Anasayfa > Birikim Arşiv > 210 - Ekim 2006 > Başörtüsünün Soykütüğü Üzerine Düşünmek

Başörtüsünün Soykütüğü Üzerine Düşünmek

Cihan Aktaş | (Sayı : 210 - Ekim 2006)

“Batı tipi giyinme, kadının fiziki farklılığını belirginleştiriyor ve sırf kadınlık üzerine kurulu bir kimliğin geliştirilmesine yol açıyordu. Çador ile, bu fikri besleyen dış takıları atarak kadının gerçekliği ve cinsiyet yapısı soyutlanıp, kimliğinin sadece yüzünde ifade edilmesine çalışılıyor, böylelikle de kadının karakteri hakkında daha bilinçli hale gelinmesi sağlanıyordu. Farklılık sadece yüz görünümüyle elde edilecekti böylelikle. Fizyoloji üzerine yoğunlaşan tüm dikkatimizin dağılmasıyla, ruhun kendini ifade ediş biçimlerine yönelebilirdik. Her ne kadar güzellik ve sevimlilik gizlense de -Batı’da bu, takı ve giysilerin çeşitliliğiyle hep vurgulanmaya çalışılır-, taze bir iletişim havasının varlığını kimse inkar edemez. Burada kadın bir kişi, bir birey olabilir ve elbisenin altındaki fiziki form unutulup ardındaki kişilikle yeni ilgiler kurabilir hale gelebiliriz. “ R. W. Carlsen, Cennetin ve Cehennemin İçine Bir Yolculuk-İran izlenimleri, İşaret Yayınları, 1988.

Dinî hayat görüşü her şeyden önce, kişinin içsel özgürlüğünü ve özgür seçimi talep eder; dinde zorlama yoktur. Bedenini dini bir bakış açısıyla yaratılmış olarak gören bir insanın o bedeni yine dini algılarla tanıması ve donatması ise, inançlarıyla tutarlı bir hayat sürdürmesini tamamlayan bir anlama sahiptir. Ümit Aktaş’ın Birikim’in 208. sayısında yer alan ’Kadın, Politika ve Din’ konulu yazısında başörtüsüne getirdiği ontoloji-kültür ikilemi çerçevesindeki yorumlar, alışılmışın dışında bir açıklama çabasını ifade ediyorlar. Birikim’in Aktaş’ın görüşlerinden hareketle başörtülü öğrencilerin ‘…özellikle Türkiye’de karşı karşıya oldukları adaletsiz durumun satır başları üzerinden’ bir tartışma başlatmış olması, takdire şayan bir yaklaşım. Hayli uzun bir zamandır Türkiye ve dünya gündeminde yer tutan bir sorunun bu platformda klişe kalıpların, yargıların ve üslupların ötesinde tartışılmasının Türkiye’deki düşünce hayatı için de büyük bir kazanım olacağından kuşkum yok.

Cennetten düşen insanın çıplaklığını fark ederek örtünmeye ihtiyaç duyması dindar insana göre ontolojiyle, bunu takip eden giyinme süreçleri ise kültürle açıklanabilir. Fark etmek, sıçramaktır. Cennetten düşüşün getirdiği bu farkındalık, beşerin aynı zamanda insan olarak yükselişi. Aktaş’ın yazısının bütün olarak bize anlattığı, dinin anlaşılmasının ve yorumlanmasının hâlâ sürmekte olduğu; insan olmanın çok yönlü ve gizil anlamlarının keşfi ya da gerçekleştirilmesinin de aynı şekilde sürüyor olması gibi. Giyim tarzı ya da bizatihi kişisel zevk, doğal olarak bir beden görüşü temelinde biçimleniyor, bu oluşum büyük ölçüde fiziki veya sanal bir çevreyle de bütünleşiyor. Beden sanki bir açıdan bütünüyle kısıtlı ve keşfedilmiş, başka bir açıdan ise bilinemezliklerle dolu ve işaretlemelerle biçimlendirilme denemeleri açısından bakıldığında ise sanki sonsuzca genişlemeye yatkın.

