Otobüs Yolcuları

Levent Cantek | (Sayı : 111-112 - Temmuz/Ağustos 1998)

“Türkiye’de Sol Yerli Değildir!”. Elbette ki bu eleştiri değil, bir kanaat. Tartışma yaratması, eleştiri olarak kabul edilmesiyle ilgili. Salt sağdan sola yönelik bir “eleştiri” de değil. Sol cenahta buna “hakveren”, içe dönük bir hayıflanma da mevcut. Ters köşe: iddia sahibini iktidara taşıyor. “..Yerli Değildir!” Bunu kim bilebilir? Doğal olarak o yerli olan. Açarsak, yerlilikten kasıt millîlik, o yerde yaşayanlar, o milletten olmak. Sağ için sine-i millette sola yer yok, sol yabancı, dışarda(n). Sol versiyonu da var elbet. Faşist işçi, köylü yoktur. Faşist olan halktan değil, halk düşmanıdır inancı.

Kanaatler kollektiftir, doğru olup olmamasından çok, insanların tutum ve algılarını belirlemesiyle önemlidir. Yaygınlaşması, neredeyse bir refleks halini alması, mevcut durumun yansıtılmasından çok, düzenlenmesi sonucunu getirir. Kanaatin kabulü, onu egemenleştirir. Yerli değildir diyenin duruşunu sorgulanmaz kılar. Solu yerli olmamakla suçlamak, sağ partilerce kolay harcanan bir söylem ve seçim malzemesi. Hattâ bazı benzerlerini de aynı adrese teslim edebiliyorlar. İşin hitamı: Gerekçeli karar da değil düpedüz “yaptım oldu” edası. Hoş, açıklama beklemek ne derece doğru? Memleket sağının dili kavramlardan çok, metaforlarla akraba. Hal bu iken, solla ilgili yargısının niyesini nedenini gerekçelendirmesini istemek, onu bilmediği bir dile; kavramlar esasına dayanan sol dile götürerek çipilleştirmek demek. İstisnalar yok değil; ancak o örneklerde dikkat çekici olan, sol dille kurulan akrabalık. Örneğin adı konmasa da Marksist söylemden ilham alan-beslenen İslâmcı bir damar mevcut. Ve onlar solla ilgili şikâyetlerini sol bir dille anlatıyorlar. Sağın gerisi, neredeyse tamamı, hissiyat temelinde kendine yabancı olanı mimliyor: viski içen, keçi sakal bırakan, “selam” diyen, Allaha sitem eden herhangi birisi bile yabancı, uyuşmaz ve gâvur sayılabiliyor. Elbette, bunun sonu yoktur. Okuduğum lise, basket maçlarında, TED Kolejine hemen her defasında doksan-yüz sayılık farklarla mağlup olurdu. Ama yine de bütün bir lise, tam kadro tribünü doldurup, Kolejlilere dayak atmaya bahane arardı. Garip bir slogan atılırdı: “Siz paralı biz beleş ibne Kolej!” . Kolejliler burjuva çocuğuydu, muhallebi çocuğuydu. Biz, büyük şehrin kenarında yaşıyorduk, kötü okullarda okuyorduk, dar gelirli ailelerin çocuklarıydık, onların yüzlerine bile bakmadığı kızlara aşık oluyorduk, parasızdık, hayatı kale arkasından seyrediyorduk. Biz, halk çocuğuyduk, onlar Saray oğlanı, kalantor bebesi. Hoyratlık, öfke, özlem, şiddet hepsi vardı işin içinde, hem de gerekçeli (!). Laf arasında sonu yoktur dedim ya, kastım şu: O kenar mahalle çocuğunu alın Yozgat’a götürün, o halk çocuğu, bir yabancı “Şeerli Züppe” olup çıkar. Yerlilik dediğimiz esseGesse’nin Binbir Surat’ı; kaygan, çok katmanlı ve bukalemunvari. Ama madem inceliyoruz, öncelikle şunun cevabı aranmalı: “Yerli Değildir” iddiaları, en çok neye dayanarak yapılıyor? Sağda ve solda yerli(lik) mevzuuna farklı yaklaşıldığı için bu soru iki ayrı bölümde cevaplanmalı. Önce sağ.

