Türkiye'nin “Kriz İdaresi“ Yöntemi: Millî Refleks ve Linç Orjisi

Millî refleksin işlerliğini ilk kanıtlayan, Susurluk skandalıyla iltisakının yanısıra uyuşturucu kaçakçılığı sanığı olarak tanıdığımız Yaşar Öz’ün adamları oldular: Hapishanede İtalya’ya iade edilmeyi bekleyen bir İtalyan kaçakçıyı Apo’ya karşılık rehin aldılar.

Her ne yaptılarsa devlet ve millet için yaptıklarını bir defa daha kanıtlamak için yeni bir fırsattı bu aynı zamanda onlar için. “Yetkililer”, bu misillemenin münasip kaçmayacağını, “işimizi kolaylaştırmayacağını” anlatarak bu teşebbüse rica minnet engel oldular; millî kaçakçılarımız İtalyan kaçakçıyı serbest bıraktılar.

Fakat yetkililer, uyuşturucu kaçakçılığı ve “çete” zanlılarında derhal zuhur ettiği görülen millî refleksi sıradan halkımızdan, “sokaktaki vatandaş”tan da görmek istiyorlardı. Bizzat Cumhurbaşkanı ve Başbakan, 16-17 Kasım pazartesi-salı günkü nutuklarında halktan “millî tepki” sipariş ettiler. Bir anda İtalya’nın ezelî bir Türk düşmanı (ve bulvar gazetelerinden birinin pazartesi günkü manşetiyle: “Aynı bokun soyu!”) olduğunu ‘hatırlayan’ medya, Apo’nun yakalandığı gün esen olağanüstü zafer havasının sonraki gelişmelerle gölgelenmesinin acısını çıkartmak üzere, tüm tahrik kuvvetini seferber etti.

MİLLİ LİNÇ ORJİSİ

Sonuç, 16 Kasım pazartesiyle başlayan haftaya damgasını vuran bir millî refleks harekâtı, bir millî linç orjisi oldu. Bu harekâtı sürükleyenler, ülkücü personeldi. En azından körükleyiciler, önde gidenler onlardı; ‘böyle’ zamanlarda hep olduğu gibi, “sokaktaki adam” üzerindeki cazibe kuvvetleri de fazlaydı. ‘Olağan’ zamanlarda medyada “ülkücü grup” olarak kodlanan bu personelin, MHP bayrakları sallayıp bozkurt işaretleri yaparak ve “Ya Allah Bismillah Allahüekber” ‘çekerek’ bütün alâmetleriyle görünmesine rağmen bu sefer “vatandaşlar” diye tesmiye edilmesi de bu cezbe kuvvetinin istendiğine, teşvik ve himaye gördüğüne işaretti. Teşvik ve himaye, TSE, MTA gibi bazı kamu kurumlarının “vatanperver” personelinin gene bu kamu kuruluşlarına ait araçlarla protesto mahallerine taşınmasına kadar varmıştır. Bu yazının yazıldığı 16-22 Kasım evresinde, bu millî refleks ‘boşalması’, üç insanın canına mal olmuş durumdaydı. Söylemesi korkunç, ama üç insanın ölümü, bu günlerde olmuş olabileceklere göre azdır. Fakat bu insanların ölümlerinin haberinin medyada iki üç satırla, devlet yetkililerinin ağzındaysa “ölçünün kaçması”, “hoş olmayan olaylar” faslından geçiştirilmesi, olmuş olabilecek her türlü fecaati ikame etmeye yetmiştir. İki büklüm polis minibüsüne sığınan insanlara tekme yumruk sallayan, “bize verin!” diye bağıran, kamyon-minibüs döven millî galeyan erbâbının görüntüleri, vicdan ve sağduyu sahibi insanların hafızasından çıkmayacak. Sadece hafızalarda değil, “PKK’yla Kürt halkını ayırdedelim” sihirli formülünün içindeki son kırıntıları da boşaltan bir tecrübe, bir dehşet ânı olarak pekçok insanın yüreğinde de, hınca dönüşmemesi hayli güç bir sızı olarak kalacak.

