Anasayfa > Birikim Arşiv > 142-143 - Şubat-Mart 2001 > Üniversite Ne İdealize Edilmeli Ne de Bir Kenara Atılmalıdır

Üniversite Ne İdealize Edilmeli Ne de Bir Kenara Atılmalıdır

Ahmet İnsel | (Sayı : 142-143 - Şubat-Mart 2001)

Eğitim ile eşitsizlik ve toplumsal hiyerarşi arasında ne gibi bir ilişkiden bahsedebiliriz?

• Eğitim, modern toplumda, eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa taşınmasında belirleyici olan etmenler arasında, en ön sıralarda yer alıyor. Eski rejimde, egemen sınıf konumu hukuken ve kan bağı içinde devredildiği için, kişinin eğitimiyle toplumsal konumu arasında bir ilişki kurma ihtiyacı yoktu. Eğitim, dinî hiyerarşi içinde anlamlıydı. Ama bunun dışında, toplumsal hiyerarşiyi belirleyici bir işlevi yoktu. Modern toplumda, bireyin öne çıkmasıyla, bireyin şahsen taşıyıcısı olduğu değerler, kanbağlarıyla taşıyıcısı olduğu varsayılan değerlerin önüne geçti. Bu anlamda eğitim, üretkenlik unsuru olmadan önce, bir sınıfsal hiyerarşi unsuru oldu. Okuma-yazma bilgisi ötesindeki genel kültür bilgilerinin verildiği okullar, ilk elde liseler, daha sonra üniversiteler, geleceğin egemen sınıf üyelerinin üstün donanım sağlaması için gerekli kurumlar olmaya başladılar. Dikkat edilirse üniversite, klasik anlayışı içinde, mesleki bilgiden ziyade, üst seviyede genel kültür bilgisi veren ve daha önemlisi, kişinin öğrenme ve bilgi üretme yeteneklerinin gelişmesini hedefleyen bir yapıydı. Teknik bilgi, esas olarak, üretim süreci içinde, usta-çırak ilişkisiyle ediniliyordu. Mühendislik eğitiminin ortaya çıkmasıyla, üretim için gerekli eğitim, üretim süreci dışında edinilmeye başladı. Böylece iki tür eğitim, modern toplumda yanyana geldi. Bir yanda, genel kültür boyutu ağır basan, evrensel bilgi veren veya bu bilgiye ulaşmanın yollarını öğreten bir öğrenim; diğer yanda ise, esas olarak üretime yönelik teknik bilgilerin aktarılmasını ve bu yöndeki becerilerin gelişmesini öne alan, geniş anlamda teknik eğitim. Bu ikinci yönelim, profesyonel eğitimin de artık usta-çırak ilişkisi ve üretim süreci içinde değil, üretimin dışında yer alan bir kurumda, teknik okulda örgütlenmesi anlamına geliyordu. 19. yüzyıl işçi sınıfı hareketi, özellikle İngiltere’de ve bir ölçüde Fransa’da profesyonel eğitimin işçi sınıfının denetiminden çıkmasına ve okullara devredilmesine şüpheyle baktı. İngiliz işçi sınıfının çoğunluğu, yıllar boyunca, çocuklarının liseye veya üniversiteye gitmesini, sınıfına yabancılaşması olarak algıladı ve soğuk karşıladı.

Bu durumda, eğitim sürecinde “teknik” boyutun giderek ön plana çıkması alt sınıfların “eseri” midir?

