Anasayfa > Birikim Arşiv > 196 - Ağustos 2005 > Bildiğimiz Gençliğin Sonu

Bildiğimiz Gençliğin Sonu

Samet İnanır | (Sayı : 196 - Ağustos 2005)

“Bence ne çıkacaksa, sorumluluktan değil, sorumsuzluktan çıkar, çıkacaktır. Karışıklık, kötülük iyinin anasıdır. Bugünlerde geniş meşrepliler sanki insanda yurttaşlık duygusu bırakılmış gibi “sorumluluktan” konuşuyorlar. Gençler sorumluluk duysun isteniyor. Oysa sınırlar yeniden çizilmeli. Her şeyin, yazın’ın, şiirin, coğrafyanın, dünyanın sınırları. Hatta nüfus sayımı bile yeniden yapılmalı. İskân yeniden. Kısacası yepyeni bir dilbilgisi ve yepyeni bir sözdizimi zorunlu bize. Yeniden bir uygarlık tanımı, yeniden bir yurttaşlık tanımı. Yeni sorumluluk bile en sonda gelir.”

Ece Ayhan, “Sivil Denemeler Kara”, 1994

Uzun konuşmasına, “Şimdiki gençlikten adam olmaz ki, bizim zamanımızda gençlik...” sözleriyle başlayıp, “Umudumuz sizlerde, sizleri gördükçe ...” diyerek sona erdiren bir yetişkinler ordusuna sahip ve henüz yirmili yaşlarda olanların bile “eskiden böyle değildi” diyebildiği memleketimizde, yaşanan muazzam değişimlerin hızına yetişemeyip olan biteni kavramakta zorlandığımızda, bu değişimlerin ayırdına varabilmenin en kestirme yollarından biri de bu değişimlerden en fazla etkilenen ve hayatında bu değişimlerin izlerini fazlasıyla yansıtan gençliğe bakmak oluyor.

Bir yandan, AB sürecimizin yegane ‘argüman’ı, yaşlanan Avrupa’nın karşısında dimdik ve taze bir Türkiye’nin yetişmiş “iç dinamiği” gençliği; bir yandan, kitap yakma emri verebilen genç kaymakamı; bir yandan da yurtdışına çıkmanın yollarını arayan yılgın kuyrukları gördükçe yalpalayan zihnimiz, gençliği eğitilmişliği ve kendini yetiştirmişliğiyle memleketi güzel yarınlara taşıyacak bir güç olarak selamlamakla, keyfekederliği ve kofluğundan memnun haline bakıp yerin dibine sokma arasında bocalıyor.

Horlanmışlığını tevekkülle kabul eden ‘kadın’; örgütlenmeye soğuk bakan ‘işçi’; “bu davanın şehidi yok” diyen ketûm ‘eşcinsel’; sorgulamadan itaât eden “makbul vatandaş”; inancının gereklerini savsaklayan ‘mûmin’; asimile olmaktan gocunmayan ‘azınlık’ ve nihayet en şiddetlisi apolitik ‘gençlik’... kendisinin, ait olduğu kimliğin ve içerisinde yaşamakta olduğu toplumun hayrına olacağına inanılan tutumları benimsememesini ve ona biçilen vazifeler ile icrâ etmekte olduğu pratikler arasındaki mesafeyi anlamlandırmak ve eleştirmek için “duyarsızlık” ve “bilinçsizlik” ile yargılananlar.

Bu yazı, Manifesto’nun meşhur “Burjuvazi şimdiye kadar onurlandırılmış ve hürmetle karşılanmış tüm etkinlikleri çevreleyen hâleyi çekip aldı. Doktoru, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilimadamını ücretli işçiye dönüştürdü” ifadesinin, yazıldığı 19. yüzyıl dünyasının üretim koşulları ve ilişkilerini merkezî olarak problemize eden kapitalist formasyondan, tüketim koşulları ve ilişkilerini merkeze oturtan, böylelikle sadece meslek erbaplarını, sınıfları değil tüm ‘insanlık hallerini’ kuşatan kapitalist formasyona geçişte gençliğin payına düşenlerin Türkiye’deki yansımalarına odaklanan yüzeysel bir hikâye olacak. Bilinçsizleşme ve duyarsızlaşmanın da bir tarihi, bir nitelik sorunu olduğu varsayımıyla gençliğin şimdiki zamanına odaklanan, başındaki tanıdık ‘hâleyi’ yitiriş hikâyesi.

Yazıda, ‘90’larda filizlenen kuşağa yöneltilen merkezî bilinçsizlik ve duyarsızlık eleştirisine, Marx’ın yanılsamaya dayalı ‘çıkar’ ve ‘kimlik’ algılamalarına referansla “[t]arafların dili ile fantezilerinden, gerçek örgütlenmeleriyle gerçek çıkarlarından, kendilerini kavrayışlarıyla ile gerçek halleri arasındaki farktan” kaynaklandığını belirttiği “yanlış bilinç” (false consciousness) kavramını içini boşaltacak kadar sık, içeriğini yıpratacak kadar özensiz kullanan Marksistlere, Lukacs’ın verdiği yanıttan ilham alarak şerh koyulacak. Bu şerh, bilinç meselesine eğilen yazılarında mücadelenin sınıf konumunun nedenlerine karşı değil, sonuçlarına karşı (bütünle değil parçalarla, şeyin kendisiyle değil belirtileriyle) yapıldığı sınıf oportünizmi (fiili bilinç) ile gerçek sınıf bilinci arasında bir ayrım yapılmasına verdiği önemle, gençliğin bilinçsizlik ve duyarsızlıklarının sonuçları kadar nedenlerine, paradigmatik değişikliklere vurgu yapılmaya çalışarak düşülecek.

Gençliğin siyasî olana kayıtsız kalmasını eleştiren görüşlerin birçoğundaki önkabule göre ‘genç’: okulda aldığı eğitimi vasıtasıyla içerisinde yaşadığı toplumun ve dünyanın sorunlarını çözümleyebilecek altyapıya sahip olan, hayata atılmadığından sisteme dışarından bakabilmesinin avantajıyla çarpıklıkları görebilen, bu algılamadan sonra henüz derisi henüz kalınlaşmadığı için umut ve özgüvenle bu çarpıklıkları gidermeye koyulabilecek, “okul denen toplumsallaşma mekânlarında” bulunan tez canlı, dinamik insandır. Bugünkü kuşak kaymasının ardında altyapı, görebilmek, sistem-dışılık, umut ve özgüven, tez canlılık... gibi vasıflarını kendisine kazandıran kurumların ve süreçlerin, ‘60’ların sonundan ittibaren şiddetini arttıran birbiriyle bakışımlı dört geçişin (ulusaldan küresele, modernden postmoderne, Fordist üretimden esnek istihdama, sanayi toplumundan bilgi toplumuna[1]) ve Türkiye’nin kendisine has tecrübelerinin (12 Eylül, 24 Ocak, medyalaşma…) etkisiyle anlamının, kapsamının, işlevinin, yönünün, biçiminin değişmiş olması yatmaktadır.

Bu değişimin nihai çıktısı, Benlisoy’un vurguladığı gibi gençliğin “ gitgide siyasal, toplumsal, kültürel hayatı yenileyen, ilerleten bir güç olarak değil piyasayı yenileyen, canlandıran bir güç olarak”2 tanımlanmaya ve piyasa koşullarında vücud bulan kurumlar olan medyalar yoluyla bu tanımın/niteliklerin dayatılmaya başlaması olacaktır. Bu yeni tanımın kapsamında “genç”: Okulda ve okul dışında aldığı eğitimi vasıtasıyla içerisinde yer alacağı piyasada karşılacağı sorunları çözümleyebilecek altyapıya sahip, tahsili ile aynı anda çalıştığından/stajlardan ‘sistem’i içeriden de bilen, umut ve özgüvenle piyasada hak ettiğine inandığı pozisyonu elde etmeye koşullanan, tüketim kapasitesi yüksek ve kendisini tükettikleri aracılığıyla tanımlayan tez canlı dinamik insan olarak konumlandırılmaya başlanmıştır.

Bolca istisna barındıran bu durum verili kabul edilerek soruşturmanın rotası: Ütopyasız siyasetlerin doğurduğu siyasetsiz ütopyaya bakmak olacak. Ancak gençliğin tarihselliğine bir not düşüp, sonra da medyaların ve eski tecrübelerin ‘gölgesinin’ yarattığı sıkıntılara eğildikten sonra.

GENÇLİK: TARİHİN ELASTİK PARANTEZİ

1855’te Manchester’daki dokuma tezgahında çalışan 9 yaşındaki Irvin gençti. Dickens’tan okuduğumuz gibi “para hesabı yapabiliyorsa asla çocuk değildir.” 2005’te aynı Manchester’daki Old Trafford’da sahaya çıkan 17 yaşındaki Rooney ise “henüz çocuk yaşta”. The Guardian’da okuduğumuz gibi “milyon poundları duydukça başı dönüyordu” denmesine rağmen.

Gençlik; sanıldığının aksine çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılık gibi “doğal” bir insanlık hali, a priori bir durum, evrensel bir sabit değil. Tarih boyunca daha çok erken yetişkinlik hâli olarak algılanıp, çoğu zaman dinç bünyesinin ona sağladığı özgüvene/güce karşın tecrübesiz olmasına binaen “vahşilikle” özdeşleştirilen, modernite ile birlikte filizlenip 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde özgünleşen bir kurum.

İnsan hayatının evreleri bin yıllar boyunca üretim ilişkilerindeki konumlarıyla belirlendi:

Bedenen olgunlaşmamış ve içerisinde yaşadığı topluma uyumlanabilecek kültürü henüz edinmemiş muhtaç “çocuk”; artık fiziksel olarak güçlü olmadığından çocuk bakımı, sepet örücülük, yöneticilik, yamaklık, din adamlığı... gibi yoğun enerji sarfiyatı gerektirmeyen üretim alanlarına kayan ya da tamamen düşkünleşen “yaşlı”; kendisine ve başta çocuklar ve yaşlılar olmak üzere kabilenin muhtaçlarına gereken enerjiyi elde etmekle, artı-değer yaratmakla, yükümlü “yetişkin”.

Avcı-derleyicilik, tarım ve erken sanayileşme dönemlerinde, yani insanlık tarihinin % 99’unda, toplumsal formasyonların/toplumların bizim anladığımız anlamda “genç”e gereksinimi de, onun aylaklığını düzenli olarak besleyebilme lüksü de yoktu. Doğuştan ayrıcalıklı zümreler dışında, geriye kalan sınıfların mensupları fiziksel olgunluğa yaklaşır yaklaşmaz üretim ilişkilerine girerek, evlendirilerek ya da prosedürleri bitmek tükenmek bilmeyen papirüsleri, dogmaları hatmedip “saçları ağarlaşıncaya dek” terbiye edilerek hem toplumsal sisteme entegre ediliyor hem de verili sisteme karşısında güçlü ama tecrübesiz oluşundan kaynaklanabilecek ‘tehlikeli enerjiden’ sakınılmış olunuyordu. Zaten, 20. yüzyıl başı gibi geç bir döneme kadar şehirlerde ortalama insan ömrü genç kalınamayacak kadar kısa 44 yıldan ibaretti.

