Anasayfa > Birikim Arşiv > 103 - Kasım 1997 > Milyarlarca Elin Sıcaklığı

Milyarlarca Elin Sıcaklığı

Günay Usta | (Sayı : 103 - Kasım 1997)

Ne kadar çok elimiz varmış meğer!

Can Yücel

Genelde Birikim’i baştan sona, hiçbir yazıyı atlamadan ve yazıların dergide yer aldıkları sırayı izleyerek okurum. Bu alışkanlığım gerçi sevdiğim tüm dergiler için geçerlidir, ama Birikim için daha bir önem kazanır, çünkü her sayısını kendi iç bütünlüğü olan, toptan bir metin olarak algılamayı tercih ederim. Bir tür okuma adabıdır da aynı zamanda benim için bu. Kimbilir, dergi deyip geçemediğim, kitap mertebesinde ya da kendi başına bir değer olarak, “Birikim mertebesinde” gördüğüm için.

Bu alışkanlığımın (sayıca pek az olan) istisnalarından birini 101. sayıyı okurken gerçekleştirdim ve Zapatist Milli Kurtuluş Ordusu lideri, Komutan Yardımcısı Marcos’un “Niçin Savaşıyoruz? Dördüncü Dünya Savaşı Başladı” başlıklı yazısını “Geçen Ayın Birikimi”nin hemen arkasına alıverdim. Bunun iki sebebi vardı. İlki: Söz konusu yazı, oldukça “uzun” görünen İran dosyasından daha ilginçti benim için, sabretmem zordu. İkincisi ve daha önemlisi ise şu: Ömer Laçiner’in “Geçen Ayın Birikimi” içinde yer alan, konuya ilişkin yazısı -yazılarını sürekli okuyan bir okuru olarak söylüyorum- uzun zamandır ondan okuduğum en “mutlu ve enerjik” yazı idi. Belli ki, lafı fazla uzatmaya gerek duymadan ağırbaşlı bir coşku ile sunduğu Marcos’un yazısı, onun için, dünyanın öbür ucundan tanıdık bir ses, ortak bir arayış, güleç bir selam olmuş, ona “tüm dünyaları içerebilecek bir dünya” isteyenlerin ortak dilini kurabileceğimiz bir kulvarın ışıldamaya başladığını (bir kez daha) göstermiş.

Bu coşkuyu bir an önce paylaşmak için diğer yazıları atlayarak Marcos’u okudum. Şimdi okuduklarımla ilgili bir şeyler yazacağım. Ama öncelikle yazmak istediklerim içerik ile değil, Marcos’un derdini anlatış tarzı ile, dili ve üslûbu ile ilgili. Bu bana, anlattıklarından, yaptığı çağrıdan çok daha fazla heyecan verdi ve daha önemli geldi. Bu dilde, çok önemli bir olanak görüyorum.

Yüzyıldan fazla bir zamandır dünyanın bütün ana-akım sol sosyalist hareketleri, iktidarı ele geçirmeye kilitlendikleri ölçüde, en basit ifade ile “sevimsiz” diyebileceğimiz bir dil kullandılar. Bu dil, resmî bir dil idi, kendi kalıpları, protokol kuralları vardı. “Her şeyi bilen” öncüler tarafından, “yanılmaz, yanılması mümkün olmayan” bir iradenin yüksek dili olarak kuruluyordu. Karşısında mücadele ettiğimiz insanlık düşmanı güçlerin kullandığı ve ekonomi ideolojisinin gerekleri ile şekillenmiş o uğursuz dil ile kıyaslandığında dahi, son derece kurmaca ve insana ait şeylerden uzak kalabilen bir dil idi bu. Bir iktidar ve devlet ele geçirmeyi sosyalizmin yegâne yolu ve koşulu sayan, sosyalizmi korunması gereken bir kurum olarak donuklaştırmayı tercih eden ve bu uğurda (tarihsel ve diyalektik materyalist “haklılık ve meşrûluk”larına dayanarak) gerektiğinde her şeyi gözden çıkarmaya hazır olanların dünya sosyalist hareketinin üzerinde (maddi bir güce de yaslanan bir) ideolojik hegemonya kurmaları, tüm dünya devrimcilerinin dillerini sakatladı. Bizleri, insana ait değerler ve güzellikleri yüceltecek yerde, baskı aracına dönüşmüş/dönüşebilen kurumları kutsayan ve kesinlikle devrimci sayılamayacak, bu donuk dile mahkûm etti. Ülkemizde 70’li yıllarda yayımlanan sol dergilerin “orta sayfa” yazıları, bu konuda bolca örnek sunmaktadır. O yazılarda, bir yanda hızla yükselen, filizlenen bir devrimci dalganın coşkusu ve enerjisi, diğer yanda ise bu coşku ve enerjiyi sakatlayan ve kendi kalıplarına, sınırlarına hapsetmeye çalışan bir dil yan yanadır: Ülkenin ve dünyanın düzenine ilişkin kalıplaşmış, madde madde sıralanmış tespitler, kendi örgütünü tüm gelişmelerin merkezine yerleştiren analizler, her önermeye eşlik eden “karşı konulamaz” alıntılar, kişi putlaştırmaları vs. vs. Elbette bu sadece bizim ülkemize özgü değil. Dünyanın en özgürlükçü sol hareketleri dahi, bu soğukluktan, bu donukluktan ve sevimsizlikten azade bir dil oluşturmakla zorlandılar.