• Modern toplumun esas dinamiklerinden birisi, en azından biçimsel olarak, konumların eşitlenmesiydi. Bu ise, toplumsal konumların kan ve aşiret bağlarıyla değil, bireysel değerlerle belirlenmesine ağırlık veriyordu. Bu bağlamda, önce lise eğitimi, daha sonra ise yüksek öğrenim kurumları toplumsal hiyerarşiyi belirleyen kurumlar haline geldiler. II. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, yüksek öğrenimin popülerleşmesiyle teknikleşmesi atbaşı gitti. Çünkü, orta-alt sınıflardan gelen çocuklar için, yüksek öğrenim sınıf atlama aracıydı, ama bunun gerçekleşmesi ise öğrenimin yüksek gelirli veya yüksek konumlu bir iş bulma olanağı vermesine bağlıydı. Yüksek öğrenimin genel olarak teknikleşmesi, genel kültür formasyonundan kalıp bilgilerin aktarıldığı, istihdam hedefli bir yapıya dönüşmesiyle, yüksek öğrenim kurumlarında orta sınıftan gelme çocukların ezici çoğunluğu oluşturması arasında yakın bir ilişki var. Yüksek öğrenimin meslekî anlamda “faydalı” bir kurum olarak algılanmasıyla, yüksek öğrenimin “tüketicileri”nin göreli demokratikleşmesi arasında yakın bir ilişki var. Aristokrasi veya yüksek burjuvazinin çocukları için toplumsal konum, gördüğü öğrenimden bağımsız olarak güvence altına alınıyordu ve alınmaya devam ediyor. Ama orta ve küçük burjuvazinin çocukları için, diploma yetişkinlik döneminde hayatı belirleyen esas unsur oldu. Üniversite ve daha genel kapsamıyla yüksek öğrenim kurumlarına olan beklenti de bu bağlamda değişti. Bu orta sınıf beklentisi için, yüksek öğrenim “faydalı” olmalıydı. Faydalı demek ise, yüksek gelir veya toplumsal konum sağlayan bir öğrenim demekti. Bu toplumsal beklenti baskısı altında üniversitelerde eğitim teknikleşti ve giderek erken biçimde uzmanlaştı. Yeni sağın fayda kavramıyla bu orta sınıf fayda beklentisi arasında yakın bir ilişki olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Elbette bu gözlemden hareket ederek, yüksek öğrenim kurumları “fayda” kaygısından azat olmuş, kendisi için var olan kurumlar olmalıdır demek artık mümkün değil ve doğru da değil. Böyle bir yaklaşımın kaçınılmaz olarak çok daha fazla elitist, aristokratik anlamda elitist olacağını unutmamalıyız.

Solun eğitim sürecine ilişkin geleneksel yaklaşımı bu özetlediğimiz anlayışın ne kadar dışındaydı?

• Sol, yakın zamana kadar “eğitim üretim içindir” anlayışını savundu. Bunun, tam da orta sınıfın savunduğu, “faydalı” eğitim anlayışı olduğunu göremedi. Göremezdi de, çünkü solda bu beklentiyi dile getirenler de, eğitim aracılığıyla sınıf atlamaya hazırlanan kişilerdi. Geleneksel sol yaklaşım, üretici güçlerin seviyesinin yükselmesiyle büyüyecek devrimci çelişkiye inanıyordu ve bu süreç içinde, eğitime olan yaklaşımı da araçsaldı. Türkiye’de bu görüşe, ’60’larda savunanların simgesi olan Harun Karadeniz gibi, özellikle de mühendis yaklaşımı egemendi. Solun, “eğitim üretim içindir” yaklaşımının, yeni sağın “faydalı öğrenim” yaklaşımının önünü açtığını söyleyebiliriz. Sol, bu yaklaşımını eğitimin merkezî biçimde planlanmasını hedefleyerek dile getiriyordu. Yeni sağ, merkezî plânın yerine, bireysel tercihleri, yani pazar ekonomisi modelini yerleştirdi. Aynı iktisat anlayışı konusunda olduğu gibi, özünde iki kesim de aynı yaklaşım içindeydi ama biri bunun pazarın veya bireysel tercihlerin görünmez eliyle yönlendirilmesinin daha iyi sonuç vereceğini, diğer kesimi ise bu görünmez el yerine, emredici bir eğitim plânlamasının daha üstün sonuçlar vereceğine inanıyordu. Pazar yerine devleti veya merkezî planlama örgütünü ellerinde tutan teknokratların yönlendireceği bir eğitim sisteminin daha fazla özgürlükçü olacağını ummak zor. Pazar ekonomisinde eğitim kaynaklarının dağılımı belli bir israfa ve toplumun altındakilerin hızla eğitimden dışlanmalarına yol açabiliyor. Buna karşılık, hangi bölümden kaç adet olacağı ve bunların öğrenci kapasitelerinin merkezî olarak belirlenmesi, kısa zamanda eğitim kurumlarının durağanlaşmasına, yeni dallara, yeni yaklaşımlara karşı giderek kapanmasına yol açıyor. Ayrıca teknokratların toplumsal faydayı nesnel biçimde belirleyecekleri de şüpheli.

