Anasayfa > Birikim Arşiv > 129 - Ocak 2000 > Sol Muhafazakârlık

Sol Muhafazakârlık

Ahmet İnsel | (Sayı : 129 - Ocak 2000)

Sol muhafazakârlık

Bülent Somay, Defter dergisinin Yaz 1999 sayısında Türkiye solunun ’60 ve ’70’ler kuşaklarının psiko-politik bir çözümlemesini yapıyor. “Hamlet kuşağı” başlıklı bu yazıda, 1960’ların temel karakteristiklerinden biri olan anti-emperyalizmin, kelimenin gerçek anlamıyla anti-emperyalizm değil, anti-emperyal bir tutum olduğunu ve bunun pre-Kemalist dönemden kalan, devleti ele geçirmek arzusunun tezahürü olduğunu belirtiyor. Somay’ın altını çizdiği ikinci özellik, bu kuşakların değişim mücadelelerini özgürlük talebi çevresinde kurmamaları. Özgürlüğün yerini bir dönem Cumhuriyet, ardından Adalet ve Bağımsızlık talepleri alıyor. Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik taleplerinin bir türlü tamamlayıcısı olamıyor. “Vatan”dan özgürleşip, gerçek bir enternasyonal ve özgürlükçü duruşa dönüşemeyen bu sol tavrın genel davranış özelliğini, Somay şöyle betimliyor: “Yekpare devlette kendi Oidipal korkularının yansımalarını bulan Batı Asya ( ve onların etkisi altındaki Balkan ve Doğu Avrupa) toplumlarında isyancı genç kuşakların vatanseverlikleri, devlet iktidarına olan kontrolsüz tutkuları ve şiddete başvurma konusundaki gönüllülükleri, bu korkunun ‘yabancı düşmanlığı’ şeklinde ifade edilen baba nefreti ve bununla atbaşı giden ‘baba yalakalığı’ arasında yarattığı ikircikli konumdan kaynaklanır.”

Bu tür bir iç tepkisel dinamik, gerçekten de, Türkiye’de solun kendini ifade biçimlerini, eylemlerini ve kendini kaptırmaya hazır olduğu cazibe noktalarını belirledi ve belirlemeye devam ediyor. Türkiye solunun bu özelliklerine hitap edip, ondaki arkaik itilimleri canlandırarak, ona fikrî önderlik etmeye çalışanlar bu durumu geçmişte ustalıkla kullandılar. Etkisi eskisi kadar olamasa da, bugün de, bastırılmış korkuları, bilinçaltındaki tepkileri canlandırarak yerlerini korumaya çalışanlar var. Bunların hızla sol muhafazakâr bir söylem ve duruşa doğru savrulduklarını esefle görüyoruz.

İki tür muhafazakâr tavır vardır. Birincisi, köklü bir geçmişe sahip olup, bu kadim geleneğin değerlerini benimseyen, yaşam çevresini onunla sınırlayan, güvenli bir duruştur. Geleneğin bilinçli savunucusu olarak değişimin değersizliğine inanır. Gerçek muhafazakârlık olarak da tanımlayabileceğimiz bu içgüvenli tavra, Türkiye’de ender rastlanır. Aristokrat geleneğin güçlü olduğu toplumlarda ise hâlâ etkilidir.

İkinci tür ise, eldekini korumak, durumu kurtarmak amacıyla takınılan, üzerine ürkeklik sinmiş bir tavırdır. Değişimden öz olarak değil, onun getirdiklerine karşı donanımlı olmadığı için korkan bu muhafazakârlık, kendini farklı söylemler altında ifade edebilir. Milliyetçilik, genellikle bu tür muhafazakârlığa yataklık eder. Ama radikal bir devrimci söylem, katı bir sol tavır da muhafazakârlığın örtüsü olabilir. Tarihin etkin bir aktörü olma ümidini yitiren, ama bu havlu atışı, geçmiş “şanlı” duruşların hatırasının bekçiliğine kendini tayin ederek gizleyen bu tavra bugün Türkiye’de sol içinde rastlamak mümkün. Benzer muhafazakâr devrimci söylemler, yalnız Türkiye’de değil, günümüzün hemen hemen her modern toplumunda cüzi miktarda da olsa var. Kalıplaşmış birkaç formül ve sloganın etrafında dönüp durarak, ritüellere sadık kalan; gizemli iradelerin emel ve oyunlarını deşifre etmekte ustalaşmış bu “devrimciler” için her şey ilk öğrendikleri kalıp içinde açıklanmalıdır. Gerçek bu kalıba uydurulmalı ve devrimci analizin safiyetine halel gelmemelidir.