TRT vasıtasıyla bir yıldan fazla zaman önce tamim edilen ve şimdi artık Apo’nun resmî tanımı olarak bütün TV kanalları ve mikrofon sahibi herkesçe kullanılmaya başlayan “teröristbaşı, eşkıyabaşı” isminin groteskliği gibi, Ankara’da bir cafe’nin gururla “burada kesinlikle espresso ve capuccino satılmaz” afişi asması gibi, “Roma Hukuku” ders kitabının yakılması gibi veya “İtalya şaşırma/sabrımızı taşırma” sloganı gibi örnekler, İtalyan kravatlarını woodoo büyüsü yaparcasına hırsla ateşe veren koca adamların yahut İtalyan mamûlü narenciye üstünde cinnet halinde tepinen “protestocu” esnaflarınki gibi manzaralar, uzaktan bakıldığında bu millî galeyanı bir çocukça kahramanlık oyununa benzetiyor. Bütün yapılanlar, “bayrağıma selâm vermeden geçen kuşun/yuvasını bozacağım” diye ünleyen ilkokul şiiri estetiğinin ve atmosferinin emrinde; insanlar çocukluk azgınlıklarının neşesiyle davranıyor gibi görünüyorlar. Keza milliyetçi bir beyaz eşyacının İtalyan malı buzdolabını yakması, arkadaşına yâr olduğunu öğrendiği şişme kadınını bıçaklayan delikanlının durumunu hatırlatıyor (iki yıl kadar önce bir delikanlı sahiden bunu yapmıştı). Evet, belirli bir mesafeden bakıldığında, çocukça (daha doğrusu: ergen-erkekçe*) davranışlar resmî geçidi karşısındayız. Ebedîyyen ergen-erkek kalan toplulukların faşist kitle ruhuna gayet iyi uyan saldırganlığı ve kıyıcılığı, karşımızdaki durumu bu görüş mesafesinden bile yeterince tehlikeli kılıyor; kaldı ki durum çok daha tehlikeli - zamana yayılan, sosyalliklerin içinde bölünüp parçalanan ve sosyallikleri bölüp parçalayan, taksitlerle, fragmanlarla yaşanan bir iç savaştan başka bir şey değil bu. Ve taksitlerle, fragmanlarla yaşanan bir faşizm...

MEDYA ‘KENDİNİ AŞIYOR’

Millî Refleks haftası, sadece bu kampanyaya iştirak eden “vatandaşlarımız” adına değil, kampanyayı yürüten medyanın “kamuoyu önderliği” adına, yahut Ertuğrul Özkök’ün tercih edeceği sıfatla “millî aydınlarımız” adına da coşku dolu bir haftaydı. Medya kampanyanın aslî yürütücüsüydü: devlet erkânının kullanmadığı kadar galiz bir dil kullanarak, HADEP’lilerin günlerdir sürmekte olan hapishanelerdeki koşullarla ilgili açlık grevlerini “Apo için açlık grevi yapanlar” diye takdim etmek türünden çarpıtmalarla, inanılmaz bir kışkırtıcılıkla amigoluk yaptı. Burada öncülük tabiî ki televizyonlardadır: “Halk PKK’lıları/HADEP’lileri linç etmek istedi” haberleri, uzata uzata, ‘ballandıra ballandıra’, açıkçası ibretlik görüntüler olarak takdim edildi, ya hiçbir yorum yapmadan ya da en fazla, vahşet manzaralarının ardına iliştirilmiş “milletçe sakin olmalıyız” türü geçiştirmelerle... Bu linç manzaralarının, içinde azıcık “millî refleks” kıpırdayan “milletimiz”e hareket serbestisi telkin ettiği, ellerini korkak alıştırmamaları için yüreklendirdiği, apaçık değil mi? “Vatandaşlarımız”ın pek çoğunun, filme çekildiğini görünce özel bir şevk ve iştihayla insanların üstünde tepinmesinden anlaşılmıyor mu bu? Türk medyası ve kalem erbâbı, “vatandaşlarımız”ı geminden boşalmaya teşvik ederken, kendisi de zihnindekileri -ve daha aşağılardakileri- serbestçe boşaltarak ‘stres attı’ ve tabiî bu sarhoşluk içinde kendi fikir ve ahlâk seviyesinin de ötesine geçti.

