Anasayfa > Birikim Arşiv > 232-233 - Ağustos-Eylül 2008 > Sol, Demokratikleşme ve AKP

Sol, Demokratikleşme ve AKP

Yüksel Taşkın | (Sayı : 232-233 - Ağustos-Eylül 2008)

“Beni çatık kaşla okuması muhtemel devrimci gence ithaf edilmiştir...”

İnsanın muhalif politik eylemlilikte yer alması, felsefi olgunlaşmasına belki de en çok katkıda bulunan deneyimdir. İnsan inançları ve hayat arasında kapatmak istediği uçurumun büyüklüğünü derinden hisseder. Bu kavşağa gelindiğinde genellikle üç yol vardır karşımızda: Vazgeçmek, inançlarımıza dindar bir tevekkülle sarılmak veya inançlarımızı hayatla sınayarak, tadil ederek, ona müdahale etme tutkumuzdan vazgeçmemek. Genelde Türkiye solunda ve gençlik hareketinde en çok gözlediğimiz tercih, yukarıda bahsettiğimiz zorlu kavşağa gelindiğinde vazgeçmek olarak ortaya çıkmaktadır. Bunda şüphesiz, fazlasıyla üniversitelere özgü muhalif kültürün, mezuniyet sonrasındaki hayatta karşılığının bulunmamasının acı idraki de etkili olmaktadır...

Öğrenci hareketinin kısmen canlandığı ’90’lardaki Koordinasyon Süreci’nde politikleşenler, bu yol ayrımını iliklerine kadar hissettiler. Çoğu vazgeçti. Bu toplumda, örgütlü dik başlılığın daha sonraları ciddi bir psikolojik bedeli olabiliyor. İsyan eden kişi, içinde isyan ettiği değerlerden tam bir kopuş yaşayamadığında; daha doğrusu bu kopma istenci başarısız kaldığında; bir zamanlar meydan okuduğu değerleri hızla içselleştirebiliyor. “Döneklerin” önemli bir gövdesinin, solda ısrar edenleri her fırsatta olumsuzlamayı bir hayat biçimine dönüştürmesi bununla ilişkilidir. Bunlardan belki de en rahatsız edicileri, ‘İnançsız Tüketiciler Enternasyonali’nin sevdakar bir neferi olmayı, liberalizm diye pazarlayanlardır! Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde, muhaliflikten jurnalciliğe geçişin bunca kolay olabilmesi; veya dün en hızlı devrimciyken, bugün kalpaklar takınıp, siyasal ortaoyunlarında maskaralık edilebilmesi, çok önemli bir psikolojik soruna işaret etmektedir: Otoriteden kopamayanların, kopamama sürecinde biriktirdikleri suçluluk duygusu ve öz-saygı yitimi nedeniyle, bizzat otoritenin en keskin kılıcı haline gelmeleri...

Yazımızda fazlasıyla rahatsız edici bu sonucun ele alınmasından çok, buna da yol açan, daha genel sorunlarla ilgilenmeyi tercih ediyoruz. Bu, özelde gençlik hareketinin, genelde de solun, bizzat bu toplumda karşılığı olan sorunlarla yüzleşerek kurulmaması, daha baştan yabancılaştırıcı söylem ve pratiklerin içine yuvarlanılmasıyla ilişkili bir durumdur. Genç, kendisini en çok rahatsız eden, en fazla isyan ettiren konuları, solculuk gündemine taşıyamamakta; karşısında söylemi ve pratiği zaten önceden kurulmuş, verili bir Sol bulmaktadır. Bu durumda devreye, benliğin, kişisel tarihin biriktirdiği sahici isyankarlığın bastırılması ve bir kollektif ritüeller, değerler yüceltimine tabi kılınması aşaması girmektedir. Genç, arzuları, korkuları, öfkeleri eşliğinde “çelişerek gelişme” şansından mahrum bırakılır. Ondan kollektif benliğin içinde eriyerek, hızla yetişkinleşmesi, daha doğrusu büyümesi beklenir. Maalesef Türkiye’de bunun adına hâlâ “devrimcilik” deniliyor...