Marcos çok farklı bir dil ile konuşuyor. Kesinlikle iddiasız değil, ama iddiası kendi gücü ya da iktidarı ile ilgili değil. Kendisini bir parçası addettiği, büyük bir güzellikler ormanının, tüm dünya insanlığının iddiası bu. Hepimizi de, emperyalizme bu devirde posta koyabilmiş muzaffer bir kumandan, bir halk kahramanı, bir büyük kurtarıcı ya da büyük hikmetlere erişmiş, yanılmaz bir önder olarak değil, eşit bir kişi olarak bu iddiaya omuz vermeye çağırıyor. Tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken Zapatist hareketi “direniş cebi örneği” diye anıyor sadece, “fazla önem atfetmiyorum” diyor. Öyle kurtuluş reçeteleri, büyük metinlerden alıntılar, büyük gerçekler yok onun dilinde. Bir umudu, bir ışığı işaret ediyor sadece.

Böyle mühim bir mevzuda yazdığı yazıyı dahi, bir oyun esprisi ile kuruyor, bir yapbozu anlatıyor. Yazısını “dünya devrimcilerinin önümüzdeki dönemdeki temel görevleri özetle şunlar olacaktır” diye maddeler sıralamak yerine, yaşlı bir bilgeden aldığı bir hayat dersini biraz da utangaçça anlatarak bitiriyor. Yazısının son bölümünün başlığını “Sevgi içinde yuvalanmış rüyaları anlatan bir dipnot” olarak koyabiliyor. Yazıyı bir kurumun değil, bir insanın yazdığını hissettiriyor her satırında.

İşte bu dil benim kurtuluş umudumu güçlendiriyor. Büyük sosyalist projelere, devrim stratejilerine, yanılmaz teorilere falan ihtiyacımız yok. Devleti ele geçirmek, iktidar olmak, kurum olmak vs. ise korku ile, temkini elden bırakmadan ele almamız gereken meseleler olmalı. Şimdi kafamızı çokça eksik bıraktığımız şeylere yormanın zamanı... Bize şimdi hayaller lazım, oyunlar, ütopyalar, şiirler lazım, yaşlı bilgelerin masalları, çocukların sorunları lazım...

Tüm bunları iktidar olmaktan, bir devlet ele geçirmekten daha çok önemseyen insanlar, birbirimizi buldukça, hayallerimizi, oyunlarımızı birleştirmeyi öğrendikçe, tüm bunlara akıllarımızı -baş aktör olarak değil, ama diğerlerine hizmet eden bir hizmetkâr olarak- ekleyebildikçe dünyanın barbarlığa teslim olmama ihtimali var kalacak.

Bunun yolunu açacak olanlardan biri oluşturacağımız ve yukarıda saydıklarımızı kapsayan yeni bir evrensel dil olabilir. Daha sahici, daha insanî, daha isyankâr, daha dinamik, daha mütevazı, daha özgür, daha canlı, daha neşeli bir dil.