Yerlilik iddiası, millî kimlikle doğrudan ilgili. Millî kimliğin siyaseten en belirgin işlevi, “millet”e özgü kişilik ve değerleri tanımlayan, halkın kadim gelenek ve uygulamalarının yansıması. Dolayısıyla derin bağları mevcut: Teritoryal, siyasî, etnik ve şecereci. Yerli değil derken bir toprak vurgusu var ve bu öyle alelâde bir toprak değil, mübarek ve şehit kanlarıyla bezeli, yüce bir yurt: Halkın beşiği. Halk ve toprak birbirine ait(tir)/olmalıdır. Bu topraktan-yerden olmayan, halktan da değildir. Neredeyse bir aile ilâmı söz konusu, yerli olmayan aileden değil, doğallıkla kardeşlik ve dayanışma ruhu taşımıyor. Ailenin ideoloji, dil, mitoloji, sembolizm ve anlayış biçimlerini de paylaşmıyor. Geçmiş kuşaklara ve ata yurduna karşı duyulan kadim inanç ve bağlılıklarla mesafeli, eleştirel ve rahatsız edici. Sol dediğimiz de bu zaten. Sadece bu ülkede değil her yerde duruşunu benzer referanslardan alıyor. Sol, etnik seçilmişliğe dair bir mite sahip değil. Oysa, mevcut örnekler üzerinden düşünüldüğünde, etnik bir köken olmadan (var edilmeden) millet olma süreci tamamlanamaz(dı). Cumhuriyetin iki büyük düşmanının bu sürece engel oluşturan özellikler içermesi boşuna değildir. Milletleşme sürecinde etnik devamlılığı önleme suçunun gerici-mürteci-hilâfetçi diye bahis edilen Müslümana; sola, Rusya, komünizm ve Marksizme yüklendiğini düşünüyorum. Marksizmin sınıf temelli, Müslümanlığın ümmetçi ve anti-laik düsturlarının, tasarlanan millet olma sürecine ket vurduğu aşikâr. 1950 Seçimlerini kaybeden CHP, yeni Hükümete yönelik olarak açıkladığı “Muhalefete Giderken” adlı bildirisinde aynı noktaya temas eder: “..Atatürk inkilabının iki büyük düşmanına, kara irtica ve kızıl komunizme husumet de besleriz kin de.. Bu noktada zaten azınlıkla çoğunluk, muhalefetle iktidar tanımıyoruz. Bizim tanımadığımız gibi, yeni iktidar da tanımayacaktır. Onları ezmekte, yaşatmamakta, ne tolerans, ne hürriyet, ne husumet düşmanlığı tanımayacağız” (Ulus, 18.5.1950). Bir devletin etnik ve siyasal çekirdeği, çoğunlukla o milletin karakter ve sınırlarını teşkil eder, nesilleri birbirine bağlayan temel mit, sembol, hafıza ve değer kalıplarını üretir. Uyuşmazlık çıkartan, “bu yerli” değildir.

Devletin konuyla ilgili hassasiyeti bu sürecin sorunsuz işleyebilmesini sağlamaya yöneliktir. Yukarıda geçen millet ve “milletleşme” kelimeleri dahi bu hassasiyet içerisinde, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi kullanılmayabilmiştir. Aynı etimolojik kökten gelmelerine rağmen, Din-Şeriat ve Osmanlı’yı hatırlattığı için olacak Millet yerine laik ve Türkçe’deki “Budun”a denk düşen anlamıyla halk’ın kullanımı, iktidar nezdinde özellikle tercih edilir. Hattâ halk, yalnızca seküler değil, “herhangi bir sınıfa münhasır olmayan” bir içerikle donanımlıdır; “hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını kabul etmeyen ve kanunları vaz’etmekte mutlak hürriyet ve istiklali tanıyan fertler” halktandır. Sınıfların siyasî mücadelesi şöyle dursun, sınıfların çıkar çatışmasını hattâ varlığını bile reddeden, işkollarının ya da meslek zümrelerinin çıkar birliğini, tek parti çatısı altında, hepsinin birlikte ve uyum içinde temsil edildiğini ilân eden bu korporatist halkçılık, programın açıkça ifade ettiği gibi “zengin ya da fakir, halktan olan herkesin müreffeh ve mesut” (Parla, 1995: 42; Peker,1984: 54-5) olacağını vaaz eder. Dikkat edilirse halk’ın kullanım olarak karşılığı “people” [ahali] değildir. Recep Peker’in Halkevlerinin açılışında yaptığı konuşmada Millet’in karşılığının bir biçimde “nation” [yurttaş ulusu] olmadığını vurgulaması gibi: “Cumhuriyet Halk Fırkasının Halkevleriyle takip ettiği gaye; milleti şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kütlesi halinde teşkilatlandırmaktır” (Peker, a.g.e.:6). Nusret Kemal Köymen de, halk kuvvetini, milletin damarlarındaki “pis kanı” temizleyen ince damar merkezleri olarak tanımlarken, bütün hedefin bu halk kuvvetini bütün memlekette teşkilatlandırmak olduğunu (Bayraktar ve Alpay, 1982: 54) söyler. Bir başka ifadeyle millet, halk kuvveti aracılığıyla, yani iyi yetiştirilmiş askerî ve sivil memurlarla “halklaştırılacaktır”. Bu nüansın, solu yerli olmamakla suçlayan sağın beslendiği önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Demokrat Partinin seçimlerde kullandığı “Yeter Söz Milletindir!” sloganı bu açıdan anlamlı. Kalabalıklar adına konuşup, aynı kalabalıktan hazzetmeyen Tek-Partiye, Halkçılara karşı çıkış elbette bu. Diğer yönüyle, süreç içinde, millet “nation” anlamını da kazanıyor, “sağ”laşıyor.* Yıllar boyu sağcıların asla halk, solcuların hakeza millet dememesi aynı sebepten menkûl değil mi?