Bu durumda sol, üniversiteye ilişkin “piyasacı” ve “devletçi” yaklaşımlara alternatif olarak ne önerebilir?

• Sol, eğitimin karma bir yapıda olmasını ve özellikle üçüncü sektör denilen, kâr amacı taşımadan meta ilişkilerine girebilecek bir yapıda olmasını savunmalı. Bunun somut anlamı, üniversitelerin, ne şahısların ne de devletin mülkü olarak algılanması. Üniversitelerin çok geniş idarî ve malî özerklikleri olan, yönetimlerinde üniversite içi aktörlerin, yani öğretim üyesi, idarî-teknik personel ve öğrencilerin yanında, üniversiteyle ilgili toplumsal aktörlerin de yer aldığı kurumlar olarak tanımlanması düşünülebilir. Bu toplumsal aktörlerin kapsamı üniversite yapılarına göre değişik olabilir. Her üniversitenin aynı fakültelerden oluştuğu, tek tip üniversite kavramını da terk etmemiz gerekiyor. Hukuk fakültesinin yönetiminde baroların, yüksek yargı kurumlarının veya insan hakları derneğinin temsilcileri de yer alabilmeli. İktisat fakültesi veya arkeoloji fakültesinde de benzer meslek ve sivil toplum harekeketleri yer alabilmeli.

Bugün özgürlükçü solun, yüksek öğrenimin hangi ölçütlere göre ve kimin için faydalı olduğunu tartışmasının acil önemi var. Sol, merkeziyetçi bir yanılsamaya kapılıp, kamusal faydanın bir merkezden belirlenebileceğini savunmamalı. Bireysel tercihlerin mümkün olduğu kadar kendilerini ifade edebilmelerini savunmalı. Ama bunun anlamı, herkesin istediği dalda eğitim yapabilmesi hakkı anlamına gelmiyor. Eğer yüksek öğrenim ağırlıklı olarak kamu kaynaklı olacaksa, kamu kaynaklarının gelip geçici tercihler için çarçur edilmemesi de önemli. Bunun için, herkese ücretsiz yüksek öğrenim hakkını belli bir süreyle sınırlandırmak düşünülebilir. Bu elbette Türkiye gibi göreli kıt kaynaklı bir toplum için sol konum açısından daha çok geçerli olan bir taleptir. Bu bağlamda, yüksek öğrenime olan talebi sunî biçimde şişiren yan etmenlerden de, örneğin askerlik konusunda ayrıcalık elde etmek gibi, öğrencilik statüsü ayrıştırılmalıdır. Askerlik veya bir kamu hizmeti gibi bir zorunlu hizmet kurumu var olmaya devam edecekse, bunun daha kısa ve herkes için aynı zaman ve konumda, üniversite öncesinde yapılmasını sol savunabilir. Bu, aynı zamanda, zorunlu kamu hizmeti konusunda daha eşitlikçi bir tavır olacaktır.

Kamusal alana ilişkin tartışmalarda sıkça karşılaştığımız bir şey, “kamusal fayda” nosyonunu yeni sağ söylemin kendi lehine devşirmesi. Bu durum, üniversiteye ilişkin tartışmayı nasıl etkiliyor? Ayrıca sol kamusal faydayı tanımlarken neleri gözönünde bulundurmalı?