Marcos elbette bu dilin tek habercisi değil. Geçenlerde ÖDP’nin yanılmıyorsam Alibeyköy’de düzenlediği uçurtma şenliğinin sloganı “Yaşasın çocuklar, Yaşasın Uçurtmalar” imiş. Bu da yeni evrensel dilimize bizden bir katkı sayılsın.

Şimdi gelelim mazrufa, yani Marcos’un söylediklerine. Marcos, dünya ölçeğinde Soğuk Savaşın sona ermesi ile başlayan döneme ilişkin değerlendirmeler yapıyor. Yazıda yer alan, neo-liberalizmin tüm dünyayı içine sürüklediği yeni dünya savaşı, tüm dünyada siyasetin almaya başladığı yüz kızartıcı durum, derinleşen yoksulluk ve benzeri diğer tespitlere ilişkin söylenecek bir şey yok. Benim için altı çizilmesi gerekli ve tartışma yaratacağını düşündüğüm üç nokta var, onlara değinmek istiyorum.

Ama öncelikle bir noktayı vurgulayalım. Yazı temelde bir çağrı özelliği taşıyor. Tüm dünyada neo-liberalizmin saldırısından nasibini alan, vazgeçilmiş, gözden çıkarılmış, kenara atılmış tüm insanlara yönelik bir çağrı bu. Özetle “Herkes bulunduğu yerden kendi sesini yükseltsin, mücadele etsin, isyan etsin” diyen bir çağrı. Marcos bu çağrıyı ifade ederken, herhangi bir büyük disiplin içinden konuşmuyor, örneğin önerdiklerinin genel olarak sosyalizm ile ya da bir dünya devrimi stratejisi ile bağını kurmaya çalışmıyor, böyle bir iddiası da yok. “Size uzun vadeli kehanetlerde bulunamam, ama insan kalabilmek için bulunduğumuz yerde direnmemiz gerektiğini söyleyebilirim” diyor sadece. Onun dilini özgürleştiren temel noktanın bu olduğunu da söyleyebiliriz sadece. Onun dilini özgürleştiren temel noktanın bu olduğunu da söyleyebiliriz belki. Sadece devrimcilere, sosyalistlere ve onların referans ve anlam dünyasının içinden seslenen bir çağrı, ihtimaldir ki, bu derece heyecan verici ve yankı uyandırıcı olmayacaktır.

Ancak ben kendi hesabıma onun çağrısını bir sosyalist olarak okumaya çalıştım. Sosyalizm ile ilişkilendirmeye, sosyalizme açabileceği olanaklar açısından değerlendirmeye çalıştım. Elbette herkesin bunu yapması gerekmiyor, ama ben Marcos’un çağrısında ifadesini bulan mücadele anlayışının, sosyalizmin görkemli bir yeniden yükselişinin önünü açabileceğini umuyorum. Aşağıda ele alacağım ve Marcos’un yazısından altını çizmeye çalışacağım noktalar, bunun olanaklarını araştırma amaçlı bir iç tartışma girişimi olarak okunabilir. Yazının başka türlü okumaları elbette mümkündür, ama ben kendi amacım açısından, sosyalistlerin anlam ve tahayyül dünyasından bakınca, tartışmalı bulunabileceğini düşündüğüm üç nokta üzerinde durmaya çalışacağım.

Bu noktaların birincisi “globalleşmeye karşı ulusal devleti savunmanın zorunluluğu” iddiası. Bunun neden gerekli olduğunu tartışmamız gerekiyor herhalde. Eğer bu, Marcos’un sözleriyle, “neo-liberalizm tek bir modelin içinde eritmek üzere ulusların ve ulus gruplarının yıkımını, ortadan kalkmasını da dayatıyor” diye yapılması önerilen bir şey ise, ulusal devletlerin bugüne dek “kültür yok etme” konusunda dehşetli bir sicile sahip olduklarını ve halen bu sicillerini kabartmak ile meşgul olduklarını akıldan çıkarmasak iyi olur diye düşünüyorum. Bunu sadece onların kapitalist olmaları ile açıklayamayacağımızı, ulus kavramı üzerine kurulmuş modern devletlerin hangi ideolojiye yaslanırlarsa yaslansınlar birer asimilasyon makinasına dönüşebileceklerini de artık yeterince öğrenmiş olmalıyız. Belli ki, tüm insanlığın zenginliği olan kültür miraslarını ve çeşitliliklerini korumak için, türleri ne olursa olsun devletler var oldukça, mücadele etmeye devam etmemiz gerekecek.