Millî refleksin en çok okşandığı 16-18 Kasım günleri, en ‘açık konuşulan’ günlerdi. Apo’nun iadesini sağlamak için idam cezasının kaldırılmasıyla ilgili tartışmada, “kamu vicdanını” genel olarak idamlardan, özellikle de Apo’nun idamından mahrum bırakacak olmanın derin hüznü yaygın bir şekilde görünüyordu. En basit çözümü, tabiî ki, her zaman “sokaktaki adam”ın arı-duru sağduyusunu yansıtan Rauf Tamer önerdi: “Önce idamı kaldırıp Apo’yu alır, sonra idam cezasını tekrar koyup asarız.” “Kamuoyu ancak böyle rahat eder”di. (Evet, sahiden de memlekette, hukukî kurallar ortada olmasına ve Adalet Bakanının ilk andan itibaren bu maddî gerçeği hatırlatmasına rağmen, hem idam cezasının kalkmaması hem de Apo’nun iade edilmesi gerektiğini düşünen ve bir an evvel bunun gereğini yapmadığı için İtalya’yı -hattâ bir miktar da Türk devlet ricalini- suçlayan bir “kamuoyu” teşekkül etmişti sâyelerinde... Yahut, günlerce İtalyan kravatı, İtalyan bayrağı, İtalyan ayakkabısı yaktıktan, İtalyan elçiliğinin pirinç levhasını söktükten sonra, Juventus takımını İstanbul’a gelmekten çekindiği için terbiyesizlik ve hilebazlıkla suçlayan bir “kamuoyu”...) Ertuğrul Özkök, Apo’yla birlikte “terör” diye hülâsa edilen sorunlar yumağının tamamen ihraç edildiğine sahiden inanıyor görünme lüzumunun asabi sahte-keyfiyle, İtalya’ya dönük tehditlerini , “siz düşünün artık, Türkiye terörü sınırları dışına atmaya kararlı” diyerek bağlıyordu. “Avrupa değerleri”ni herkeslerden iyi bilen ve herkeslerden daha samimi sahiplenen Türk eliti olarak, siyaset ve kanaat önderlerimiz; İtalya’yı “Rönesans’ın yaratıcısı, güzel, uygar ülke...” vb. iltifatlarla ‘özüne’ döndürme taktiği ile, bu “makarnacı, yaygaracı, tilki, kalleş ve hattâ faşist” millete lânet okumak arasında bir uçtan öbür uca seğirttiler. Gündelik/sıradan milliyetçiliğin zengin düşman kataloğunda aslında pek yer tutmayan İtalya hakkında müthiş bir hızla dizi dizi husumet motifi peydahlayabilmesi ve ‘düşmanlığımızı’ ezelîleştirebilmesi, millî refleksin kuvvetini kanıtladı. Görsel medyada İtalya’ya “ezelî düşman” kıyafeti giydirmede en ileri giden Star TV, İtalyanların “Kurtuluş Savaşımızda bir kurşun atamadan Anadolu’dan kaça”cak kadar korkak olduğunu ‘hatırlattı’ bize. Fatih Altaylı, İtalya Başbakanı Massimo d’Alema’nın adını “maksimum Dallama”ya çevirerek, entelce kıvırmalara hiç gelemeyen dobra bir “halk yazarı” olduğunu bir defa daha gösterdi. (İtalya’ya gitmek üzere uçağa binerkenki fotoğrafı gazetesinde “Apo’yu almaya gidiyoruz” altyazısıyla yayımlanan Altaylı, Roma’da dövülen meslekdaşlarını kurtarmaya çalışan meşhur PKK yanlısı İtalyandan “homoseksüel” diye bahsederek de cihangirliğini ve erkekliğini kanıtlamıştı.) Hasan Pulur, Star TV ve başkaları, İtalya’nın Anadolu’daki emellerini ve Lozan’ı asla unutmayan kadim ve uslanmaz bir Türk düşmanı olduğunu anlatarak, bu düşmanlığı tarih bilinciyle donattılar. Umumî/harcıâlem milliyetçiliğin rotasını hiç yabancılık çekmeden anında İtalya’ya çevirebilmesi ve hayal gücünü İtalya’ya karşı seferber etmekteki uyum kabiliyeti, en önemlisi, milliyetçiliğin belirli siyasal-ideolojik içeriklerle mukayyet olmayan bir zihniyet kalıbı olduğunu kanıtlıyor - ve elbette bu zihniyet kalıbının Türkiye’deki gücünü.

