Unutulan Yıllar

Mete Çetik | (Sayı : 102 - Ekim 1997)

NİYAZİ BERKES

Unutulan Yıllar

İletişim Yayınları

İstanbul 1997

Unutulan yıllar

METE ÇETİK

Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar adlı anı kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Berkes’in ölümünden önce uzun bir süre boyunca böyle bir kitap yazma hazırlığında olduğu biliniyordu. Kitabın “Önsöz” kısmında aktarılan mektuplaşmalar bu yazma faaliyetini, tereddütleri, çevreden gelen teşvikleri gösteriyor. Bunun dışında Berkes’in 1988 yılında ölümü nedeniyle de bu hazırlığın varlığı gündeme gelmişti. Tarık Zafer Tunaya, Medeniyetin Bekleme Odasında kitabına da aldığı, 29 Aralık 1988 tarihinde Cumhuriyet’te çıkan “Berkes’in Acı Gülüşü” başlıklı yazısında bu anılardan söz ediyordu.

Kitapta anıların hayli uzun bir zaman içinde kaleme alındığını gösteren ifadeler var. Berkes’in, kitabı Kanada’ya gidişinden (1952) hemen sonra yazmaya başladığının (14), 1982 sonrasında (124) devam ettiğinin; kimi yerleri kesinlikle 1980’den önce (274) yazdığının, bazı yerleri muğlak biçimde 1978 sonrasında (361), bazı yerleri tam 1984’te (382), 1979’da (384), 1980’de (428) ve son kısmı da aslında 1979’da (481) kaleme aldığının işaretleri görülebiliyor. Kitabı yayıma hazırlayan Ruşen Sezer kendisinin de, anıların yayımlanmasını, Berkes’in 1975 yılında emekliliğinden itibaren beklediğini yazıyor (14) ve yazma işinin bitiş tarihi olarak da 1980-81’i tahmin ediyor (13). Sonrası bir iki eklenti olsa gerek.

Berkes’in kimi ifadelerinden ve verdiği kesinlikli tarih ve numaralardan tasfiyeye ve davaya ait pek çok belgeyi muhafaza etmiş olduğu anlaşılıyor. Eğer hâlâ duruyorsa bu malzemenin de kullanıcıya açılmasını umut ederiz. Sezer’in klasör içinde birbirine karışmış notlar, gazete kesikleri içinden sabırla çıkardığı ve düzene soktuğu anıların Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi tasfiyesi için önemli bir kaynak olduğuna şüphe yok. Ancak Berkes’in bu kitapta daha fazlasını yapmaya özellikle çalıştığı anlaşılıyor. Hem dostlarıyla arasındaki yazışmalarında, hem kimi sözlerinde kendisi de yazdıklarının Dil-Tarih tasfiyesine konu olmuş bir öğretim üyesinin anılarının ötesinde olduğunu söylüyor. Bir yerde “maksadım ‘çarıklı kurmaylık’ yapmak değil; anılarımı anlatıyorum” (211-12) diyerek konuya dönmeye çalışsa da, daha ilk sayfada “yazdıklarım bilinen anlamda ‘anılar’ olmaktan çıktı; bir inceleme ve eleştirme biçimini aldı” diyerek, bu farkın altını çizer. Tunaya, Berkes’in 1 Eylül 1977 tarihli bir mektubunda “yazdıkça benim ya da ‘üç öğretim üyesi’nin hikâyesi olmaktan çıkıyor, bir çeşit 1940-1950 döneminin bir kritiği oluyor” dediğini aktarır.

Anlaşılan Berkes bu dönemde hem anılarını yazmaya devam etmekte, hem de yazma ve yayımlama konusundaki tereddütlerinden kurtulamamaktadır. Hemen her mektubunda, bunları “kim okuyacak? ne işe yarayacak?” soruları yer alır. Hattâ anılarını yayımlamasını öneren Ayhan Aktar’a alay edip etmediğini sorar: “Şaka mı yoksa ciddi mi bu söz?” (15).

Dil-Tarih tasfiyesinin diğer mağdurları da bu dönem ve tasfiyeden son derece sınırlı şekilde söz etmişlerdir. Pertev Naili Boratav 1988 yılında Niyazi Berkes anısına düzenlenen bir panelde ve yine aynı dönemde Bilim ve Sanat’ta çıkan bir söyleşide bu tasfiyeyi anlatmıştır. Bundan başka Korkut Boratav’la doldurduğu bir ses bandında da tüm hayatına yayılan bir dönemi –tasfiyeye de yer vererek– belli yönleriyle aktarmıştır. Behice Boran ise Uğur Mumcu’nun Bir Uzun Yürüyüş’ünde, tüm olayları on-on beş sayfaya yayılmış dört-beş paragrafta anlatır. Türkiye ve Sosyalizm Sorunları’nda ise öznel hiçbir şeye yer vermeyerek iki üç paragrafla yetinir.

Berkes kitabının özellikle bir hatırat olmamasını tercih etmiş gözüküyor. Anı yazmanın güçlüğü yazar tarafından da anlaşılmış: “... Bir hayat üzerine böyle bir şeyi yapmak yürek, duygu ve düşün güçlükleri ve dayanıklılığı ister” (14). Tereddütleri bitmemekle birlikte, 1940-50 yıllarının unutulan yönleriyle bir eleştirel tarih denemesine girişmeyi daha uygun görmüş olmalı. Yine de, DTCF Tasfiyesine konu olan kişilerden birinin olay, dönem ve yer yer de hayatı üzerine ilk ağızdan verdiği bilgiler kitaba çok önemli bir kaynak olma vasfının yanı sıra bir “anı” özelliği de katıyor. Berkes anılarının sonunda yazdıklarının dönem ve olaylar üzerindeki düşüncelerini belli bir perspektif içinde sunma girişimi olduğunu ekliyor. Kişisel anı ve duyguları üzerine fazla bir şey yazmasa da, yine de bir yerde, görev başvurusunun reddinden sonra intihar etmeyi düşündüğünden bahsedecek kadar da “özel”e iniyor. Unutulan Yıllar bir bakıma “anı” ve “tarih” uçlarının geriliminde, zaman zaman bir tarafa daha fazla yaklaşan bir eser.

