmesi, modern Arnavut edebiyat ürünlerinin Yugoslav dilinde basılması, Yugoslavya’da Arnavutça gazete yayımlanması, Yugoslavya’nın, Arnavutluk sınırını açıp giriş serbestliği tanınması, iki ülke arasında, özellikle kültürel alanda ilişkilerin geliştiğinin göstergeleridir. Bu balayı dönemi, Tiran rejiminin, bu tür ilişkileri kendisi için bir tehdit olarak algılayıp, sınırlarını bütünüyle kapatmasıyla sona ermiştir.

11 Mart 1981 tarihinde Priştina’da öğrenci yurtlarında başlayan olaylar, Kosova’da, bir ölçüde küllenmeye yüz tutan ateşi yeniden körükledi. Üniversiteliler, bölgedeki işsizliğin had safhaya varmasını, yoksulluğu, sosyal ayrımcılığı vb. hedef alıyorlardı. Yugoslav parti yönetimi tarafından düzenlenen, bir yıl önce ölen Tito’nun 23 Mart’taki doğum yıldönümünü kutlama törenlerine rastgelen gösteriler, kısa sürede, bütün “Sosyalist Özerk Kosova” bölgesine yayıldı. Polis, gösterilere, ağır silahlarla ve tanklarla karşılık verdi. Parti yönetimi, aralarında ilk ve ortaokul öğrencilerinin de bulunduğu göstericileri, “kapitalizmi geri getirmek isteyen karşı-devrimci Kosova’lılar” olarak ilân etti. 2 Nisan 1981’de olaylar doruk noktasına tırmandı ve göstericiler, “bağımsız cumhuriyet” sloganını atmaya başladılar. Bunun üzerine 1945’ten beri, bölgede ilk kez sıkıyönetim ilan edildi. Resmî raporlarda, 12 ölü ve 150 yaralıdan söz edilmesine rağmen, olaylarda 300 kişinin öldüğü belirtilmektedir. Olaylardan sonraki baskı ortamında 55 farklı illegal grup ezilmiş ve çok sayıda Arnavut, tutuklanarak ağır cezalara çarptırılmıştır. Sıkıyönetim üç ay sonra resmen kalkmasına rağmen, bölgedeki olağanüstü hal, sürekliliğini bugüne kadar korumuştur.

1987’de Miloseviç’in yıldızı parlamaya başladı. Kosova Polje’de, kalabalıklara yaptığı bir konuşmayla, Milesoviç’in milliyetçi duyguları kışkırtmasının ardından, çok iyi planlanmış bir Arnavut düşmanı kampanya başlatıldı. 1988 yılında, Miloseviç, Sırp Komünistler Birliği’nin liderliğine tırmandı. Aynı yılın Kasım ayında, Federal Meclis’in, 19. yüzyıl pan-Slav şarkısını (“Hej, Slaveni!” -Slavlar birleşin-) oylayarak ulusal marş olarak kabul etmesi, ulusal şizofreninin ulaştığı boyutları göstermesi bakımından ilginçtir. Hırvatistan’daki maden işçileri grevinin patlak vermesi ve Kosova’nın Trepça kentinde binin üstünde madencinin, Sırp Komünistler Birliği’nin atadığı üç bölge yöneticisinin istifa etmesi talebiyle açlık grevine gitmesi, bu milliyetçi isteriye verilen ilk yanıtlar olsa gerek. Grevler sırasında bir Arnavut’un buldozerle ezilip öldürülmesi, olayları iyice tırmandırmış, Miloseviç’in kalabalığa yaptığı aleyhte bir konuşmanın hemen ardından, Kosova’daki grevcilerin lideri ve birçok Kosova’lı politikacı tutuklanmıştır. Tutuklananlar arasındaki en tanınmış simalardan biri de, Azem Vilasi’dir. Geçmişte “karşı-devrimci” olarak damgalanan Arnavutlar, artık “ayrılıkçı” olarak suçlanmaktadır.

Kısaca özetlemeye çalıştığım Kosova’nın dünü, Kosova’da yaşanan bugünkü olayların köklerine ilişkin bazı ipuçları vermiştir sanırım. Ancak bana göre, burada esas tartışma konusu, Sırp milliyetçiliğinin ne kadar saldırgan, Arnavut milliyetçiliğinin ne kadar masum olduğu değil, doğrudan doğruya milliyetçilik olayıdır. Bu yazıda, milliyetçiliğe ilişkin çok sayıda sorudan hiç değilse bazıları üzerinde durmak ve kafamda halen tartıştığım bu soruları biraz olsun deşmek, tartışmak ve paylaşmak istiyorum.

Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyız. Evet ama, Kosova’da olduğu gibi, bir toplum, doğrudan doğruya, kendi varoluşunu yok sayan bir milliyetçiliğin saldırısına karşı tepki gösterdiğinde ve kendini karşısındaki milliyetçiliğe benzer bir şekilde ifade ettiğinde, nasıl bir tutum almamız (almak zorundayız mıyız, o da tartışılır) gerekiyor?* Eğer, bir milliyetçiliğin karşısında başka bir milliyetçiliği desteklemeyelim diyerek bu anlamda tarafsız bir tutum alırsak, bu, reel durumda, hâkim milliyetçiliğin baskılarına göz yummak anlamına gelebilir. Öte yandan, bir büyük milliyetçi şemsiyenin altında birleşmeyi savunamayacağımız gibi, herkes kendi küçük milliyetçi devletini kursun da diyemeyiz. Çünkü bu küçük milliyetçi devlet, büyüğünden daha katıksız milliyetçi olacaktır. Her zaman yeni bir devlet, daha aç gözlü ve daha dinamik olacak, üstelik, bireylerin devlete bağlılıkları daha sıkı olacaktır (“beni dövecekse, kendi polisim dövsün!”).