Elbette insan olarak nasıl göründüğümüzle ilgili, dinî açıdan ise bize emanet edilen bedeni korumakla sorumluyuz Kendimizi içinde bulduğumuz beden bir açıdan yeteri kadar keşfedilmiş, bir açıdan da bizi kendimize yabancılaştıracak ölçüde mesafeli, gizemli bir yapı. Kadınlığın akılla fiziksel çekicilik arasında bir çatışmaya maruz kalmasının da ontolojik olduğu ölçüde kültürel ve birbirini etkileyen nedenleri olmalı. Kadın olarak görünüşümüzle daha fazla ilgilendiğimize ilişkin kabulü, bütünüyle kültürün bize dayattığı söylenebilir mi… Sonuçta giyim tarzımız, başka pek çok alışkanlığımız veya beğenimizle birlikte kendimizi içinde bularak büyüdüğümüz, büyümesine biraz da seyirci kaldığımız bedenimizin elimizde olan-olmayan biçimine ve duruşuna ilave edilmiş kendiliğimiz. Kıyafetlerim aracılığıyla konuşurum, diyor Eco; Carlsen da giyimin yükseklerde bir yere bağlılığı yansıttığını söylüyor. Başörtüsü veya bütün olarak tesettür kültürel olsa bile, kültürel olan nereye kadar ontolojiden bağımsız değerlendirilebilir ki…

İnsan yapı olarak giyinmeye zorunlu bir varlık. Yeryüzüne inmesi insanın, kültür üretmeye de yazgılı olmasını getirmiştir. O anlamda insan diğer gelişmiş canlı türlerine göre hem ayrıcalıklı konumda hem de kültürünü zenginleştirmeye sevk eden bir örtüsüzlükle malûl. İnsan, beşeri olandan koparken başka hiçbir canlı türünde olmadığı şekilde giyinmeye zorlanmış, giyinmeyi istemiştir. Kültürel olan aynı zamanda kendini savunacak kadar ontolojiktir. Bir olgu tarih boyunca bütün toplumlarda bir şekilde varolmuşsa, bunu yapıntı bir durum, bir kaza, kültürün bir cilvesi veya kalıntısı saymakla kalamayız. Giyinmeyi geliştiren kültürün oluşumunun gerekçelerinden ya da icaplarından en azından biri, hâlâ bilinemezliğini koruyor da olabilir. Bedeninizin yaratıldığı inancı, sizi bu yaratılmanın hikmetlerini anlamaya sevkediyor.

Aktaş’ın mahremiyet bağlamındaki ifadeleri, yaratılmış bedene ilişkin üstlenilen bir sorumluluğa dönük vurgusu, bu bedenin bilen ve idrak eden sahibine ilahi bir emanet olduğunu kabul eden dinî bakış açısından bağımsız değerlendirilemez. Mahremiyet hayatımızın, bütün olarak varlığımızın kendi benimsediğimiz, belirlediğimiz gizli-saklılığı, bu gizli saklılığın gözettiği alan ya da çevre olarak tanımlanabilir. Dindar insan mahremiyetiyle ilgili sınırları koyarken Allah’ın buyruklarını dikkate alıyor ve bu buyrukların bazen irrasyonel gibi görünenlerinde de bir hikmet olduğuna inanıyor. Bu manada saç teli bağlı veya ait olduğu fiziki ve metafizik düzen bağlamında sadece saç teli olmaktan uzaktır. Yukarıda ifade ettiğim gibi, dindar bir insan için kendini içinde bulduğu ve birlikte büyüdüğü bedeni, sırları bütünüyle çözülmüş ve kendi elinde bir yapı değildir. Tarih boyunca bütün kültürlerde bir şekilde var oluşu, Abdulkerim Suruş’a göre, başörtüsünün kadın doğasıyla bütünleşen metafizik bir anlamı olduğunun göstergesi.[1] Camilla Paglia benzeri bir konuyu irdelerken, ‘Çünkü göz eros’un caddesidir’ diyerek, Müslüman kadının giyim tarzı konusunda İslam’ı haklı bulduğunu vurguluyor;[2] sosyalist feminist Flora Tristan, benzer giyimlerin Peru’daki kadınlar gibi Müslüman kadınlar için de toplumun yargılarından ve dayatmalarından özgürleştiren yönünün altını çiziyordu.[3] Önemli olan elbette hayatımızın bütünsel fotoğrafıdır. İnsanın dini de aklı kadardır, şeklinde bir söz var. Kimi kadınlar için özgürleşmenin bir ifadesi veya aracı olan örtülü giyim, kimi kadınlar için esaretin ya da cinsel fesat kaynağı olmanın bir ifadesi sayılabilir.