Yerli olmamak, bu toprağa/vatana ihanet ithamları ba’bından karşı tarafı mimlemek, özellikle Atatürk’ün ölümünden başlayarak, İnönü iktidar ve sonrasında, birbirlerinin ikamesi olan Tek-Parti menşeli sivil-askerî bürokrat elitlerin kontrolünde gelişti. 10 Kasım ertesi şekillenen bu değişimin gerekçelerini rejime maraz gelmesinden duyulan endişeye bağlamalı. Yakup Kadri, Politikada 45 Yıl kitabında başta Atatürk olmak üzere devrimci kadroya bir şey olsa, bütün devrimlerin yok olacağı korkusunu anlatırken bunu vurguluyordu. Toplumsal desteği olmayan bir rejimin yapısal zaafiyetler içerdiğinin herkes farkındaydı. Peyami Safa, “Kimden saklayacağız? Cumhuriyet inkılabını kadife eldivenli demir el yaptı. Halk pasifti. Bu inkılabı isteyen de kabul etti. İstemeyen de. Serbest oya başvurulmadığı için kaç kişinin istediğini ve kaçının istemediğini bilemiyoruz. Bu nisbet, inkilabın tarihine bir sır olarak girecektir” (Ulus, 22.6.1950) derken, toplumsal bir talebin olmadığını “Halk pasifti” diyerek anlatıyordu. Kurtuluş savaşı esnasında Atatürk, Yunan ordusunun ilerleyişine hiç aldırmayan köylerden geçerken, hayretler içinde kalarak bir köylüye, neden işgalciye karşı direniş hazırlığı içinde olmadıklarını sorunca, köylü, Yunanlılar kendi tarlasını işgal etmediği sürece bekleyeceğini söylüyordu. Köylü için bu savaş, kendisini ağır vergilerle ezen, ne anladığı ne de ilgilendiği savaşlar için uzak bölgelere gönderen devlet destanının bir başka öyküsünden ibaretti (aktaran, Ahmad, 1995: 111). Benzer bir ifadeyi İnönü’nün aynı dönemde geçen bir anısında yakalayabilmek mümkün. İnönü, Bursa’dan geriye doğru göçen, içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlar: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır, Yedi Düvel düşmanınızdır. Bana bakın dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır” (Küçükömer, 1994: 86-7). Herkesin farkında olduğu bu olgu, rejime karşı kadirşinas, sağlamcı ve ihtiyatlı konuşmaya/olmaya itiyordu. Hal bu iken, dönem eleştirisi “cemaat içinde” dönen, son kertede aynı yolun yolcularının birbirlerine olan sitemleriydi. CHP’nin Demokratlara olan kızgınlığı, işi cemaat dışına taşırmalarıyla ilgiliydi. Partinin Seçim sloganına dikkat: “İnkar haksızlıktır! Eser Ortada: Yeni Türkiye. Dimyata Giderken Evdeki Bulgurdan Olma!”. İçerik, iktidar partilerinin statükoyu muhafaza edici söylemleriyle akraba olduğu kadar, her çift lafın tekini DP’ye gönderiyordu. Memleket meselelerinin herkes tarafından konuşulmasını abes ve “irtifa” kaybı sayan iktidar, “mesai” arkadaşlarının tutumundan şikâyetçiydi. Zira bu ehliyetsiz tutum, Batılı, modernist, laik ve kentli uzlaşmanın payandalarının sarsılmasına sebep oluyordu. İktidar tarafından “Kasketlilerin Partisi” (Toker, 1990:128; Aslandaş ve Bıçakçı, 1995:133) olarak küçümsenen Demokratlar ise yarayı biliyor, kaşımak istiyorlardı. Ahmet Muhip Dıranas’ın 1950 seçimlerinden bir ay evvel konuştu(rdu)ğu kasketlinin sözleri anlamlıydı: “Yirmibeş seneden sonra, nihayet ayağına giden münevverin ve şehirlilerin ne istediğini pek tabii bilmekle beraber, kendisinin ne olduğunu da ona göstermek hassasiyeti ve itinası içindedir. Bir yol üzeri, bir dağ köylüsü: Efendi dedi. Baktık bir takım adamlar köyümüze kadar gelir gider oldu. Hallerinden ve dillerinden anladık ki, iş gayri bize düşmüş. Anlaşılan bizi efendilikten indirdiniz, vatandaş ettiniz. Sağ olun! Eh gayri bu çorbada bizim de bir tutam tuzumuz bulunur” (Zafer, 13.4.1950).