•Yeni sağın kamusal fayda kavramını kendi lehine kullanmasından ziyade, bu kavramın yerine bireysel fayda kavramını öne çıkardığını söylemek daha doğru olur. Kamusal fayda, yeni sağa göre, bireylerin elde ettikleri faydaların toplamıdır. Tüm bireysel faydaların homojen olduğu, dolayısıyla toplanabilir bir özellik sundukları farz edilir. Halbuki bu bir fiksiyondur. Bireylerin fayda değerleri, büyük ölçüde birbirine ikame edilemezler. Örneğin, dört veya beş yıl üniversiteye devam etmenin kişisel bedeli ve ileride getireceği gelir beklentisi yani yararıyla, şimdiden çalışmaya başlamanın yararı yani geliri arasında bireylerin bir tercih yaptıklarını varsayar yeni sağ ideoloji. Bu aynı zamanda, egemen iktisat kuramının da öğretisidir. İktisat ideolojisinin çekirdeğini oluşturur. Halbuki bireysel seçimler ne bu kadar “akılcı”dır, ne de böyle bir akılcı davranışta bulunmak için gerekli donanım herkeste vardır. Üstelik, bireysel faydalar farklı alanlarda ifade edilebilir. Bir kesim insan, kendi geleceğini topluluğun geleceği içinde düşünerek tercihlerini oluşturabilir. Diğer kesim ise, yaşamı boyunca elde etme umudu olduğu geliri hesaplayarak, eğitimine yön verebilir. Dolayısıyla bireysel faydaların toplamı, “faydalar”ın sadece bir bölümünün toplamını içerir. Bireysel faydalardan kamusal veya toplu/ortak faydaya toplama yöntemiyle ulaşmaya kalkınca, ortaya çıkan sonuç düşündürücüdür. Çünkü bu şekilde hesaplanmış bir toplu faydanın değeri, bireysel faydalar alanından çok daha dar ve küçüktür. Yeni sağın kamusal fayda konusundaki yaklaşımında belirleyici olan, yöntemsel bireyciliktir. Bu çözümleme yönteminden hareket edince, varsayımlar gereği, bireysel faydalar kamusal faydaya doğal olarak üstün addedilir. Kamusal faydanın belirleyicisi, son tahlilde insanlardır. Ama bunun, herkesin kendi bireysel faydasının azamîleştirilmesi mantığı içinde tezahür ettiği pazar ekonomisi toplumu mekanizmaları içinde değil, toplumun örgütlenmiş kesimlerinin kamu yüksek öğrenim hizmetleri arzının belirlenmesine katılmasıyla gerçekleşmesi sol yaklaşıma daha uygundur. Örneğin, seçimle gelen ve öğretim üyeleri, öğrenci, meslek odaları, işçi ve işveren sendikaları temsilcilerinden oluşan bir Yüksek Öğretim Konseyi, yeni üniversiteler ve yeni öğrenim programlarının açılıp açılmaması konusunda görüş bildirebilmeli ve bu görüş, büyük ölçüde yürütmeyi bağlayıcı olmalıdır. Böyle bir konsey, aynı zamanda var olan kurumları belli aralıklarla değerlendirmeye tâbi tutabilmelidir. Böyle bir değerlendirme mercii, dar anlamda akademik özgürlüklere ters düşüyormuş gibi gözükecektir. Ama akademik özgürlük, akademisyenlerin kendilerine tahsis edilen kamu kaynaklarını keyiflerince kullanabilmeleri özgürlüğü demek değildir. Toplumun özerk temsilcileri, siyasal otoriteden bağımsız olarak, yüksek öğrenim kurumları üzerine görüş oluşturabilmelidir. Belki bu yöntemle, kamu yüksek öğrenim kurumlarını devlet bürokrasisi veya pazar ekonomisi elitleri tarafından yönlendirilmek ikileminden kurtarabiliriz.

Biraz başa dönersek, sol eğitim-eşitsizlik ilişkisi noktasında ne önerebilir?