Gençliğin ‘demokratikleşmesi’, sanayileşen toplumların alt sınıflarının muazzam gelir ve refah artışından kısmen pay almaya başlamasıyla, hanelerin ‘üretmeden tüketecek’ bu genç üyelerinin asalaklıklarını finanse edebilecek bir gelire kavuşmaları ve insanın ortalama ömrünün uzamasıyla başladı. Ve sıradan insanın, bu yeni toplumda işçi olabilmek için bile öğrenim görmesi, en azından okuma yazma öğrenmesi gerekmesiyle devam etti. Bunu aydınlanma/uygar insan yaratma ideali, eğitimin amacının insanın içerisinde yer alacağı topluma asgarî düzeyde entegre olması kadar ona insana özgü kültürel kazanımları da edindirme gayesini kapsaması besledi.

Bugün anladığımız anlamdaki gençliğin referanslarını ilk önce, 2. Dünya Savaşı’nın ertesindeki bolluk döneminde kolayca yüksek gelirli bir iş bulabilen ya da ailelerinin refah artışından nemalanarak yüksek öğretime giden Amerikalı kuşak sağlamıştır. Aileleri ile bağları zayıflayan, böylelikle geleneksel tüketim kalıplarına uymak zorunda olmayan bu harçlığı bol kesime hitâp eden azmanlaşmış şirketler; televizyonun icâdı ile bambaşka bir boyut kazanan kitle iletişiminin olanaklarından yararlanan pazarlama anlayışlarıyla hedefi gençler (teenagers) olan “modalar, giyim-kuşam biçimleri, müzik, yeni tüketim biçimleri” doğurmuştur. Gençlik, tamamen özgün bir hayat evresi olarak belirmiştir.

Gençlik parantezi; üretim ilişkilerine girilip girilmediğine, içerisinde yaşadığı doğa ve toplum hakkındaki bilgilenme mekân/biçim/içeriğine, aileye muhtaç olup olmamaya, sırtındaki sorumluluklara -evlenme gibi-, yaşam süresine göre uzayıp kısalmakta, daha doğrusu kapsamı, boyutları, nitelelikleri değişmektedir.

Bedenen olgunlaşmasına ve topluma dair asgarî bilgiyi edinmesine rağmen hâlâ ailesinin vesayetinde bulunmasının yarattığı ergenlik çatışmaları bir ‘uygarlık hastalığı’, aile içi ‘yumuşak’ kuşak çatışmasıyken; esas buhran dikbaşlılık-söz dinlemezlikten değil kabulleri, tavırları ve tutumları farklılaştıran değişen toplumsal formasyondan/zeitgeist’lerden kaynaklanır. Farklı kuşakların çatışması bu yönüyle, farklı zihniyetlerin/anlam dünyalarının çatışmasının bir sonuçlarından biridir, nedeni değil.

Bu yüzden; tarihin bir kazanımı-insanlığın bir ‘lüks’ü olan gençliğe, nesnel iki veri olan metabolizması itibariyle fiziksel performansın doruğunda oluşu ve tecrübesizliği dışında, bu ikiliyle ilişkili olabilecek diğer herhangi bir vasfa “doğallık” atfetme ‘özcülüğü’, gelenek ‘yaratmaktan’ farksızdır.

İKİ TAHRİBAT

Bir kültürel kimlik olarak gençlikle gündelik karşılaşmalarımızın[3] yüklüce bir kısmı medyalarda yer alan (ve ilginçtir, çoğunlukla genç muhabirler tarafından hazırlanan) “gençler şöyle böyleler” haberlerine ve ‘70’lerle bugünün farklı gençlik tecrübelerini kıyaslayan pratiklere dayanıyor. Her iki kanal da sıfat biçmekte pek bonkör olduğundan sıhhatli bir muhasebeye mâni olabilecek kestirmeler içeriyor.

MEDYALAR

Türkiye’de gençliği kavrama teşebbüsünün, çoğunlukla gazetelerin hafta sonu ilâvelerinde yer alan özensiz haberlerin ve köşe yazarlarının sınırsız keyfiyetle bugün için dönüştürücü bir işleve sahip olamayan nostaljik hayıflanmalarının yarattığı medya tahribatıyla ilgili göğüslenmesi gereken birbiriyle kenetlenmiş dört ‘teknik’ sıkıntı var:

Siyasal/politik söylemde gencin kimlere tekâbül ettiği... Ki bu kendisini genç hissedenlerden (sendromal), ergenliğini yaşayanlara (delikanlılar); üniversite öğrencilerinden (talebeler), örgün eğitimi sonlandırıp üretim sürecine girenlere (hayata erken atılanlar); mezuniyetine karşın evlenmemişlerden (bekarlar), meslek erbaplarının görece gençliğine (tilmizler) uzanan biyolojik, demografik, psikolojik, sosyolojik etmenlerle kapsamın belirlenebileceği bir durum. Pazarlama iletişimcilerinin idealize edilmiş ve dondurulmuş bir gençlik halini tüketim kapasitesini arttırma gayesiyle hem gençliğe hem de genç görünmeyi arzulayanlara dayatması da şimdiki zaman kipimizin bir ekstrası. “Her tarif bir tahriftir”. Birincisi bu.

İkincisi, apolitik gençlik söyleminin doğrudan -beyaz- Türk-laik oluşu.[4] Ki kendisini, depolitizasyonun başladığı ve yaygınlaştığı seksenler ve doksanlarda pekâla fazlasıyla politik olan İslamcı ve Kürtçü gençliği hiç kaale almamasında, adeta bu grupları gençten saymamasında cisimleşir.

Üç, ölçek ve belirlenimcilik sorunu. Depolitizasyonun nedenlerini ararken dünyanın, dünya gençliğinin de, zaten benzer istikâmetteki gidişâtı ile Türkiye özelinin kendisine has tecrübesi arasında temel belirleyicilerin ağırlığının belirlenmesi. İkisini de olması gerektiği kadar hesaba katma iddası kulağa hoş gelen bir ‘academically correctness’ hamlesi olmakla beraber yine medyalarda yer alan gençlik haberlerinde pratik intibâkı kolaylıkla sağlanamamakta.

Literatür karmaşası dördüncüsü. Ki bu da, Amerikan pop-sosyolojisinin muhafazakâr kalemlerinin sınıfsal çatışma yerine toplumsal uzlaşmazlıkların merkezine oturttuğu “generation x”/”generation y”/”generation d” taksonomilerinin, “Özal kuşağı”/“kayıp kuşak” gibi yerli malı muadilleriyle eşsayılmasıyla yaşanıyor. Genelde, sanayileşmiş Batı dünyasının, bizim başka bir âlemde olduğumuz ‘60’ların sonundan başlayarak yaşamaya başladığı değişimlerin, Türkiye’de ‘90’larla birlikte tam anlamıyla hissedilmesinin doğurduğu farklı tarihleri es geçmenin yarattığı anakronizmden türeyen sorunlar bunlar. Sözgelimi, Newsweek’ten tam hafta sonu ilavesine göre sayılarak bir iki oynamayla ‘apartılan’ bir haberde; ‘80’lerde “aileye dönüş” yaşandığını, feminizm ve çevrecilik gibi farklı siyaset biçimlerinin güçlü biçimde kitleselleştiğini... vb yazılabiliyor. Ve bolca, teknolojik aygıtların doğurduğu yeni kodlamalara abartılı vurgulara ve “eskilerin okuduğu masallara artık inanmayarak birey olma yolunda ilerleyen” gençlik gibi indirgemeciliklere neden olarak bulanıklıkları arttırıyor.

Pek çok kimsenin cebinde, gündemine göre bir gençlik barındırması var. Keyifli bir örnek Ülsever’e ait:

Gözüken o ki, [gençler] “milliyetçi” ama “devletçi” değiller; “TSK’ya güveniyorlar ama “Atatürk ilkelerinin yeterliliğinden de şüpheliler”; “tesettürü” bir yaşam şekli olarak kabul ediyorlar ama “şeriatı” asla benimsemiyorlar; “liberal değerleri” benimsiyorlar ama “evrensel” olandan da ürküyorlar![5]

Her yetişkin insan, hangi kimliklerin kendisini tanımladığını düşünürse düşünsün hayatının bir evresinde ortak olarak bu kimliği de tecrübelediğinden, gençlik hakkında otomatikman ‘bilirkişi’dir. Medyaların herhangi bir toplumsal gerçeği ele alırken hakikâtle arasındaki ilişki düzeyi ortadayken, gençliği işlediği haberlerde ve yorumlarda bu bilirkişiliğin ayartısına kapılmamasını beklemek zaten abes olacaktı.

SORUNLU MİRAS: ‘70’LERİN ‘GÖLGESİ’

‘70’lerle ‘80 sonrasının gençliklerinin kıyaslandığı devâsa literatürün ekseriyetinde tecrübelediğimiz bir handikap var: Kıyaslarda “ideal tiplerin”, ‘70’lerdeki ‘bilinçli/duyarlı/siyasallaşmış gençler’ ile ‘80 sonrasındaki ‘bilinçsiz/duyarsızlaşmış/siyasallaşmamış gençler’ olması. Oysa, değerlendirmeler iki ayrı dönemin ‘siyasallaşmamış’ ya da ‘siyasallaşmış’ kesimleri arasında da yapılabilseydi, bugünkü depolitikleşmenin özgüllüğünü soruştururken daha gerçekçi içerikler ortaya koymak mümkün olabilirdi. Kendi gençlik dönemini ‘nesneleştirirken’ ortak ‘kuşak kimliğinin’ toplayıcılığı etrafındaki ‘biz’in kapsamını bu depolitik kuşakdaşlarını da kapsayacak biçimde değerlendiren analizlere sahip olabilseydik yetmişlerin müsait amosferine rağmen siyasallaşmamış, (ya da kusur kalmamak için siyasallaşmış) kesimlerinin ruh halini, öncüllerini, kafalarındaki pragmatizmin bileşenlerini bilebilir, bugünümüzün koşullarının ağırlığını daha net görebilirdik.