Ellili yıllarda politika sahnesine Cumhuriyetin kurucu kadrosunun dışında taşra kökenli yeni aktörler dahil oldu. Bu yeni insanlar politikanın dilini, uygulama biçimlerini ve politikacı kimliğini popülizme kaydırarak değiştiriyorlardı. CHP’nin yeni Genel Sekreteri Kasım Gülek, Partinin stratejisini Demokratların izlediği politikaya çekiyordu: “Halk Partisi, halkın partisi olamadı. Bundan dolayı demokratik seçimi kaybetti. Tekrar kazanacağız. Kazanırız. Şu şartla ki Halk Partisi, halkın partisi olsun. Her yere gitsin. Halka karışsın” (Birand, 1995: 84). Bu elbette ki o kadar kolay değildi. Çünkü artık karşılarında Zincirli Hürriyet’in “senelerce şef hükümetinin çıraklığını edenler” (3.2.1948), Marko Paşa’nın “Kurucuları (..) Halk Partisi siyasî mektebinin denenmiş, devrini tamamlamış kısır adamları” (20.1.1947) dediği eski Halkçılar yeni, Demokratlar yoktu. Başkaları vardı, başka bir dil konuşuluyordu. Seçmeniyle konuşmak zorunda olan politikacı, çoğunlukla o seçim bölgesinin insanı oluyor ve bu atasözlerinin binyılcı tekrarcılığı, bıktırasıya ahlâkçılığını içeren, mecazlarla konuşan sözlü kültürün meclise-politik dile taşınmasına sebep oluyordu. Kavramlar esasında konuşan, soyutlamalar yapan tahsillilerin nihayetinde solla özdeşleşen dili, seçmenle iletişim kuramıyordu.* Dünya gazetesi “Halk Sahillere Saldırdı Vatandaş Denize Giremedi” diye manşet** atarken bu “çoğunluktan” duyduğu rahatsızlığı ifade ediyordu. “Vatandaşlar”sa bizim tanıdıklarımızdı. Benzer okullara gitmişlerdi, saygıdeğer meslekleri vardı ama öncelikle ideolojileriyle saygıdeğer kategorisine giriyorlardı (M. Belge, Güneş, 18.7.1990). Buna karşın, Hacıağa denilen müteşebbisler, “Başka İstanbul Yok!” diye çıkışılan yeni kentli göçmenler, taşralı politikacılar başka bir iklimin insanlarıydı. Kurucu sivil-askerî bürokratik elitin kontrolündeki merkezin kayıyor olması, DP iktidarında geçen on yıllık dönemin daha çok “Cumhuriyet elden gidiyor!” biçiminde algılanmasına, bir eleştiri olarak yaygınlaşmasına sebep oldu. Oysa daha etkileyici olan, 27 Mayıs ertesine de sirayet eden sağın bu dili sahiplenmesiydi. Çoban Sülü’nün şahsında yeni sağcı politikacılar kendilerini taşrayla özdeşleştirerek, onun devamı mahiyetinde politik bir söylem oluşturuyorlardı. Mevcut düzenle ilişkileri itiraz, inkâr ve muhalefet biçiminde değildi. Değerler alaşağı edilmiyor, kötülenmiyor, sarsılmıyordu. Ya da bir değişim zorunluluğu anlatılıyor ama bu aynı dilin imkânlarıyla, kitabına uydurularak ifadelendiriliyordu.