18 Kasım, kışkırtmanın doruğuydu. Emin Çölaşan, “kitlelerin sabrının taştığına” dair, “haydi, taşsın sabırlar!” kipinde haber uçurdu; millî maçlardaki heyecan dalgasının (ki sahici millîlikten uzak, süflî bir angajman olduğu imâ edilen maç kutlamalarının prensip olarak can kaybıyla sonuçlandığını biliyoruz) bir kesirinin bu işe harcanmasına intizar etti; millî öfkeden kaçan güruhun, koyu koyu yazarak, kiliselere sığındığını söyleme fırsatını da kaçırmadı. Çölaşan’ın, gazetelerin ve TV haberlerinin “millî infial” tasvirlerinde, “istenmeyen olaylar”ı tadını çıkara çıkara servise sunan bildik müstehcen tavır, ayyuka çıktı. En geç 20 Kasım cumadan itibaren, anlaşılan millî reflekse fren yaptırma zarureti hâsıl oldu. Belki PKK’nın köşeye sıkışan gruplarının tepkisine yol açacağı düşünüldüğünden, ama galip ihtimalle serbest bırakılan saldırganlığın, şiddetin kontrol edilemez sonuçlara yol açmasından duyulan kaygıdan ve bu gibi sonuçların “davamızı savunurken bizi uluslararası kamuoyunda güç duruma düşüreceği” endişesinden, önceki gün milleti galeyana getirenler birden sağduyu çağrılarına giriştiler. Sokağa davet ettiklerine, aferinler eşliğinde itidal tavsiye etmeye yöneldiler. Ankara Valisi, “kışkırtıcı ve bütünlüğü bozucu flama ve sloganların kullanılmaması” gerektiğini bildirerek ülkücü personele dolaylı bir ihtar bile gönderdi. “Aman ölçüyü kaçırmayalım”, “haklıyken haksız duruma düşmeyelim” uyarılarıyla beraber, 6/7 Eylül olaylarına bile atıf yapıldı - ki “ölçüsü kaçmış” bir örtülü resmî provokasyon olduğu artık aşikâr olan 6/7 Eylül’ün hatırlatılması, bu yılın merd-i Kıptî oskarlarına aday gösterilmeyi fazlasıyla hakeden bir basiretsizlik örneğidir.

