Anasayfa > Birikim Arşiv > 71-72 - Mart/Nisan 1995 > Daha Öğreneceğimiz Çok Şey Var

Daha Öğreneceğimiz Çok Şey Var

Yelda | (Sayı : 71-72 - Mart/Nisan 1995)

Arkadaşıma Dokunma kampanyasındaki kadınlar olarak içinden çıkamadığımız ırkçılık tartışmalarımız, İHD İst. Şb. Azınlık Hakları İzleme Komisyonu’nun düzenlediği aylık toplantılar, nihayet azınlık statüsündeki insanların da alındığı televizyon programları... Bütün buralarda, etnik ayrımcılıkları sayıp dökerken bunlar ırkçılık değil de, net daha ne olmalı ki, ırkçılık sayılsın diye düşündüm hep. Özellikle televizyondaki programlarda (Rüstem Batum Show ve A Takımı) azınlıkların konumu adeta aşırı uç gibiydi; bir yanda MHP’den, Ortadoğu gazetesinden değerli görüşlerini beyan etme üzere çağrılmış kişiler, öte yanda azınlıklar ve solcular –ki azınlıklarla solcuların ilişkisinin ne kadar yanyana olduğu da bence çok tartışmalı– veya bir yanda azınlıklar, öte yanda İslâmcılar...

Muhalif kamuoyumuza göre, Türkiye’de Türk “milleti”, Kürt “ulusu” yaşamaktadır, ha bir de azınlıklar (=gayrımüslimler) vardır. Lazların, Çeçenlerin durumu ise hepten kafa karıştırmakta, sıralamada (çünkü bir sıralama yapılıyor) nereye oturtulacağına karar vermekte zorlanılmakta. En iyi yaşayan bilir. Acaba bu, egemen millet, ezilen ulus, azınlık gruplardan insanlar neler düşünür? Bunlar bir dergi sayfalarında olsun yanyana getirilse de, nasıl bir manzarayla karşı karşıya kalacağımızı görsek. Bu, yaşadığımız topraklar üzerinde, hapsedildiğimiz sınırlar içinde kendi kimliğimizi, birbirimizin kimliklerini nasıl gördüğümüzün ortaya çıkması, görülebilmesi bakımından önemli bir çalışma olur, diye düşünüyordum.

Irkçılığı Türkiye özelinde tartışmak için önce belki, Türkiye’deki etnik gruplar ve etnik kimliklerin durumuna topluca bakmak ufuk açıcı olabilir deyip Birikim’e böyle bir dosya yayımlamalarını önerdiğimde –o sırada çok konuşmuş olacağım ki–, bir iki gün sonra arayıp, “Sen yap bizim için” dediler. Seve seve kabul ettim. Ekim ayı idi. İnsan Hakları Haftası olduğu için Aralık sayısında yayımlanmasını düşündük. Evdeki hesap çarşıya uymadı. İnsanlardan yazı toplamanın genel zorluğuna, Türk-İslâm egemen çoğunluktan olmayanlardan böyle bir konuda yazı istiyor olmanın zorlukları da eklendi. Sonuçta, madem geciktik, hiç olmazsa ırkçılıkla Mücadele Haftası’nın olduğu Mart ayındaki sayıda yayımlansın dedik. Böylece, Misakı Milli sınırları içindeki değilse de, hiç olmazsa İstanbul’dan, Ankara’dan ulaşabileceğimiz kadar değişik etnik gruplara mensup insanlardan yazılar almaya soyunduk. Tabiî, falan etnik gruptan bir insanın, o grubu temsil edemeyeceğini de bilerek.

“Ulaşabildiğimiz kadar”ına bakılacak olursa, sadece İstanbul ve Ankara’daki etnik mozaiği bile yansıtmadığı görülecektir. Boşnak, Tatar, Çingene, Arnavut, Yezidi yok mu İstanbul’da? Var. Eksikler çok, ama en üzücü olanı, İstanbul’da bir dosya hazırlarken Rumlarla ilgili bir yazı almayı beceremeyişimiz oldu.

Zazalık da epey hassas bir konu olmalı ki, ta Almanyaları, İngiltere’leri aramak zorunda kaldık. Çünkü mesela “Dersimliyim, Zazaca konuşuyorum, ama Kürd’üm. Zaza-Kürt ayrımı yapmam, yapanlara da iyi gözle bakmıyorum. İstihbaratın işidir bu ayrımı yapmak, Kürtlüğü bölen dayanışların içinde olmam” diyerek karşı çıkanlar oluyordu. Biz Türkiye’de yaşayan grupların Türkiye’deki durumlarını, sorunlarını, haklarını, taleplerini ortaya koymak isterken Kafkas halklarıyla ortak bir dil tutturmakta da epey zorlandık, çünkü onların anlatmayı istedikleri Türkiye’den çok, Çeçenya, Lazonya, Abhazya idi.

Görüşülen insanların sayısı, bu dosyada yazısı yeralanların iki katı idi. Nezih kamuoyumuzun tecavüzden aklayıp Çingenelikten karaladığı Metin Kaçan yazısını bana iletemeden muhtemelen tüm Birikim okurlarının mâlumu olan olayın “kahramanı” oldu.

