Anasayfa > Birikim Arşiv > 210 - Ekim 2006 > Ortadoğu: Lübnan'da Kriz Kapıda

Ortadoğu: Lübnan'da Kriz Kapıda

Mete Çubukçu | (Sayı : 210 - Ekim 2006)

İsrail Ordusu 12 Temmuz’da başlattığı Lübnan saldırısı ve işgalini Yom Kipur’dan bir gün önce 30 Eylül akşamı sona erdirdi. Gerisinde 1 milyona yakın misket bombası, altyapısının %40’a yakını yokedilmiş bir ülke, evlerinden edilmiş 1 milyona yakın insan ve zaten kırılgan olan ve her an için “savaş baltaları”nın çıkarılabileceği bir siyasi yapı bırakarak.

34 gün süren Lübnan savaşının ilk günlerinden itibaren, İsrail bir yandan saldırılarını sürdürürken diğer yandan psikolojik savaşın her türlü unsurunu kullanmıştı. Hatırlanacağı üzere savaş devam ederken havadan atılan bildirilerle “ülkenin başına gelenlerden Hizbullah’ın sorumlu olduğu” propagandası yapmaya çalışmış, Lübnan iç savaşında olduğu gibi bazı grupların kendi yanında konumlanabileceğini, Hizbullah’a karşı savaşmasalar bile çelişkilerin artabileceğini hesaplamıştı.

Ancak, İsrail’in saldırısı öyle ağır ve fütursuz oldu ki, gruplar arasında çıkması muhtemel çelişkiler ertelendi. Ancak önümüzdeki günlerde, ertelenen çelişkilerin detaylarıyla olmasa da ana hatlarıyla daha da netleşeceğini söylemek yanlış olmaz. Lübnan’ın yakın tarihine baktığımızda 1943’te bağımsızlığını ilan etmesinden 1975-92 yılları arasındaki kanlı iç savaş dahil olmak üzere 2005’teki seçim sonuçları ve şu anki siyasi yapısına kadar zaman zaman farklı din, etnik grup ve mezheplerin farklı denge hesaplarıyla geçici ittifaklar kurduklarını görürüz. Birçok çatışma ve iç savaş sonrası Lübnan’daki sistemin işlemesi ve yaşamasının yanı sıra krizlerin de temelinde bu yapının olduğu görülür.

Yani Lübnan dinî, etnik, mezhepsel ve kültürel farklılıkların birlikteliği temelinde kurulmuş bir yapıdır. Ancak ülkenin tarihi boyunca bu nazik durum farklı nedenlerle kırılmalara uğramış, genelde dış dinamik bu tabloyu farklı amaçlarla “zemin” olarak kullanmıştır.

DÖNEMSEL İTTİFAKLAR

2005’te yapılan seçimlerden ortaya çıkan ittifaklarda da bunu görmek mümkün. 2004’teki Hariri cinayeti ile ABD ve Fransa tarafından başlatılan “Suriye’yi Lübnan’dan çıkarma” kampanyası bir yıl sonra sonucunu verdi. 2005 yılında Suriye Ordusu’nun Lübnan’dan çekilmesi tartışmaları sırasında Sünni lider Sadeddin Hariri (Refik Hariri’nin oğlu), İlerici Sosyalist Partisi lideri Dürzi Velid Canbulad ve Hıristiyan Falanjist lider Semir Caca’nın grubu 14 Mart Hareketi ile Suriye karşıtı bir ittifak oluşturdular.

Suriye yanlıları ve Suriye karşıtları olarak ikiye bölünen Lübnan’daki karşı cephede Hizbullah, Şii Emel, Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un ve eski General Michael Aoun’un etrafında toplanan Maruni Hıristiyanlar ve eski başbakan Selim Hos ve Ömer Kerami gibi Sünni politikacılar bulunuyor.

