Anasayfa > Birikim Arşiv > 217 - Mayıs 2007 > 14 Nisan Mitingi: Korkular ve Tehditler Galerisi

14 Nisan Mitingi: Korkular ve Tehditler Galerisi

Ömer Laçiner | (Sayı : 217 - Mayıs 2007)

14 Nisan mitingi: Korkular ve tehditler galerisi

Nisan ayına damgasını vuran iki olay, Ankara’daki “laik cumhuriyeti savunma” sloganlı miting ve Malatya’da üç Protestanın “misyoner” oldukları gerekçesiyle hunharca öldürülmeleri, zihinlerimize üstüste basılmış iki fotoğraf gibi yansıdı.

Çok değil, bundan on-onbeş yıl önce, yine bir “laik cumhuriyeti savunma” mitingi yapılmış olsa ve iki üç gün sonra da benzer bir misyoner-Hıristiyan katliamı olsaydı; mitingin sözcü ve katılımcıları “işte bunların olmaması için, bu kör vahşetin kaynağını -dini/İslamcılığı- dizginlemek için uğraşıyoruz, anlayın” der; buna mukabil, cinayeti resmen kınayıp cinayetin dinsel gerekçesini sahiplenenler ise canileri “tahrik eden”, onları “dinimiz tehlikede” korkusuna iten “iç faktör”ün işte o mitingler olduğunu söylerdi.

Oysa, şu son üç-beş yıldır “misyoner” tehlikesi üzerinden “din elden gidiyor” alarmı verenler, en bağnazlarından itibaren derece derece İslamcılıkla ilişkilendirilenler ve geleneksel milliyetçilerden ibaret değil. Ecevit çiftinin de katıldığı, Ordunun da tehdit listesine dahil ettiği “misyoner” tehlikesi motifi; 14 Nisan miting kürsülerinde haykırılmadan önce de birçok laik-ulusalcı yayında defalarca işlenmiş, misyonerler aracılığıyla İslamiyetten dönenlerin sayısı abartılarak tehlike-tehdit sinyalleri verilmişti. “Ulusalcı” yani sütre gerisi faşisti Aydınlık başta olmak üzre “laik cumhuriyet” şemsiyesi altında toplanmış güruhun tümü, bir yandan “şeriati”ni yani hukukunu berbat bir ortaçağ karanlığı olarak niteledikleri İslamiyetten kaynaklanan “şeriat tehdidi”ni en acil ve büyük tehlike ilan edip, bir yandan da kişilerin o İslamiyetten dönmesini tehlike saymanın akla, akliliğe zarar bileşimine aldırmayan bir gözü kararmışlık içindeydiler.

14 Nisan mitingine katılanların değil ama kürsüsüne, tertip heyetine egemen olanların büyük çoğunluğu ile dinî ve milliyetçi bağnazlık odaklarının “misyoner tehdidi”ndeki bu örtüşmeleri, istisna değildi. Birbirlerini tehdit-tehlike olarak itham etmeleri bir yana bırakılacak olursa, her iki cenahın da gerek başlıca tehdit-tehlike konuları bahsinde, gerekse o tehlikelerin argümanlaştırılmasında örtüşmeyen bölgeler çok daha az görünüyor şimdilerde. Yaşamlarının biçimsel boyutundaki “zıtlık”lar ve birinin dinî diğerinin seküler bir dille konuşmasındaki farklılık, her ikisinin de korkular ve tehdit algılarıyla kuşatılmış bir zihniyet dünyasına sahip olmak, zihniyet dünyalarının kurucu öğelerinden çok o korku ve tehdit titreşimlerinden beslenmek gibi ortak bir özellikte birleştikleri gerçeğini çoğu durumda gizleyebiliyor. Ama, tehdit, tehlike, korku algısıyla yaşanan süre uzadıkça, tıpkı bir zehrin farklı organizmalardaki hayatî işleyişlerde benzer semptomlara yol açması ve işleyişin yerini semptomun alması gibi, korku ve tehdit algısını içselleştirmiş “düşünce” dışavurumlarını öne çıkaran bu iki kesimin “fikrî organizma”larındaki farklılık da silikleşebiliyor. Böylesi bir benzeşme noktasında, tarihen birbirlerinin zıddı olarak oluştukları gerçeğini unutmama, birbirinin ötekisi olma işlevi sembollere yükleniyor. Sakal bırakmaya karşı matruşluk, türbana karşı açık baş, içki yasağına karşı içkili toplantı, gerçek bir fikrî benzemezlikten sözedilebildiği devirlerden çok daha aşırı bir hassasiyetle ve önemlilik, anlam atfıyla alamet-i farikalaştırılıyor böylece.