Kendisini –mümkün olduğu kadar özel hayatının dışında– esere yerleştirmek zorunda kalmasına rağmen, en yakın dostlarına ve hattâ “kader arkadaşları”na ayırdığı yerler son derece sınırlı. En fazla bulmayı umduğumuz insanların çok az bahsi geçiyor. Berkes, Behice Boran’dan sadece bir-iki yerde ve yarı alay, yarı kızgınlık, olumsuz bir dille bahseder. Muzaffer Şerif Başoğlu’nu birkaç yerde ve hepsinde de neredeyse yerin dibine batırarak anar. “Anıları[n]ı onun tatsızlıkları, hatta delilikleri ile doldurmak” istemediğini belirtir, ama bir yerde başlarına gelenlerin bir kısmından onu sorumlu tuttuğunu sezdirerek açıkça suçlamada bulunur: “... Kendine ve dostlarına kazandırmadığı düşman kalmadı” (97). Başoğlu’nun “ne zor bir insan olduğunu” o dönemde Amerikalılar bile bilmektedir, ama böyle bir suçlamayı, daha çok Muzaffer Şerif’in erken davranıp 1945 yılı başlarında ABD’ye giderek tasfiyeden kurtulmuş olması, Türkler’le ilişkisini kesmesi vs. gibi olaylar tahrik etmiş olmalı. (Aslında Berkes ve eşi de 1945 Şubat’ında doktoralarını tamamlamak için ABD’ye gidiş izni ve harç talebiyle Dekanlığa başvururlar ama, buna bir yanıt gelmez.) Bir başka yerde “... Muzaffer Şerif’in daha o zamandan en sonuna kadar ırkçılığın ne olduğunu hiç anlamadığını” yazar (96). Oysa aynı Berkes, Yurt ve Dünya’da Muzaffer Şerif’in Irk Psikolojisi kitabı hakkında kaleme aldığı tanıtım yazısında (Mayıs 1943, 29. sayı), kitaptan “... ilmin ırk konuları karşısında durumunu tanıtmak ve meselenin ilmî görüşünü incelemek... ihtiyacıyla... tam zamanında çıkmış ve bu ihtiyacı karşılamış olan değerli bir eser” şeklinde bahseder. Ancak burada diğer eski arkadaşlarının da Başoğlu’na karşı pek iyi duygular beslemediğini eklemek yararlı olacak.

Berkes, Pertev Naili Boratav’dan birkaç yerde ve olumlu bir dille bahseder. Lise öğrenciliği, Dil-Tarih ve sonrası yıllarda dostlukları sürdüğünden olacak, olumsuz bir yargı bildireceği sırada dahi söz Boratav’a geldiğinde Berkes susmaktadır. Darülfünun yıllarında Nihal Atsız’la yakın arkadaş olan Boratav –Berkes bundan da bahsetmez–, Atsız’ın Yüksek Muallim Mektebi öğrencisi olduğu için maruz kaldığı “bedavacı” şeklindeki suçlamayla karşılaşmaz. Aşırı bir sorumluluk duygusuna sahip olduğu ve neredeyse dünyayı sırtında taşıdığı anlaşılan Berkes, bu bedavacılık meselesine ve benzeri yargılara kitapta çokça yer veriyor.

Tasfiyeye dördüncü isim olarak eklenmek üzereyken Fakülteden istifa eden ve Unutulan Yıllar’da adı hiç geçmeyen biri daha var. Şikago, Yurt ve Dünya, Görüşler, –ve Berkes’in nedense hiç değinmediği, kendi gazeteleri olan– 24 Saat maceralarının tümünde Niyazi Berkes’in yanında yer almış olan ilk karısı Mediha Berkes (Esenel). İstanbul Üniversitesi’nden tanışıp evlendiği ve Dil-Tarih’ten atıldıktan sonra kendisiyle Kanada’ya kadar da gelmiş olan, ama daha sonra ayrıldıkları Mediha Berkes’in kitap boyunca adı hiç geçmiyor ve sadece bir tek yerde (134) kendisinden “eşim” diye bahsediliyor. Hatta –öyküsünü Mediha Berkes’i dışarıda bırakarak anlattığı– Köy Enstitüsü gezisi üzerine Yurt ve Dünya’nın 14. sayısında ortak imzayla yazdıkları “Toprağın Çocukları” yazısı bile, kitabın sonundaki –Berkes’in sağlığında hazırlanan– bibliyografyaya olsun alınmamış.

Bir anı kitabıdır diye yola çıkıldığında pek çok insanın belli başlı yönleriyle çizileceği umulsa da Berkes bu insan portresi çizme konusundaki isteksizliğini ısrarla sürdürüyor. Babasının adını (Hüseyin Hüsnü) dahi vermiyor ve bir yerde babasının “gizli ya da açık olarak Bektaşi” olduğunu “şimdi” anladığını yazıyor (30). Amerika’da okurken yanında kaldıkları ve kendisinden daha büyük olan ağabeylerinden de sadece bir tek yerde “babam da, kardeşlerim de bu conlardandı” diye bahseder. (“Con” yani “Jön[Türk]lük” meselesi de Berkes’in üzerinde kalem oynattığı konulardandır. Aslında 1908’den sonra “JönTürk” sözü Türkiye’de kullanılmaz.) “Önsöz”de Berkes’in neden anı yazmaktansa tarih yazmaya yatkın olduğu hakkında fikir veren, kendisine ait bir not eklenmiş. “Ben insanları tanımıyorum. Aklımca toplumları tanırım[,] hatta[,] uzaktan... olanların ya da olacakların kokusunu alırım. Öyle olduğu halde kişileri tanımam” [17].