Sanat tarihçisi Sabiha Tansuğ’un kadın başlıkları üzerine şu tespitleri, başörtüsünün kadınları ezmesinin bir göstergesi olduğu şeklindeki yüzeysel açıklamaya kısmi bir cevap niteliği taşıyor:

‘Başlıklar ve örtüler, dinlerin doğuşundan çok önce vardır. Örneğin binlerce yıl önce ana tanrıça başlıkla betimlenmiştir. Bu kadının saygınlığının, görkemliliğinin ve başını dik tutmasının ifadesidir. Sonra kaç-göç olduğu dönemlerde bile kadınlar sıkı sıkı örtündükleri çarşaflarını, işlemelerle daha çok süs aracı olarak kullanmışlardır.’[4]

Başlıklara ve başörtülerine karşı tepkisel okumalar, bu başlıkların taşıdığı derin anlamların ve zengin temsillerin de gözardı edilmesi anlamına geliyor. Kültürün yüklediği değerlerden veya bağlardan bedeni özgürleştirmek ve bağımsız kılmak, giderek daha fazla örtüyü, en fazla da görünmeyen örtüleri dikkate almak demek. Bu açıdan Ümit Aktaş’ın aklın erilleştirildiği ölçüde kadının bedenselleştirildiğini ortaya koyan tespitleri çok önemli. Daha önce Gerçek Hayat’ta yayımlanmış olan, İris Murdoch’un aynı isimli romanından hareketle yazdığım “Melekler Zamanı” başlıklı yazıda, romanın kahramanlarından genç bir adamın modern kadınlara dönük eleştirilerine yer vermiştim. Bu genç adam, kendisini koruma ve arıtma konusunda bir sorumluluk hissetmediği halde, hiçbir kirin ve kötülüğün bulaşmadığı, yüzünü sadece kendisinin görebileceği korunmuşlukta bir genç kızı düşlemektedir. Hayalindeki kız üzerine işte böyle şeyler söyler kilise kapıcısının oğlu Leo:

“Ayrı bir yere kapatılmış, hiç görülmeyen. Günümüzde kızlar fazla kolay. Zor bir kız tanımak istiyorum ben, ailesinin sıkıca koruduğu bir kız, kent dışında bir eve kapatılmış, görülmesi kolay olmayan, kafesler, perdeler, kilitli kapılar ardında bir kız. (...) Yürütülmesi gereken entrikaları düşünsene! Bir mektup ulaştırmak için kurulacak sonsuz planlar, geceleyin pencerelerde beklemeler, hizmetçileri satın almalar ve onca tehlike! Valla sıradan kadınlardan resmen usanç getirdim ben... Bu yüzden şimdiye kadar gerçek anlamda hiç âşık olmadım ya. (...) O sanki uyuyan bir güzel olacak, onu özgürlüğe kavuşturmak görevi de bana düşecek ve onun gördüğü ilk erkek ben olacağım.“[5]