Bu “ideal tiplerin” çapraz eşleşmesi yüzünden, yetmişlerdekiyle bugünkü gençliğin farklarını bilinç ve duyarlılık olarak açıklamakla sınırlı kalmak, sigarayı bırakmasının hikmeti sorulduğunda sektirmeden tok bir tonla “irade” diyerek soruyu soranın nezdinde diğer tüm tiryakilerle kendisi arasında bir fazilet çizgisi çekme fırsatını kaçırmayan egonun gençlik tartışmalarındaki tezâhürü olarak sırıtıyor. Bilinçsizliğin ve duyarsızlığın da “Özal-sonrası” denilerek kestirilemeyecek bir tarihi var[6] ve bunlar nitelik farklarına kafa yorulmadan belirleyici nedenler olarak sarf edildiğinde konjontürlere kilitlenen bir kıyas terazisinin iki gelişigüzel kefesi oluyor ancak.[7] Doğrudur, bunları söylerken hakikî anlamda arabesk bir “kayıpsak sebebi var”a savrulmamak önemli. Belleklerin eski bayramları arar gibi aradığı öğrenci muhalefetinin koşullar böylesini buyurduğu için “otomatikman” yeşeremediğini iddia ederek çarpıtılmış bir üst-belirlenimcilik zırhının emniyetiyle sorumlulukları pas geçmek de hatalı olacak.

Yine de, ‘70’lerin zengin tecrübesinden çıkarılacak derslerimiz olduğu gerçeği, bizi eksik bir idealleştirmeyle bugünkü gündemimizi ve referanslarımızı bütünüyle yetmişlere göre tasarlamaya itmemeli. Tabiî, gerek son 25 yılın toplumsal ivmesinin gerekse de 12 Eylül’ün iş görme raconunun tattırdığı acılar, o vakitlerde gençten sayılanların günün gençliği hakkında konuşurken akademik bir titizlikle değerlendirmeler yapmasını peşinen beklemeyi de haksızlık kılacak nitelikte. Aristo’ya Platon’un idealizmini paylaşmama nedeni sorulduğunda verdiği yanıt, bu anlamda bir orta yola yön gösterici olabilir: “Platon’u severim ama hakikâti daha çok severim.”

ÜTOPYASIZ BİR SİYASET

Kaybolan Meşruiyet: İlk daralma

“Meşru siyasal bir güç” olarak ilk safhada 1834’lerde harbiyelerde omuzlarında vatanı/imparatorluğu kurtarma vazifesinin yüküyle düşünüp yetişen, iyi eğitim almış genç askerlerden bu yana dar anlamda bir gençlikten söz edebilmek mümkün. İkinci safhada, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte ama özellikle 1933 tarihli Mustafa Kemal’in Bursa nutkuyla kemikleşen cumhuriyeti korumak ve kollamakla (burada sadece korumak değil ‘kollamak’ da, yani olası tehditleri önceden sezip henüz koruma gerektirecek bir olgunluğa erişmeden müdahale etme vazifesi de önemli. Bir nevî pre-emptive strike hakkı. “Artık ne bulursa; taşla, demirle, sopayla”) mükellef bir gençlik var. Üçüncü safha ise, ‘60’larda filizlenip ‘70’lerde kitleselleşen, kollayıcı değil dönüştürücü nitelikli ve 12 Eylül’le varlığını “kayaların üzerindeki çatlaklarda” sürdüren, bize bugünkü referansları sağlayan gençlik muhalefeti.

12 Eylül’e kadar olan türlü türlü gençlik muhalefetlerinin tümü arkasına toplumun gözünde gençliğin siyasetle ilgilenmesinin meşru ve hatta gerekli olduğu kanısını almıştı. “Kimi zaman öğrenclerin talep ve eylemlerinde biraz ileri gittikleri düşünülse de yaptıkları şeyler genel kanı itibariyle gençliğin zaten doğasında olan şeylerdi. Hâkim olan modernist/ilerici pradigma çerçevesinde mektepli gençliğin zaten yapması gereken mevcut olanı eleştirmek, değiştirmek, yenilemek ve ilerletmekti.”[8]

“Genç adam idealisttir.İdealist insanların başvasfı, koyu milliyetçi olmaktır... Yurt çocukları, millî kutsallığı, içten ve dıştan gelebilecek en küçük bir saldırıştan korudukça ve böyle bir saldırış karşısında bütün isyanlarile şahlandıkça ve bu uğurda her türlü fedakârlığa hazır oldukça, Türk vatanı daha mesut, daha aydın istikbale kavuşacaktır.”[9]

Ancak, darbe ile birlikte rejim gençliği göreve davet eden söylemlerini bir kenara bıraktı, zira gençliğin görevi biraz farklı yorumlayabildiğine tanık olundu. Ertesinde daha çok bir kısım gençliğin rejimi ‘göreve’ çağırdığına şahit olduk.

12 Eylül’ün “anarşi ortamından” etkilenmiş, arkadaşlarının ölümlerine şahit olmuş ‘70’lerin gençleri ana-baba olduklarında yaşadıkları korku dolu günlerin hatıratıyla çocuklarına “en azından okul bitene kadar” siyasetten uzak durmalarını sıkı sıkıya tembihlediler. 1980-90’larda yetişen gençliğin siyasetle ilk tanışmaları ironik olarak çoğunlukla ailelerinin siyasete bulaşmamaları gerektiğini söylemesi üzerinden aslında ‘siyasetle tanışılmaması gerektiği prensibiyle’ oldu. ‘80’lilerin ve ‘90’lıların id’ine işleyen bu tembihler siyasallaşmaya karşı bir korkulu bir çekinceyi psikolojik olarak besledi. Okul bitene kadar siyasetten uzak durmak, siyasi bilgiye mesafeli kalmak demek yirmili yaşlarının ortasına geldikten sonra siyasete ilgi duymanın bir hobi edinmek kadar kolay olmadığı gerçeği yüzünden zaten ölü doğmuş bir sınırdı. Gençliğin, 12 Eylül’den önce “adetâ ikinci bir ordunun aydınlanmış neferi” addedilmenin özgüveninden, siyasetle ilgilendiğinde “vatan kurtaran Şaban” olmaya doğru dramatik dönüşümü böyle başladı. Ve öğrencinin işinin ‘normal olarak’ siyasetle ilgilenmek değil, derslerine bakmak (ve ‘90’larda ‘bir şekilde’ paçayı kurtarmak) olduğu toplumun buluştuğu bir ortak payda haline geldi. Siyasetle uğraşan gençliğin ibretlik sonu, unutma ustalığı alameti farikası olmuş bir halkın nadir unutmadığı/unutamadığı/unutturulmayan/unutturulamayan ortak hafızası oldu.

Siyasallaşmanın, hele hele gençler için, ilk koşulları geleceğe dair bir umut beslemek ve özgüven sahibi olmaksa[10] ve umut sayesinde çarpıklıkların, tıkanıklıkların, yanlışlıkların giderilmesini ‘mümkün’ ve ‘gerekli’ görerek, güven sahibi olarak da bu yolda üzerine düşen her ne ise onu yapmaya, sorumluluk üstlenmeye hazır ve istekli olarak siyasallaşılabiliyorsa, ilk daralma umudun ve özgüvenin siyasî olanda aranmaması üzerine varılan bu konsensustadır.

Siyasetin alanını; müphem biçimde tanımlanmış, ucu açık bir “bölünmez bütünlüğü” tehdit edebilecek unsurları bertaraf etmek adına siyasi program ve projeksiyonlara kapamış ve temel toplumsal müzakere sahalarını tartışılamaz addedip “siyaset dışı” saymış ‘12 Eylül’ ve halka/seçilmişlere reva görülen bu kısıtlanmış sahanın üzerindeki tasaruffu da hükümetlerden ve meclisten alan ulus-devletin aşınma sürecinin had safhası ‘neo-liberal dalga’ kısırlaştırmıştır. Bahsedilen kısırlaşma, Türkiye’de siyaset kurumunun son çeyrek asrının buhranlarının merkezindedir. Ve gençliği de kapsayacak şekilde, kaybedenler safında yer alan kitlelerin depolitikleşmesini sağlayan nedenlerin kaynağıdır.

Siyasi katılımın ve kamuoyu yaratmanın tanıdık, bilindik, meşru yol haritası basit bir mantığa dayanmaktaydı: Hükümet ve Meclis devletin meşru hakimiyeti altındaki sınırlar dahilinde toplumsal ve politik meseleleri düzenleyen bir hüviyette olduğundan, bu modern ve somut kurumlara dahil olmak ve onları kamuoyu yaratarak etkilemek vasıtasıyla siyasi süreç işler, mücadele bir sonuç verir. Bu mantık, anlamını büsbütün kaybetmemekle birlikte bütünlüğünü kaybetmiştir.

Türkiye’nin İç Statikleri: İkinci Daralma

Türkiye’nin “iç dinamikleri” denildiğinde ilk önce gençliğin kastedildiğini biliyorsak, Türkiye’nin ‘iç statikleri’ ile de 12 Eylül’ün kurumsallaştırdığı düzenleme ve pratiklerin kastedilebileceği makûl görülmeli. 12 Eylül’ün özgürleşimci modernizm sürecini ters yüz ederek modern siyasal kurumsallaşma ve pratikleri kendisine tehdit olarak yorumlaması ve bu yönde yasal ve zihni düzenlemelere girişmesi katılımın ve siyasî mücadelenin mantığına ilk sekteyi vurmuştu. Sınıfsız, imtiyazsız, yeksoy, seküler bir halkın siyaseti demek; böyle bir halk bulunmadığından varmış sayılmış, bu yokhalk’ın temsilciliğini de var olan halkın seçilmiş temsilcileri değil, bu sıfatları kim anayasaya yazmışsa onun tarafından temsil edilen atanmışlarca siyasetin icrâ edildiği ‘şeyin’ siyaset demek olduğu bir düzendir 12 Eylül sonrası.

Ulusal çıkarı tanımlamak, yargılanamayan ve denetlenemeyen seçilmemişlerin ağırlıklı olduğu bir ‘zümrenin’ elindeyse, bu çıkarın kapsamı belirlenirken bu zümre kendi konumunu korumayı ve korumayı da fazlasıyla gözeterek hareket eder. “Devlet”in sivil olmayan ile özdeşleşmesi, “Türkiye’de hükümet olunur, iktidar olunmaz” vecizesi, bu çıkarların sağlanmasının yasal düzenleme sınırlarından çıkmayı gerektirdiğinde devletin ‘derinleşebilmesi’ bu stilde hareket etmenin bazı sonuçları. Kanserle mücadele etmek için kurulmuş bir derneğin, kurulduktan bir müddet sonra kirasını, sekreterin maaşını, faturalarını ...vb ödeyebilmek için kermesler, piyangolar, bağış kampanyaları düzenlemeye başlamasıyla, süreç içinde kanserle mücadeleyi git gide unutarak ve onu şartların olgunlaşacağı uzak geleceğe havale ederek, enerjisini acil ve öncelikli var olma savaşıyla kendisini yaşatabilmek için sarf etmeye başlaması her ne ise ulusal çıkar ve bu çıkarı tanımlama tekeline sahip zümrenin ilişkisi de odur.