Kitapta kişisel anıların yoğunlaştığı kısımlar Kıbrıs’a ait olanlar. Üzerine sonraki yıllarda makaleler yazdığı “ezber” konusundaki tutumunun daha Kıbrıs yıllarında oluşmaya başladığı anlaşılıyor. İkiz kardeşi ile kendisinin isimlerinin 1908 devriminin “kahraman-ı hürriyet”leri olan Resneli Niyazi ve Enver (Paşa) Bey’lerden dolayı konduğu hakkındaki not ilginç bir uygulamayı gösterir. Şüphesiz 1908 Temmuz’undan sonra doğan çocuklar için bu durum çok yaygındı. Enver Sedad ve Enver Hoca da aynı kaderi paylaşmıştı. Kitap sonuna alınmış fotoğraflardan birinde sınıflarındaki bir diğer öğrencinin adının da –fotoğrafın üstüne eski yazı ile yazılmış notta– “Enver” olduğu görülür.

Lise anıları Hasan Âli Yücel, Hilmi Ziya Ülken gibi önemli isimleri belli yönleriyle tanıttığı için ilgi çekici kısımlar. Kısa süren Hukuk Fakültesi öğrenciliğinden sonraki Darülfünun anıları ise binanın kullanımına ilişkin bilgilerden, Nihal Atsız ve Macit Gökberk’e, Şekip Tunç’tan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’na ve ilginç bir öğrenci derneği örgütlenme faaliyetine uzanan değerli bilgiler içermekte. Bir başka yerde öğretmenliğe ilk kez 1930 yılında başladığını yazmakla birlikte, anılarında Berkes buna –önemsemediğinden olacak– yer vermiyor.

1931-32 ders yılında Darülfünun Felsefe Zümresi’nden mezun olan Berkes tayin hikâyesini anlattığı şekilde Ankara’da önce Halkevi’nde, sonra da Maarif Mektebi Cemiyeti Müdürlüğü’nde bulunur. Bu döneme ilişkin anıları yine önemli portrelerden kesitler yanında Berkes’in sosyoloji ve eğitim konularındaki düşüncelerinin geçirdiği serüveni de yansıtıyor. Daha sonra Üniversite Reformunu takibeden günlerde, 1934 yılı Ocak ayında “Niyazi Hüsnü Bey” İstanbul Üniversitesi İçtimaiyat Fakültesi asistanlığına atanır. Bu tasfiye/reform sırasında Enver Ziya Karal için anlattığı “Zucennet” hikâyesi ise Berkes’in kitap boyunca hiç eksilmeyen o ısırıcı mizahı ve alaycı üslûbunun güzel bir örneği. İstanbul Üniversitesi yılları da Türk ve yabancı hocalar ve DTCF’de de mesai arkadaşı ve ender destekçilerinden olacak, Nusret Hızır’a ait anılar içeriyor.

1935’te Berkes, daha önceden Maarif Cemiyeti Mektebi’nden tanıdığı Prof. Parker aracılığıyla –ve kendi başvurusu olmaksızın– tahsis edilen bursla Şikago’ya gider ve Sosyoloji Bölümü’nde Louis Wirth’in asistanlığına verilir: Bu döneme ait anıları Şikago üzerine, oradaki Türk işçiler ve özellikle kendi düşünsel serüveni –Parsons vs. düşünürlerin etkileri– üzerine önemli bilgiler içermekte. Ancak kendisiyle birlikte aynı okulun Antropoloji Bölümü’nde doktoraya başlayan karısından ve –o sırada Şikago’da olduğunu Meltem Gevrek’in Mediha Esenel’le doldurduğu ses bantlarından öğrendiğimiz– ağabeylerinden söz edilmiyor. Berkes’e göre doktoralarını tamamlamadan dönüşlerinin asıl nedeni II. Dünya Savaşı’nın başlaması değil, –kendisiyle uğraşan birinin olduğuna inandığı– Maarif Vekaleti’nden gelen ısrarlı çağrılardır. Söylediğine göre ABD’de yarıda kalan tezi Türkiye’de Çağdaşlaşma’nın bir bakıma aynısıymış.

Dönüşünde –macerasını kitapta anlattığı şekilde– 1939 yılı Ekim ayı sonunda İstanbul Üniversitesi’nden ayrılıp Ankara’da DTCF’de asistan olarak göreve başlar. Mediha Berkes de ondan kısa bir süre önce DTCF’de önce Halk Edebiyatı ve Folklor asistanı, sonra da Felsefe Enstitüsü’nde Sosyoloji okutmanı olur. (Mediha Berkes’in kariyerini izlemek kolay değildir, evrak içinde de tutarsızlık vardır. İstifasında geçen kendi ifadesine göre baştan beri ilmi yardımcıdır. Bir başka yerde 1940’ta Türkoloji Enstitüsü’nde gözükür. Dekanlığın bir yazısında ise 1944 yılında “ilmi yardımcı”lığa atandığı yazılıdır.)