Kadın-erkek ilişkilerinde geleneksel yaklaşım, ilişkilerin düzenini özellikle kadının korunma çabasına bağlıyor gibi anlaşılmaktadır. Buna karşılık modern dünyanın bu konulara kafa yoran kadınları, ilişkilerdeki saygınlığın ve mesafenin korunmasında olduğu gibi iffet ve namus kavramlarının korunmasındaki çabada da iki cinsi eşit derecede sorumlu buluyorlar. İlk yaklaşım kadınla erkeğin cinsiyet farklılığı yorumu üzerine temellenirken, Ümit Aktaş’ın da yakın durduğu ikinci yaklaşım bu cinsiyet farkını önemsemekle birlikte iki cinse akıl ve irade konusunda eş sorumluluk yüklüyor. Bu eş sorumluluk beklentisinin İslamiyet’in temel ilkeleriyle uyumlu olduğunu gösteren pek çok ayet var Kur’an’da ve Hazret-i Muhammed (S.A.V.)’in hayatında. Aktaş’ın yazısında yer yer vurguladığı gibi, günümüzün başını örten kızları için de tesettür konusunda önemli olan saçı kapatmak değil, Allah’a bağlılığını göstermektir ki bu konuda erkek de kadın kadar sorumludur. Tahran’da, Hüseyiniye İrşad’daki konuşmalarına katılan mini etekli kadınlar nedeniyle kurumu fesat yuvasına çevirmekle suçlanan Ali Şeriati, kendisini bu nedenle suçlayan bir dinleyicisine şöyle söylemişti: O mini etek giyiniyorsa bile, sen niye ona bakıyorsun?[6] Bu tartışma günümüzde bir şekilde varlığını koruyor. İranlı genç kızlar, başörtülerinin öncelikle erkeği namahreme bakarak günaha girmekten koruyan bir örtü olduğu şeklindeki açıklamaya karşı özellikle tepkiseldirler. Burada anlaşmazlık, takva örtüsü olarak yani Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle anlam kazanan başörtüsünün, bağlamından kopartıldığı için etkili olsun diye daha da biçimselleştirilecek şekilde, fetva örtüsü halinde kadın kitlelerine dayatılmasından kaynaklanıyor.

Dolayısıyla denilebilir ki başörtüsüne dönük tanımlama çabaları, onu örten kişinin seçme nedenlerini dikkate almadan yapıldığı sürece hep eksik kalacaktır. Modern bir eğitim almış genç kızların başlarını örtme nedenlerinden birisi, modernleşme adına şekilci dayatmalardır. Bu ayrımı gerektiği gibi anlamak, modern kültüre hakim olan bakış açısının sorunlarını kavramayı da gerektiriyor. Modernleşmeyle birlikte kadının daha bir bedeninin görünürlüğüne odaklandığı, bedenine bir bakıma yabancı bir gözle bakmaya başladığı söylenebilir. Bu yabancı göz, aklını gözlerinde toplayan Apolloncu gözdür. Bir açıdan kadını sorumlu, akleden bir birey olarak kabul eden, diğer açıdan ise ona yeni bir cinsel kimlik/kişilik vermekte zorluk çeken bir bakışı vardır kadına, modernite’nin. Geçmişte yeryüzünün Batı’sında olduğu gibi Doğu’sunda da kadının bir ruhu olup olmadığı tartışılıyordu. Modernite ile birlikte kadın, erkek kadar akıllı bir insan olarak kabul gördü ama giderek makbul kadınlık, Batılı beyaz özne erkeğin insanlık ve başarı kriterlerine bağlı olarak kabul gören bir kadın tipinin ölçüleriyle tanımlanmaya başladı. Farklı kadınlık durumlarına seslenememenin, açık olamamanın bir sonucu, kültürel ve ırki hiyerarşilerin desteklenmesi oldu.[7]

Genellikle dinlerin kadın bedenini denetim altında tuttuğu görüşü, gücünü yitirmiş pozitivist bir eleştiridir. Modern beden politikalarının kadın bedenini, bütün olarak insan bedenini nasıl da denetime tabi tuttuğu ve yönettiğine dair analizleri, Foucault ve Germaine Greer gibi yazarların eserlerinden okumaya devam ediyoruz: Çin, Sovyetler Birliği, Hitler Almanya’sı… Kapitalist uygulamalarda ise kurtarıldığına inanılan kadının aklı ve bilincinin bedenine yoğunlaşmasındaki ‘şiddet’, yeni bir esaretin de göstergesi. Dinsel değerler ve ilkeler, kadınların kişiliğinin gelişmesinin önünde birer engel sayıldıkları için değil de özellikle kapitalizmin amaçları açısından birer engel teşkil ettikleri için eleştiriliyorlar. Geleneğin bedenini tutsak ettiği öne sürülen kadının özgürleşmesi, bu bedenin tüketim ideolojisi tarafından işgal edilmesi amacıyla savunuluyor sanki.