İkinci gruptaki Maruni Cumhurbaşkanı Lahud, Suriye yanlısı iken, onunla çelişkiye düşerek düşman kampta bulunan ve daha önce Suriye karşıtı olduğu için ülkeden ayrılan Maruni Aoun bu kez aynı cephede buluştu. Lahud’un Hizbullah’ın yanında yer almasının nedeni önümüzdeki yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde şimdiden Hizbullah’ı yanına almak istemesidir. İki yıl önce “Ben Hizbullah”ım açıklamasını yapan Velid Canbulat’ın bu kez Hizbullah ve Suriye karşıtı cephede yer alması birlikteliklerin kırılgan olduğunun göstergesidir.

Özellikle Hariri’nin öldürülmesinden sonra iki kutba ayrılan Lübnan toplumunda mezhep ve din rekabeti kullanılmak istenmiştir. Bunda ABD ve Fransa etkili olmuştur. Lübnan halkı iki kutba ayrılmış olsa da seçimlerden hiç beklenmedik bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu durum 14 Mart Hareketi ve dolayısıyla ABD-Fransa planının bozulmasına yol açmıştır. İsrail Lübnan’a saldırısı sırasında Hizbullah’ın suçlanacağını tahmin ederek bir iç savaşı kışkırtmıştı. Ancak bu plan da en azından şimdilik boşa çıktı. Tabii ki bu durum yeni dönemde grupların kendi aralarında siyasi açıdan çatışmayacakları, çelişkilerin artmayacağı anlamına gelmemektedir. Bu noktada anahtar Hizbullah’ın elinde olup, Hizbullah’ın tavrı, diğer siyasi gruplara yaklaşımı belirleyici olacaktır.

Bu nokta da Hizbullah’ın Lübnan için birleştirici olduğu konusunda diğer grupları ikna etmesine bağlıdır. Ki daha önce yaptığı ittifaklar, örneğin her bölgede seçime girmeyerek, diğer grupların önünü açtığı bilinmektedir.

Etnik ve mezhep açısından mozaik olan Lübnan’da siyasetin farklı çıkar ilişkileri ve dengeleri çerçevesinde geliştiğini söylemek mümkün.

Örneğin Suriye ile çatıştıktan sonra sürgüne gönderilen Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesini isteyen Ulusal Özgürlük Hareketi lideri Michael Aoun 1559 No’lu BM Kararı sonrası geri döndüğünde Suriye yanlıları ile ittifak kurabilmiştir. Bu grup Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına karşıdır. Bu ikili ittifak yapısının dışında yine Lübnan’a özgü olarak Hariri’nin El Müstakbel (Gelecek) hareketi güney bölgesinde Hizbullah ve Emel ile ittifak yapmıştır. Mevcut durumda 128 sandalyeli Mecliste 72 sandalye Suriye karşıtı gruba 42 sandalye de Suriye yanlılarına ait. Aoun’un Ulusal Özgürlük Hareketi 14, Semir Caca’nın Lübnan Güçleri ise 13 sandalye ile kilit partiler durumunda.

Tüm bu kamplaşmalara karşın İsrail saldırısı sırasında 14 Mart hareketi toplumdaki etkinliğine rağmen Hizbullah’ı eleştirmekten kaçınmıştır. Bu durum Lübnan’da dönemsel çıkar ittifaklarının din ve mezhep farklılıklarını ikinci plana ittiğini göstermektedir. Ancak, 34 günlük saldırı sonrası çıkarılan 1701 Nolu BM kararı gereğince Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının Lübnan hükümeti tarafından kabul edilmesi, bir süre sonra ülke içinde sağlanan uyumun bozulabileceğini göstermektedir. Hizbullah lideri Nasrallah’ın “hükümetin kararlarına uyacağız” açıklamasına rağmen 14 Martçılar bir süre sonra Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını gündemin ön sıralarına çıkarabilirler.

DEVLET KİM?