Dikkatli okuyucu, yerlilik bahsinde CHP’nin geniş yer tuttuğunu fark etmiştir. Genelde sağ tarafta, solla özdeşleştirilen ve özellikle ’60’lı yıllardan sonra bizzat CHP tarafından da sol olarak tanımlanan Kemalizm ve Tek-Parti döneminin “sol” olup olmadığını tartışmayacağım. Diyeceği şu: Sola dönük yerli olmama ithamında Marksizm kadar Tek-Parti elitizminin ağırlığı gözardı edilmemeli.

Özetle, sağın solla ilgili eleştirileri Millîlik, halk, taşra ve hattâ sınıfsal farklılıklarla ilgili. Başlangıçta yerlilik eleştirisinin dayanaklarını iki ayrı bölümde sorgulamaya çalışacağımızı belirtmiştik. Bu sebeple, aynı ithamların izdüşümleri üzerinden sola bakabiliriz. Solun başka bir mecrada kendisiyle ilgili benzer bir sonuca ulaşması, dahası bunu değiştirmeye çabalaması önemli. Şevket Süreyya, ’20’li yıllarda, hapiste, ülkeyi kurtaracak olanın Millî-Komünizm olduğuna inanıyordu. Türkiye ayarındaki birçok azgelişmiş ülkenin Marksizm adı altında modernleşmesi (Gellner, 1998: 115), bu inancın birçok yerde “yerli” entellektüellerce vakt-i zamanında paylaşıldığını göstermekte. Millî sol, millîyetçi sol gibi yaklaşımlar da belirli bir zaman dilimiyle sınırlanmaktan çok, süreklilik arzediyor. Halkı için yaşayan, halka danışan, halkıyla iç içe ve onun için savaşan bir sol miti hep mevcut oldu. Yön Dergisi, Doğan Avcıoğlu, THKO kökenli hareketler, Mehmet Ali Aybar, Millî Demokratik Devrim, vs. bu çizginin çeşitli isimleriydi. Bildiriler genellikle “Halkımıza” hitabıyla başlıyor, anti-emperyalist ve anti-oligarşik halk hareketinden bahsediliyordu: “Faşizme ölüm halka hürriyet”.

Türkiye’de sol düşüncenin kitleselleştiği ’60’lı yıllardan itibaren yerlilik, sol için daima merkezî bir önem taşıdı. Son Komintern’in İspanya iç savaşına ilham veren “halk cephesi” önerisi, dünyada solun yerlilik sancısına, öncelikle teorik düzeyde ilaç olabiliyordu. Buna göre, faşizm dalgasını durdurmak için sosyal demokratlar, liberaller ve tüm iyi niyetli insanların biraraya geldiği geniş bir “halk cephesi” oluşturulacak; devrimci sol, işçi sınıfı ile köylülerin örgütlenmesini sağlayacaktı. Böylelikle onların mücadeleri yönlendirilerek, öncülük edilecekti. Stalin’in Troçkist enternasyonalizme karşı sunduğu millîyetçi yan anlamlarla yüklü “tek ülkede Sosyalizm” tezi debunda işlevsel oldu. Böylelikle, devrimci sol, hem halkıyla birarada yaşayacak, faaliyet sahasını onların yaşadığı yeri esas alarak düzenleyecek hem de devrimi bir halk hareketi olarak gerçekleştirecekti. ’60’lı yıllarda TİP’liler radyo konuşmalarına “Maraba!” diye başlıyorlardı. Gecekondu yıkımlarında ahaliyle birlikte hareket edilerek, direniliyordu: “Gecekondu Yıkılmaz Halk Bunu Unutmaz!”. Yayınlar, “işçilerin ve köylülerin gazetesi-dergisi” ibaresiyle takdim ediliyordu. Sonraları üniforma biçimini alan parka, kot, bot ve kısa saç bile “halkla uyum, halk önünde kıyafete özen” düsturundan çıkmaydı. Halk, aşkın-kutsal bir anlam öbeği, temizlik ve saflıktı. Ve bu halk, başkalarına zulmetmeyi meşrû gören zihniyetteki faşist azınlığın baskısını yaşıyordu, faşizme karşı korunması gerekiyordu. Yerli olmayan, faşistlerdi; kendi halkına zulmeden, sömüren, başkalarına peşkeş çeken o halktan olamazdı. Nâzım Hikmet, “hiçbir korkuya benzemez/halkını satanın korkusu” diyerek bir sağcıyı anlatıyordu. Devrimciler halkın arasında, onların bir parçasıydı. Gülten Akın, öldürülenler için “Halkın bağrından biçtiler/birer birer hepimizi” diyordu.