• Eğitim yoluyla fakirliğin ve eşitsizliklerin ortadan kaldırılacağı iddiasını, somut veriler ışığında yeniden ele almak gerekiyor. Bilindiği gibi, 1990’ların başından beri, başta Dünya Bankası olmak üzere, bütün uluslararası kuruluşların kalkınma amentüsünde, eğitimin önemi ilk sırada yer alıyor. Eğitimin önemini yadsımak elbette yanlış. Ama kalkınmakta olan ülkelerle ilgili somut veriler, eğitim harcamalarının artmasıyla toplum içinde eşitsizliklerin azalması arasında bir ilişkinin olduğunu gösteremediği gibi, bunun tersi yönde bir etkinin varlığına işaret ediyorlar. Yani eğitim harcamalarının artması, toplum içindeki gelir dağılımı eşitsizliğini de arttırabiliyor. Bu da anlaşılır bir olgu. Eğitim harcamaları da eşit biçimde dağılmıyor.

İşte burada solun, sadece eğitim sistemi üzerine değil, onun bir adım öncesi üzerine de düşünmesi gerekiyor. Yani eğitime ulaşılabilirliğin nasıl yaygınlaştırılacağı, toplumun en alttaki katmanlarına kadar bu hakkın nasıl ulaşabileceğini, sol düşünmek zorunda. Üniversite çağındaki nüfusun küçük bir bölümünün yüksek öğrenim kurumlarında olduğu bir toplumda, üniversitenin nasıl olması sorunundan önce sorulması gereken soru, geri kalan, dışarıda kalan büyük çoğunluğun, neden dışarıda kaldığıdır. Herkes üniversiteye devam edebilmelidir türünden ucuz bir popülist öneriye savrulmadan, bu dışlama mekanizmalarının nasıl sınıfsal hiyerarşiyi yeniden ürettiğini görebilmek ve buna karşı önlemler önermek zorundadır sol.

Yüksek öğrenime giderek daha fazla alt sınıfların çocuklarının ulaştığı birçok Batı ülkesinde, egemen sınıfın çocuklarını daha “korunaklı” yüksek okullara veya belli birkaç üniversiteye çektiğini görüyoruz. Özel üniversiteler, ne kadar burs ve benzeri yöntemlerle kendilerine demokratik bir dış görünüm vermeye çalışsalar da, bu açıdan, sınıfsal katmanlaşmanın yüksek öğrenimde yeniden üretildiği kurumlar olarak da işlev görüyorlar. Pazar ekonomisi değerlerinin hâkim olduğu toplumlarda, paralı ve hattâ pahalı olanın iyi olduğuna dair inanç da bu yönde etkili oluyor.

Ama biraz önce belirttiğim gibi, yüksek öğrenimin yaygınlaşması ve sınıf atlama aracı olarak etkili biçimde çalışması, yüksek öğrenime olan talebi de değiştirir ve yüksek öğrenimi meslekî eğitim haline dönüştürür. Emek piyasasının da pazar ekonomisi dinamiklerine tâbi olduğu toplumlarda bu kaçınılmaz olarak böyledir. Sol bu konuda ciddi bir ikilem karşısında. Bir yandan yüksek öğrenimin alt sınıf üyelerini daha fazla bünyesine almasıyla gerçekleşen demokratikleşme, diğer yanda ise, bu demokratikleşmenin doğal sonuçlarından biri olan, yüksek öğrenim gençliğinin öğrenime çok daha fazla araçsal olarak bakmaya başlaması. Halbuki solun idealinde, öğrenimin “tam donanımlı yurttaş” yetiştirme yönü ağır basar. Öğrenim aracılığıyla, yeni yetişen kuşakların geleneklerin, aile çevresinin dar ve içe dönük tahayyül dünyasının egemenliğinden kısmen kurtulabileceğine, kendi seçtiği değerlerle donanmış “şahsiyetli yurttaşlar” yetişeceğine inanır. Solun tarihî kökenlerinde yer alan pozitivist inanç da bunu destekler. Ama “eğitim üretim içindir” ilkesi ise, eğitimin ana hedefine “şahsiyetli yurttaş” değil, daha fazla üretken insan emeği yetiştirme amacını yerleştirir. Eğitimi fayda kavramı ışığında değerlendirmek illâ gerekiyorsa, o zaman sol “faydasız” eğitimin de yararlı olabileceğini savunmalıdır. Aksi takdirde üniversiteleri sadece meslek yüksek okulları olarak düşünmek zorunda kalır. Bu ise son derece dar ve araççı, teknokratik bir kamusal yarar anlayışını öne çıkarmak demektir.