Niyazi Berkes anılarında kendi kariyer gelişimini de anlatmıyor. Habilitasyon tezi olarak “Bazı Ankara Köylerinde Sosyolojik Bir Tetkik” çalışmasını sunar. Bu eser sonradan kitap olarak basılacaktır. “Kapitalizmin menşei ve karakteri” başlığıyla sunduğu ders takriri de daha o zamandan Berkes’in ilgi alanının genişliğini gösterir. Tezi, Emin Erişirgil, Şevket Aziz Kansu ve Olivier Lacombe’dan oluşan jürinin onayını alır ve 1941 yılı Eylül ayında doçentliğe atanır. Dil-tarih’e dair anılar içinde yine Lacombe –ve o ünlü raporu–, Şevket Aziz Kansu, Emin Erişirgil, Necati Akder, Suut Kemal Yetkin, Hamdi Atademir belli yönleriyle tanıtılıyor. Ancak Berkes, bazıları Yurt ve Dünya’da da yazmış olan ve yer verileceğini umduğumuz Saffet Korkut, Güzin Dino, Muzaffer Şenyürek, Orhan Burhan gibi isimlerden ve Alman profesörlerden bahsetme fırsatını bulamamış. Gerçekten Niyazi Berkes bazı yerlerde “yerim olsaydı” gibi sözler sarf etmekte, yazdıklarını mümkün olduğu kadar kısa tutmaya çalıştığını belli etmektedir.

1941 yılında yayımına başlanan Yurt ve Dünya’dan da yine fazla ayrıntıya girmeden bahsediliyor.

Burada 1944 yılına ait bir olay üzerinde durmakta yarar var. Bu olay artık DTCF tasfiyesi tarihine “ubudiyet bildirisi” şeklinde geçen bir bildiri meselesidir. Söz konusu “ubudiyet” (kulluk) yakıştırması Mete Tunçay ve Haldun Özen’in 1984 yılı Ekim ayında Yeni Gündem dergisinde “1933 Darülfünun Tasfiyesi” başlığıyla çıkan yazılarının 19. sayfasında yer almış ve anlaşılan Berkes’in de tasvibini görmüş bir kavram. 1944 yılında Nihal Atsız’ın Boratav’ları komünistlikle suçladığı açık mektubunun yayımlanmasından sonra DTCF’li öğretim üyeleri giderek hedef hale gelmiş ve üstelik –daha önceden başlayan– bir komünist takibatında Muzaffer Şerif tutuklanmıştır. Yurt ve Dünya ve Adımlar yayınları nedeniyle sıkıştırılan Hasan Âli Yücel olaya seyirci kalmadığını göstermek için yaptığı işlerden bir ikincisine (ilki bu dergilerin yayınını durdurmak olmuştur) girişir. Maarif Vekaletinden, bakanlık mensuplarının siyasetle uğraşmaması gerektiğini bildiren bir tebliğ çıkartır. Buna cevap olarak DTCF’deki Türk öğretim üyeleri Millî Şef’e ve CHP ilkelerine bağlılıklarını ifade eden bir bildiri yayımlarlar. Bunun altında Boran, Boratav ve Berkes’in de imzaları vardır. Başoğlu ise henüz tutuklu olduğu için imza koyamamıştır. Daha sonra bu bildiri ve kendi tebliği Yücel tarafından Davam kitabına alınır. (Yücel-Öner Davası da Unutulan Yıllar’da yer almaktadır) 1933 tasfiyesiyle hiç ilgisi olmayan bu bildiri Tunçay ve Özen tarafından kaynak belirtilmeden yazıya alınmış ve buna, Darülfunun tasfiyesinin amacının, böyle “ubudiyet” arz edecek öğretim üyeleri yetiştirmek olduğu şeklinde bir yorum eklenmiştir. Şüphesiz bu zayıf ilgi imzaların çarpıcılığıyla önemini yitirmiştir. Berkes de bu konuda Tunçay ve Özen’in yorumunu kabul etmekte, hattâ Görüşler olayından sonra bakanlık emrine alınmalarını bunun bedeli diye göstermektedir. Dahası bu ifadeyi bölüm başlığı olarak da kullanmıştır. (Ruşen Sezer’in özellikle değiştirmeden bıraktığını bildiğimizden 157-58’de anlatılan bu olayın, aslında 241’de başlayan bölümden sonra gelmesi gerektiğini ekleyeyim.) Bu açık kabule karşın ben yine de 1984’ten geriye bakan Tunçay, Özen ve de Berkes’in 1944 yılındaki Berkes’in durumunu pek iyi anlamadığını düşünüyorum. Şüphesiz bu cesareti 1944’te göstermeleri takdire şayan olurdu. Berkes anıların pek çok yerinde hatalarının nedeninin o dönemde kavrayışındaki eksiklik olduğunu imâ eden ifadelere yer verir. Bir bakıma, aslında öyle yapmazdım, türü bir değerlendirme var. Bu yakıştırmayı kabullenir görünürken, çektiği sıkıntı ise tahmin edilebilir. Berkes tüm kitap boyunca sarsmaya çalıştığı Millî Şef’e böyle bir bağlılık metnini ne savunabilmiş, ne de yer vermemezlik edebilmiş.

1945 yılına gelindiğinde Türkiye’de çok partili hayata doğru bir eğilim kendini hissettirmektedir ve DTCF’nin hocaları da demokrasi mücadelesinde üstlerine düşeni yapma niyetindedirler. 1945 sonunda Görüşler dergisi sol eğilimlerle DP’nin “liberal”lerini buluşturan ittifak olarak basında belirir ve müthiş bir tepki çeker. Berkes, Tan olayları terörünü çok doğru şekilde Millî Şef’in “muhalefeti yola getirme yöntemleri”nden biri olarak değerlendirir. Dediğine göre Görüşler’in kapağına “sorumsuz biri” adlarını eklemiştir. Bir süre sonra Bakanlık emrine alınırlar. 1946 yılı başlarında Danıştay kararıyla göreve dönerler. Bu konulara ilişkin olarak sonradan haklarında açılan davada önem kazanacak olan ve Besim Kadırgan’ın yürüttüğü soruşturmanın da kitapta bahsi geçiyor. Kendilerini bakanlık emrine alan da yine Yücel’dir. Buna karşın Berkes, “yalnız Yücel’e kızamıyorduk” der. İlginçtir Boratav da olayı anlattığı yerlerde eski öğretmenine kızgın gözükmemektedir. Baskılar karşısında bunları yapmaya mecbur kaldığına inanmaktadırlar.