Hasıl-ı kelam, yerlilik, sağ ya da sol için durdukları yere göre halk ya da milletle özdeşleştirilerek kullanılan, içi doldurulan, kimin elindeyse onun şeklini alabilen bir kavram. İçeriği çok geniş ve herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanımı yok. Her şeyi içerecek çağrışımları var, ama işaret ettiğine yaklaştıkça ele gelir kavram olmadığı anlaşılan bir muğlaklık. Kapsamı bir kavrama hayat veremeyecek kadar manipülatif, geniş ve belirsiz. İdeolojik ve kutsal. Neyi, kimi, hangi duruşu ve nasılı anlatmasa da her türlü aşkınlık ve kutsallık yüklenmiş özlemlerin ifadesi. Karşıtını ihanet tonunda adlandıran çatışmacı.

Yerlilik, her isteyenin istediği gibi donatacağı, istediği muhtevayı verebileceği zengin bir ideolojik mühimmat içeriyor. Ama aynı mühimmat, öncelikli olarak, millî kimliğin devamlılık arz eden düzenleyici düsturlarından biri. Solda ya da sağda, yerli olmak iddiası, iddia sahibini ister istemez milliliğin gereklerini yapmaya zorluyor ve iddianın kapsamını yerelleştiriyor. Bunu diğer adı: ideolojik stilizasyon, folklorik bir yeniden-üretim. “Saz”ın kullanımı üzerinden düşünüldüğünde bile yerlilik; sahiplenme, yer alma, elde etme mücadelesi. Solun millî demekten imtina ettiği “o” kimliğin dönüştürülme uğraşı. Bu mücadele, kültürel yenilenmelerin ilhamı, motoru da bir yerde. Anadolu-Pop için yerli değildir diyebilir miyiz? Ya “Klark Bıyıklı” Ayhan Işık? Veya “Ya Sev Ya Terket”e verilen tepkiler, o “yüzde yüz yerli ve millî” slogandan sanki daha mı az yerli?

Yerlilik, insanın yaşadığı yerin dili, belki şivesi, alışkanlıkları, mitleri ve sembollerine duyulan bir aidiyet aynı zamanda. Siyasî ya da etnik bir azınlık için “kayıp” bir tarihi keşfetmek, onları muhafaza etmek, hâkim olana karşı direnmek çoğunlukla. Her insanın varlık dünyasıyla tinsel kaynaşması için, kendini mutlaka bir etnik kökene bağlaması gerekmez elbette, ama varoluşsal açıdan mutlaka bir gruba dahil olması şarttır. Açık ifadesi: Bir yerli olmayan, olamaz; daha da açığı: “kendimi bir yere ait hissetmiyorum” savı hikâyedir. İnsan, öncelikle şunu söyleyebileceği birilerine ihtiyaç duyar. Biz olmadan ben olamaz. Bu, her insan tekinin kimlik krizine getirdiği çözümdür de.

Biliyorum, anlatılan yerlilik, millîyetçilikle aynı durakta halk otobüsünü bekliyor görünebilir. Hattâ gelen otobüsün şöförünün muhtemelen bıyıkları sarkıktır onu da biliyorum. Biletimi atar, arka sıralara geçerim. Kimileriyle merhabalaştığım tanıdık yüzler, bildik konuşmalar, mırıltılar, duvar yazıları vardır koltuklarda. Cam kenarları çoktan dolmuş. Dünyayı bilmem, ama otobüsümü anlatabilirim.

Ahmad, Feroz, (1995), Modern Türkiye’nin Oluşumu, Sarmal Yayınları, çev. Yavuz Alogan, İstanbul.