Türkiye’de toplum çoğunluğu, din, laiklik, milliyet, kimlik konularını, bir kesimi ötekileştirerek, bir biçimde izole edilmesi zorunlu tehdit addederek, böylece oluşturulmuş bir “temel sorunlar” gündemini empoze etmeye çalışan odak ve hareketlere tam teslim olmuş değilse de; bunların yarattığı, beslediği atmosferden sıyrılmak için güçlü bir silkiniş iradesini de şimdiye kadar gösterebilmiş değil. Bu hava ondan pek çok vesileyle rahatsız olduğunu belirtenler tarafından bile solunmaya devam ediliyor. Tanıl Bora’nın Birikim’in önceki sayılarında özel olarak işlediği Türk sinizmi, orada da belirtildiği gibi bir bakıma bu havanın hem ürünü hem de onunla yaşamanın biçimi.

O yazılarda altı çizilen noktalar da hatırlanarak burada üzerinde duracağımız nokta, büyük çoğunluğun sinizm(ler)le tahammül edilebilirleştiğini farzettiği bu havaya, neden bu denli aşırı bir korku, korkutma pompalanabildiğidir. Korkmanın bir zayıflık ve yetersizlik durumunda etkili olabileceği ve o zayıflık üstesinden gelinemez addedildiği ölçüde de korkma duygusu akliliği bastırıp içgüdüsel karşı koyma tepkilerine, sinme veya canhıraş saldırı biçimlerine kapı açacağına göre; Türkiye’de toplum çoğunluğunun sözkonusu odaklar tarafından tehdit-korku kaynağı konusu olarak formüle edilen sorunları medenî aklın zeminlerinde konuşmak ve çözme girişimleri neden bu denli sınırlı bir destek bulabilmekte; daha doğrusu korkular körükleyen demogojilerle bu tür girişimleri daha baştan boğmaya çalışan o odaklara “bir dakika, önce iyice bir dinleyelim” diyecek toplu bir karşı koyuş neden bu denli seyrek ve cılız olmaktadır?

Türkiye toplumunun derece derece ve farklı tezahür biçimleriyle geneline şamil olan bu, zayıflık ve yetersizlik kabulü, özetle bir özgüvensizlik sorunudur. Bu özgüvensizliğin, toplum olarak “Batı” karşısında son iki üç yüzyıl yaşanmış eziklikten kaynaklanan tarihsel nedenlerin, hakim Sünni formalizminin kişilikleri, yasaklar, bastırmalarla iğdişleştirici özelliğini taşıyan toplumsal geleneklere bağlı etkilerin ... vb. oluşturduğu karmaşık bir kalıntıdan oluştuğunu; saltanatlardan cumhuriyete geçişle de değişmeyen otoriter devlet(çilik)in tabularla kuşattığı düşünsel dünyamızın da bu kalıntıyla hesaplaşma kanallarını tıkayıp akutlaştırdığını söyleyebiliriz. Buna 1980’lerden itibaren teknolojik devrimlerle tüm sınır ve kuralları zorlayıp aşabilen küresel iktisadi dinamiklerin tüm toplumlarda ve özellikle de “Batı”nın yakın periferilerinde en alttaki kesimlerden yukarılara doğru hızla yayılan “tutunamama” endişelerini ekleyip, sözkonusu özgüvensizliğin katmerlendiği sonucuna varabiliriz.

Bunlar zor itiraz edilebilir tespitler olabilir ama o özgüvensizlikten kurtulabilme yolunu açacak teşhisler de değildirler. Ya geçmişe ait olgulara ya da doğrudan etkileme imkanı olmayan uzaklık ve güçteki nedenlere işaret ettikleri için o tespitler, bizi sadece bir müdahale edilemezlik çemberi ile kuşatmış olur. Gözlerini bu çembere dikmiş kişi ve toplumlar böylece özgüvensizliklerini tekrar tekrar besleyen bir fasit daire kurmuş olurlar kendilerine. Bu da, tarihsel oluşumlarını o artık “müdahale edilemez” olguların teşekkülü safhasına borçlu olan İslamcılık, milliyetçilik ve laiklik eksenli Atatürkçülüğün, üzerine inşa edildikleri acz duygusunu korkuya dönüştürerek çoğaltan yansıtıcı duvarlar içinde hapsolmak gibidir. Her biri ötekisiyle çatışan veya rekabet eden bu akımların şu son on-onbeş yıldır, kendilerine bir korkular, tehditler galerisi kurarak, bunun içinden konuşuyor olmaları; o duvarların kimlerin eseri olduğunu da işaret ediyor.