DP kurmayları ve Mareşal Çakmak tarafından pek çok kez yüzüstü bırakılmalarına rağmen “solcu hocalar” özellikle Mareşal’den bir türlü vazgeçemezler. 22 Şubat 1947 tarihinde yayıma başlayan 24 Saat gazetesinin imtiyaz sahibi –7 Ocak’ta DTCF’den istifa eden– Mediha Berkes’tir ve Adnan Cemgil yine 22 Şubat’taki yazısıyla “Mareşale Selam” göndermektedir. Niyazi Berkes’in anılarındaki Mareşal değerlendirmesi ise çok farklı. Daha o dönemde Çakmak’ın “aklını oynatmış” ve “zavallı” olduğunu düşündüğünü, ama “içi[n]deki acılığına karşın kimseye ‘bu adam politik anlamda safdilin biridir’ diyeme”diğini yazıyor. Yine o zamandan DP önderlerinin Türkiye için gerçekten demokrasi istemediklerini, bunu bir muhalefet değil, bir devrim sorunu saydıklarını ve bununla da ilgilenmediklerini anlamış olduğunu yazıyor. DP’yi değerlendirirken kendilerini Temmuz 1948 tarihinde TBMM’de savunacak sadece iki kişiden biri olan Sadık Aldoğan’dan da övgüyle söz ediyor.

Kaçınılmaz şekilde tasfiyelerine varacak gelişmeleri İçişleri Bakanı Sökmensüer’in TBMM’de yaptığı –“24 Ocak” değil (369)– 29 Ocak 1947 tarihli konuşmayla başlatmakta Berkes haklıdır. Bundan sonra bu meşhur konuşma tüm asılsız iddiaların dayanağı olacaktır. 1 Mart 1947’de Bayrak gazetesinde yayımlanan sağcı öğrencilerin 67 imzalı dilekçesi ve daha sonra 24 Saat’te yayımlanan 108 solcu DTCF öğrencisinin dilekçesi bunu izleyecektir. (Berkes’in anılarının dizilişinde, bu dilekçelerin sanki 1947 Aralık ayında Fakülte baskınından hemen önce verildiği izlenimini uyandıracak bir karışıklık var.) Sağcı öğrencilerin ilk gövde gösterisi ise 5 Mart 1947 tarihinde Pertev Naili Boratav’ın konferansını engellemeleri ve ertesi günkü nümayişleri ile ortaya çıkar. Bu olay üzerine başlatılan soruşturma serisinde üç öğretim üyesi hem idari, hem adli soruşturmaya konu olurlar. Berkes’in, marûz kaldıkları bir saldırıyı tahkik için kurulan komisyona “sanık Niyazi Berkes” diye çağrıldığında tükenen umutlarını, –özellikle ayırıp çok az yer verdiği– “Kişisel Anılar” kısmında ‘Tanık Değil, Sanıksınız!’ başlığı altında izleyebiliyoruz. Bundan sonra aktarılan kısımlarda Haziran 1947’de tamamlanan fezlekenin, kuvvetli beraat ihtimali varlığında Kasım ayı sonuna kadar Bakanlıkta bekletilmesi, Ankara Üniversitesi Senatosu üzerindeki baskılar, Senato’nun düştüğü trajik durum, adım adım ihraç yolunun hazırlanışı sergileniyor. Berkes’in TBMM Eğitim Komisyonu’ndan naklettiği sahneler de basında takibi kolay olmayan önemli kısımlar.

Prof. Hirsch ve Prof. Esat Arsebük’ün Senato’da alınan usule aykırı kararlara karşı direnmeleri meselesi çok iyi ve net bir şekilde bilinmediği için, bu konuya ait anılar önem taşıyor. Hirsch’in Türkiye anılarında (Hâtıralarım, 1985) Senatoya ait kısımlar ayrıntıya gidildikçe güvenilirliğini kaybetmektedir. Hirsch anılarında üç öğretim üyesinin savunmaları alınmadan ihraç edildiğini, bunun üzerine Senato’da kavga çıktığını, Arsebük’le birlikte istifa ettiklerini anlatır. İhraç kararının ise Danıştay’ca bozulduğunu iddia eder. Senato karar defterini incelerken, sanık hocalardan savunmalarının istenmesine dair kararı okumuştum, üstelik –atlamış da olabilirim ama– Hirsch’in istifasına dair bir kayıt yoktu (Arsebük için ise böyle bir karara rasladım). Ancak 1948-50 arasında süren “Solcu Hocalar Davası”nda Hirsch’in istifasına dair ifadeler yer alır. İhraç kararının ise Danıştay’ca değil Üniversitelerarası Kurul’ca iptal edildiği bilinen bir şey olduğundan, anıların gerçeklere uymadığı en kuvvetli ihtimal olarak beliriyordu. Kitapta ise Berkes, önce savunma alınmadan ihraç kararı –komisyon teklifi de olabilir– çıktığını, ancak Hirsch ve Arsebük’ün itirazları üzerine, bu sanki hiç olmamış gibi kabul edilip, bu sefer savunma alınma yoluna gidildiğini yazıyor. Sonradan bu usulsüz gidişe engel olamayacaklarını anlayan Hirsch ve Arsebük’ün Senato’dan istifa ettiklerini belirtiyor. Bu yazdıkları Hirsch’in iddialarındaki tutarsızlıkları da düzeltiyor.