Bununla birlikte Birikim’in konuyu tartışmaya açan yazısında ifade edildiği gibi kadın bedeninin istismar edilmesi salt modern dönemlerle sınırlandırılamaz. Modernliğin kadını her açıdan mutsuz ettiği, her bakımdan kadına haksızlık ettiği de savunulamaz. Modern kadının bağımsızlık yönünde verdiği mücadeleyle elde ettiği kazanımlar, modernlikle veya geleneksellikle ilişkilendirilemeyecek ölçüde klişe cinsel içerikli sunumların ve şovların sağnağında gözardı edilebilmektedir. Bedeni daha görünür olmanın bir sonucu olarak istismara açık görünse de aklıyla da kendini kabullendirmiştir kadın cinsi, modern dönemlerde. Bağımsızlık bir bedel ödemeden kazanılabilecek bir değer değildir. Modern kadın, kendisi olma kavgası nedeniyle mutsuz olmayı da göze almıştır. Babanın ve erkeğin himayesinin reddi, modern kadının yer yer ya da bütünüyle çatısız kalması anlamına gelmiştir. Mary Shelley’nin Dr. Frankenstein isimli romanında yoğun allegorilerle anlattığı, bu soğuk esintilere açık geçiştir.

Geleneksel kadınlık bilgileriyle kuşanmış kadın ise kat kat elbiseler giyinmiş bir Sinderella’dır. Gerçek yüzü hakikî duyguları nasıldır, belki de kendini korumanın ya da -ulaşılmazlığıyla- değerli kılmanın bir yolu sayarak, bunların bir çırpıda bilinmesini istemez. Geleneksel kadın aynı zamanda kendini kandırma sanatının ve farklı cins olmanın sağladığı kabullerin yardımıyla iktidarının keyfini süren kadındır; modern kadın ise üzerine yüklenmiş önyargıların mirasından kurtulma kaygısının da etkisiyle dürüst olma çabası içindedir, mutsuzluğu pahasına. Geleneksel kadın içinden neler geçerse geçsin, hemcinsleri tarafından oluşturulmuş, çok eski bir tarihi olan bir tür kadınlık bilgisi birikiminden de yararlanarak, biçilmiş bir role göre davranmayı sürdürmektedir. İktidar sendedir, demektedir erkeğe, asıl iktidar kendi ellerindeyken. Modern kadın ise evlilikte ya da hayatın başka alanlarında kendisine özgürlük kazandıracağını umduğu açık seçikliğinin, dürüstlüğünün, kendi ayakları üzerinde durmakta diretmesinin bedelini ödemeye devam etmektedir.[8]

Bütün bu tanımlar açısından bakıldığında, Aktaş’ın da, ‘.. bu ne bir (salt) dinsel inanç, ne de geleneksel bir davranış biçimidir; bu apaçık bir özgürleşme, öznelleşme ve siyasallaşma kavgasıdır’ diye ifade ettiği gibi başörtülü öğrencilerin bütünüyle kadının geleneksel konumunun içinden seslenen kişiler sayılmayacaklarını söyleyebiliriz. Duruşlarıyla hem geleneksel hem de modern düşünüş biçimlerine sığmayan başörtülü öğrencilerin geleneği modern dünyanın yaşayan alanlarına taşımayı üstlenen özneler olduğu söylenebilir.

Başörtülüler üzerine yapılan konuşmalar, çoğu zaman bütün başörtülüleri bir tek kişi sayarak yapılıyor. Bazı açılardan doğru olan bu hitap ya da seslenme, çoğu zaman genelleyici olduğu ölçüde bütünü görmeyi zorlaştıran açıklamalara dayanak kılınıyor. ‘Siyasal bir simge’ sayılan başörtüsünü örten kızlar, seçimleri modern dünyanın talepleriyle uzlaşmaz sayıldığı için, varlıklarına karanlık anlamlar yüklenen kuşkulu kişiliklerdi. Başörtüsü üzerinden konuşmalar giderek, ‘örfi’ diye adlandırılabilecek yeni bir başörtü yorumuna has fotoğraflara yoğunlaşmaya başladı. Bu ‘süslü başörtülü kız’ Ahmet Sait Akçay’ın yorumuna göre, yıllar yılı çirkin mürteci karikatürlerine karşı bir tepki olarak gelişen hidayet romanlarının kapaklarındaki ‘hurilerin’ tezahürüdür.[9] Bu başörtülü, onu görüntüsel olarak modern sayılan hemcinsleriyle benzeştiren taklite ve tüketime dayalı bir hayat tarzının mensubu olarak, kısmen hademe ve kapıcı kadınların başındaki örtüye yönelik yaklaşımları hatırlatan, aynı zamanda ‘kendi içine almanın’ hoşnutluğunu da kapsayan bir hoşgörüyle karşılanıyor.