Hizbullah’ın savaş sırasında gösterdiği başarı ve Ortadoğu coğrafyasında halklar nezdindeki psikolojik moral etkisi bir yana, savaşın sıcaklığının ardından ortaya çıkan gerçeklik, enkaz görünümünde bir ülke ve evsiz kalan bir milyon kişi için hayatın günlük akışının sağlanmasıydı. Savaşta ordusuz bir ülkenin ordusu konumuna gelen, savaşı yürüten Hizbullah savaş sonrasında da kendi olanakları ile günlük hayatın akışını sağlamak için hareket geçti. “Devlet içinde devlet” görünümündeki Hizbullah evleri yıkılanlara 12 bin dolar yardımda bulunurken, sadece savaşta değil savaş sonrasında da halkı yalnız bırakmadığının mesajını vermek istiyordu. Basit gibi görünen bu tavır aslında Lübnan hükümetine yönelik bir mesajdı. Hükümet “otorite biziz” dercesine ek 18 bin dolar daha bağışlayacağını açıkladı. Ancak bu sadece açıklamayla kaldı. Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten gelen 1 milyar doların hâlâ nerede olduğu ve ne amaçla kullanıldığı belli değil. Hizbullah’a göre Fuad Sinyora hükümeti enkaz haline gelen güney bölgelerini umursamıyor. Ancak Lübnan’da Hizbullah’ın iş makineleri gece gündüz çalışıyor.

Bu pratiğe yönelik bir örnek olsa da Lübnan’daki halkın otoriteyi algılaması açısından çok önemli. Çünkü bu küçük ayrıntılar bir süre sonra hükümet pazarlıklarına önemli etkide bulunacaktır. 34 günlük saldırının maliyeti 3.6 milyar dolar civarındayken tüm bu yıkımın üç yıl içinde, uzun dönem yükünün 15 milyar dolara kadar çıkacağı söyleniyor. Bu da Lübnanlı yoksulları yine zorlu bir dönemin beklediğinin habercisi.

“İLAHİ ZAFER”E KARŞILIK ESKİ GÜNLER

Ancak asıl kapışma tabii ki siyasi alanda hükümetin yeniden oluşmasında yaşanacak. 34 gün boyunca, ülkeyi İsrail saldırısından korumaya çalışan, direnen ve “yenilmeyen” bir örgüt bundan sonraki süreçte, siyasi olarak daha etkin olmaya çalışacak, belki belli alanlarda eski toleransını göstermeyecekti. Diğer yandan 1701 Nolu BM kararının hayata geçirilmesinde büyük problemler yaşanacaktır. Ülkenin dört bir yanına asılan “Divine Victory” yani İlahi Zafer pankartları ülkedeki yıkımı örtmese hem İsrail’in adaletsizliğini hem de kazanılan zaferdeki “inanç” unsurunu öne çıkarmayı hedefliyor. Tüm bu moral desteğin son aşaması ise 1 milyona yakın insanın toplandığı Hizbullah’ın büyük gövde gösterisiydi. Lübnan tarihinin en büyük gösterisi olan mitingde Nasrallah’ın yaptığı konuşma ise bir örgütten çok Lübnan’a, hatta bölge liderliğine soyunmuş bir lider havasındaydı. Nasrallah ellerinde hâlâ 20 bin roket bulunduğunu da söyleyerek önümüzdeki döneme ilişkin nasıl bir tavır alacaklarının, BM Gücü’nün bu silahları toplayıp toplayamayacaklarına ilişkin ipuçları da verdi. Bu miting her şeyden öte, başta İsrail olmak üzere Lübnan’daki diğer güçlere karşı gövde gösterisi ve hatta meydan okuma anlamına geliyordu. Hizbullah’ın gösterisi bir anlamda 14 Mart grubu ile karşıtları ayrışmasını bir kez daha somutlaştırdı. Sünni liderlerden Selim Hoss, Ömer Kerami, Hıristiyan liderlerden Süleyman Franjiye ile bazı dinî ve siyasi Dürzi liderler mitinge katılırken Doğu Beyrut’taki Özerk Dürzi bölgesinde karşı gösteriler düzenlendi. Hıristiyanların Samir Ceca grubu da karşı gösteri düzenlerken katılımcı sayısı Hizbullah’ın çok uzağındaydı. Ama, katılımdan öte özellikle Dürzi İlerici Sosyalist Parti ile Lübnan Güçleri Partisi’nin bu tavrı Hizbullah’la aralarındaki köprülerin atıldığının göstergesiydi.