Meclis’te ve okulda daha büyük bir saldırının hazırlanışı da anılarda çiziliyor. Berkes, 27 Aralık 1947 DTCF baskınını gazetelerden ve hafızasından anlatırken Nusret Hızır’la dramatik bir telefon diyaloğunu veriyor. Yine saldırıyı izleyen vatandaşların yorumlarını Aziz Nesin hikâyelerini hatırlatır tarzda aktarıyor. Bunu izleyen “zaruri” ihraç kararının Üniversitelerarası Kurul’da görüşülmesi ve iptalini anlattığı sayfalarda Kurulun başkan ve üyelerine, Sıddık Sami Onar’a, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na, Fahir Yeniçay’a, kendilerine destek olan Tevfik Sağlam’a, dönemin bu az sayıdaki onurlu bilimadamlarına minnet borcunu ödüyor. Bu kararın hikâyesini, o dönemde ve sonrasında basındaki yankılarını izlemek isteyenler için ise yaptığı referanslar çok önemli. Fakülte Yönetim Kurulu’nun üçü hakkındaki, “dersler ve öğrencilerle temastan men” kararına yer verirken, buna karşı Senato’ya yaptıkları itirazın “karar kesin ve lazımülicradır” gerekçesiyle reddedildiğini yazıyor. Fakat buna karşı neden Danıştay’da dava açmadıklarını yazmıyor. Gerçekten, her üç öğretim üyesi de uğradıkları tüm haksızlıklara karşı Danıştay’a gitmelerine rağmen, nedense dosyalarında bu karara karşı dava açtıklarına dair bir kayıt yoktur. Oysa bu karar nedeniyle okula dönememişler, ancak maaşlarını almaya devam etmişlerdir.

Bu Fakülte içi tedbirden sonra Berkes’in de aktardığı gibi kesin bir çözüm gereği ön plana çıkar ve TBMM’de Ankara Üniversitesi Kuruluş Kadroları Kanunu’na eklenecek bir maddeyle bu sorunun temelinden halledilmesi düşüncesi önem kazanır. Önce kadrolarının lağvı düşünülür. Ancak daha sonra bu kadroları üniversite bütçesinde (L) cetveline alarak kullanılmaz hale getirme düşüncesi baskın hale gelir. 5-6 Temmuz 1948’de TBMM’de cereyan eden görüşmelerden sonra artık hukuki yönü çok da belirgin olmayan ve “açık memur” statüsüne benzer bir duruma düşerler. Bu tarihten itibaren de “açık memur maaşı” alırlar. Bunun anayasaya, memur güvencesine, üniversite özerkliğine vs. aykırılığı ise Anayasa Mahkemesi’nin yokluğunda çok az kişinin dikkatini çeker. Bu insanlardan Prof. Abdülhalik Kemal Yörük’e kitapta yer veriliyor. Meclis’te bu uygulamanın yegâne iki muhalifinden biri olan Adnan Adıvar’dan da takdirle söz ediliyor.

Meclis’in bu tasarrufundan sonra sonucu bakımından önemsiz hale gelen davadan Berkes çok az bahsediyor. Yargıç Talat Karay’dan (Yargıtay kararında açıkça ehil olmadığı yazılı değildir –krş. s. 474) ve bir iki tanıktan daha fazla bir şey geçmiyor. İlk mahkûmiyet kararı, sonra temyiz ve beraat kısaca anlatılıyor.

Berkes anılarına dava ile birlikte son vermektedir. Anlatmadığı dönemde, iki yıl geçici işlerle uğraşmış, 1952’de Kanada’da McGill Üniversitesi’nde iş bulmuş ve bu ülkeye yerleşmiştir. Bu arada 1954 ve 1956’da açık maaşı iki kere, başka iş bulduğu için kesilmeye çalışılmış, yaptığı başvurular ve açtığı davalarla ödemeler tekrar başlamıştır. 1959 yılında ise bir yabancıyla evlendiği için açık maaşı kesilir. Berkes buna karşı herhangi bir girişimde bulunmaz. Bu nedenle müstafi sayılıp sayılmadığını kesin olarak bilmiyorum. Eğer bu ihmal edildiyse tüm kitap boyunca kendisiyle uğraşılmış olan Rektör Suut Kemal Yetkin çok büyük bir fırsatı kaçırmış demektir. Gerçi müstafi sayılsa bile, muhtemelen yabancılarla evlenenlerin devlet memuru olamayacağına dair kanun maddesinin 1960’tan sonra Anayasa Mahkemesi’nce iptaliyle birlikte, Berkes’in durumunda yine bir iyileştirmeye gidilecekti. Berkes 13 Temmuz 1968’de yaş haddinden emekliye ayrılır.

Boratav’ın açık maaşıyla da hayli ilgilenecek olan Rektör Yetkin, Berkes’in evlenmesini “sadık” üniversite mensuplarından –belki de danışıklı şekilde– haber alacaktır. “Ankara Üniversitesi Umumi Kâtiplik Makamına” hitaben kaleme alınan tarihsiz bir yazıda, Berkes’in yabancı bir kadınla evlenmesine “rağmen, üniversite ile alakasının kesilmeyip kendisine hâlâ açık maaşı verilmesini biz üniversite mensupları mân[a]landıramamaktayız./Keyfiyeti bilmediğinize hamlederek ıttılanıza arzederiz” denmektedir. İmza: “Üç Üniversite Mensubu.”

