Anasayfa > Birikim Arşiv > 128 - Aralık 1999 > Mr. Erdoğan Goes to Ankara

Mr. Erdoğan Goes to Ankara

Ahmet Çiğdem | (Sayı : 128 - Aralık 1999)

Recep Tayyip Erdoğan, kuşkusuz sadece FP ve çevresi için değil, aynı zamanda onların dışında kalan siyasî mihraklar için önemli bir figür.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na seçilmesi başlıbaşına bir “olay”dı: Hatırlayanlar olacaktır; Pınar Türenç’in inek hırsızlığından ruhsatsız binada ikamet edişine ve hattâ kişisel ilişkilerine uzanan, normal bir insanı delirtecek sorularına, hepsinden önemlisi “kim olduğunu” hatırlatmaya yönelik kaşı kalkık uyarılara kah kızarak kah asabileşerek, ama her durumda doğru bir yerde durmanın haklılığıyla cevap veren, seçildiğinde de ben dahil, birçok kişiye “gördünüz mü?” deme fırsatını veren biri olarak başladı “kariyerine” Erdoğan. Gerçi daha önceden milletvekili seçimlerinde “tercih gazabına” uğramıştı ama yine de İstanbul’a, sermayenin başkentine belediye başkanı olmanın hayat hikâyesinde bir “momentum” teşkil ettiği açıktır. Bu tarihten itibaren RP içerisindeki folklorik kişiliğinin İstanbul sınırlarını aşıp Anadolu’ya uzanmasına da tanık olunacaktır çünkü. “Partici” kimliği, biraz destansılaştırılmış bir “Refahlı” imgesine tam oturuyordu. Çalışkan, dürüst, köklerine bağlı, “içeriden” biri. Kamuya yansıyan yüzüyle, Sümerbank olmasa da Sümerbank çizgisini aşmayan bir giyim tarzı, Kasımpaşa doğumlu olması, İtfaiyede top oynaması (futbol düşkünleri açısından bu başlıbaşına bir erdem sayılabilir), seçimler sırasında sergilediği “iyi adam tavrıyla” birleşerek karşımıza farklı bir kişilik çıkarmıştı. Aslına bakılırsa, Rizeli köklerinden devşirdiği muhafazakâr, sonraları biraz daha belirginlik kazanacak milliyetçi/popülist bir edayla, İstanbul’dan türetilmiş, “kendiliğinden” modern/İslâmcı edanın birbirini ezerek ama Türk İslâmcılığının neredeyse kaderi haline gelen bir mazlum etikinin besleyici unsurları olarak Erdoğan’ın hal ve hareketlerine yön vermesi, bu farklılığın sınırları konusunda bir uyarıcı işlevine sahipti. Ve bir farklılıktan sözedilecekse, devletlu, çoğu DPT kadrolarından türetilen, sağ muhafazakâr bir siyasî çizgiye eklemlenen ve İslâmcı haraketi sosyolojik olarak daha anlamlı kılan bir “self-made” bir küçük burjuva sınıfının temsilcisi olmasından da sözedilmeliydi. Nitekim Özal liberalizmiyle palazlanmaya başlayan Anadolu “kaplanları”nın kurumsal sözcüsü MÜSİAD’ın Erdoğan’ı hararetle bağrına basması bu açıdan anlamlıdır.

Capra’nın 1939 tarihli Mr. Smith Goes to Washington filmindeki saf, iyi niyetli ve cesur, politikanın dalaverelerine sonradan “uyanan” çocuksu kahramanı Joe Smith, özdeşlikler taşıyan, Lincoln’un memleketinden gelen Mr. Smith gibi öteki Türkiye’den gelmiş başka biriydi Erdoğan. Erbakan ve RP politbürosuyla çelişmesinin bu nedenle aslında “toplumsal” temelleri de vardı. Namaz kılıp, oruç tutmasıyla ayrılan bir öğretmen, subay yahut kaymakam evladı değildi. Erdoğan’ın geldiği yer, Erdoğan’ı Türkiye’de politika yapma biçimlerinin dışarısına itiyordu. Biraz daha hakkını isteyen, biraz daha “sert şeyler yapalım”ı buyuran bir yerdi çünkü. Erdoğan’ın “Anadolu seferleri” bu hissiyatı muhtemelen daha da pekiştirecekti. 28 Şubat sonrasında oluşan durum, bilindiği üzere bu türden bir hissiyatı bir taraftan körüklemekte bir taraftan da geriletmekteydi. Türkiye’de “sert şeyler yapmanın” bir sınırı vardı ve o sınır, kendisini gözettirecek donanımlara sahipti. RP geleneğinin, bu sınırı gözetmekle sınırı aşma hamlelerine yeltenme arasında gidip gelen politikalarının Erdoğan açısından şüphesiz kabul edilemez bir yanı vardı. Bu noktada Erdoğan sonraları biraz daha netleşecek bir seçime itildi. Buna bir seçim demek de doğru değildi, aslında. Diyarbakır’da okuduğu şiiri İstanbul’da, İstanbul’da okuduğu şiiri Diyarbakır’da okumamasının gerektiği yolundaki bir bilinçti bu. Bunun da RP’nin farklı Türkiyelere farklı RP imgesi üretilmesi kurnazlığından ayrı bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Fakat ötesi gelmedi. Erdoğan’ın hızla bu bilincin de neredeyse zorunlu kıldığı bildik “sinik” siyasetçi figürüne doğru yol alması gecikmeyecekti. Diğer taraftan başka bir ikilemi daha vardı: hem RP’yi aşan İslâmcı ve toplumsal talepleri karşılama isteği, hem de “Hocayı küstürmemek” mecburiyeti. Yargılanması sırasında çizdiği portre, kuşkusuz kahraman olmasına izin vermedi; ama bunu bir kesim için zaten artık kahraman olduğunun yarattığı garantiye bağlayabiliriz. Diğer taraftan zaten mezkur “sınır” meselesi bütün ağırlığıyla gündemdeydi. Bu garantinin, siyasal bir figürden bir pop kahramanına “dönüştürülmesi” (arkasında eğer gerçekten “insanî” nedenler yoksa) sadece üzücüydü. Bir “kahraman” gözümüzün önünde düşmekteydi - nedense hep böyle olur. Hele hele Türkiye’de adam olmanın olmazsa olmaz şartı haline getirildiğinden, Erdoğan’ın “hapiste İngilizce öğreniyor” yollu magazinlerini hayretle izledik.