Toplumsal bir soruna müdahil olarak kanserle mücadele etme amacında olan bir gönüllünün, gayesi kanserden kendisini ihyâ etmeye kaymış bu mahiyette bir derneğe katılma hevesiyle; bir gencin, yaşadığı daralmayla kendisini sürekli yeniden üretebilme kanallarını tıkamış siyasi sisteme entegre olma hevesi benzer isteksizlikleri perçinleyecektir.

Gençliğin, tehlikeli olduğu öğretilen siyasetin, aynı zamanda kifayetsiz de olduğunu görmesinin ilk sacayağı bu atmosferdir. Bu atmosferde nefes alma imkânı en zor olan kesimler, elbette ilişkiler örüntüsünü temelden değiştirmeye yeltenen sol etiketli öğrencilerin ufalanmasından sonra, Kürt milliyetçisi ve İslâmcı gençlik oldu. Depolitizasyonun lâle devri ‘80-‘90 ekseninde ziyadesiyle politik olan bu kesimler üniversitelerden dilekçe vakalarında atılarak, başörtüsü sorununda dışlanarak ve diğer pek çok bildik yollarla terbiye edilmeye çalışıldı. Ne var ki, beyaz-Türk kapsamına girmeyen bu gençlik, köşe yazarlarının ve hafta sonu ilâvelerinin apolitik gençlik kullanımı pratiklerine bir istisna teşkil etmedi. Üniversiteden siyasallaşan gençliği dışlamak öylesine tutucu bir çekirdek reflekse sahip olduğunu gösterdi ki ‘makbul siyasallaşmış genç’ rejim tarafından tanımlanacak olsa ön kabullerinin ortadoks rejim yanlılarının model belleyip karşısına oturtmaya yeteceği ADKF/İleri grubu bile İstanbul Üniversitesi başta olmak üzere yönetimlerle ciddi sorunlar yaşadı.

Neo-Liberal Dalga, Ekümenik sermaye:

Üçüncü Daralma

“Neo-liberal dalga” dünya sathında tesirini ‘70’lerde göstermeye başlayan, Türkiye’de ise 24 Ocak kararları ile başlayıp ‘80’lerin sonundaki düzenlemelerle içerisine tam anlamıyla dahil olduğu, toplumsal sonuçlarını ‘90’larla birlikte belirginleştiren bir nizâm. “2. Dünya Savaşı ertesinde iktisadî sorunlar farklı modernleşme/sanayileşme, kalkınma perspektif ve modeller bağlamında tanımlanıyor ve üretime ağırlık veren bir anlayış ekseninde ele alınıyorken, tüm dünyada esen neo-liberal dalga, perspektif ve hatta modelleri teke indirgemiş”; “ihracat ekonomisi modeli”ni doğurmuştur. Toplumsal refahı sağlayacak model tek olunca, ister istemez, bu refahı amaçlayan ulusal siyasetlerin başarısı da bu yolda “iyi işleyen” bir serbest piyasa sistemini tesis edip sınırları ve işlevleri müktesebatlanmış bir projenin düzenleyicisi ve denetleyicisi olduğu bir tür teknisyenliğe gerilemesi olmuştur. Bu şartlarda hükümetlerin başarısı, borsaya açılan bir şirketin başarı kıstasları gibi, “şeffaf”, “hesap verilebilir” ve “iyi yönetişim” üst başlıklarında yerel yönetimlere kimi yetki devirlerine, sivil toplumun gelişmesine ve iyi işleyen serbest piyasayı böylelikle özümseyerek bu anlamdaki bir demokratikleşmeyi kurumsallaştırma becerisine bağlanmıştır. Bu yegâne yol haritası, demokrasiyi kurumsallaştırma gibi ûlvî bir gayenin meşruiyetini arkasına alarak (bilimsel ağızla Anakara ‘ağzı’nı buluşturan bir ifade ile) Fukuyamagil bir sona işaretle artık siyasi süreci bir adaptasyon ve beklenmedik global krizlere yanıt verebilecek operasyonel bir işlev yükleyerek ruhsuzlaştırmıştır.

DARALMALARA NİHİLİST TEPKİ

Gençliğin siyasete baktığında, 12 Eylül’ün yukarıda zikredilen psikolojik, yasal ve pratik bariyerlerine ek olarak bu neo-liberal nizâmın koşulladığı sonuçlarının bir bütün olarak yarattığı siyaset manzarası karşısında ne görüyor olabileceğini, nasıl yorumlayabileceğini özetlemek mümkün.

Gençlik, siyasetin önemli toplumsal ve siyasal konularda çözüm üretileceği alan olmaktan ziyade, darlaşmış sahasında dâhi temel belirleyicilerin hükümetler ve meclis olmaktan ziyade ‘dış faktörlerin’ yattığını hissetmekte, görmektedir. Bu dış faktörler, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin başarısızlıklarının sorumluluklarından kurtulmak, tabanları nezdinde “yapacaklardı ama müsade etmediler” dedirtebilmek için Kemal Derviş transferinin ve Anayasa fırlatma hadiselerinin ertesinde saklamadan hissettirdikleri gibi IMF gibi uluslararası kurumlardan, AB’den, Amerika’’dan ama nihai kertede neo-liberal düzenden kim fayda görüyorsa ondan oluşmaktadır. Hükümetin ve meclisin aciziyetinin tepe noktası olan bu dönemde billûrlaşan gerçek, “piyasaların” hükümetler ve meclis üzerindeki muazzam etkileridir. Türk siyaset jargonunda “birileri düğmeye bastı” ifadesinin popülerleşmesi, ardında eskiden olduğu gibi somut bir failin olmadığı, kavranması güç bir piyasa mantığının bulunduğunu, bu tanımlama güçlüğü yüzünden düğmeye basanın “birileri” olduğu, ülkeyi doğrudan etkileyecek bu düğmelerin ise hükümetin kontrol panelinde bulunmadığının da bunun bir göstergesi sayılabilir. Siyasî uğraşının kifayetsizliğini izlemesi, psikolojideki “öğrenilmiş aciziyet”in toplumsallaşmasına yol açmaktadır.

Bu durum, gençlerin seçimlere katılım oranlarında yaşanan düşüşün aslî unsurlarındandır. “Kim gelirse gelsin” olaylar üzerinde muktedir olamayacağı inancı pekiştikçe siyasal katılım da, kamuoyu baskısı da manasız gözükmeye başladı. Kasım 2002 seçimlerinde, 18-25 yaş arası gençlerin seçime katılım oranının kayıtlı olanlarla % 60, kayıt dahi olmayanlarla birlikte % 21 olması hayatının üzerinde belirleyici olduğu konularda parlamenter siyasetin ve modern siyasî kurumların değiştirebilecek nitelikte olduğuna inanmasından kaynaklanmaktadır. Bu tavrı, ideolojik kaygıların silikleştiği, benzer parti programlarına sahip biri diğerinin muadili olan partilerin büyük partiler olduğu seçimlerde oy vermek ile vermemek arasındaki marjinal farkın gün be gün azalmakta olduğunu görmekte olmasındandır. Marjinlerde kalan partileri ise, seçim barajı engeli ve radikallikleri yüzünden kimsenin oy vermediği, bu yüzden de merak edip araştırılmaya değmez görmektedir. Bir yandan da, verili sistemde hak ettiği işi, prestiji, statüyü, geliri.. yaşamı “bugün olmazsa bile yarın” elde edeceğini düşündüğünden marjinlerde radikal düşen partilerden ürkmektedir.

Modern siyasi kurumların olayların belirlenmesi ve düzenlenmesindeki kudretini yitirmekte oluşuyla, gençler duyarlılık ve bilinç pusulalarına sahip olduklarında dahi, siyasi katılımın yol haritasının başkalaşmakta, karmaşıklaşmakta oluşuyla kendilerini yönsüz, çaresiz hissetmekte. Hâl böyle olunca bu dar sahada siyaset yapmaya soyunanlar, bu sahayı genişleterek ferahlatmak yerine “ihale”, “kadrolaşma” kelimelerinin çağrışımlarıyla siyaseti şahsen “güçlü” olmak için bir yatırım olarak gören ‘esnaf’ itkileri ağır basan kişiler olmakta. Siyasal partilerin mensupları, “düzen”in dikenli telle çevrilmiş alanlarına girmemeyi taahhüd edip, bu biadlarının karşılığında nema musluğunun başındaki keyfiyete pek ses edilmemesinde, kaynak dağılımının sorgulanmamasında, çeteciliğin, rantçılığın, sözgelimi başörtüsü ilişkilendirilebiliyorken, bu ülkenin güvenliği ile ilişkilendirilmiyor oluşunda gördüğümüz büyük bir akid söz konusu.[11] Bu akid, ancak ve ancak başörtüsü gibi sorunlarda bazı çatlamalar yaratmakta, geri kalan konularda ise ketum kalınmakta. Parti mensupları, milletvekilleri, hükümetler başarısızlıkları aşikâr olduğunda ise “yeni gelin” olmakta, bu kısıtlara atfen “yerim dar” demektedir. Erdoğan’ın epeyce işine yaramış bir Halkla İlişkiler hamlesi olan “ben zenciyim” demesi de bu kısıtlara referans vererek iktidarda iken muhalefetteymiş gibi gözüküp, halk nezdinde “yapacaktı ama müsade etmediler” dedirterek, iktidarının yıpranmasını yavaşlatmak istemesindeydi. Başörtüsü meselesi ve bir iki türevi gibi İslâm’ın siyasi konumu ve temsili dışında bu dar siyaset çoğu zaman eleştirilmemekte, sözgelimi Cemil Çiçek’in vücudunda bahsettiğimiz akid kurumsallaşmaktadır. Evet, Erdoğan ‘zencidir’. Ama tâbiri caiz ise, Condi Rice kadar, Collin Powell kadar ‘zencidir’!

Gençlik, her zaman alımlayamasa dahi, siyasetin nemalanma akdini, bu haliyle muktedir olmamaya başladığını, entrika dolu bir vodvil olduğunu hissettiğinden; enerjisini, hayallerini, umutlarını, romantize edilmiş beklentilerini esnaflığın hüküm sürdüğü siyasi mekânlara değil, ondan çok uzakta, sakin görünen, vâadi daha fazla, yaratıcılığına açık, katma değer üretebileceğine inandığı, siyaset-dışı mekânlara, bu mekânlar vasıtasıyla ulaşacağı bir ütopyaya yöneltmeye başlamıştır.

Bugün ne kadar dudak bükersek bükelim veya ölçülü sözlerle eleştirelim, ’70’lerde siyasallaşan bir öğrencinin verili sisteme alternatifi sorulduğunda aksaklıklarına, yetersizliklerine rağmen duraklamadan göstereceği bir ütopyası vardı. Sovyetler’iyle, Çin’iyle, Esir Türkler’iyle zihnindeki düşünce ikliminin hüküm sürdüğü henüz tükenmemiş somut bir coğrafyası vardı. Halihazırda yaşanmakta olanın, olup olabilecek ya da en iyi düzen olmayabileceğinden, verili düzenin alternatiflerinin de pekâla bulunabileceğinden kuşku dahi duymayabiliyordu.