Devletsiz bir toplum ideali, bugünün gerçekliğinde insanlara çok fazla bir şey ifade etmiyor. Bugünkü dünya, devlet sistemleri üzerinde kuruludur ve en basiti, hiçbir devletin sınırını, bir başka devletin verdiği pasaport olmadan geçemezsiniz. Her şey, ne yazık ki, bir “milletler ve devletler” hiyerarşisi üzerine kuruludur. Tersi iddia edilse de, bir Kürt, Türke eşit olmadığı gibi, bir Türk de İngilizle (ulusal kimliklerin yapaylığı konusuna burada girmiyorum) eşit değildir. Bu hiyerarşiyi hepimiz, toplumsal ve kültürel hayatın birçok alanında, çeşitli biçimlerde yaşamaktayız. Bir Avrupa ülkesine gidecek olan Türk veya Kürt, vize alabilmek için ahret sorgusuna tâbi tutulurken, Türkiye’ye gelecek bir Avrupalı için vize almak (eğer o da alması gerekiyorsa) üç dakikalık bir iştir. Hadi diyelim ki, bu sırf devlet kurumlarına yansıyan bir hiyerarşidir. Ya sade vatandaşın, bireylerin içine işleyen hiyerarşi. Bir tatil yerinde, Alman turiste gösterilen itibarla, diyelim Iraklı bir garibana gösterilen kayıtsızlık arasındaki uçurum çarpıcıdır. Bu devletler ve milletler hiyerarşisinin gücü, paranın gücüne benziyor. Paraya ne kadar karşı olursak olalım, para olmadan şuradan şuraya adım atamayız. Bunun gibi, bu dünyada, devletsiz bir topluluk, milletler ve devletler hiyerarşisinin en altında yer almak zorundadır. Bu toplulukların içine düştükleri ezilme biçiminin, onları bir devlet özlemine, bir başka milliyetçiliğin kucağına sürüklemesinde anlaşılamayacak bir durum yoktur. Ancak yaşadığımız problematik, devlet kurma tutkusuyla gözü kararmış toplulukların ve bireylerin (örgütlerin demiyorum) karşısındaki çıkmazımızdır. Ama başka bir çıkmazı, Priştina Üniversitesi’nden Arnavut öğrencilerin atılması için gösteri yapan Sırp, ya da Sırp öğrencilerin atılması için gösteri yapan Arnavut öğrenciler de yaşamıyor mu?

Bir dönem insanlığın ufuklarında, gerçekleşmesi yakınmış gibi gözüken “enternasyonalizm” sloganı da, ne yazık ki, bugün için geçerliliğini yitirmiştir. Yüzyılımızın birinci yarısında, enternasyonalizmin, büyük Rus şovenizminin kalkanı olarak kullanıldığı artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bunu bir yana bıraksak bile, bugün, “halkların ya da dünya işçi sınıfının kardeşliğinden” söz etmek güçtür. Yukarıda sözünü ettiğim “milletler ve devletler hiyerarşisi”, halklar ve sınıflar arasındaki ilişkilere de aynen yansımaktadır. Bir İngiliz ya da Alman işçisi, sırf İngiliz ya da Alman olduğu ya da cebinde sterlin ve mark taşıdığı için, kendini olsa olsa Türk üst sınıflarından birisiyle “kardeş” görmektedir. Çünkü tatil için geldiği lüks otelde ancak onlardır muhatabı. Bir zamanlar feministlerin ortaya attığı “sisterhood” sloganı, nasıl aslında, var olan eşitsizliklerin, örneğin evinde hizmetçi olarak çalıştırdığı siyah bir kadınla beyaz bir kadının eşit olmayan durumunu eşitmiş gibi gösteren bir işlev gördüyse, bugün de “brotherhood” sloganı, işçiler içindeki eşitsizlikleri yokmuş gibi göstermeye hizmet etmektedir. Oysa gerçek kardeşlik, var olan eşitsizliklerin üstünü örten politik klişelerden kaçınıldığı ve neşterin, sınıfın ve cinsin içindeki eşitsizliklere vurulabildiği zaman sağlanabilir.

Kosova’daki yangın mı? O yangınlar da, Arnavut ve Sırp öğrenciler neşteri kendilerine vuracakları güne kadar sönmeyeceğe benziyor.

EMİNE ÖZKAYA

(*) Londra’daki Kosovalı Arnavutlar son olaylara tepki olarak Trafalgar Meydanı’nda bir gösteri düzenlediler. Orada, sürekli olarak “USHTRIA GLIRIMTARE E KOSOVÉS” (Kosova Kurtuluş Ordusu) sloganını attılar. Gösteriye katılan Arnavutlar’a niçin ısrarla bu sloganı attıklarını sorduğumda, buna, “Miloseviç, Kosova Kurtuluş Ordusu’nun ayrılıkçı, yasadışı ve terörist olduğunu ve bizleri temsil etmediğini iddia ediyor. Dünya kamuoyuna bunun böyle olmadığını kanıtlamak için sürekli olarak onun adını andık,” dediler. Baskın bir milliyetçi dayatmanın, karşısındakini yok saydığı bu somut durumda, “ben de varım” derken düşülen yeni yanılgılar, acaba o an için ikinci planda mı kalıyor?