Özetle, yüksek öğrenimin sadece mesleki anlamda faydalı olmadığı, öğrenme yetisi güçlü, kendi dar dünyası dışındaki konu ve sorunlarla ilgilenebilen insanlar, yani bir anlamda yurttaş yetiştirme işlevinin de olduğunu savunmak solun sorumlulukları arasında. Sol, kamusal yararı belirlemek gibi totaliter bir tavır almamalı, ama çoğul içerikli bir kamusal yararın belirlendiği alanların üniversiteler üzerinde de etkili olmasının kanallarını açık tutmalı.

Üniversite üzerinde böylesine çoğulcu bir kamusal denetim nasıl mümkün olabilir?

• Bir kere üniversitenin, orta öğrenimden farklı olarak, reşit insanlar topluluğu olduğunu baştan kabul etmeliyiz. Üniversite, öğretim üyeleri, idari-teknik personel ve öğrencilerden oluşan bir topluluk. Bunlar birlikte üniversiteyi var ediyorlar. Bu topluluk içinde öğrencilerin artık çocuk olmadıklarını, sorumluluklarına müdrik yetişkinler olduğunu, üniversite yapısı kabul etmeli. Bunun anlamı, üniversiteyi oluşturan bu üç grubun da, farklı ağırlıklarda da olsa, üniversite yönetiminin çeşitli katmanlarında söz sahibi olmaları demek. Ama üniversitenin toplumdan kopuk, kendi yapar kendi değerlendirir bir yapıda olmaması için, toplumsal aktörlerin de yönetime ve denetime katılımı gerekiyor. Bunun sadece meslekî/korporatist bir tarzda, yani işveren ve ücretli örgütleri temsilcilerinin, örneğin üniversite senatosunda veya fakülte konseyinde temsilci bulundurmasının ötesine gitmesi lazım. Bu açıdan üniversitelerin yerel/bölgesel işlevlerini dikkate alarak, yerel yönetimlerle işbirliklerinin özendirilmesi düşünülebilir. Hattâ yerel yönetimler üniversitelerin finansmanına katılabilmelidir. İlgili sivil toplum kuruluşları üniversite içinde yer alabilmelidir. Bu anlamda, üniversitenin idari anlamda işleyişi ile, akademik değerlendirmeyi ayırmalıyız. Programların belirlenmesinde çok geniş bir katılım sağlıklıdır. Ama mezuniyet jürisinde sadece öğretim üyeleri yer alır. Üniversite, sadece eğitim hizmeti üretmiyor; aynı zamanda geleceğin eğitmenlerini, öğretim üyelerini de yetiştiriyor. Üniversitenin araştırma faaliyetlerinin de ne bütünüyle ekonomik dünyadan kopuk olması düşünülebilir ne de bütünüyle ekonomik güçlere tâbi olması. Bu anlamda, üniversitenin finansman özerkliği hem ekonomik güç çevrelerine hem de siyasal iktidara karşı dengelenmelidir. Özellikle araştırma özerkliği için bu cephe çok önemlidir. Üniversitelerin toplumda saygın ve üstün bir yer etmesi, toplumun üyelerinin de üniversitelere gönüllü katkılarını getirecektir. Amerikan üniversitelerinin özerkliğinin önemli bir kaynağı, Amerikalıların yaşarken veya öldükten sonra üniversiteye yaptıkları bağışlardır. Türkiye’de ise Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfına, dinî amaçlı vakıflara yapılan bağışların yanında yüksek öğrenim kurumlarına yapılan bağışlar sanırım telaffuz edilmeye değecek bir tutar oluşturmuyor. Eskişehir Anadolu Üniversitesi bu açıdan herhalde anlamlı bir istisna.

Bu finansman meselesi ister istemez insanın aklına sermaye üniversite ilişkisi eğitimin paralı hale gelmesi gibi meseleleri getiriyor...