Gerçi Marcos’un ulus-devleti yücelttiğini düşünmek olacak iş değildir (yoksa onun Chiapas için bağımsızlık istemiyor oluşunu açıklayamazdık). Onun söylediklerini, daha çok, “mevcut devletlerin milliyetçilik ekseninde yeni bölünmelere, yeni parçalanmalara maruz kalmasına karşı olmak” olarak algılamak gerekiyor herhalde. Zira Zapatistler için, “... Meksika’yı küçük parçalara ayırma girişimlerinin, kızılderili halkların özerkliğine dair haklı taleplerden değil yöneten kesimden kaynaklandığını düşünüyorlar” diyor. Yine bir başka yerde, “dördüncü dünya savaşını” analiz ederken, “bu savaş sınırların çoğalmasını ve ulusların dağılmasını tahrik ediyor” diyor. Bu cümlelerden, mikro-milliyetçilik de denen, her etnik kimliğin kendi devletine ulaşması arzusunu ifade eden akıma karşı durma çağrısı çıkıyor.

Ama yine de önerilen, “globalizme karşı ulus-devletlere sahip çıkmak” olarak tanımlanınca, çok sorunlu bir alana ayak basmış oluyoruz. Bunu herhalde başka türlü ifade etmek lazım yoksa kendimizi Saddam’ı, ya da TC Genelkurmayı’nı savunurken bulabiliriz. Kendi hesabıma şunu söyleyebilirim: Hiçbir devleti savunmak hoşuma gitmez. Tüm devletler kirlidir ve hepsinin üstünde yer alan bir şeyleri savunmak isterim.

İkinci dikkate değer nokta “Direniş Cepleri” meselesidir. Ben kendi adıma bu kavramı çok sevdim. Marcos’un Tomas Segovia’dan aktardığı, “Muhalefet iktidara karşı çıkmaz ve onun tam biçimi bir muhalefet partisi biçimidir. Oysa Direniş, tanım olarak bir parti olamaz; yönetmek için yapılmaz o... direnmek içindir” cümlelerinin çok önemli sorunlarımızın çözümüne anahtar olabileceğini düşünüyorum.

Bize içinde yeni iktidar taklitleri üretmeyecek mücadele yöntemleri gerekiyor. Muhalefet iktidar olabilmek için yapılır ve rakibinin tüm gayrı-ahlâki yanlarını içermeye, bu açıdan her an rakibine dönüşmeye hazırdır. Direniş ise bambaşka olanaklar sunan bir kavram. Evet “son tahlilde” pasif bir eylemdir direnmek. Ama sadece son tahlilde... Direniş sadece “karşı çıkmak” olmayabilir. Nasıl direndiğimiz, direnişimizi nasıl kurduğunuz, direnirken neler yarattığınız önemlidir. Bu açıdan bakınca, direnme eyleminin kendisi kurucu bir işlev taşıyabilir.

Sosyalizmin özgürleştirici bir tanımına ulaşabilmek için, sadece “neleri hedeflediğimiz sorusu yeterli değil; en az onun kadar önemli olmak üzere, “nasıl mücadele ettiğimiz” ve “nasıl bir yoldan yürüdüğümüz” soruları da önemli görülmeli. Eğer bir mücadele, içinde ve/veya yakınında yer alan insanları özgürleştirici bir etki oluşturuyorsa, bu tüm insanlığa bir katkı sayılmalı. Dolayısıyla büyük bir tarihsel akım olarak sosyalizmin genel hedefleri ve idealleri ile uyumsuz olmayan her türlü özgürleştirici mücadeleyi sosyalizmin hanesine yazma taraftarıyım.