Bu uyarılardan sonra, en azından bu yazı bitirilirken, tepkiler münhasıran İtalya’ya kanalize edilmiş görünüyordu - bu arada Kocaeli’de polis minibüsüne bindirilirken MHP’liler tarafından dövülen bir emekli öğretmen ölmüş, öldürülmüştü. Millî refleksin daha itidalli dışavurum yolları üstüne kafa yorulurken, halktan gelen önerilere aracılık eden köşe yazarları da oldu. Örneğin Oktay Ekşi’nin sütunundan, vatandaşlarımızın, terör örgütü tarafından öldürülen çocukların resimlerinden pul yaptırıp Avrupa’ya dağıtmak, malûl gazileri Roma’ya götürmek, Roma’da her haftasonu (!) 20-30 bin araçla trafiği kilitlemek gibi “proceler” geliştirdiğini öğrenme fırsatını bulduk. “Vatandaşlarımız”, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmini sabote etmek için sinema salonlarına yüzlerce fare salan Goebbels’in havsalasıyla yarışmaya hazırdılar. (Meşhur Nazi propaganda bakanı da, “ne yaptıysa”, estetik ve ahlâkı değil sadece ve sadece “etkililik derecesini” hesaba katarak yapmıştı...) Proce sahibi vatandaşlar malûl gazilerin THY tarafından Roma’ya taşınmasını, asıl ilginci Roma’da trafiği kitleyecek serdengeçtilerin benzin parasının devletçe karşılanmasının uygun olacağını da düşünmüşlerdi. (Nispeten masum da olsa “örtülü operasyonlar”ın devletçe bol keseden finansmanının ve bu işlerde vazife almanın, “vatandaşlarımız”ın zihninde ne kadar da olağan karşılandığını da böylece görmüyor muyuz?) İtidal tavsiye ederken de linç teşebbüslerini tasvir ederek “kitlelerin sabrı taşıyor” tehditlerini yinelemekten geri durmayan Emin Çölaşan da akçalı projelere yöneldi: behemahal İtalyan gazetelerine paralı ilân verilmesi gerektiğini duyurdu, bunun için anlı şanlı zenginleri göreve çağırdı, tabiî bu arada Tanıtma Fonu’na ve tabiî ki “Örtülü Ödeneğe” el atılması gerektiği üzerinde durdu. Protestomuzu medenî medenî iktisadî yöntemlerle yapmak gerektiğini anlatmaktan özel bir memnuniyet duyanlar da vardı. 20 yıl önce MHP yöneticisi olarak “vatan ve millet düşmanlarına” karşı ülkücülerin vekâleten üstlendiği millî refleksin müdafaasını yapmış olan Taha Akyol, şimdi serbest piyasaya duacıydı: “Kapalı ekonomi sürüyor olsa, hangi İtalyan malını boykot edecektik, hangi İtalyan fırmalarına çağrı yapacaktık?” Serbest piyasanın ve “açık ekonomi”nin müessir bir millî boykotaja imkân hazırlamak gibi bir erdemini tespit etmek belli ki onu pek kıvandırıyor. Gerçi Taha Akyol’un hayranlık duyduğu globalleşme çağında bir “millî ekonomi”yi ve onun ürünlerini tefrik etmek pek o kadar kolay olmayacaktır;* ama hayal-i cihan değer!

Basınımızda bu tür fikirler arasında, özellikle itidal programına geçildiğinde kendini gösteren en münasebetsiz kaygının “bugüne kadar kendimizi dünyaya iyi anlatamamışız” kaygısı olduğunu düşünüyorum. Bilâkis, Türkiye kendini çok iyi anlattı ve anlatıyor! “Davamızı”, “tezlerimizi”, şu Millî Refleks Haftasında ortaya çıkan toplum manzarası ve insanlık durumundan, köşe yazılarında serdedilen fikirlerden daha iyi ne anlatabilir? Türkiye’nin, şu 16-22 Kasım haftasında bir defa daha ortaya serilen şu hâlinden öte bir “tez”i var mı? “Yetkili ağızlar” da, tabiî yumuşatarak, bu manzarayı ve bu “tez”i yansıtıyorlar; ve “dünya”, Türkiye’yi gayet iyi anlıyor.

BİR “KRİZ İDARESİ” ARACI OLARAK “MİLLÎ REFLEKS”

“Millî refleks” kavramı, MHP’lilerin 12 Eylül yargılamalarındaki temel savunma tezlerinden biriydi. Millî refleks, Nevzat Kösoğlu’nun anlatımıyla, din, bayrak, millet, vatan gibi en mukaddes kavramları, hayatiyeti saldırıya uğrayan bir cemiyetin “gayrı şuurî savunma refleksi” idi. Bu mantığa göre ülkücülerin 12 Eylül öncesinde gerçekleştirdikleri kıyımlar, cinayetler de, devletin ortaya koymakta yetersiz kaldığı, toplumda da yeterince güçlü görünmeyen bu millî refleksin ikame niteliğindeki dışavurumundan ibaretti. Kürt sorunuyla ilgili politikanın düşük yoğunluklu savaş ve refakaten topyekûn gayrınizamî harp stratejisinin emrine girdiği ve buna bağlı olarak her türlü toplumsal muhalefetin şiddetle ezildiği 1990’larda ise, MHP’liler, büyük memnuniyetle, artık millî refleksin ‘işlediğini’ söylüyorlardı: hem devlet hem de toplum millî refleksler bakımından ‘istenen seviyeye’ gelmişti. Bunu söyleyerek dışa karşı tabanlarının saldırganlığını olağanlaştırıyor; içe dönük olarak da ülkücülerin kendini devletin yerine koyarak atılganlık yapmalarına artık gerek olmadığını, zira devletin zaten gerekeni yaptığını -‘onların anlayacağı’, artık devletin ülkücü olduğunu ya da pek yakında olacağını- telkin edebiliyorlardı.