• Sol üniversite finansmanı konusunda da bağnaz bir yaklaşım içinde olmamalı. Liberallerin, ücretli eğitim iyi eğitimdir, özel üniversite iyi üniversitedir bağnazlığına karşı, iyi üniversite parasız üniversitedir bağnazlığına sarılmaktan kaçınmalıyız. Üniversitelerin kendilerinden beklenen öğrenim ve araştırma hizmetlerini hakkıyla yerine getirebilmeleri için, salt vergi gelirlerine tâbi olmalarının getirdiği bir dizi sorun var. Sosyal adalet sorunu var. Üniversitenin kaçınılmaz olarak siyasal iktidara tâbi olması sorunu var. Öğrencilerin, hizmetin doğrudan kullanıcısı olarak, örneğin üniversite harcamalarının üçte birini veya yarısını kayıt harçlarıyla karşılamalarının sol açısından bir sakıncası olamaz. Ama düşük gelirli aile çocukları bu harçtan muaf tutulmalıdır. Bu yöntem toplumsal adalete daha uygundur. Üniversitelerin, sınırlı vergi kaynaklarıyla elde edemedikleri geliri, ticarî faaliyetlerle karşılamaya çalışmalarından daha iyidir harçların payının artması. Üniversite özerkliği ikinci yolla daha fazla korunur.

Sermaye temsilcilerinin, vergi kaynaklarının yerine kısmen ikame olarak, mütevelli heyetleri aracılığıyla, üniversite yönetimi üzerinde bir üst denetim kurumu oluşturmamaları için, üniversitelerin malî özerkliklerini salt vergi gelirlerine bağlamamak gerekiyor. İşveren dünyası kısa vadeli istihdam ihtiyaçları için üniversiteye bakar. Ama öğrenim aynı zamanda uzun vadeyi dikkate almak zorundadır. İçinde bulunduğumuz dönemde çok fazla bilgisayar operatörüne ihtiyaç olabilir, ama tekniğin gelişmesiyle birkaç yıl sonra bu operatörler işsiz kalabilirler. Hele şimdi, mesleki kalifikasyonların eskisinden daha hızlı değiştiği bir süreçteyiz. Ve bu eğilim giderek güçleniyor. Bu nedenle, işverenlerin kısa vadeli istihdam ihtiyaçlarına üniversitelerin bütünüyle tâbi olmaları, gelecek dönemlerin diplomalı işsizlerini bugünden yetiştirme riskini arttırır. Bu nedenle üniversiteler sadece teknik bir bilgi aktarımı değil, insanların bilgi edinme yeteneklerinin geliştirilmesi üzerine esas olarak inşâ edilmelidir. Böylece, hayatın farklı aşamalarında yeni kalifikasyonlar elde etme şansı olan insanların yetişmesine üniversite katkıda bulunur. Böyle bir yetenek, özgürlüklerin önemli bir parçasıdır.

Akademik olarak ise, eğitim programlarının değerlendirilmesinde öğrencilerin de söz sahibi olması elzemdir. Ancak bu yolla, akademik konumların tımar beyi davranışları yaratmasının önüne geçilebilir. Ama toplumda öğretim üyeliğine atfedilen önem, bir general veya bir şirket yöneticisine verilen önemden daha az olduğu sürece, akademik personelin kendini deklase hissetmesi ve tepkisel olarak, akademik özerklik adı altında, üniversite içindeki cılız iktidar mevkilerine sarılması, hoca-öğrenci ilişkilerinde son derece hiyerarşik olması kaçınılmazdır.

Eğitimin üniversite dışında kurgulanması konusunda kullanılabilecek araçlar neler olabilir? Böyle bir yapılanma içerisinde eğitimin toplumsal faydası ve toplumsal denetimi konusu nasıl bir değişime uğrayabilir?