Türetilmiş bir mağduriyetin getireceği düşünülen rantın kaynağı kesimlerin 28 Şubat süreciyle birlikte artık farklı istikametlere doğru yol aldığını bilmek, Erdoğan’ı başka arayışlara yönlendirecekti. Nitekim mahkûmiyeti biter bitmez FP’nin içerisindeki “konumunun” ne olduğuna ilişkin sorusunun, cevaplanma biçimi olmasa bile, bu cevabın muhtevasının Erdoğan’ın hoşuna gitmediği açıktır. Hemen arkasından ilişkileri ve adları şaibeli birtakım insanlarla sağda yeni oluşum toplantılarına, üstelik bir “brunch”ta iştirak etmesinin, sağda yeni oluşum teranelerine kişiliğini katmasından daha vahim olduğunu zannetmiyorum. Üstelik dolaysız bir biçimde seslenebileceği kitlenin politik ve ideolojik sorunlarını göğüslemeden ve onlara ilişkin ne düşündüğünü belirgin kılmadan, yapısı ve sorunları itibariyle felce uğramış bir başka zemine karşı atağa kalkmanın yaratacağı problemler konusunda da Erdoğan’ın pek hazırlıklı olduğu söylenemez. Ayrıca bu atağın FP içerisine yönelik olarak vereceği umulan mesajın, yani “benim oynayacağım yer çok” ilânının sanılanın tersi bir etki yapacağı açıktır. İstanbul İl Kongresi’nde “Ne Diyorsa O” pankartının asılması gibi had bildirmeye yönelik hareketlerin bu nedenle daha da artacağı bile söylenebilir. Bütün bunlara ilave olarak, “kendisini” bir halkla ilişkiler şirketinin koruyucu kanatlarına teslim ettiği ve ilişkilerini bu şirket aracılığıyla yürüteceği/yürütüleceği haberi ve bunu bir çağdaş politikacının “oluşum” süreci olarak yorumlanması karşısında söylenecek çok az şey olabilir. FP’nin seçimlerden sonra başarısızlığının sebeplerini “bulmak” ümidiyle bir araştırma şirketine araştırma yaptırtması, FP’lilerin siyaset yapma biçiminin, siyasete yükledikleri anlamın diğer partilerden, daha doğrusu Türkiye’de siyasetin yürütülme biçiminden hiç de farklı olmadığını ortaya koyduğu gibi, en korkunç tarafıyla siyaseti nasıl bir teknoloji olarak algılamaya yatkın ve yönelimli olmalarını zaten kanıtlamıştı. Erdoğan’ın benzeri tür bir eğilimi taşıması, “bir kısım basının” ön sayfalarında, yahut görsel medyada saniye kapmakla ilgili bir kaygıdan kaynaklanmıyor herhalde. Tam tersine, Erdoğan Türkiye ve Dünya’daki yerleşik siyaset algısını, anlayışını ve eyleme biçimini onayladığını göstermek istiyor. Siyaseti pratik sorunların çözümünü mümkün kılan bir teknoloji, bir halkla ilişkiler kurumu, bir reklam aracı.. olarak algılayan bu türden bir yaklaşımın, mesela, en hafifinden, Sibel Can’ın “anchor” yapılması arasındaki korkunç özdeşliği nasıl görmezlikten gelebiliriz?

Joe Smith, Washington’a giderken ve Washington’dayken kendisi olarak vardı, sıradan bir öğretmen olarak. Çocuksu, çıkar çatışmalarının olmadığına ve aşılabileceğine ilişkin Amerikan taşrasının rüyâsını yedeğinde taşıyarak. Washington’da kendisi kalmaya çabalayarak. Recep Tayyip Erdoğan, bir biçimde Ankara’ya gidecek; bugün ya da yarın. Ancak kendisini İl Başkanlığı’ndan, Belediye Başkanlığı’na taşıyan her şeyi geride bırakarak. Mr. Erdoğan goes to Ankara! Ona düşen, kendisinin de içinde bulunduğu bir siyasal hareketin çıkmazlarını karşılamak ve çözüm aramaktır. Daha önceleri defalarca denenen ve Türkiye’deki muhafazakâr sağın rejime sımsıkı yapışmasına yolaçan bildik yollarda yürümek değil.

AHMET KÜSKÜN