Tarih boyunca sosyalizm kavramına çeşitli kavramlar eşlik etti. Hattâ belki onun belirli bir dönemdeki baskın anlamını, ona en çok eşlik eden, en çok yan yana gelen kavramın belirlediği söylenebilir. Çeşitli dönemlerde sosyalizmin hegemonik kavranışını belirleyen bu kavramlara “devrim”, “düzen”, “devlet”, “siyaset”, “sınıf”, “parti” örnek gösterilebilir. “Bunları unutalım artık” demiyorum ama, sanıyorum bugün sosyalizmi en çok “mücadele” ve “özgürlük” kavramları ile yanyana anmaya ihtiyacımız var.

İnsanın en çok, mücadele ederken özgürleşebildiğini, kendini en iyi şekilde, insanlık için güzel şeyler uğruna ve başkalarıyla birlikte mücadele ederken gerçekleyebildiğini düşünüyorum. Örneğin Zapatist hareketin sözcülüğünü yaptığı ve her eylemleri için onaylarını aldığı Chiapas yerlilerinin veya bizden bir örnek olarak, kadın-erkek birarada, inatçı bir direniş örgütleyen Bergama köylülerinin mücadeleleri sosyalizmin kendisi olmalı. İlla statik, tek bir tanıma mı ihtiyacımız var? Sosyalizmi dünyanın her tarafında her gün yeniden ve yeniden kurulan ve böylece büyüyüp gelişen bir büyük ortak hayal olarak düşünsek olmaz mı?” “Yürüdüğümüz yolların toplamı, sosyalizmin kendisidir”, desek olmaz mı?

İşte “direniş” kavramı, özellikle bugün, tüm dünyada geçerli olan bu neo-liberal saldırganlık ortamında, tam bu tanıma uygun aracı sağlıyor. Muhalefet merkezileşmeye, düzene, intizama girmeye meyyaldir. Tanımı gereği sınırları dardır. İktidara yaklaştıkça sorun ettiği, uğraştığı şeyler de azalır, ufku daralır. Meksika’daki ve Türkiye’deki insanlar aynı muhalefetin parçası olamazlar örneğin. Oysa aynı insanlar, aynı canavara farklı yerlerden direniyor olabilirler. Aynı büyük hayalin parçaları olduklarını hissedebilirler.

Tüm direniş alanlarını aynı ve biricik, kısırlaştırıcı otorite etrafında toplama takıntısı ile şekillenmiş olan siyaset (ve muhalefet) anlayışımız yerine her direnişe kendi özgüllüğü içinde şapka çıkarmayı bilen, illâ aynı çatı altında olmasak da yollarımızın birbirinin önünü açtığını akıldan çıkartmayan bir kavrayışı benimsememize faydası olur umarım bu “direniş cepleri” kavramının.

Üçüncü tartışmalı nokta ikinci ile ilişkili: “Eğer insanlık hayatta kalmak ve kendini iyileştirmek istiyorsa, onun yegâne umudu, dışlananların, hesaptan düşülenlerin, ‘kaldırılıp atılabilir’ olanların meydana getirdiği bu ceplerdedir” cümlelerinde özetleniyor.

Bu cümleler, irade olarak “işçi sınıfı ve müttefiklerini” ya da “ezilen dünya halklarını” değil, bir bütün olarak “kaybedenleri” tanımlıyor. Bunun “şekilsiz, bir araya gelmesi mümkün olmayacak” bir irade olduğu, bu iradenin herhangi bir şey kuramayacağı söylenebilir. Ancak ikinci noktayı hatırlayarak şuna dikkat çekebiliriz: İşaret edilen de zaten kurucu değil, direnişçi bir iradedir. Burada neo-liberal saldırganlıktan zarar gören kesimlerden, kümelerden hiçbiri dışarıda bırakılmadığı gibi, herhangi birisi de öncelikli, ayrıcalıklı bir konuma yerleştirilmiyor. Tek bir soyut iradeden değil, her biri ayrı birer cep olan sınırsız sayıda somut iradeden bahsediliyor. Bu sayısız iradeye söylenen de “Bir araya gelin, bir büyük gövde olun” değildir.