Ütopyaya ket vurmak, koşulların bugünden farklı olduğu dünü de (olguların, kurumların, güdülerin... insana ‘açık’ her şeyin tarihselliğini) ve olabileceği yarınları da (siyasi uğraşı güdüleyen aslî dert olan, mevcudu giderebilmeyi muhayyel değil mümkün görmeyi) düşünebilmeyi körleştirip, dışlıyor. Sonuç, siyasetin ütopyasızlaştığı üç daralmayı hem gerçekleştiren hem de onlardan beslenen ‘piyasa mantığının’ kendi ütopyasını doğurması oldu. Neredeyse sınırsız tüketim olanaklarıyla hesaplanmış ve ayrıntılandırılmış bir “her şey dahil” kariyer dünyası.

SİYASETSİZ BİR ÜTOPYA

Yukarıdaki, milâdlandırılması ve alımlanması basit daralmalar bugün içerisinde yaşadığımız tuhaf koyvermişliği anlamlandırmak için yeterli değil. Zirâ, gerek bu daralmalara rağmen İslamcı ve Kürt gençlik muhalefetlerinin palazlanabilmesi gerekse de “büyükşehirlerin üniversitelerinin hâlâ bir sol ortam olarak nitelendirilebilmesi” dikkata şâyan, kanun bozan istisnalar.

Ütopya’nın; More’un, Campenella’nın, Fourier’in referanslarla ve göndermelerle dolu bunaltıcı ve spekülatif metinlerindeki gibi hayâl mahsülü müphem mekânlardan ya da dar anlamdaki kullanımıyla özlenen yeni bir toplumsal sistemin koşullarını düşünme yollarından, “görülebilir”, “hissedilebilir”, “ulaşılabilir” nitelikte, ortada duran, var olan, yakın mekânlara taşınması ütopyasız bir siyasetin, siyasetsiz ütopyaları üretiyor oluşuyla alâkalı.

Not ortalamasını mümkün olduğunca yüksek tutmak; double imkânı varsa çift diploma almak; hiçbir yazı beyhude etmeden çok uluslu şirketlerde stajlar yapmak; kulüpçülük vasıtasıyla piyasadakilerle dirsek temasında bulunmak; sektörü dergiler, konferanslar, seminerler yoluyla takip ederek sürekli nabızda olmak; şirketlerin işe alım ve staj için yaptıkları yazılı sınavlara ve mülakatlara ayrıca çalışmak; şirketlerin misyonu ile kişisel beklentilerin örtüştüğünü ispatlama adına şirketlerin geçmişini, çalışma prensiplerini, departmanlarının yapısını öğrenmek, ezberlemek; ikinci bir yabancı dili öğrenmese bile başlangıç dersini almak; hobileri liderlik, takım çalışmasına yatkınlık, sorumluluk alabilme, iletişime açıklık...vb gibi şirketlerin stresli ve tempolu yaşantısına ayak uydurabilmek ve iş tanımını karşılaması için gerekli gördüğü vasıflara göre seçmek, kantinlerdeki tabiriyle “cv sosyalleşmesi”; gazetelerin hafta sonu ilâvelerine takip ederek piyasanın “in”lerini, trend’lerini kaçırmamak...Tüm bunlar kariyer imkânı sağlayabilecek bir şirkete istihdam edilebilmek için üniversitede yapılması gerekenler.

Bu koşullara titizlenildiğinde iki ortak payda dikkati çekiyor: okuldan uzaklaşma ve pazar mantığında rekabetçi bir etik.Kariyer sürecinde gerekli olan bilgi ve vasıfların okul ve dersler dolayımıyla olmaktan ziyade öğrencinin kendi gayretiyle edinebileceği niteliklere kayması söz konusu.

Bunların altında yatan neden, şirketlerin üniversite eğitiminin içeriğine güvenmemekte olması; bu eğitimi eskimiş, işlevsiz ve yetersiz görmesi. Devasa ar-ge bütçeleri, yetkin beyaz yakalı çalışan kadroları, farklı ülkelerde operasyonda bulunmalarının sağladığı tecrübeleri, kalifiye pazar araştırmaları ile şirketler artık ‘işe yarayan’ bilgiyi üniversiteden çok kendilerinin ürettiğini biliyorlar. Hele hele Türkiye gibi çevre kapitalist ülkelerde üniversitelerin finansman sorunlarının bulunması, yerli üreticilerin/şirketlerin ise ya maliyet avantajlarıyla taklitçiliğe, fasonculuğa yönelmesi ya da bilgi sorununu joint venture’lıklar yoluyla yabancı şirketlerin şubeleri/çözüm ortakları olmayı seçmeleri ile bu çok- uluslu şirketlerin merkezlerinin bulunduğu gelişmiş ülkelerden alması ile sermayenin de pek yerli üniversitelerin bilgi üretmesine bel bağlamış durumda olduğu söylenemez. Bu üretim süreçlerini rasyonelleştirecek bilgiler yalnızca teknolojik bilgilerle de sınırlı değil. Tecrübeleriyle yönetim organizasyon alanında, çok gelişkin pazar araştırmalarıyla tüketim sosyolojisi ve sosyal psikoloji üzerinden, yine işe yarayan sosyal bilimsel bilgiyi de üniversitelerden ziyade kendilerinin ürettiğinin farkındalar. Bu nedenlerle, öğrencinin derslerde öğrendiği tekdüze bilgiler yerine, tıpkı antropoloğun sahaya inmesi gibi stajlarla piyasayı yerinde görmesini daha makbul sayıp, öğrencinin yaptığı stajlara işe alımlarda merkezi bir önem veriyorlar. Şirketlerin değilse bile pazarda iş gören diğer kurumların ve devletin ihtiyaç duyduğu bilgilerse, üniversiteden ziyade think-thanklerde ya da üniversitenin öğrencisiz enstitülerinde, merkezlerinde sipariş usûlu üretiliyor. Hocaların yönelimleri de, ya ünvan alabilmek için makale/kitap yayımlamak, piyasa mantığı içerisinde ederi olan bir sahada çalışıyorlarsa bu enstitüler/merkezlerde proje koordinatörlüklerinde bulunmak oluyor. Böylelikle, öğrencilerinin de hocaların da piyasaya eklemlenmelerinin koşulu üniversiteden uzaklaşmak (ama tamamen kopmamak) oluyor; bir toplumsallaşma ve bilgilenme mekânı olan okulla aralarındaki organik bağları zayıflıyor, ilişkiler kabuk değiştiriyor. Üniversite makbul bir etiket olarak vitrin değeri yüksek bir formalite oluyor.

İkinci ortak payda, bu süreçlerin fazlasıyla rekabetçi oluşu. Üniversite mezunlarının sayısındaki muazzam artışla prestijli pozisyonların darlığı yukarıdaki süreci körüklüyor. Bir sınır yok, her zaman bir fazlası olabilir; bir seminer katılım belgeniz fazladan olabilir, bir staj fazladan yapabilir, bir sivil toplum örgütünde çalışmış olabilir...vb hep bir fazlasını yapabilir, elde edebilir ve rekabette öne geçebilirsiniz. Zaten çan eğrisi gibi rekabetçi etiği pekiştiren uygulamalar okuldan da tanıdık. Şirketlerde aradıkları pozisyon için çok sayıda adayın asgari şartları sağladığını bildiklerinden çuvalın en üstünden avuçladıkları kaliteli pirincin içinde parmaklarının arasından dökülerek ziyan olanları da önemseyecek halleri yok. Mülakattaki, sınavdaki bir anlık dalgınlığı, mülakatı yapanın keyfini sürdüğü tartışmasız otoritesini sarsacak bir hareket ya da uyuz olma durumu elenmesine yol açabiliyor. Aradığı prestijli işi bulamayan eğitimli gençlerin yaşadığı gerilimlerden kurtulmak için isyankâr bir şekilde yurtdışına çıkmak istemesi de bu sebepten. Vize alabilmeyi başarabilirse gideceği ülkede, aynı süreçleri çok daha acısıyla yaşayacağını bilmesine karşın, “Burada sürüneceğime, orada sürüneyim” demesi, umutsuzluğu ve öfkesi bu hak ettiğini alamayacak oluşuna inancı yüzünden.

Öğrencinin tüm enerji, zaman birikim ve motivasyonunu yukarıdaki yükümlülükleri sağlamaya sarf etmesinin toplumsal açıdan bazı çarpıcı bedelleri olmakta.

Halihazırda örgün eğitiminde olduğu gibi üniversite boyunca da esaslı bir beşerî-insani bilim, kültür tarihi, felsefe, edebiyat... içermekten yoksun (educated değil trained insan yetiştirmeyi hedefleyen kitle üniversitesi) öğreniminin üzerine bir de vaktinin çoğunluğunu kariyer koşullarını sağlamaya ayırınca politik bilgilenme biçimleri medyalar ve Sabetaycılık, küresel kraliyet ailesi, sekizinci gezegen tezleri üzerinden olmakta. Dinç bir zihinle, metodla, eleştirel yaklaşımla kavranabilecek, ulus-üstü nitelikleri ağır basan niteliklere sahip olguları, olayları birbiriyle ilişkilendirebilecek alt yapıyı edinmesi bu şartlarda zorlaşmakta. Kimi zaman niyet etse de okulla birlikte ilerlemesi gereken kariyer sürecinin kafa yorgunluğu ile ağır metinleri okumaya mecali kalmamakta, bunalmakta. Böyle olunca da politik alanda yöneldiği kitaplar gelişkin toplumsal, siyasal ve iktisadî yapıları kavramasını sağlayacak titiz eserler değil, haliyle basit bir dille görünür ilişkilere referans veren, tek şablonda tüm sorunları anlamlandıran, kendisini fazla zorlamayacak nitelikte kitaplar olacaktır. Komplo teorilerinin tutmasının, Oktay Sinanoğlu hayranlığının, Kavgam’a teveccüh etmenin arkasında yaşanan sorunları bir iki neden – sonuç ilişkisine dayandıran, failleri yapısal süreç ve formasyonlara değil yahudilik/siyonizm/Sabetaycılık gibi gayet somut ve net karakterlere yaslanan kitaplara gösterilen ilginin ardında bu talep, beklenti var. Piyasada çalışmak için gerekli olan bilgi dışında toplumsal ve siyasal içerikli bilgiye talip olunmamasının, olunduğunda ise bu tür spekülatif kitapları seçmesinin ardında bu bağlamsızlık, alımlama sorunu ve yorgunluğun izleri var. Üniversitenin formaliteleşmesi, formalitenin tabiatındaki ‘bitse de gitsek’ yaklaşımıyla derslerin, ödevlerin... de şu ya da bu oranda formalitele olarak görülmesini sağlıyor..[12] Bu durumun hem nedenlerinden hem sonuçlarından biri de “pazar” kurumu içerisinde oluşmuş bir meslek etiğine göre oluşturulmuş kurumsal düzenlemeler olan medyalar yoluyla bilgilenmesi oluyor. Palazlanma imkânını kendisine sağlayan piyasanın içinde bir taraf olan bu medyaların süzgeçlerinden geçerek bağlamları ve yorumları piyasanın temel ön kabullerine zevâl getirmeyecek şekilde terbiye edilen haberler ve yorumlar, haliyle Le Pen’in oylarını arttırmasıyla emeklilik yaşının yükselmesi, üniversiteden bir şey öğrenemeden mezun olmasıyla Kemal Unakıtan’ın “tiko paraya bakın, yoksa yanarsınız” demesi arasında bir bağlantı kurmasını sağlayacak metodları içeren nitelikte olmuyor.