Emperyalizm ve sömürü, muhafazakâr sol söylemin somut gelişmeler karşısında eğip bükerek eski kalıplara uydurmaları gereken iki önemli konudur. Bu iki olgunun sadece biçim değiştirmediğini, içeriğinin de değiştiğini ifade etmek, geleneğin bekçileri tarafından şiddetli bir telaşla karşılanır. Çünkü onlar için amaç, insanların özgürleşmesi mücadelesini sürdürmek, bu hedefin önündeki engellerle gerçekten mücadele etmek değil, o dar alandaki konumlarını muhafaza etmektir. Etkileşim altında tutabildiklerini de bu çıkarcı muhafazakâr tavırlarına alet ederler.

Halbuki, kendileri de gayet iyi bilirler ki, örneğin emperyalizm ve sömürüyü kalıplaşmış emek-değer kuramıyla bugün çözümlemeye kalktığımızda, bugünkü sermaye birikiminin aslî cephesini gözden yitiririz. Üretkenliğin globalleşmesiyle global bir sömürü sisteminin artık yürürlükte olduğunu, yeni sınıf farklılaşmalarının biçimlendiğini, sermaye birikiminin kaynağının giderek klasik emek kategorisi olmaktan çıktığını bilir veya hissederler. Ama bunu kabul etmenin getireceği fikrî sarsıntıdan ürktükleri için, muhafazakârlaşırlar. Sanayi ve fabrika merkezli bir sosyalizm tahayyülünün mabet bekçileri olurlar. Radikalliklerine halel gelmemesi için, her olayın arkasında sermayenin ve emperyalist güçlerin gizli emellerini arayıp, bunları deşifre ederler. Bu yaptıklarının gerçekliğine kendileri de inanmaya başladıklarında genellikle psiko-patolojik bir vaka olurlar.

Sosyalizm, ne her yeniliği alkışlamak, her değişim rüzgârına yelken açmak ne de tarihi tek bir noktadan okumaktır. İnsanların özgürleşmeleri, eşit konumlara gelmeleri ve dayanışmaları konularında bir duruş ve bir ufuktur. Bu duruş ve bu ufuk, emekçilerin veya dışlananların haklarının korunması hareketine indirgenemez. Aksi takdirde sendikacılık veya yardımlaşma dernekçiliği yeterli olurdu. Sosyalizm, kendi özgün ufku yönünde toplumun dönüştürülmesi mücadelesidir. Tarihsel gidişe tâbi olmak değil, ona bir yön vermek mücadelesidir. Bu nedenle, sömürünün ve egemenlik ilişkilerinin globalleştiği bir düzende, varolan “vatan”lar içine hapsolup, tekelci sermaye, egemen iktisadî-siyasî güçler ve sömürüye karşı mücadele vermenin, aslında mücadele veriyormuş gibi yapmak olduğunu sosyalistler cesaretle söyleyebilmelidir.

İçinde bulundukları toplum, özgürlük, demokrasi, eşitlik ve dayanışma hedeflerini gerçekleştirme olanakları daha fazla olan bir siyasal-iktisadî yapı içine entegre olma sürecine yöneliyorsa, sosyalistlerin tavrı bu yönelişe karşı çıkmak olamaz. Bu yöneliş egemen güçlerin işine gelebilir; sermaye birikiminin yoğunlaşması ve genişlemesini de hızlandırabilir. Ama geniş toplum kesimlerinin güçlenmelerinin, onların ellerini kollarını bağlayan ilişkilerin kırılmasının önünü açabiliyorsa, solun tavrı eski düzenin muhalif koruculuğu olamaz. Sosyalist tavır, salt bir tepki hareketi olmadığı için, kendi özgün ufuk ve değerlerinden hareketle sorunu ele almalıdır. Buna karşılık sol muhafazakârlık, geleneksel tepki temalarını işleyerek, toplumsal hareketi mekanik bir karşı tavır içine hapsetmeye, böylece onun tahayyülündeki arkaik yerini korumaya çalışacaktır.

Sosyalistlerin amacı mabedin bekçiliğini yapmak veya Türk devletinin egemenlik haklarını korumak değil, Türkiye toplumunda yaşayanların özgürleşmesine öncülük etmektir. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, Türkiye toplumunun sosyalizme özgü hedeflere yönelmesini mümkün kılan gedikler açma potansiyeli taşımaktadır. Bu potansiyelin gerçekleşme güvencesi yoktur ama bugünkü teknokratik merkezli, iktisadî liberalizm ağırlıklı Avrupa da bir kader değildir. Bu mücadelede başarılı olamazsa, liberal bir ekonominin ve tutucu bir demokrasinin egemen olduğu, teknokrat elitlerin hükümranlığında bir Avrupa’nın içinde solun figüranlık yapması da mümkündür. Ne var ki, sol önüne tarihin rotasını değiştirmek gibi iddialı ama mümkün bir hedef koyduğu zaman, yıllardan beri yitirdiği fikri ve siyasî hamle üstünlüğünü yeniden eline geçirebilecektir. Bu mücadelenin, Türkiye solunun tahayyül dünyasını da özgürleştireceğini, kendi kendini kısıtlayan korku ve iç itilimlerden onu kurtaracağını güvenle iddia edebiliriz.

AHMET İNSEL

Radikal İki, 26.12.1999