Gerçekten, kabaca 1991’den sonra, “millî refleks”, bir yönetim aleti, bir “halkla ilişkiler” politikası aracı olarak yerleşikleşmiştir. Millî değer ve çıkarlara aykırı addedilen birilerinin düşmanlaştırılarak linç tehdidi altında yaşamaya mahkûm edilmesi, bazı gerginlik anlarında linç edilmesi, kamuoyu oluşturmanın bir vasıtası oldu. Siyasal sistemin içine girdiği tıkanıklık derinleştikte, millî refleksi ‘boşaltan’ intikam gösterileri, linç provaları, bazen de düşmanlara/hasımlara dönük sembolik ihtar ve tehditlerin damgasını vurduğu kutlama töreni/şenliği biçiminde tecelli eden vb. millî histeri patlamaları, “kriz idaresi”ni meşrûlaştıran arkaplan olarak, hattâ bizzat “kriz idaresi” yöntemi olarak, kurumlaştı. Toplumdaki kör öfkeye, nefret ve intikam hislerine, en ilkel ve yalın dışavurumlarıyla, geçit izni verildi. Bu seferberlikten büyük haz duyan ve fayda sağlayan ülkücüler önemli aracılık rolleri üstlendiler, ama unutmamalı ki katılımcılar, “halkımız”dan başkası değildi. Zaten belirli bir kendiliğinden ve anonim ‘katılım’ ve toplumsal rıza olmaksızın, bu faşist potansiyelin böylesine korkutucu boyutlara ulaşması da mümkün değildir. Millî refleksin sık sık işler hale koyulmasının, millî histeri kampanyalarının bir “kriz idaresi” yöntemi olarak kurumlaştığını ileri sürmekle; bu olayların ‘bir yerlerden’ başlatılıp idare ediliyor olduğunu değil, böylesi olayları, böylesi bir ‘toplum hali’ni olağanlaştıran ve bu olayların atmosferiyle, bu toplum ve insanlık haliyle simbiyotik ilişki içinde var olan bir politik ortamın meydana geldiğini söylemek istiyorum.

Çanakkale’deki “keçi olayı”, “otel olayı”, Erzurum’da kitlelerin Kürt mahallesine yürümesi gibi, doğrudan Kürt topluluklarına dönük ‘sivil’ linç teşebbüsleri bu cümledendir. Polisin yargısız infaz gösterilerine sağlanan destek tezahüratı bu cümledendir. Futbolda “millî başarı”ların ardından âdet haline getirilen kornalı, silahlı kutlama geçitleri bu cümledendir. Boyabat’taki türünden “ırz düşmanlarını linç” teşebbüsleri bu cümledendir. Sivas katliamı da, bütün boyutlarıyla değilse de bir veçhesiyle, bu cümledendir. Sivas katliamına konan resmî teşhisi belirleyen ve ondan sonra da pek çok vesileyle kullanılan “halk tahrik oldu” motifi, halkın/milletin linç teşebbüslerine, karşısında durulamayacak doğal âfetler gibi, karşısında durulamayacak bir ilâhî takdir statüsü kazandırıyordu - sonuçları fenaydı ama yapacak bir şey yoktu, “tahrik etmemek lâzım”dı... Devam edelim: Askerî operasyonlar veya HADEP Kongresinde Türk bayrağının yere atılmasına tepki gibi vesilelerle başlatılan “bayrak as!” kampanyaları bu cümledendir. Son olarak, biraz ileri giderek, Cumhuriyet bayramı kutlamalarının da bir veçhesiyle bu cümleden olduğunu söyleyeceğim: İtalya’yı protesto eylemleri sırasında neşe içinde dev Türk bayrakları ve 75. Yıl bayrakları sallayarak 10. Yıl Marşı söyleyen insanların görüntüsü, böyle bir sürekliliği düşündürmeye yeterli değil mi?