Kariyer sürecinin etkileri buralarla da sınırlı kalmamakta. Bu süreçte İnsan Kaynakları, şirketlerin ihtiyaçlarına göre ‘doğru insanı’ bulma gayesiyle yukarıda sırlananlar gibi rasyonel süreçler geliştirdikçe sadece aday öğrenciler arasından doğru olanı seçiyor olmakla kalmıyor, bu şirketlerde çalışarak arzu ettiği yaşama kavuşacağına inanan geniş öğrenci kesimler için ‘doğru insan’ın nasıl olacağını da tanımlamış oluyor. Bu genç ‘doğru insan’, şirketin çıkarları ile kendi çıkarlarını özdeşleştirmeyi bilmiş, piyasa/pazar mantığı içerisinde her şeyin “başarı” odaklı bir performans kıstasınca değer kazandığının, bu başarının ise nihai kertede “satış”a bağlı olduğunun farkında olan insandır. İnsan kaynakları yetkilisinin önünde ayrıntılı cv/özgeçmişi, şirketlerinin yazılı sınavlarının sonuçları, transcript’i durduğu halde mülakatların ilk sorusunun “bize kendinizi tanıtabilir misiniz?” olması bu yüzdendir. Hırsını, azmini, iradesini, yeteneklerini, beşeri sermayesini... hayatta biriktirebildiği ne varsa onu, piyasa mantığıyla çalışan şirketin hedefleri istikâmetinde yorumlama becerisini, kendi çıkarı ile şirketin çıkarı arasındaki ortaklığı kurup kuramadığını anlamak içindir. “İşi istiyor”, “Pozisyon için ideal” olarak tanımlanan “kabul almış” bu stajyer ya da çiçeği burnunda mezunların mülakatçıları ikna edebilmesi, sadece iş tanımını karşılayacak teknik ve analitik alt yapıya sahip olup olmamasına bağlı değil bu yüzden.

Bu insan, piyasayı yönlendiren egemen sınıflarla aynı gemide olduğunu düşünen, geminin batması halinde kendisiyle birlikte herkesin batacağına inanan insandır. Yanılsamaya dayalı bu özdeşleşme yüzünden piyasayı sınırlandırmayı hedefleyen siyasi programları kendi çıkarlarının aleyhine bir süreç olarak algılamıyor. Aynı piyasayanın esnek istihdam politikaları yüzünden güvenceden mahrum çalışıyor oluşunu, emeklilik yaşının yükselmesini, alım gücünün azalmasını, yaşı ilerledikçe olası bir işten çıkarma karşısında artık çok daha zorlanacağını bu özdeşleşmeyle aşıyor. Yukarıda dillendirilmeye çalışılan alımlama sorunlarından dolayı yoksullarının ilaç satın alamamaktan ölmekte oluşuna, çocuk işçi çalıştırılmasına, hormonlu gıdaların yaratmakta olduğu sonuçlara üzülmekle birlikte kendi ön kabulleriyle, aynı piyasanın aynı işleyiş mantığıyla ötürü, söz gelimi patent yasaları yüzünden üçüncü dünyada yüzbinlerce insanın ölmüş ve ölmekte olduğu gibi, bu durumların ilişkisi olabileceğini düşünmüyor. Siyasetle alâkadar gözükmese de bu tutumlarının pekâla siyasi bir içeriği ve sonucu oluyor.

Böyle bir anlam dünyasında ütopya da gazetelerin pazar ilâveleri, dergiler, televizyon programlarınca biteviye detaylandırılan, sözgelimi Maslak’ta bir plazada iş gören bir şirketin beyaz yakalı bir pozisyonun sağladığı gelirle sunulan tüketim olanakları ve statüyle rafine sosyal ortamlar; hafta sonu gidebileceği İspanyolca kursu, Reikisi, Golf sahaları, brunch, gurme olabilme şansı, metroseksülite, etrafında film festivalinde Kore sinemasını beğendiğini söyleyebileceği insanlar olması oluyor. Bunlar tercihinin siyaset-dışı bir hayat sürdürmekte olduğu kanısına sahip olmasına yol açıyor.[13] Siyasetle hiç ilgilenmediğini söylüyor oluşuyla biz de kendisi de bu kanıyı paylaşabiliyoruz. Bir ilgi olarak evet, ilgisiz olabilir. Ama bir yaşantı, bir kabuller kümesi, bir olumlama süreci olarak bu kayıtsız tavrın kendisi de ideolojiktir. Kendisince siyaset-dışı kalarak, günün sonunda olan mutluluğu tüketim üzerinden tanımlaması oluyor. Mutluluğun, politik ve toplumsal olmayan mekânlarda yaşanılabilecek bir mefhum olduğunu daha bu öğrencilik yıllarında, ileride iş yaşantısında da, farkında olmasa bile özümsüyor. Baudrillard’ın tüketim toplumu’nda belirttiği durum, medyaların körüklediği bir dayatmaya da işaret ediyor:

“Batı’da üretim kahramanları yerini bugün ve her yerde tüketim kahramanlarının biyografilerine bırakıyor. Ermişlerin bu tarihî kişiliklerin yaşamını takip eden, ‘sıfırdan başlayan adamın’ ve kurucuların, öncülerin, kaşiflerin ve sömürgelerde yaşayan Avrupalıların örnek niteliğindeki yaşamları yerlerini sinema, spor ve oyun yıldızlarının, bir takım yıldızlı prenslerin ya da uluslararası feodallerin, yani kısaca büyük savurganların yaşamlarına bıraktı”

Siyasetin nihai hedefinin insanları daha mutlu kılmak adına çözüm üretmek olduğunu, bu mutluluk sahası da kendi referanslarıyla siyaset-dışı tüketim olanaklarını sunan serbest piyasa mantığının çıktısı olduğundan, iş sandığa gitmeye geldiğinde siyasetin bu çerçevenin içerisinde yapılması gerektiğini düşündüğinden nakdî sonuçları oluyor bu tavrın. Piyasanın kabullerini ön kabul addeden partilere destek veriyor. Ya da başka bir yanılsamaya savrularak, hayatta gözlemlediği sıkıntıları neo-liberal koşulların iktisadî sonuçlarının topluma olan yansımaları olarak değil, Kürtlerin sayısının artmakta oluşuna yoruyor. Tavrını buna göre takınabiliyor. Tüm bunlar, siyasi olmayan bir hayat sürdürdüğü, paylaştığı paylaşmadığı sıkıntıların sebebi olarak şirketinin daha kaliteli bir ürünü, daha ucuz bir fiyata, daha başarılı bir kampanya ile pazarlamasıyla alakası olmadığını düşünmesiyle başlayan bir alımlama, anlamlandırma sorunu. Meselenin pazarlama, üretim, satış... konularıyla değil, bu şirketlerin katma değerlerini sürdürebilir kılmak adına biçimlendirmekte olduğu dünyanın durumu ile ilgili olduğuna varan yorumlamaya ulaşılmıyor.

Elbette, her öğrenci mezuniyetinin ertesinde ne ile iştigal edeceğini, geçimini nasıl sağlayacağını, işinde kendi becerilerini yansıtıp yansıtamayacağını, yükselme imkânlarını, işinin ona itibar sağlayıp sağlamayacağını, çalışma ortamının çekiciliğini Özal’dan, esnekleşen istihdamdan, işsizliğin kronikleşmesinden önce de haklı olarak dert etmekteydi. İnsanın kendi çıkarlarını korumak, kollamak ve genişletmek uğruna diğer insanların haklarını görmezden gelebiliyor oluşu da seksenle birlikte tanıştığımız bir çiğlik değil. Ama bugün içerisinde bulunduğumuz kariyer sürecinin ayırd ediciliği, mezuniyet arifesinde bir müddet yaşanan iç daralmasından, işten duyulan bir hoşnutsuzluktan ibaret olmayan, insanı daha önce ne olduğunu bilmediği bir ‘çıkarcılıkla’ tanıştırıyor olmasında değil. İnsan kaynakları ile rasyonelleşen istihdam piyasasında geçer akçe olabilmenin gereklerinin öğrencinin hayat anlayışını disiplin, irade ve kararlılıkla düzenlemesi gerektiren bir işlev kazanması, bu değişikliğin insanın içerisinde yaşadığı topluma, siyasete ilgisiz kalmasının ya da tuhaf üst-belirlenimciliklerle komploculuğa inanmaya başlamasının yolunu açan bir hüviyette yaşanmasındadır. Laçiner’in kısaca özetlediği gibi, fırsatçılığı pekiştiren, olumlayan, haklı gösteren bir meşruiyet alanı yaratmasındadır:

“Farklılık şuradadır: 1980 öncesinde de konumu, işlevi ne olursa olsun insanlar yine çıkar ve kazanç güdüsüyle, konumlarını yükseltmek veya korumak, çıkar-kazançlarını arttırmak amacıyla ama kendileriyle aynı iktisadî sosyal statü veya sıfatı taşıyanların çoğunluğu ile ortak bir örgütlenme, plan, program, kurallar dahilinde hareket etmeye ağırlık verir, kişisel hesaplarını bu çerçeveyi ihlal etmeden olabildiğince görmeye çalışırlarken; 1980 sonrasında kişisel çıkar hesabı, mesleki, siyasi, sendikal ortaklığın gereklerine baskın çıkar hale gelmiştir.”[14]

Tüm gençler/öğrenciler şirketlerde kariyer yapma hedefinde değil tabiî. Çoğunlukla mesaili çalışma temposundan hazzetmediğinden, yaratıcılığını sergileyebileceği bir iş bulma arzusundan, meslek belleyeceği meşguliyetinin sosyal içeriğinin belirgin olmasını istediğinden ya da fazlasıyla pragmacı nedenlerle askerden kaçmaya baktığından, iş piyasasında kendisini tatmin edecek bir pozisyon bulamamaktan çekindiğinden, daha rahat olacağını düşündüğünden, fiyakasından, birden bire mezuniyetle yüz yüze gelip bir iki yıl daha gerilimden uzak kalmak çekici geldiğiden “akademik kariyer”[15] yapmayı, sinema-medyaya kapağı atmayı, sivil toplumda proje hazırlamayı arzulayan ya da yüksek lisansla, kurslarla, arafta kalmalarla öğrencilikten çıkmak bilmeyen epey geniş bir öğrenci kesimi de var. Ve aslında asıl trajediyi bu kesimler yaşıyor.