Hizbullah savaşın ardından Fuad Sinyora hükümetinin istifa edip Ulusal Birlik hükümetinin kurulmasını talep ederek yeni dönemde daha etkin hale gelmeye çalışıyor. 14 Mart grubuna dahil ve hükümetin çoğunluğunu oluşturan partiler ise Hizbullah’ın Refik Hariri soruşturma komisyonundan ve silahsızlanmaktan kaçınmak için hükümette daha fazla sayıyla yer almak istediğini iddia ediyor. Hizbullah’ın müttefiki ve şu an kilit grup durumundaki Özgür Lübnan Hareketi’nin lideri Hıristiyan general Michael Aoun ise denklemin diğer yanında yeni bir hükümetten yana.

Ancak bu tartışmadaki söylem tartışmadan daha tehlikeli unsurlar içeriyor. Örneğin Lübnan Güçleri Partisi Samir Ceca Hizbullah’ın direniş bölgeleri olan Marun el Ras, Binti Cebel’e karşılık 1975’teki iç savaşa atıfta bulunarak önemli Hıristiyanların direniş gösterdiği Ayn Ramane örneğini verdi. Ayn Ramane örneği aynı zamanda Lübnan’da iç savaş sırasında İsrail’le ittifaka kadar giden yol olarak algılanıyor. Ancak, söylem düzeyinde de olsa bu kapışma Lübnan halkına iç savaş günlerini çok net hatırlatıyor.

Tarih Lübnan’daki sistemin çok kolay kriz çıkarabildiğini göstermiş durumda. Anayasasında Lübnan “demokratik parlamenter bir sistem, hükümeti de ayrımlar üzerinden denge ve işbirliği hükümeti” olarak tanımlansa da Lübnan’ı bir devlet çemberi içindeki etnik ve dinî çemberler yönetiyor, belirliyor.

Kriz aslında hükümetlerin yapısı ve seçim sisteminden kaynaklanıyor ancak şu anki konjonktür bunu tartışmaya ve değiştirmeye müsait değil.

Mevcut kriz, gruplar arasında silahlı bir çatışma için erken olsa, böyle bir durumda diğer grupların Hizbullah ile başa çıkmaları pek mümkün görünmüyor. Suriye karşıtlarının oluşturduğu14 Mart grubu hükümeti devam ettirmekte ısrarlı. Ancak Hizbullah’ın kabinede bulunan iki bakanı istifa ettiğinde hükümet düşebilir. Zaten Hizbullah yöneticilerinin “önümüzdeki günlerdeki gelişmelerin Hizbullah’ın elinde olduğunu” söylemeleri kısa vadede siyasi gelişmelerde Hizbullah’ın belirleyici olacağını gösteriyor.

Çünkü Lübnan’daki gelişmeler, silahlı çatışma düzeyinde olmasa da, ABD-İsrail-AB ile Lübnan’ın kendi unsurları ve İran’ın güç gösterisinin yeni uygulama alanı olacaktır. Ancak hatırlatmakta yarar var: Lübnan’daki dengelerin bir süre sonra bugünkünden çok farklı bir duruma gelmesi işten bile değil. Bölge üzerindeki iştahlarını hiçbir zaman saklamayanlar Ortadoğu’daki hesaplaşmasını yine bu küçük ve kırılgan ülke üzerinden yapacak gibi görünüyor. Bu süreç içinde Lübnan halkı 1975-90 arasındaki kanlı süreçten ders alıp almadığını da gösterecek.

METE ÇUBUKÇU