Özgüvensizlikten kurtuluşun ilk adımı müdahale edilebilir olan, edilmesi zorunlu hale gelen ilk “nokta” burasıdır.

Türkiye toplumu, bu toplumu oluşturan insanlar geçmişe müdahale edilemez olduğunu bilir; onları “tutunamama” endişelerine sürükleyen küresel iktisadi dinamiklere bu endişeyi yok edecek bir müdahale imkanına şimdilik sahip olmadığını kabul edebilir; ama en azından ve asıl önemli olarak da müdahale edebilmenin hayatî koşulu ve ilk adımının da bizzat kendinde, kendi zihninde bir silkiniş olduğunu artık anlamak zorundadır. Her biri belirli bir dönemin korku ve acz duygularından teşekkül etmiş ve bu duyguları besleyebildiği, körükleyebildiği ölçüde etkili olabilmiş bu akımların kuşatması altındaki zihnini, “temizleyebilme” iradesini göstermeli, buna her yönden teşvik edilmelidir.

Bilhassa belirtmek gerekir ki; herbiri de görece farklı açılardan aynı “doğal” zayıflık endişesinden beslenen bu akımlar sinme veya can havliyle saldırı reflekslerine kolayca teslim olan zihni kurgularıyla öncelikle akliliği, yani insanca, salt insani düşünüş ve davranışın bu temel dokusunu kötürümleştirme noktasında ortaktırlar. Hangisinin bu fasılda daha etkili olduğu tartışılabilir veya bir derece sorunudur. Ama tümünün de, ancak aklilikle karşılıklı beslenerek hakkıyla işleyen vicdan ve adalet duygumuzu, bu salt insani boyutumuzu kolayca iptal ettikleri, ettirdiklerini gösteren sicil dosyalarının kabarıklığı, o tartışmayı bir detaya indirecek seviyededir.

Yazının başlangıcında değindiğimiz o katliamı ve buna gerekçe olan “misyoner tehlikesi” bahsi, sözünü ettiğimiz akliliğin kötürümleşmesi ve buna eşlik eden vicdan - adalet duygusunun iptalinin apaçık bir örneği, doğrulanması gibidir. Günümüz İslamcılığının ve ardından geleneksel milliyetçiliğin geçmişten beri, “laik” Atatürkçülerimizin de açıkça şu son beş on yıl öncesinden itibaren dillerine doladıkları bu “misyoner tehlikesi” akıl vicdan ve adalet terazisinde nedir?

Eğer aklını, vicdanını ve adalet duygusunu kötürümleştirmemiş bir laik iseniz, insanların şu veya bu dini tercih etmelerinin sizin için bir önemi olmaması gerekir. Çünkü sizi ilgilendiren sadece “dinin devlet/siyaset işine karıştırılmaması”dır. Hıristiyanlık ve hele Protestanlık gibi bu “siyaset karışma” bahsinde en azından İslamiyetten daha az hevesli bir dinin mensuplarının İslamiyet aleyhine çoğalması sizi memnun bile edebilir üstelik. İslamiyeti sahiplenme bahsinde aralarında derece farkı olan geleneksel milliyetçilik ve İslamcılığa gelince, bunlar neden İslamiyetin Hıristiyanlık aleyhine hızla onca yüzyıl gelişmesinin sadece güç-kılıç zoruyla mı olduğuna mı inanıyorlar ki, güç-kılıç ve üstüne “para” zorunun Hıristiyanlık lehine çalıştığı şu dönemde tersine bir sürecin yaşanacağı endişesine kapılabiliyorlar? Oysa İslamiyetin “tebliğ” yoluyla, benimsenerek kabulüne dair yığınla tarihsel kanıtın yanısıra pekçok güncel örnek de var. Kaldı ki en geniş çapta yürütüldüğü geçen yüzyıldaki misyoner faaliyetlerinde bile pek az Sünni Müslümanın din değiştirdiği de bir vakıa.