’80’li yılların başörtülü öğrencilerinin giyim ve hayat tarzı ise, bir ‘kapanma’nın onayını, kapatılma durumuna rızayı değil, dayatılan beden-çağdaş giyim tanımlarından duyulan memnuniyetsizliği, bunlara yönelik bir sorgulamayı ifade ediyordu. Bu öğrenciler başörtüsünü ezilmenin ve ikinci cins olmanın onayı değil, kendi giyimleri ve seçimleri, bütün olarak da kimlikleri ve hayat tarzları konusunda karar verme hakkının bir göstergesi olarak anlıyor ve benimsiyorlardı. Başörtülü kızların varlığının modern kamusal alan gibi modernlik paradigmasının sorunları ve imkanları konusunda yeniden düşünülmesine önemli bir katkısı oldu. Türkiye ve İran’daki -zıt yönde de olsa- yukarıdan kimlik kurma politikalarından kaynaklanan, aynı zamanda bu uygulamaları kışkırtan ve biçimlendiren bir gündem oluştu, başörtüsü bağlamında. ‘Türbanlılar’ feminist okumalara bazen anlayışlı bir ilgiyle, bazen de başörtüsünün erkekegemen yapıyla ilişkilendirilmesine dayalı bildik mesafe gözetilerek dahil edildiler. Modern kamusal alan, dini simgeler üzerinden yeniden tartışmaya açıldı. Kamusal alan filozofu Habermas birkaç yıl önce, Tahran üniversitesinde konuşurken, kamusal alanın dinsel simgeler açısından yeniden düşünülmesinin gerektiğini vurgulamıştı. Göçmenler konusundaki çifte standartları da etkileyen bir işlevi oldu başörtüsü yasaklarının. Fransa bu konuda ilginç bir örnek. Aktaş’ın da atıfta bulunduğu Ranciere, Bodiou gibi Fransız filozoflar, öznel bir aktör değilken sayıma tabi tutulan göçmenlerin öznel bir aktör haline geldiklerinde nasıl da sayımdışı tutulduklarını dile getirirken, başörtülüleri de dikkate almış olmalılar.

Başörtüsü yasakları dini anlamı olan pek çok değerden ziyade başörtüsünün konuşulmasına yol açtı ülkemizde, bu nedenle bu alanda savrulmalarla sonuçlanan abartılar da yaşandı, siyasal istismarlar da. Edebiyatçı yanımla, yazar olarak kılık-kıyafet konusuna bu denli yoğunlaşmam zorunlu muydu diye soruyorum kendime zaman zaman. Başörtüsü yasakları Doğu ve Batı, geleneksellik ve modernlik, İslam ve Laiklik arasında salınan Türkiye’nin şekillere kilitlenen siyasal ve sosyal politikalarının dayattığı bir talihsizlik. Dini öğrenmek isteyen gençler, yabancısı kılındıkları kalın kitapları kaldırıldıkları raflardan, kapatıldıkları kutulardan çıkartarak okuyor, sonra da bu okuduklarının içinde kendilerini yerleştirebilecekleri alanlar arıyorlardı. Geçmişin mirasının olduğu gibi tekrar edilmesi gibi, bu mirasın içinde kendini yitirmek de bize o mirası bırakan insanlara haksızlık yapmak demek. Doğu ile Batı arasında salınan Türkiye’de ortaya çıkan muşaret boşluğu, dindar gençlerin ’80’li yıllarda büyük bir açlıkla fıkıh külliyatlarına yönelmeleri gibi bir sonuç vermiştir. Fıkhı yeniden şekillendiren, hayattan yükselen eleştiri ve taleplerdir. İslamcılığın yeni bir yükseliş yaşadığı 80’li yıllarda okumalar en fazla fıkıh külliyatları üzerine yoğunlaşıyordu ama okumalardaki ezbercilik nedeniyle, fıkıh konusunda işte bu inceliğin ayırdına varılamıyordu.