Akademi, medya, sivil-toplum... gibi gözde sahalarda para kazanılabilecek pozisyonlar çok sınırlı, maaşlarsa düşük. Torpil -artık meşru bir vurguyla network denmekte- daha yaygın, çalışma şartları (asistanlık, muhabirlik, set asistanlığı gibi) daha da zor. Sırf ileride tecrübeli gözüküp iş bulabilmek ve piyasayı öğrenmek için ücretsiz çalışma yaygın. Ancak ne kadar tecrübeli olunursa olunsun, lerin çoğu yeni gelecek biri tarafından da kıvırılabilecek nitelikte.

Piyasaların artan hükümranlığındaki bu ‘sistem’de hak ettiğini bir türlü elde edememesine rağmen ona muhalif siyasal projelere de karşı da pek sempatik değil bu kesim de. Muhalif projelerin yetkinliklerini, alımlama sorunlarını, eğer ailesinin finansmanı sağlamsa hayatı tam arzuladığı gibi akmamasına karşın memnun da olabileceği ihtimallerini ayıklarsak, ortada duran genel bir ruh halini görebiliriz.

“Kapitalizmin rasyonelleşmesi artan sömürüyü şal altına alıp mistifiye edecek kadar tüketim olanakları da sağlıyor. Geri kalmış toplumlarda bile, yalnızlaştırılmış ve yabanıllaştırılmış insan, yalnızca kendi çıkarını gözetmekle bu olanaktan kendisinin bugün olmazsa bile hemen yarın yararlanabileceğini sanıyor. Bu, bir yanılsama. Ama bekleyiş halindeki günleri haklılaştıran ‘kumarın mantığındaki’ hiç tükenmeyen “bir sonraki el” faktörü bu yanılsamayı kolay kabul ettiriyor.”[16]

Kantinlerde loser olarak da detaylandırılan uzatmalı öğrencilerle piyasadan kaçmak isteyen öğrenciler, ya Keloğlan gibi Kaf Dağı’nın arkasındaki periler ülkesine giderek hükümdârın kızına kavuşmayı ya da Sindirella gibi elindeki pabuçları ayağına denk getirerek onu şu hizmetçilikten çekip hak ettiği prensesliğe terfi ettirecek bir prens bekliyor. Ne var ki hükümdarın elinde tek kızı, prensin avucunda bir çift ayakkabası var ama Keloğlan/Sindirella adayları yüzbinlerce. Bu durumun yarattığı sürekli huzursuzluk/gerginlik hâli, cinsel serbestiyi sonuna kadar kullanarak, küçük “şirin” hobiler edinerek, cnbc-e dizilerini izleyerek, suser olarak, apolitik olan ama depolitik olmayan inisiyatifler[17] alarak dengelenmeye çalışılıyor.

İster “akademik düşünüp” herhangi bir konu üzerine “çalışmak” isteyelim, ister çok-uluslu şirketlere kapağı atmaya bakalım, isterse de kısa film çekmeyi arzulayalım; bunları da ya azılı muhalif olarak ya da elbet makus talihimizin bir gün döneceği günü üzerimizdeki istikarlı sıkıntıyı makul seviyede tutup bekleyerek yaşayalım hep bir durumla karşı karşıyayız: Geçer akçe olabilmek için, “ne yapmalı?” sorusuna yanıt vermekte pek ‘verimli’ olmayan, “şikayetçi” sayılan ‘eleştirel’ yaklaşımın yerine “yeni” ve “farklı” olanı düşünebilmekten ibaret bir mantığın üniversitelerden şirketlere kâfi sayılması, öncelenmesi.

BİTİRİRKEN

Bugün herkes betimlemelerden, uzayıp giden analizlerden, bağlamlardan usanmış halde. Meselenin halihazırda aşikâr olanları biteviye tekrar etmekle, sorunlardan bahsetmekle, şikayetlerle, sızlanmalarla çözülmeyeceğine inandığından bu minvâldeki konuşmalardan, yazılardan sıkılmakta hatta öfkelenmekte. Herkes karşısındakinin sözlerini bir çözüm önerisi verip vermeyeceği kefesinde tartıyor. “Tamam da kardeşim peki senin çözüm önerin ne?” sorusuna sade, net ve kısa bir yanıtınız yoksa sarf ettiğiniz enerjiye homurdanmalarla karşılık verilmesine de katlanmak zorundasınız.

Bu yönüyle evet bu yazı serzenişe sıkıştı, yakıcı “ne yapmalı?” sorusuna yanıt üretme amacında olmadığından verili olanları kurcalama ferâhlığını tattı. Ama baskısından bunaldığımız gerilimlerin nedenlerini ararken teselli tonu yüksek saf bir iyimserliktense, kötümsermiş gibi gözüken ama yarındaki potansiyelimizi zorlayabilecek bir yaklaşım da tümden beyhude olmayabilir.

Toplumsal hayatta yaşanan değişimlerin henüz ampirik araştırmaya dökülecek, ‘paper’ olacak ‘kıvama’ gelmeden, sosyal bilimcilerden önce ipuçlarını görmesini bilen işinin ehli edebiyatçılar ve sanatçılar vasıtasıyla konu edildiğini ve yaşananları bilimsel metinlere kıyasla çok daha çarpıcı ve doğrudan aktardığını, yorumladığını biliyoruz. Edebiyatın ve sanatların yetkin mahsûllerinin, değişimlerin ve yaşanmakta olanların betimlemesinde ve hisse çıkarılmasının çok daha gelişkin bir form olduğunu toplum bilimcilerinin bu eserlere ve sanatçılara başvurmasında, tarihin ve antropolojinin kaynakları arasında sayılmasında ve kendi okumalarımızda görüyoruz.

Kavramaya çalıştığımız gençlik için milâd olan geçiş döneminin niteliği de, çelişkilerimiz ve daralmalarımızın özü de işte ‘80’lerdeki Şener Şen’li Yavuz Turgul filmlerinin nadide örneklerinden biri olan Muhsin Bey’de saklı.

Artık iyiden iyiye değişmekte olan musikî cemiyetleri son sürat piyasalaşırken eskinin önceliklerinin, kıstaslarının, değerlerinin başarının anahtarı olmamaya başlamasıyla bu eskide takılıp kalarak silinmeye yüz tutmuş yapımcılardan biridir Muhsin Kanadıkırık. Piyasadaki cümleâleme ölmediğini kanıtlamak için Güneydoğu’dan gelen yetenekli Ali Nazik’e (Uğur Yücel) kol kanat gerer, hocalığını üstlenir. İspatlamak ve inanmak istediği yalnızca kendisinin değil, o eski usûlun de ölmediği olduğundan hem yeni tarzlara açılmak isteyen arabesk sevdalısı Ali Nazik’e hem de o değişen dünyanın, piyasanın şartlarına direnir, onu klâsik usûle yönlendirir. İnadı uğruna Ali Nazik’e kaset çıkarmak için sahterkârlık yapmayı bile göze alır ve hapse girer. Çıktığında akibetini öğrenmek için Ali Nazik’i arar ve hasmının gazinosunda çalıştığını öğrenir. Onu gazinonun kulisinde kadınını yanına almış, devrin gidişatı gereği gözde olan arabeskte kariyerini yapmış, para kazanmış, meşhur olmuş şekilde bulur.

Giyimi, konuşması değişmiş Ali Nazik, başarıyı yakalamanın verdiği özgüvenle ve yeni üslubuyla Muhsin Kanadıkırık’a başarı hikayesini anlatır, lahmacun ısmarlamayı, kendi çapında nemalandırmayı teklif eder. Muhsin Bey’in gözlerinde hiç de bu başarı hikayesinden etkilenmiş bir pırıltı göremeyince boynunu eğer ve eski samimi uslûbuyla “kusura bakma agam, kendimi kurtarmam lazımdı” der. Kendisinin maddi olarak, statü atlayarak yakaladığı aşikâr başarıyı Muhsin Bey farklı kıstaslarla okuduğundan yanıtı da o kıstaslara göre bir soruyla olur: “Kurtarabildin mi bari ?” Adorno’nun “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz”ının perde görmesidir bu.

Biliyorum, hayat hepimizin derisini sivil toplumcuların hep anlatadurduğu finali “ama onun için çok fark etti” olan deniz yıldızı hikayesinin buğulu tonuyla anlatır gibi alıntıladığım bu tür menkıbelere kıymet vermeyecek kadar kalınlaştırdı. Kör bir bencillikle kavrulduğumuzdan değil, öğrencilik boyunca çektiğimiz cefalara, aldığımız görece küçümsenmeyecek eğitimlere, öğrendiğimiz dillere, yeteneklerimize, enerjimize, birikimimize rağmen karnımızı doyurmak, gün yüzü görmek, adam yerine koyulacak bir iş ortamı bulmak bu kadar zorlaşmış, ateş bacayı sarmışken diken üstünde oluşumuzdan.

Ama ne yapalım ki, bu anlaşılabilir kayıtsızlığımıza karşın, bünyesi piyasa koşullarını kaldıran kaldırmayan hepimiz için Ali Nazik’in sınıf atlaması, değişen üslubu, başarısından ötürü sağladığı özgüvenin arabeskiyle, lahmacunuyla, bağrı açık kolalı gömleğiyle kitch maganda formatlarda oluşu onun tutuculuğuyla bizim tutucu tutumlarımızı lahmacun değil somon füme makarna yemekte oluşumuz, takım elbise giymemiz, film festivallerini takip etmemiz, yabancı dillere hâkim oluşumuz yüzünden farklı kılmıyor. Günün sonunda hepimiz “its economy, stupid!”, “bütün kapkaççılar da Kürtlerden çıkıyor” diyen -yeni-sağda buluşuyoruz!

Ali Nazik’in seçimi de Muhsin Kanadırık’ın “sıfatının gerektirdiği yerde saf tutan” inadı da ortada.

İnat da bir murattır “âbiler![18]

[1] Bu ‘dörtlü’ Prof. İlhan Tekeli’den alındı. Vesileyle; annelerimizin, seyahate çıkmadan önce işimizi kolaylaştırmak adına bavulumuzu bizim yerimize özenli biçimde yerleştirirken hangi eşyayı nereye koyduğunu tane tane söylemesinde olduğu gibi, yazılarına ele aldığı konuya can alıcı sorularla başlayıp, meseleleri tutarlı neden-sonuç ilişkileriyle net olarak anlamlandıran yazılarına çok şey borçlu olduğumuzu belirtelim.