Yazıda, geleneksel tahayyül dünyamız ve kavramsal alışkanlıklarımız açısından en sorunlu, en aykırı sayılabilecek ve tahminen en çok tartışmaya neden olacak nokta burası. Çok açıktır ki, burada dile getirilen düşüncelerde sınıf bilinci, sınıf perspektifi falan yoktur, ya da -hafifleterek söyleyelim- oldukça zayıf ve bulanıktır. Ancak bu düşünceler, tüm dünyada yeni dünya düzeninden zarar gören herkesin, bulunduğu yerde, kendi “cebinde” mücadeleye girişmesi çağrısı ile tutarlıdır. Kaldı ki, modern Meksika devleti tarafından, topraklarına ve kültürlerine yöneltilen tehdit ve saldırılara isyan eden, mütevazı bir şekilde, doğal yaşamlarını, kültürlerini ve topraklarını korumaya çalışan Chiapas yerlilerinin mücadelelerini “sınıf bilinci” kavramı ile ilişkilendirmek ya da bu mücadeleye bu bilinci “dışarıdan taşımak” da pek mümkün görünmüyor. Eskiden “her şeyi çözen sihirli anahtar” saydığımız bu kavramların, her biri kendi özgül dinamikleri ile karşımıza çıkan sayısız meseleyi açıklamakta ne derece kısır ve yetersiz kaldığına basit bir örnek aslında bu.

Burada “sınıf perspektifi” kavramı üzerinde bir parantez açalım. Marksizm açısından kapitalizmi ve kapitalist dünyayı anlamak ve değiştirmek için anahtar bir kavram olarak kullanılan “sınıf”, siyasetin diline biraz çarpıtılarak tercüme edildi. Geleneksel sol söylemde, “sınıf perspektifine uygun mu?” denince, daha çok, sosyalizmin meşru ve biricik temsilcisi olduğu varsayılan hareketin/partinin vb. çıkarlarına uygun olup olmadığı sorusuna cevap aranmaktadır. Bu yüzden sözkonusu hareket ya da parti ile arasında ideolojik ya da örgütsel tabiyet ilişkisi bulunmayan her türlü hareketlilik ve mücadele, sınıf perspektifinden yoksun olmakla eleştirilmiş ve ilgi alanımızın dışına itilmiştir. Bu kavrayış, dünyanın her tarafında ortaya çıkan ve türlü zenginlikler sunan özgürlük mücadeleleri ile sosyalizmin bağının kurulmasını engelledi, onlardan öğrenmemizi ve kendimizi yenilememizi zorlaştırdı.

Sonuç olarak: “Sınıf bilinci” ya da “sınıf perspektifi” kavramları, bugüne dek taşıyageldikleri anlamları ile, bizi geleneksel sol tahayyüle ve onun kronik ekonomizm ve ikamecilik hastalıklarına bağlı tutmakta, tüm dünyaya yayılmış muazzam çeşitlilikteki mücadeleleri ve isyanları anlamamızın, “bizden” hissetmemizin önünde engel oluşturmaktadır. Bu yüzden, Marcos’un bu engelleri aşarak yaptığı esnek ve çoğul irade tanımı bize yeni kapılar açıyor: “Buradaki de bir direniş cebi örneği ama buna aşırı bir önem atfetmiyorum. Örnekler direnişlerin sayısı kadar çok ve bu dünyanın dünyaları kadar da çeşitli. O halde hoşunuza gidecek bir örnek oluşturun. Bu cepler hadisesinde tıpkı direniş olayında olduğu gibi çeşitlilik, farklılık bir zenginliktir.”

Ben de bu yeni kapılardan içeri giren ışıklardan güç alıyorum. Tüm kaybedenleri; kadınları, yaşlıları, yerlileri, çevrecileri, homoseksüelleri, kültürleri aşağılanan, yok edilen tüm etnik kimlikleri, evsizleri, işçileri, işsizleri, savaş mağdurlarını, bekaret kontrolüne marûz kalan genç kızları, sokakta tiner koklayıp soğuktan korunmaya çalışan çocukları, vs. bu milyarlarca insanın hepsini yanımda, benden hissetmek hem hayal gücümü kamçılıyor, hem de bana büyük bir acı ve öfke denizinin gizil gücünü hissettiriyor, umut veriyor. Belki hepsinin sorunlarının çözümlerini kusursuzca açıklayan bir teorim yok, ama ellerinin sıcaklığını kendi elimde duyabilecek bir hissiyatım var. Öncelikli ihtiyacımız da böyle bir hissiyat galiba..