İşte, Apo/İtalya olayı, millî refleks hamlelerinin bir yenisini başlattı. Zaten öncesinde de, yeni bir linç kampanyasının zamanı gelmiş görünüyordu. Ankara’da öldürülen bir hava korsanının sağ yakanabileceği ihtimalinden söz eden İHD yöneticisi hakkında Hürriyet’in “manyak herif!” manşeti ve Ertuğrul Özkök’ün “Kasap Hakları Derneği” yazıları, Türkiye’yi yönetenlerin ve onlarla yârenlik eden medyanın, timsah gözyaşları döktükleri bir suikastten mucize eseri kurtulan Akın Birdal’dan hayatta kalmasının acısını çıkartmaya azmettiklerinin işaretiydi. Roma/İtalya olayından iki hafta kadar önce Kocaeli’de MHP’lilerin -belki 16-22 Kasım haftasında emekli öğretmeni öldürenlerle aynı kişiler- açlık grevi yapan bir sol grubun genç militanlarını linç girişimi, bir işaretti.

Vahim olan şudur ki, bu yazının bitirildiği 22 Kasım’la sona eren haftada, millî refleksin ‘boşaltılması’ açısından, “milletimiz”e tanınan engin tahrik olma hakkı açısından eşik çok yükselmiştir. Unutmamalı ki, millî histeri patlamalarıyla yükselen eşikten geri inildiğinde, bu kabarmadan önceki ‘olağan halin’ seviyesi de yükselmiş oluyor. Dolayısıyla, bu yazı basıldığında ortamın nispeten durulmuş olması umulur, ama öyle olsa bile yeterince olağandışı bir toplum halinin yerleşikleşmiş olacağı açık. Halkın tahrik olmasını, millî refleksi bir doğal âfet suretinde tasvir etmeyi seven devlet ve siyaset erkânı da, böylece bir sel baskınına, bir orman yangınına benzemeye teşvik edilen “kitle”nin bazı anlarda kontrol edilmez hale geleceğini herkesten iyi biliyor olmalıdır. Bu noktada fazla söyleyecek şey yok. Türkiye’nin krizini millî refleks gösterileri ve linç orjileriyle idare etmeye çalışanlar, memleketi idare vasıtası olarak sahiden bir iç savaşı mı tercih ettikleri sorusuyla yüzleşmeli, yüzleştirilmelidirler.

Son olarak kısaca, millî refleksin işletilmesinde belki en fazla istismar edilen insanlara, askere gönderdikleri evlâtlarını kaybeden insanlara yapılan muameleye değineceğim. Bu insanların acılarının hayâsızca araçsallaştırılması, millî refleks ve millî linç siyasetinin ruhunu ortaya koyuyor. Çocuklarını kaybeden bu insanlara, faşizmin “aşağıdakilere” seslenirken kullandığı tipik dille sesleniliyor: “garibanların”, “ezilenlerin”, “mağdurların” öfkelerini bileyen, bu öfkeyi somut ve şeytanî bir düşmana yönelten, gariban/ezik/mağdur hallerini yücelten, kutsallaştıran, onları gariban/ezik/mağdur durumlarını değiştirme doğrultusunda değil, ebed-müddet bulunacakları bu “gariban”/ezik/ mağdur konumla ilgili bir mitos etrafında aktive eden bir dildir bu. Evlâtlarını kaybeden ve kâhir ekseriyetle alt sınıflardan olan anne-babalar da aynen böyle bir dille istismar ediliyorlar; “şehitler ölmez/vatan bölünmez” sloganlarıyla, herhalde çocuklarına tercih etmeyecekleri gurur ve kahramanlık gösterilerine, tek beklenti ve telâfi olarak intikamcılığa sevk ediliyorlar. Bundan utanmayan hiçbir şeyden utanmaz.

TANIL BORA

(*) 20 Kasım günkü Sabah gazetesindeki “Apo çirkin kızı intihar bombacısı, güzel kızı metres yapıyor” ‘haberi’ de tipik bir faşistoid erkek fantezisiydi.

(*) Kablolu TV’deki İtalyan kanalları Apo olayıyla ilgili haber verirken yayının atik bir millî refleksle kesilmesi, memleketimizin global piyasanın kuralları ve hukukuyla da bazı problemleri olduğunu ve olacağını göstermiyor mu?