Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Ay Kızıla Çaldığında

Ay Kızıla Çaldığında

Müge İplikçi | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Enkazlar içinde gezinen ölüm, hele onun o küçük, zayıf, cansız bedenlerdeki izi.

Kaldığımız yerden başlayacağız. Şimdi, bundan başka yapacak ve sarılacak pek bir şeyimiz de yok aslında. Sabaha karşı bir vakit odaya dolan ve tiz, ürperten bir ışık ve tuhaf bir uğultuyla gelen o son fasıl bulutu -gözlerimizi dehşete, korkuya ve yenilgiye çevirten o bulutu- unutmayacağız. Yaşlı belleklerimiz. Ama bir o kadar da unutacağız onu, geleceğe çevrili yüzümüzü alacalı bir umutla aydınlatmak için. Yeni milenyumda da her yanı sığlıkla çevrili budala ütopyalar ve bu ütopyaların gerektirdiği sözlerle bizleri kandırmalarına izin vermek ve kendimizi suskunluğun içine atmak için.

Devlet bu yaraları sarar

Bu hadisenin altından kalkacağız

Bunları aşacağız

Felaket imanla aşılacak

Allahın izniyle imanımızla bu meseleyi halledeceğiz

Deprem ilahi bir ikazdır

Devletin pek çok sorunun üstesinden geldiği aşikârdır

Türk Ulusu her şeyin üstesinden gelir

Güçlü olalım

Enkazlar içinde gezinen ölüm, hele onun o küçük, zayıf, cansız bedenlerdeki izi.

Şimdi hangisi gerçek. Georgia O’Keefe’nin dediği gibi mi yoksa: Hiçbir şey gerçekten daha az gerçek değildir.[1] Eğer gerçek, yaraların böyle sarılacağı -daha önce sarıldığı gibi yani- anlamına geliyorsa; bununla kotarılmış bir tarih, sözle ve dolayısıyla onca tanımlanan ciddiyetsizlikle kadere yenilmek anlamına getiriliyorsa; üstünlüğünü, kurduğu, meşrûlaştırdığı bu hükümranlık kılıfıyla yineliyorsa, olsa olsa bir kabustur bu yaşadıklarımız – hem nitelik hem de içsel olarak. Tarihle yaratılan -tarih içindeki yanlışlarla yaratılan- bir ütopyanın önündeki çaresizliğimiz, bunun getirdiği belâgatın kendince evrensellik, çağdaşlık gibi masallarla sadece güçlü olandan yana çıktığı, kendini kürsülerde, televizyon kameralarının önünde, sürmanşetlerde dayatması değil midir hoşgörüyü -bize atfedilen, bize içimizde sürdürmemiz gerektiği sonucunda “bize” ait kılınan- karşımıza, en nihayet tiksindirici bir sözcük olarak çıkartan. Şimdi böylesi bir gerçek önünde bu sahte ütopyanın bize sunduğu biçimde ne diye nesnelliğe soyunalım, olsa da olur olmasa da bir yeryüzü tanıklığında neden mantıklı ve ayakları yere basan ve anlayışlı ve medeni ve analitik kalalım? Tüm bu gerekçeleri çevreleyen tanımların mantığı (var mı?) nedir – birileri anlatsın.

Cioran2 “hoşgörü ve güçsüzlük eşanlamlıdır,” derken belki de buna yakın bir şeyler söylemek istiyordu. Ona göre ütopyanın mekanizma türleri “yakında her şeyin sonu gelecek ve yeni bir gökyüzü ve yeni bir yeryüzü olacak,” diye alıntıladığı Kıyametle, görünürde hiç de aynı olmadığı halde son derece benzeşmektedir. Birbirlerinden farklıymışçasına “Devlet yanınızdadır” ve “Kıyamet geliyor,” diye bas bas bağıranlar, aslında ütopik bir devlet, geçmiş ve gelecek mantığı yaratmada ortak hareket ederler. İşte bu mantığın sistematiği Kıyametinkiyle aynıdır. Bunu bilmek belki hiçbir işe yaramıyor, yine de insanın içine su serpiyor. Eğer aranan bir kusursuzluksa Mukadderat karşısında kusursuz olma tarzımızı şöyle özetliyor Cioran: “Varlığımızın en derininden başka hiçbir yerde cennet yoktur.”

Yeni bir milenyum-tanımı çok önceden konmuş, sınırları sınırsızlık biçiminde tanımlanan yeni bir cennet için hazır olmaktan bahsediyor medya. Gene aynı medya önümüzdeki bin yılın sağlıkta mucizeler takvimi olacağını yazmakta. Bu takvimin içinde DNA çipi, Nitroksit Devrim, damar üretimi, sipariş bebekler var, diyor. Su çiçeği, çocuk felci ve tetanos için, artık yoktur, diyor. Kızamıktan bebekler ölmeyecek, diyor. Kanser bitecek, Aids tükenecek, diyor. Ardındansa Silahlı Kuvvetlerimiz milenyuma hazır, diyor. Yeni milenyuma ayca bir elin parmakları kadar az bir zaman kalmışken Doğa’nın dillendirdiği deprem ve onunla gelen son ise nice kötülüklere aranan bir fail gibi tüm kehanetlerin ve lanetli söylenlerin biricik nedeni oluveriyor. Güç ve iktidarın önündeki bu belleksel yenilgi, bir de bakıyorsunuz, yeni söylenler yaratmak için bir araca dönüşmüş. Zamanı geçmiş ve gelecek diye kurumsallaştıran, dahası bunun içine tarihi ve tarihsel anı katan ütopyacı bir gelenek içinde bir devlet sürekli olarak şu nakaratı tekrarlıyor: “Halkımızın yanındayız”.

Gerçek? Tanımını çoktan yitirdiğimiz o kavram bir boşluk içinde beynimizin girdaplarında kendine ait bir ses arıyor. “Doluluğu telafi eden bir boşluğun tüm tarihin sahip olduğu gerçeklikten daha fazla gerçeklik içerdiğini” düşünen Cioran’ı bir kez daha hatırlıyoruz. Enkazlar içinde gezinen ölüm, hele o küçük, zayıf, cansız bedenlerde gezinen ölüm, seni de.

[1] Aktaran Elizam Escobar “The Fear and Tremor of Being Understood: The Recent Work of Bertha Husband,” Üçüncü Bölüm, 3-4 (İlkbahar-Yaz 1988).

[2] E.M. Cioran, Tarih ve Ütopya, çev: Haldun Bayrı, Metis, Haziran 1999, İstanbul.