• Önümüzdeki dönemde insan yaşamının eğitim, üretim ve emeklilik gibi birbirinden kesin hatlarla ayrılmış üç döneme bölünmeyeceği tahmin ediliyor. Öğrenimin sadece yaşamın ilk döneminde değil, tüm yaşam boyunca sürdürülecek bir faaliyet olması eğilimi güçlü görünüyor. Bu ise, üniversite başta olmak üzere, eğitim kurumlarının konumunu yeniden tanımlama gereğini doğuruyor. Bunun yanında, iletişim olanaklarının değişmesiyle, üniversitenin somut bir mekân içinde düşünülmesi de gerekmeyebilecek. Eğitimin yaşamın bir dönemine sıkışmaması, eğitim hizmetinin çok daha yaygın biçimde örgütlenmesini gündeme getirecek. Bu eğilimin içerdiği bir tehlike, eğitimin bugünkünden çok daha fazla metalaşması. Neredeyse bir sanayi dalına dönüşmesi. Bu noktada, kamu kaynaklarının büyük ölçüde devreye girmesi gerekiyor. Bunun yanında, üçüncü sektör dediğimiz, ne pazar ekonomisi ve özel mülkiyet kurallarına ne de devlet mülkiyeti ve bürokratik ekonomi kurallarına tâbi olan üretim ve faaliyet tarzı -ki dernekler, gerçek vakıflar gibi kâr amacı gütmeyen gönüllü kuruluşlar alanıdır bu- üzerine özgürlükçü solun daha dikkatle eğilmesi gerekiyor. Eğitim faaliyetleri, bu tür bir örgütlenme tarzı için en uygun alanlardan birisi. Bu nedenle, bugün örtülü özel üniversite olarak faaliyet gösteren vakıf üniversitelerine karşı Türkiye solu haklı olarak tepki gösterirken, gerçek anlamda vakıf veya derneklerin yönettiği üniversite modelini bir kenara atmamalı.

Bugün üniversitelerde öğrencilerin önemli bir bölümü, öğretim üyelerinden çok daha fazla yeni iletişim tekniklerine hâkimler. Birçok öğretim üyesi, pedagojik beceri, yeni bilgi kaynaklarına ulaşma ve benzeri konularda öğrencilerinden çok daha geri durumda. Bu yalnız Türkiye’ye özgü değil ve sürdürülebilir de değil. Eğer üniversiteler kendilerini hızla yenilemez, karşılıklı iletişimin sağlandığı, öğrenci-öğretmen ilişkisinde katılımın ön planda rol oynadığı, bilginin aktarılması kadar bilginin aranıp bulunması ve üretilmesi yöntemlerini benimsemezlerse, başka araç ve kurumların bu işlevleri yerine getirmeye teşebbüs ettiğini, kendilerinin bir asâr-ı âtîka olarak kenarda kaldıklarını görecekler. Diploma verme tekelini de bu durumda sonsuza kadar üniversiteler ellerinde tutamayacaklardır.

Sol açısından üniversite ne idealize edilip, kutsanacak bir kurum, ne de elinin tersiyle bir kenara atılacak bir kurumdur. Üniversitenin, toplumdaki egemen ilişki tarzından bütünüyle bağımsız olamayacağını da sol dikkate almak zorundadır. Bu, özellikle, üniversite reformu konusunda, yapılabilir olanla yapılamaz olanı ayırmak için geçerlidir. Üniversiteler, katılımcı demokrasinin uygulandığı ve bu bağlamda, yeni kuşakların katılımcı ve hattâ doğrudan demokrasi biçimleriyle aşina olduğu, bilginin aktarımının yanında, toplumun önde gelen simalarının yetiştiği bir kurum olabilmelidir. Bu açıdan üniversiteler kaçınılmaz olarak elit yetiştirme kurumlarıdır ve bu işlevlerini savunmalıdır. Yeter ki söz konusu elitler, ailelerin para veya siyasal gücüyle değil, bireylerin çalışma ve kabiliyetleriyle belirlenmiş olsun. Sol, üniversitenin demokratik ve eşitlikçi süreçler süzgecinde elit yetiştiren aslî kurumlar olduğunu kabul etmeli ve bunu savunmalıdır. Aksi takdirde, pazar ekonomisi veya bürokratik elitler bu konumu, bugün olduğu gibi işgâl etmeye devam edeceklerdir.