Dolayısıyla akli düşünüşün misyoner faaliyetlerin “din elden gidiyor” teşhisi koymanın fazlasıyla abartılı olacağını söylese de, en “ılımlı” Müslümanın bile bu “tehlike” çığırtkanlığını ciddiye alabiliyor olmasının nedeni, bütün o olgulara rağmen bastırılamayan bir zaaf duygusu, kabulü olmalıdır. İslami inançtan Hıristiyanlık lehine vazgeçilebileceğine dair bir zaaf ve bunun verdiği korku olabilir bu. Ve herhalde böyle olmalıdır ki, aklı ve aynı zamanda vicdanı, adilliği de kötürümleştiren o zaaf duygusuyla İslami endişe sahipleri, “Hıristiyan ülkelerde” Müslümanların geniş bir tebliğ özgürlüğünden yararlandıklarını dikkate alıp “aynı hakkı onlara da tanımalıyız” diyemiyorlar. Ve yine eklenmelidir ki; çok değil daha 40-50 yıl önce Batı Avrupa’da herhalde bir elin parmaklarından daha az cami varken, şimdilerde cami sayısı binleri aşmış, onbinleri aşkın Hıristiyanlıktan dönmeler de dahil milyonlarca Müslümanıyla İslamiyet bu “Hıristiyanlık kalesi”nde ikinci din konumuna gelmişken eğer bu olgu İslamiyetin alanı genişliyor “ferahlığı” yaratmıyor da üç beş misyonerin ürkek faaliyeti “İslamiyet elden gidiyor” paranoyasına yetiyorsa ortada gayet ciddi bir zaaf duygusu sorunu var demektir.

Akıl, vicdan ve adalet duygusuyla izah edilmesi sözkonusu bile olmayan bu “misyoner tehlikesi” tezinde ortaklaşan İslamcı, geleneksel milliyetçi ve “laik” Atatürkçü akımların, milletin “insan malzemesi”nde, din ve inanç sağlamlığında teşhis ettikleri ve giderilemez saydıkları zaaflar üzerine inşa edilmiş olduklarını belirtmiştik. Bu zaafları birer korku ve korkutma kanalı olarak kullanmaları ve bunların ifrazatlarıyla gözeneklerini doldurdukları fikrî içerikleri ile, o zayıflıkların kabulüyle oluşan özgüvensizliği pekiştirdikleri gibi, bizzat bu akımın odakları da aynı özgüvensizlikle maluldür. Ve seslendikleri topluma bu “aşılama”yı yaptıkları her girişimde kendi özgüvensizliklerini de çoğaltmaktadırlar. O nedenle bunların hiçbirisi gerçek bir umut tablosu, ferah bir gelecek perspektifi sunmaz, sunamaz. Çünkü özgüven, ciddi, gerçek bir umutun beslenmesi için zorunlu kaynakların birincisidir. Özgüvenden ve dolayısıyla umutlu bir gelecek perspektifi oluşturma yeteneğinden yoksun oluş, kendini “direniş” perdesi altında gizler. Bu bakımdan, herhangi bir akımın önerdiği düşünüş ve davranış ufkunda yeni, umut yüklü bir gelecek tasarımına ilişkin ögeler ile direnişe dair öğelerin oranı onun nasıl bir özgüven duygusu, inancına yaslandığının da göstergesidir.


14 Nisan mitinginde toplanan yüzbinlere kürsüden atılan nutuklarda İslami-şeriat tehlikesinden ziyade “emperyalist tehdit-tehlike” motifinin işlendiği görüldü. Miting, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle, bu makama R.Tayyib Erdoğan’ın veya onun gibi “İslamcılık” kökenli birinin getirilmesini “hayatî bir tehlike” sayan bir duyarlılık harekete geçirilerek örgütlendi. Dolayısıyla kürsüden bu tehlikeyi vurgulayan, bunun verdiği tehdit duygusunu körükleyen ve tepkileri “İslamcılık”a, AKP’ye odaklayan nutuklar bekleniyordu. Oysa konuşmacılar, AKP’de somutlaştırdıkları İslamcılığı, anti-laik tehlikeyi, ABD ve AB emperyalizminin bir aleti olarak sunan, dolayısıyla tepki odağını “dışarıya” yönelten bir taktik uygulamış oldular. Bu söylem kaydırması herhalde tesadüf değildir. Yeterince kanıta sahip olmasak bile bu kaydırmanın mitingin geri planındaki bazı gelişmelerle doğrudan ilgili olduğuna dair hayli karine gösterilebilir. Bu karinelerin ilki, adı darbe söylentilerinin tam ortasında yer alan ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’lu tertip komitesinin merkezinde olmasına rağmen kürsüye çıkmamasıdır. İkincisi, “darbecilik”in sivil uzantılarının en popüleri sayılan Kanaltürk sahibi Tuncay Özkan adlı kişiye ancak ite kaka ve kısa olmak kaydıyla konuşma fırsatı verilmiş olmasıdır. Üçüncüsü tümü de “darbecilik”i şu veya bu biçimde destekleyen “Ulusalcı” yani neo-faşist odakların tümünün de miting sonrasında, beklediklerini, elde edememişliği yansıtan bir rahatsızlığı, belirgin bir hayal kırıklığını gizlememeleridir. Bunlar, her ne kadar 29 Nisan’da bu kez bir “gençlik mitingi” tertipleyeceklerini ilan ediyor olsalar da, 14 Nisan mitinginden arzu ettikleri sonucu elde edememiş olmamın burukluğunu telafi edecek gibi gözükmemektedirler.