[2] Bu yazının da omurgasını sağlayan, çok güçlü bir değerlendirme için: Foti Benlisoy, “Öğrenci muhalefetinin güncelliği”, Toplum ve Bilim 97 (Güz 2003), s. 281-300.

[3] Yazı boyunca pazarlama iletişiminin ayrı bir hedef kitlesi olan gençlikten, gençliğin –gençleşmenin- tüm hedef kitlelerin ortak paydası haline gelme süreci, tüketim toplumunun kendisini yeniden üretebilecek bir kanal oluşu özel bir vurguyu hak ettiğinden ayrı bir yazıya havele olundu.

[4] Buna bir de “genç” in epey erkek olduğunu eklemek zorlama olmayacak. Medyalar kadar, gençlik odaklı yazında da uzun uzun gençlerden bahsedildikten sonra genellikle son paragraflarda ya da satır aralarında ‘ayrıyeten’ genç kızlardan da bahsediliyor. 1949-1967 yılları arasında basılan üç kitaptan üç iç gıdıklayıcı alıntı : “Bu vesile ile dış memleketlere tahsile giden bazı gençlerimizin ecnebî kızlarla evlenip memlekete dönmelerinin, izahı güç bir mesele olduğunu söylemek yerinde olur. Sadakatte, vefakârlıkta, güzellikte eşi bulunmıyan Türk kızları kucaklarını açmış kendi delikanlılarını beklemektedir. Ciddî ve samimi yuvaları onlar kurabilir. Şirin ve gürbüz yavruları onlar yetiştirebilir. Ve nihayet millî hayatımızın istikbali böylece sağlanır.” ve “Yabancı ve bilhassa, husisî vazifeler almış genç ve güzel kadınlar sahte tavırlarla karşınıza çıkabilirler. Sizlere saf ve samimî görünerek gönüllerinizi avlamak isteyebilirler. Hislerinize hâkim olduğunuz kadar, idealist ve vatansever kimseler olduklarınızı anlatmaya ve bu zehirli yılanların pençesine düşmemeye çalışınız. Zevklerinize, ince duygularınıza girmeye çalışan bu kabil mahluklar kalbinizi çalarken, millî şuurunuzu da da beraber alıp, emir aldıkları düşmanların azı dişleri arasına bir lokma gibi atabilirler.” (Dünya ve Gençlik, Kadri Yaman, İstanbul Matbaacılık, 1949, s.39 ve s.77) “Gençler, kendilerinden yaşlıları birer ahmak olarak görürler. Dedelerimiz de gençliklerinde büyüklerini yermişlerdir şüphesiz... Günümüz genç kızları öyle değiştiler ki, otuz beş yaşındaki genç bir kadını bile şaşırtır oldular... Anlasın, anlamasın, bir genç kız uygunsuz hikâyelere gülmemelidir. Yosma dullar gibi boyanmamalıdır. Genç kız, Filoloji ya da gramer çalışmak için bir erkekle birlikte bir otel odasina gitmez(?!)” [vurgular benim]. (Çağdaş Görgü Sözlüğü ve İyi Yaşama Bilgisi, Hasan Aksan, Varlık Yayınları, İstanbul, Mayıs 1967, s. 46) “Genç”in sürekli erkeklerin karşılaşacağı durumlara istinaden (“Genç okuyucum! Kadınlara hürmet et. Düşün ki kadınlık insanlığın anasıdır”) erkek kapsamında değerlendirildiği bir başka eser: Gençlerle başbaşa, Alifuad Başgil, Yağmur Yay., İstanbul, 29. baskı (1960/1997).

[5] Cüneyt Ülsever, “Türk Gençliği 21. Yüzyıla Hazır mı?”, Türk Gençliği ve Katılım içinde, İstanbul, 2001, s. 85. Yüzlerde tebessüm uyandıracak bu tespit yazılarından tanıyanların bilebileceği gibi aslında gençliği değil, bizatihi Cüneyt Ülsever’in kendisini betimlediği bir tarif.

[6] “Seksen sonrası”nın griliklerini tonlayan bir değerlendirme için: Tanıl Bora, “”Son yirmi yıl”ı ayrıştırmak için notlar”, Birikim 152/153 (Aralık 2002/Ocak 2004), s. 55-61.

[7] Kibirli kestirmelere karşı sağlam bir itiraz için: Cihan Tuğal, “’90’lı yıllarda öğrenci hareketi”, Birikim 155 (Mart 2002), s. 38-40.

[8] Benlisoy, a.g.m, s. 285.

[9] Dünya ve Gençlik, Kadri Yaman, İstanbul Matbaacılık, 1949, s.37-38. Eser boyunca gençlik “sosyal cephe” olarak ifade ediliyor.

[10] Son çeyrek asırda siyasal alanın daralmasına ve siyasallaşmaya odaklanan önemli bir değerlendirme için: Ömer Laçiner, “1980’ler: Kapan(may)an bir parantez mi?”, Birikim 152-153 (Aralık 2001-Ocak 2002), s. 10-17.

[11] Bu akid, AKP’nin seçim sloganında tek başına iktidara değil, “tek başına iş başına” demesinin, siyasetin önceden tanımlanmış beledî vurgulu “iş”in başına geçmek demek olmaya başladığı bu daralmayı özümsemiş olduğunu gösteriyor desek zorlama mı olacak... Tespitin sahibi Mustafa Özel olmayacağı kaanatinde.

[12] Manidar bir örnek ‘google etkisi’. Varsayıma göre arama motorları ve veritabanları sayesinde öğrenci dünyanın dört bir yanında üretilmiş bilgiye kolayca ve neredeyse ücret ödemeden ulaşabildiğinden; daha rafine çalışmalar, ‘paper’lar, projeler, ödevlerle öğrencinin daha donanımlı olmasını sağlayacak muazzam bir fırsattı internet. Bu fırsat, bilgilenme sürecimize okkalı bir darbe indirdi! Müfredatlar, klasikleri zaten dışlayarak ikincil litaratür üzerinden ilerliyordu. Kimse aslında kimseyi okumuyor, okunması gerekenleri okuyanların okuduklarını değerlendirdiği metinler okunuyordu, okunduğu kadar. İnternet, bir derdi/yarası olan okumaya ve düşünmeye hevesli nispeten az sayıdaki öğrenci için hakikaten de muazzam bir fırsat sunmakla birlikte, okulu ve dersleri piyasa öncesi formalite olarak gören ortalama öğrencilerin ayağını kütüphaneden, kitaplardan... araştırmadan tamamen kesti. “Copy-paste” olarak ifade edilen yöntemle, bariz hatalar yapılmadıkça ödevlerin-projelerin çalıntı olması neredeyse engellenememekte.

[13] Bu hayat tek başına, aşağılanacak bir burjuva yaşantısı değil. Bu zevkler, etkinlikler rafine bir kültür ortamının ürünü olarak etrafını ezen gösterişçi bir snoblukla tüketilmedikçe, insanı mutlu kılabilecek, doyum sağlayabilecek zevkler, etkinlikler. Geniş öğrenci kesimlerinin yoksunlukları yüzünden ya hiç tadamadığı ya da arada piyango vurduğunda veya kredi yattığında bir seferlik Hacı Abdullah’ta beğendi yiyerek, talihiyle davetiye bularak veya tanıdık sayesinde tadabildiği zevkler, etkinlikler. Ama en çok; televizyon, dergiler, pazar günü ilâvelerinden, hem de bedavaya, tadar kadar olduğu zevkler ve etkinlikler. Mesele, bu yaşantının, bugünkü haliyle yaşanmasının yokul kesimleri daha da yoksullaştıracak bedelleri olmasında.

[14] Birkaç yıl öncesine kadar yüksek lisans yapmak isteyenlere “idealistsin yani” diye karşılık verilir, durum “okulda kalmak” olarak ifade edilirdi. Artık, yüksek lisans yapmak istemeyenler “idealist” sayılıyor. “Okulda kalmak” ifadesi de “Akademik kariyer” lehine tarih oldu. Eskilerin diliyle “İsmi ile müsemma” akademik kariyer ifadesinde gözüktüğü gibi, kariyer demek, sadece sabah dokuz akşam beş mesaili çalışılan şirketlerde pazarlama/finans/satış pozisyonları demek değil. Piyasa mantığınca performans ve verimlilik kıstaslarınca değerlendirilen, esnek istihdam koşullarındaki medyada da, akademide de şirketlerdeki kadar rafine olmasa da benzer süreçler işliyor. Çağrışımlar yanıltmamalı.

[15] Ünsal Oskay, “Anlamak mı Korkmak mı” (Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım içinde), YKY, İstanbul, Nisan 2001, s. 101.

[16] Bu yönde ilginç bir örnek gençlik arasında “sosyal duyarlılık projeleri”ne ilginin ve katılımın muazzam oranda artması. Emeklilik yaşının yükselmesi ya da özelleştirmeler gibi konularda tavır takınmaktansa; TEGV gibi sivil toplum örgütlerine katılarak çocuklara bilgisayar dersi vermek, deprem bölgesinde çalışmak, İngilizce öğretmek... gibi somut ve mikro hedeflere hissedilir oranda bir yönelim var. Ancak ilginç olan, bu yönelimi benimseyenlerin tavırları bir raddeye geldi ki, bu gençler siyaset kurumunu küçümseme, ‘doğrudan’ siyasi süreçlerle bel bağlayanları, “siyesetle yapanları”, boş işlerle uğraşanlar olarak görmeye başladı. “Biz konuşmuyoruz, yapıyoruz”, “çözüm üretiyoruz” ifadelerinde kemikleşen bir ters yüz olmadır bu. Eskinin müstesna kalıpları olan “sineği öldürmek yerine bataklığı kurutmak”, “balık vermektense, balık tutmayı öğretmek” gibi ‘kaybeden’ kesimlerin insani şartlara kavuşması adına yapısal dönüşümleri gerçekleştirmenin adresi olan siyasetle ilgilenmek yerine, aksini kimi zaman küçümseyici ve alaycı tavırlarla suçlamaya kadar ulaştı. Bir nevî “icraatın içinden” edası var.

[17] Birikim’in internet sitesi www.birikimdergisi.com adresinde ‘bağımsız’ bir “güncel” bölümü var. Bu dosyada konu edilenler üzerine genel ya da belirli bir yazı için özgül bir eleştiri yapmak için bu bölüm bir fırsat olabilir. Hele hele gençler için ‘sinerji’ de yaratmış olur! Her üniversitelinin hayali Radikal İki’de yazısının basılması da olmayıversin!

[18] Birikim’in internet sitesi www.birikimdergisi.com adresinde bağımsız bir “güncel” bölümü var. Bu dosyada konu edilenler üzerine genel ya da belirli bir yazı için özgül bir eleştiri yapmak için bu bölüm bir fırsat olabilir. Hele hele gençler için ‘sinerji’ de yaratmış olur! Her üniversitelinin hayali Radikal İki’de yazısının basılması da olmayıversin!