Davada konu olan ve Berkes’in ekler kısmında bahsettiği Komünist Manifesto ile ilgili ihbara da değinmekte yarar var. Anıların içinde de “melâhati [güzelliği?/tuzluluğu?] ile ünlü bayan Germanistik doçenti” şeklinde anılan Melahat Özgü gerçekten bu üç öğretim üyesinin sıkı takipçisi olmuş, ders programlarından okul dışındaki hayatlarına kadar kendilerini adım adım izlemiştir. Solcu öğrencilerle ilişkilerini bizzat takip ettiğini mahkemede açıklar: “... Takip edildiği halde muayyen toplantılarını tespit edemedik.” Komünist Manifesto ile ilgili notları da yine Özgü ele geçirmiştir: “... Sanıklardan Niyazi Berkes’in derslerde komünist beyannamesi olan manifesti okuttuğunu duydum. Bu ciheti tespit için vasıta ile talebeden birinin notunu alıp tetkik ettim. Ve keyfiyeti müdüriyete bildirdim. Esasen birkaç gün sonra da tahkikçi işe başladığı için notu kendisine verdim...” notları öğrenciden alıp Melahat Özgü’ye getiren de o sırada Dil-Tarih’te öğrenci olan –şimdi edebiyat profesörü– Zeynep (Dengi) Korkmaz’dır. (Ben Özgü’nün dosyalarına bakmadığım için bunu suçlama konusu yaptığı yazıyı görmedim. Yayıma hazırlayanların s. 492’deki notuna değinmeyi bu bakımdan gerekli gördüm.)

Berkes ilk sayfalarda anlattığı gibi olaylara bütünlüklü bakışının da etkisiyle sadece bir tasfiye öyküsü anlatmakla kalmıyor, 1940-50 yıllarının siyaset ve dış politika tarihine, daha doğrusu tarih eleştirisine girişiyor. Bu yılların tarihinin belli başlı olayları hakkındaki yaygın değerlendirmeleri tersyüz etmeye çaba sarfediyor. Burada asıl hedefi ise şüphesiz Milli Şef İnönü. Unutulan Yıllar üzerine ilk değerlendirmelerin Millî Şef’e eleştirel yaklaşımlarını çeşitli yazı, roman ve röportajlarında ortaya koymuş olan Attila İlhan’dan gelmesi de rastlantı olmasa gerek (Cumhuriyet, 2 ve 7 Mayıs 1997; ilk yazıdaki “Kaybolan Yıllar” şeklindeki kalem sürçmesi de ikincisinde düzeltildi). Berkes, benzer eleştirileri ilk kez 1962-63’te Yön’de yayımlanan ve önce İki Yüzyıldır Neden Bocalıyoruz? ve sonra Türk Düşününde Batı Sorunu adıyla kitaplaştırılan yazı dizisinde fazla ayrıntılandırmadan dile getirmişti. İnönü döneminin Marksist ya da liberal olmayan Kemalist soldan eleştirisi Türk akademisyenleri için aslında tipik bir durum değildir. Neredeyse dönemin mağdurlarıyla sınırlı kabul edilebilir. Boratav’ın İnönü değerlendirmesi Berkes kadar olmasa da eleştireldir. Boran ise kitaplarında Şef üzerine özel kısımlar ayırmaz. Şüphesiz bu, Berkes’in Milli Şef’i sarsmaya çalışırken –ki bunu maharetle başarmıştır– aynı zamanda ona belki hak ettiğinden fazla, ayrıcalıklı bir yer verdiğinin de göstergesi.

Kitapta, İnönü’nün Türkiye’yi savaşa sokmama konusundaki “başarılı” politikasından, Turancı yargılamalarındaki ustalıklı manevralarına, DP muhalefetini hizaya getirme konusundaki yöntemlerinden, içeride komünist, dışarıda Rus tehlikesi izlenimi yaratarak Türkiye’yi ABD’ye bağımlı bir ülke haline getirmekteki ısrarlı çabalarına kadar pek çok konuda oldukça esaslı değerlendirmeler, yer yer de önemli inceleme sonuçları sergileniyor. Yine Batı Sorunu’ndan beri üzerinde dikkatle durduğu CHP’deki başlıca eğilimler ve gruplar hakkında önemli açıklamalara yer veriliyor. Berkes’in, üç öğretim üyesini önce DP’ye saldırma, sonra da komünist tehlikesi evhamı uyandırıp ABD’ye bağlanma yolunda “harcamış” olan Milli Şef’e eleştirileri 1940’lı yıllarla sınırlı kalmıyor. Ekler kısmında oldukça ilginç bir Lozan eleştirisi de yer alıyor. (Oysa yine Batı Sorunu’nda Lozan konusunda bu kadar eleştirel değildir.) Hattâ belki yeri olsaydı Berkes “onun Yunan ordusuna karşı uygulayamadığı kumandanlığı...” (350) diye değinebildiği meseleyi daha etraflı açıklamak isterdi. Berkes tüm kitap boyunca, bir bakıma resmî akademik dış politika tarihi olan AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi hocalarının çıkardığı Olaylarla Türk Dış Politikası (1967) kitabını da hırpalıyor. Bu bakımdan Berkes’in dış politika tarihine ilişkin yorumları üzerinde de önemle durulacağı umulur. Dönemin iktisadî/sosyal tarihinin ana dinamikleri olarak bir iki yerde andığı “memleket çocukları” tabiri ve çağdaş Türkiye tarihini “devlet gücünü elde etmek” isteyenlerle “para gücünü elde etmek” isteyenler arasındaki mücadeleye bağlayıp geçmesi Berkes’in bu kitapta 1940’lı yılların diğer yönlerine siyasî tarih kadar eğilme gereğini hissetmediğini düşündürüyor.