Aslandaş, A.S., Bıçakçı, B., (1995) Popüler Siyasî Deyimler Sözlüğü, İletişim Yayınları, İstanbul.

Aşkın, Samim, (1954), Halk Plajı, Çağlayan Yayınevi, İstanbul.

Bayrakdar, Z.,Alpar, C.,(1982), Ülkü-Seçmeler, AİTİA Yayını, Ankara.

Belge, Murat, (1990), “Birikim”, Güneş, 18 Temmuz.

Birand, M. Ali, (1995), Demirkırat, Millîyet Yayınları, İstanbul.

Gellner, E., (1998), Milliyetçiliğe Bakmak, çev. S. Coşar, S. Özertürk, N. Soyarık, İletişim Yayınları, İstanbul.

Hall, Stuart, (1995),”Yerel ve Küresel: Küreselleşme ve Etniklik”, Çev.Hakan Tuncel, Mürekkep, Kış-Bahar.

Küçükömer, İdris, (1994), Düzenin Yabancılaşması, Bağlam Yayınları, İstanbul.

Parla, Taha, (1995), Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Cilt:3, İletişim Yayınları, İstanbul.

Peker, Recep, (1984), Inkılap Dersleri, İletişim Yayınları, İstanbul.

Smith, A., (1994), Millî Kimlik, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul.

Toker, Metin, (1990), Demokrasimizin İsmet Paşa’lı Yılları, Bilgi Yayınevi, Ankara.

(*) Demokratların , Halkevlerinin Millete devrini istemelerini CHP anlamlandıramaz: “Halkevleri zaten halkındır. Türkocaklarının daha çok zümre evleri olduğu görüldüğü için bunlar Halkevi haline getirilmiş ve kapısı bütün Halka açılmıştır (...) Biz Halkın malı, halkın evi diyoruz. Onlar milletin malı, milletin evi diyorlar. People kelimesi ile nation kelimesi arasındaki fark!” sadece (Ulus, 16.6.1950).

(*) Elbette kavramların aritmetik bir netlik taşıdıklarını söylemiyorum. Kastım şu: diyelim ki iki kişi konuşuyorlar. Biri “Modern Ulus-Devletin kurucu elitist kadrosunun redüksiyonist uygulamalarının halk nezdinde karşılık bulamaması” diyor, diğeri “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak”. İkincisinin kolay anlaşılması, sözlü kültür içindeki kalıplardan faydalanmasıyla ilgili. Özgünlüğü yeni bir malzeme yaratmakta değil, geleneksel malzemeleri her ayrı ortama uydurabilmekte. Bu, her zaman olmuyor elbet; ama maharet, yaşananı “söz”e uygun hale getirerek anlatabilmekte de ayrıca. Sağ, bu dili bilinçli bir tercihten çok, içinde olduğu-yaşadığı için kullanıyor. Uyarı: kavramlar esasındaki dilin metaforları hiç kullanmadığı ve sözlü kültüre başvurmadığı düşünülmemeli.

(**) Kemal Tahir’in Sağ’ırdere (1955), Esir Şehrin Insanları (1956) gibi ilk romanları öncesi, Samim Aşkın adıyla yazdığı Halk Plajı (1954) çalışması, ilhamını aynı manşetten alır. Bir halk plajı çevresinde yaşananların anlatıldığı roman, alt sınıflar nezdinde argo, cinsellik, fakirlik, açgözlülük, sömürü ve insafsızlık üzerine odaklanıyordu. Kemal Tahir’in anlattığı “işgalci” kalabalık, plajlarda vatandaşlar kadar saygıdeğer değildi. Manşete dönelim: Buna göre, Halk beşer-dışı bir yığın olarak, medeniyete, medenilere/vatandaşlara ayrılmış bir yere saldıran “Barbarlar” olarak tanımlanıyordu. Halk ve Vatandaş kavramları, kendi içlerinde homojenleştirilerek, birbirine karşıt, dışsal iki ayrı varlık olarak kişileştiriliyor, kendilerine ruh ve öznellik atfediliyor ve kavgaya sürülüyordu. Üstüne üstlük gazete aracılığıyla mutlak kötü halk, mutlak iyi vatandaşa şikayet ediliyordu. Dikkat edilirse, Vatandaş ile Halk arasında cereyan eden bu manişeist fabl, yukarıda anlattığımız Halk ile Millet arasındaki yapay ayrımın bir çeşitlemesidir.