İnsanlara ulaşmak benim için hiç zor olmadı, ama esas mesele ulaştıktan sonrakiydi. Derdimi nasıl anlatacaktım? Sırtımdaki dağ gibi bir tarihle, hangi yüzle istekte bulunacaktım? Kendi yanlışlarım da cabası. Bana neden güvensinlerdi ki? Sözün dönüp dolaşıp tarihe dayandığı, kimsiniz, nerelisiniz, kim olarak tanınıyorsunuz, kendinizi kim olarak hissediyorsunuz, kendinizi yerli hissediyor musunuz, yabancı sayılıyor musunuz, kimliğinizin yoksayılması ya da hatırlatılması hangi durumlarda rahatsız edici, gibi soruları sorsa mıydım?

Sorular, nerede, ne zaman, nasıl, kim tarafından, kime, ne sorulduğuna bağlı olarak aslında beklenen bir cevabı da içinde barındırır. Sadece ne yapmamam gerektiğini biliyordum. Mesela A Takımı’ndaki gibi yapmazdım: Savaş Ay’ın, “sizlerin hoşgörüsüne sığınarak” diyerek, Ermenilere yer verişini gerekçelendirdiği programda, Ermenice’nin unutulmaya yüz tutmuş olmasından sözedildi. İyi, güzel. Ama bu sözlerden biraz sonra, A Takımı muhabiri, “tirajı 12 binden 2 bine düşen asırlık Jamanak gazetesi” yetkilisiyle yaptığı röportajda şunu sordu: “Hiç Türkçe basmayı düşünmediniz mi?”... Ermenice’nin de yaşamasını istiyorsan, Ermenice gazetelerin tirajının düşmesini olumsuz buluyorsan, bu soruyu neden sorarsın?!. Jamanak’ın vakit olmasını istemiyorsan.

Dolayısıyla, bu konudaki duyarlılığımın yetmeyeceğinin, sorularımla önyargılarımı açık edip insanları itebileceğimin farkındaydım. Hâlâ, her an karşımdakini irkiltecek bir söz, bir soru çıkabilir ağzımdan.

Gündelik konuşmalardaki gibi, yuvarlak bir deyişle, Türkiye’deki solcular arasında egemen (etnik) gruptan olduğunu zanneden “bizler”le ilgili hiç de iyi hatıraları olmayan insanlarla konuşmaya nereden başlayacaktım? Bir sorumluluk sözkonusuysa, sorularımız insanları düşündürmeye yol açacaksa, en çok düşünmesi, kendini sorgulaması gerekenler, dolayısıyla bu konuda benim muhatap almak istediğim kişiler solculardır. Dolayısıyla, önce “biz bize” mi tartışsaydık? Ama o zaman da bir yoksayma olmaz mıydı bu?

Sonuçta, bakan, ama görmeyen, yapan, ama farkında olmayan bizlere, ne tür etnik ayrımcı uygulamalar olduğu konusunda dikkatimizi çekmeleri için, Türkiye’de etnik gruplar, kimlikler dendiğinde neyi anlatmayı önemli buluyorlarsa, onu anlatmalarını, seçimi onlara bırakmayı tercih ettim.

Sözünü ettiğim, arkamdaki tarih ve kendi yanlışlarım nedeniyle kendimi enazından suç ortağı gibi gördüğümden, mesela Yahudi biriyle konuşurken veya Rum biriyle konuşamazken açıkça söylenmese de suçlandığımı düşünüp geriledim. Israrcı olmamaya çalıştım. Azınlık psikolojisini anlamaya çalışırken, çoğunluktan olmanın/sayılmanın bunalımını yaşadım sanırım.

Kimisi ait sayıldığı gruptan olmadığını söylüyordu ısrarla ve aksini imâ eden sorulara da çok kızıyordu. Sınıflamalar yapıp bir gruba dahil edilmek, kişisel özelliklerinden sadece birinin değerlendiriliyor oluşu elbette insanı rahatsız eder, beni de ediyor deyip, bu tür reddedişlere hak verdim, alınganlık diye düşünmemeye çalıştım. Kendini gerçekleştirdiği falan konuda değil de, dahil olduğunu sandığım grupla ilgili yazı istemem kimini öfkelendirdi bile.

Diyelim ki, Yahudi bir bilimadamından antisemitizmle ilgili yazı istesem bu onu kızdırır mı, diye sormaya başladım. Benim gibi, kabaca “Türk solu”ndan diyebileceğim bir arkadaşım, “ha, o mu? O, Yahudiliği aşmış, o artık bilimadamı” deyince düşünmeden edemedim: Bilimadamı oldu, Yahudilikten terfi etti, gibi bir cevap oldu bu.

Neyse, öğreneceğim daha çok şey var. Bugüne kadar demokrasi mücadelesinde azınlık haklarının yerinin önemini görmemiş olan bizler, Kürtlerin mücadelesinin gözümüze sokmasıyla ancak sadece onları görebilen bizler, geri kalanları, “ötekiler”, “diğerleri” diye ister istemez itmiş olan, yoksaymış olan bizler, bizler daha çok sancı çekeceğiz. Bu, kaçınılmaz ve gerekli...