Berkes’in genelde dönem ve dış politika, “Sovyet tehdidi” ve Truman doktrini konularında yazdıkları Yalçın Küçük’ün tezleriyle de önemli ölçüde benzerlik taşıyor. Küçük’ün bu olayları değerlendirdiği Türkiye Üzerine Tezler’in ikinci cildi 1979 yılında yayımlandığı için Berkes’in bunları okumuş olması da olasılık dahilinde. Tabiî, okumamış da olabilir ki, bu değerlendirmeleri daha da güçlendirir. Ancak bir tek yerde bile Küçük’ün adı geçmiyor ve Berkes Sovyetler’e en ufak bir sempatisi bile olmadığını sergileme gereğini de duyuyor.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ndaki (daha önce Batı Sorunu’nda da söz ettiği) Nazi esinlenişine yaptığı vurgu özellikle önemli, Varlık Vergisi üzerine değerlendirmeleri ise Yurt ve Dünya’nın 22-23. sayısındaki Münir Belen’in yazısından ve 33. sayıda yapmak zorunda kaldıkları açıklamadan hayli farklı. Şüphesiz Yurt ve Dünya muhalefeti hükümet karşıtı değildi. Berkes reddediyor ama (273) dergi, daha çok ırkçı karşıtı ve –kabul ettiği gibi (270)– çağdaş bir ülkenin gerekleri açısından bazı uygulamaların ve grupların eleştiricisiydi.

Bir de Berkes’in de yer verme gereğini duyduğu meşhur komünist kundaklamaları iddiası var. Gerçekten 1940’ların ikinci yarısı öyle bir terör ortamıdır ki, evinde boya vs. kimyasal madde bulunan kişi kundakçı, sabotajcı, radyo bulunan kişi de “Rus casusu” ilân edilmektedir. Sık sık yazı tahtasına, tuvalete orak-çekiç çizen “komünistler” “suç üstü” yakalanır. Berkes’in çok çarpıcı şekilde aktardığı bu saçma yangın iddiaları Fahri Kurtuluş tarafından bir soru ile TBMM’ye taşınmış ve Aralık 1947’de devrin içişleri bakanı tarafından ciddi ciddi açıklanıp cevaplanmak zorunda da kalınmıştır.

Berkes hedef hale gelmelerinin nedenlerini, Ankara’da bir üniversite kurulması çabalarının tepki çekmesine kadar zorluyor ki, bu iddia aynı faaliyetin içinde Süreyya Aygün gibi, Şevket Aziz gibi insanların da olduğu düşünüldüğünde çok da gerçekçi gözükmüyor. Üstelik Ankara’da bir üniversite kurulması düşüncesi 1932 Türk Tarih Kongresi ertesine kadar da götürülebilir. Berkes, bir yerde tasfiyelerinden sonra kapıldığı umutsuzluğu anlatırken elindeki istatistik malzemesini çöpe attığından bahsediyor. Bu da daha önceden Kurtuluş Kayalı’nın Türk Düşünce Dünyası I’de ileri sürdüğü, Dil-Tarihli hocaların somut ülke sorunları üzerinde tutkulu çalışmalarının tasfiye nedenlerinden de biri olduğu saptamasını destekliyor. Üç öğretim üyesinin sol düşüncelerinin dozu şüphesiz o dönemde bir Mehmet Ali Aybar’la karşılaştırıldığında çok düşük kalır, ama sadece hümanist ve demokrat insanlar olmaları, DTCF’nin diğer birkaç hocasının değil de, Yurt ve Dünya’da, Adımlar’da ve Görüşler’de çalışmış, 1945 sonrasında belli politik ittifaklar içinde yer almaya niyetlenen bu üç öğretim üyesinin tasfiyelerini getirmiştir.

Bir de 1947-48’de yoğunlaşan tuhaf ve ısrarlı “yurtdışına kaçın” önerileri... “... ‘Dikkat’ dedik, birbirimize: bizim ‘kaçmamızı’ isteyen bir ‘yer’ var... Çok geçmedi, Sabahattin Ali’nin ölümü haberini aldığım zaman bu konuşma aklıma geldi ve tüylerim ürperdi.” Bu yıllarda sol eğilimli insanlarla temasa geçen ve provokatör olduğu sonradan anlaşılan insanlar türemişti. Berkes’in Bulgaristan sınırında öldürülen Sabahattin Ali’den bu konuda daha akıllı davrandığı anlaşılıyor.

Tunaya’nın söylediğine göre, Berkes tüm bu tasfiyenin öyküsünü kendisine daha ilk tanıştıkları gün ağlayarak anlatmış. Yine ona “benim yazdığım kitaplar aslında ilmi şeyler sayılmamalı, onlar memleketten uzağa atılmış olmanın yansımalarını taşırlar” dediğini aktarıyor. Bu olaylardan kaynaklanan hüzün ve hırs yazdıklarının ilmi şeyler olmadığını göstermez, tersine incelediği konulara kendisini daha fazla bağlar. Yine Tunaya’nın tabirine uyacak şekilde “acı bir güldürü” diye nitelediği bu olayların sonunda Berkes “özgürlüğüme kavuşmuştum” diye avunsa da, elindeki tüm istatistik malzemesini toplayıp çöpe atacak kadar umutsuzluğa da kapılmış ve bunları hiç unutamamış. “Bugün bunu hüzünle anımsıyorum. Bende kalan o hüzün olmuştur.” Hayatı ve anıları, Niyazi Berkes’in mekân itibariyle sürgün yaşarken adeta zaman boyutunda da her zaman 1940’lara ait kaldığını düşündürüyor... Yıllar geçip döneminin türlü çarpıtmalarla unutulduğunu gördüğünde hatırlatmak için bu kitabı yazmış. Mağduru olduğu yıllar ve olaylar üzerine kişisel anıların ötesinde, dönemin temel gelişim doğrultusunu da çizerek kaleme aldığı bu bütünlüklü eserin, bu amaca çok daha uygun düştüğü görülüyor.