Bunların 14 Nisan mitinginde “arzu ettikleri” şeyin Mussolini’nin ünlü Roma’ya yürüyüşü ile elde ettiğine benzediği söyleniyordu. Miting de AKP’ye odaklanacak bir laiklik tehdidi kışkırtmasıyla “coşturulacak” yüzbinlerin hükümetin alacağı tedbirleri ya boşa çıkararak veya felç ederek ya da bu önleyici barikatlarla kanlı bir çatışmaya girişerek bir “askerî müdahale” ortamı yaratabilecekleri konuşuluyordu. Bu “coşturma” ve sonuçlarının, mitinge katılacak geleneksel milliyetçi topluluklar üzerinden alınacağı da ima ediliyordu. Geleneksel milliyetçiliğin karar merkezleri, bu “müdahale ortamı” yaratma” projesinde kendilerine kullanılacak alet rolü tanıyan ulusalcı emekli subay ağırlıklı çekirdeğin bu davetine, mitinge usulen katılsalar bile icabet etmeyeceğini, bu noktada kararlı ve tedbirli olduklarını herhalde önceden ve inandırıcı biçimde göstermiş olmalılar. MHP’nin belki de BBP’nin mitinge ancak varlıklarını neredeyse belli etmeyecek biçimde katılmış olabilecekleri böylesi bir arka plan gelişmesi ile doğrudan bağlantılı olabilir. Onların böylece katılmaması ise “müdahale ortamı hazırlama” projesinin vurucu ayak takımı işlevinden yoksun hale gelmesi ve dolayısıyla rafa kaldırılması anlamına gelmiştir.

Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın ulusalcı-darbeci kanatta güçlükle sakladıkları bir soğuk duş etkisi yaratan konuşması bunun sonucu mudur; yoksa bizzat bu konuşma da o rafa kaldırma zararının bir etkeni midir, bilmiyoruz.

Karinelerden hareketle çizdiğimiz bu arkaplan gelişmeleri sonucunda mitingi tertipleyenler, olağan “sözde anti-emperyalist” söylemlerinin içerdiği öfke-tepki dozunun sınırlarını çok aşan dozda nutuklarla kalabalığı coşturmaya çalışırken, o coşan tepkinin hemen yanıbaşlarındaki bir “hedef”e odaklanacak türden olmadığını biliyor olmalıdırlar. Demokratik bir hakkın kullanılma sınırlarını aşmamaya özen göstermeye şu özetle anlatılanlar sonucunda razı oldularsa; bu mecburiyetten duydukları burukluğun öfkeli tepkisini, tam bir atış serbest uslubuyla emperyalizme veryansın ederek biraz tatmin etmiş de olmuşlardır.

Yakın zamana kadar yaptıkları “İslamiyetin-şeriatin karanlık yüzü” edebiyatıyla damgalı “laiklik”lerine “misyoner tehlikesine karşı İslamiyeti savunmak” gibi aklı dumura uğratan bir unsur katmakla; bu Ulusalcı lakilerimiz, ya AKP’ye “şeriatçı” yaftasını takmaktaki o gözü kapalı ısrarcılıklarından veya genel olarak laiklik adına mücadele etmenin ciddi bir temele dayanmadığını kabul etmeme inadından vazgeçme işareti mi vermiş oluyorlar; yoksa bu ısrar ve inadı mantıki sonuçlarına vardıracak güç düzeyinin hayli altında kalmaya mahkum olduklarını teslim ederek tarihsel rakipleriyle bir uzlaşma zemini oluşturma sinyali mi veriyorlar? Henüz bilmiyoruz. Ama AKP, eğer şu sıralarda ortalığı saran “Cumhurbaşkanlığı konusunda, özellikle laikçi cepheyi suspus edecek bir sürpriz yapacak” yollu söylentiyi doğrulayacak bir hamle yaparsa; zaten nefes nefese olan laikçi akımın soluğu nihayet tükenmese de, ülke atmosferini ağırlaştırma performansının sözü edilemez düzeye inmesi ile bir ölçüde olsa da ferahlayacağımızı söyleyebiliriz.