Bu nedenle de İslamcıların topluma dayatıldığını düşündükleri tüketim ideolojisinden beslenen hayat tarzına karşı oluşturmaya çalıştıkları hayat tarzı, tıpkı laikçilerin de yaptığı gibi, en fazla biçimler üzerinden kurulmaya çalışılmıştır. Bu biçimciliğin öncelikle kadınları etkilediği çok açık. Modern dünyada pek çok şey değişse de, Müslüman kadının istikrarı korumak üzere sabit bir varlık olarak kalması gerektiği varsayılıyordu. Modernlikle din arasında en az iki yüz yıl boyunca ertelenen tartışma başlıklarının büyük bölümü, kamusal alanla ilişkili sayılmadığı için de önemli bulunmayan kadınlara has meselelerden oluşuyordu. İslamiyet’in namus ve iffet gibi konulardaki bütün sorumluluğu bir taraftan da bu sorumluluğu üstlenmeleri beklenmeyecek kadar zayıf bırakılan kadınlara yüklediğini varsaymak, büyük bir tutarsızlık. Kur’an ayetleriyle iman edenlere kadın-erkek ayırt etmeden sık sık ‘düşünmüyor musunuz, akletmiyor musunuz’ diye soran bir dinin, mevcudiyetini özellikle kadının sorumluluğuna yükleyen bir namus ve iffet anlayışını, kadının göz önünden ve hayattan uzaklaştırılmasına bağlaması hiç makul değil.

İslamcılık aynı zamanda bu tutarsızlıkları sorgulama yeteneğine sahip ve ana dalga itibarıyla erkekle kadını hareket içinde eşit ve aynı saflarda görmesi bakımından, ‘feminist’ bir hareketti. İkincil kaynakların ezbere dayalı okumalarının öne sürdüğü kadını ikinci cins insan sayan, kadın cinselliğini fesat kaynağı olarak tanımlayan yaklaşımlar, İslamcılığın genel eğilimini belirlemede etkili olamamıştır. Kitap okumak, okunanlar üzerinden üretimde bulunmak kadınların bilinçlenmesi için olmazsa olmaz bir etkinlik sayılıyordu. Müslüman kadın hayat tarzını, bilinçlenmesini sürdürmesine yardımcı olacak kültürel ve eğitsel etkinliklere boş zaman ayıracak şekilde tanzim etmeli, bunun için de özellikle ev işlerinden ve eğlenceden feragat etmeliydi. Elindeki kaynaklara dayanarak, çok uç noktalara kadar uzanacak haklarla donatılmış olduğuna inanan bu kadın, Şafi fukehasından İmam-ı Nevevi’nin bu bağlamdaki açıklamalarına dayanarak istemezse bebeğini emzirmez, istemezse ev işi yapmazdı. Evlendiğinde soyadını değiştirmesi gerekmez, ekonomik açıdan da özerkliğini korurdu. Tekvir ve Zümer surelerinin ayetleri, kız çocuklarına yönelik cahili ‘cins kırımı’nı ya da cinsel horgörüyü sorguluyorlardı.

İnsan bir cinsle, bir kimlikle dünyaya geliyor ama kendi çabasıyla kimliğini geliştirme yükümlülüğüyle değer kazanıyor. Her insanın özünde iyiliğe eğilim vardır; haksızlıklara, adaletsizliklere, sömürüye karşı olma eğilimi... Feminist eleştirilerden haberdar olmayan Müslüman bir genç kız da ayet ve hadislerin yardımıyla, cinsler ve ırklar arasında üstünlüğün takva ile ya da emeğiyle kazandığının değeriyle ölçülmesi gerektiği kanaatine ulaşabilir.

Başörtüsüne anlam kazandıran takva örtüsü, içsel derinleşmenin, sadeliğin ve tevazunun dışavurumudur. Başörtüsünün de parçası olduğu bir değer yargıları bütününü benimsemeniz, giyim-kuşamınıza kendi kişiliğinizin damgasını vurmaya hakkınız olmadığı anlamına gelmez. Buna karşılık, evden çıkmadan ayna karşısında bir-iki saat geçiriyorsanız, tesettürü gerçekleştirmiş sayılmayabilirsiniz. Yine de sosyolojik açıdan baktığımızda, tesettürlü sayılmayabilecek şekilde giyinmiş bir genç kızın başını örtme kaygısını da hissetmesinin bir anlamı olmalı. ‘Türban’ olarak isimlendirilen başörtüsü, dine ve geleneğe de atıfta bulunmakla birlikte, yeni bir olgu. Yeniliği, seçimle gerçekleşmesinde, bir hayat tarzı ve dünya görüşünü temsil ediyor olmasıyla ilgili. 80’li yıllarda başlarını örten öğrenciler, bu seçimlerini Nur ve Ahzab surelerine dayanarak bir özgürleşme ifadesi olarak benimsemişlerdi. Bu anlamda Ümit Aktaş’ın da vurguladığı gibi başörtüsü ne erkekegemenliğinin bir talebidir ne de bir ezilme biçiminin onayıdır; topluma, tarihe, ideolojiye, moda merkezlerine, kadın cinselliğini tüketen bütün sektörlere karşı, kendi kimliği, kanaatleri ve beden anlayışı için bir özgürlük alanı açmanın ifadesidir.

Başörtünün erkekegemen kültürün bir simgesi olarak kadınların baskı altında tutulmasına katkıda bulunduğu şeklindeki iddia, söz konusu kişilerin gerek başörtme nedenleri gerekse de ortaya koydukları hayat tarzı dikkate alındığında da, gerçeklikten uzaktır. Bu başörtülüler her zaman, erkekegemen kabulleri değil, Allah’ın rızasını kazanmayı, bununla bağlı yüksek ilkeleri gözetmeyi amaçladıkları için başlarını örtmek istediklerini ifade ediyorlar. Kadın bedenine ilişkin istismara ve bağımlılığa yol açan söylemler bağlamında yalnızca modernist söylemleri değil, din adına korunan gelenekselci söylemleri de sorguluyorlar. Hangi giysiyle daha dindar olabilecekleri konusunda olduğu gibi, çağdaş kılık kıyafet bağlamında da kendilerine yönelen dayatmalara itiraz etmeyi sürdürüyorlar. Bu durumda başörtüsü aynı zamanda baba ve devlet tarafından temsil edilen pederşahi ve erkekegemen kurgulara yönelik bir sorgulama olarak da görülebilir. Bedenin görünürlüğü bağlamında Allah’ın rızasına yapılan gönderme doğrudan bir amacı yansıttığı gibi, kutsallık halesi dolayımıyla kendi bedeni üzerinde herhangi bir ‘fani’ otoritenin iddialarını kabullenememenin de ifadesi olmaktadır.

[1] Abdulkerim Suruş, Kadın Haklarında Daralma ve Gerişlemeler, Zenan (Kadınlar) dergisi, sayı 59, s. 32.

[2] Camilla Paglia, Cinsel Kimlikler - Nefertiti’den Emily Dickinson’a Sanat ve Dekadans, Epos, s. 44.

[3] Meral Akkent, Gaby Franger, Dağyeli, Frankfurt (Main), 1984. s. 149-151.

[4] Cihan Aktaş, Türbanın Yeniden İcadı, Kapı Yay., 2006, s. 273.

[5] İris Murdoch, Melekler Zamanı, Ayrıntı Yayınları, s. 72.

[6] Ali Rahnema, Ali Şeriati, Bir İslami Ütopyacının Siyasi Biyografisi, Kapı yayınları, 2006, s. 385.

[7] Robert Young, Beyaz Mitolojiler, Bağlam, Ekim 2000, s. 252.

[8] Cihan Aktaş, Modern Kadın Ucuz Kadın mı, Gerçek Hayat dergisi, 14-21 Eylül 2006.

[9] Ahmet Sait Akçay, Bellekteki Huriler-İslamcı Popülist Kültüre Eleştirel Bakış, Selis Kitaplar, s. 49.