O artık partisini veya hareketini Tanrı /Baba’yla özdeşleştirir hale gelmiştir. Ülkemizde parti /hareket fetişizminin bu denli koyu olması ve on yıllarca sürebilmesi de bununla ilişkilidir. Bu nedenle, Türkiye’de gençlik hareketinde solcu olmak, gençlik aşamasını yadsıyarak, hızla yetişkinliğe sıçramak anlamına gelmektedir. Yani, otoriteyle savaşmanın yolu, onu yadsımaktan çok, ona karşı bir başka otoriteyi ikame etmekte aranmaktadır. Daha bildik bir ifadeyle, genç bedenlerin ve ruhların üzerine, ağır bir “iktidar perspektifi” yüklenmektedir. Tam da bu nokta, solun özgürlükçü olmaktan uzaklaştığı yerdir. Çünkü, bütün toplumun otorite ve iktidarla baş edememe tarihinin, bir başka biçimini yeniden üretmektedir. Bu yetişkinleşme veya büyüme değildir; olsa olsa hızla ihtiyarlamaktır...

Sözgelimi, demokratik bir kitle örgütünün seçimli genel kurulunda, yönetime aday olanları rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutamayan, konuşmalarını bile dinlemeyen; bunun yerine artık milat olmuş kendi hareketinin listesine oy veren bir kişinin ‘büyümüş’ olduğundan; kendi kararlarını yetişkince verebildiğinden, veya birey olabildiğinden bahsedebilir miyiz? Dolayısıyla, bu sadece gençlik hareketi’nin sorunu değildir; ama orada bunun alternatifinin çoktan üretilmesi ve aşılabilmesi gerekirdi. Maalesef muhalif gençliğin, yine hızla ihtiyarla(tıl)dığı; aynı yanlışı bir kez daha tekrarlamaya meyilli olduğu bir döneme giriyoruz. Bu dönemi, gençlik hareketinin yükselişinin ayak sesleri olarak görenler, görmek isteyenler var. Bu yazı, “ben dememiş miydim, aynı suda yıkananların sonu budur işte?” sinikliğiyle yazılmıyor elbette. Öyle görmek isteyenler, özgürdür öyle görmekte. En asgari beklentimiz; “Belki bu defa da yenildik; ama kendimizi kazandık. Başınıza bela olmaya devam edeceğiz!” diyebilen bir sol ve gençliktir. O yüzden, şimdi gençlik hareketine özgü olmayan, ama onları da bekleyen yanlışlara dair kimi değerlendirmelerimizi paylaşmak istiyoruz:

DEVRİMCİLİK BİR ALIŞKANLIK MIDIR? ALIŞKANLIK DEVRİMCİ OLABİLİR Mİ?

Nasıl dinler, kimi kavramların tartışılmaz olduğunu vazediyorlarsa, Türkiye’de de “devrimcilik,” böyle bir “büyülü” kavrama dönüşmüştür. Ülke’nin en yakıcı sorunları karşısında tavır üretemeyip ürkenlerin, geçmişlerine kaçıp sığınmalarının adı haline gelmiştir. Bugün “Devrimcilik,” en kısıtlayıcı kimlikçiliğe, bir yaşam tarzı savunuculuğuna dönüşmüştür. Burada tuhaf olan, kendileri “kimlikçi” hareketlere ateş püskürenlerin, en özcü, değişime en dirençli ve özeleştiriden en uzak kimlikçiliği, hem de devrimcilik adına, sahiplenebilmeleridir. Geçmişin avutuculuğuna sığınma istenci kadar özcü kimlikçiliği açıklayabilen bir tavır olabilir mi? Ama Marx’ın dediği gibi, birinci defa trajedi olarak yaşanan bir durum, ikinci defa tekrarlanırsa komediye dönüşebilir! Marx’ın bu değerlendirmeyi, Napoléon adıyla, 1850’lerde siyaset sahnesine yeni kurtarıcı olarak fırlayan ‘Neo-Napoléon’ için yapması ilginçtir. Marx’ın mesajı çok açıktır: Yaşanılan dönemin tarihselliği üzerinden belirlenemeyen, geçmişi eksen alan siyasal stratejiler, dumura uğramaya mahkumdurlar. Kurtarıcılar beklemek, geçmişin sorunsuz sanılan sıcaklığına sığınmak, aslında kendisini siyasal özne olarak kuramayan, hissedemeyen ve güven duyamayanların yapacağı bir iştir.

“Devrimcilik” bugün, solcu olma tercihinde bulunanların kendi özneliklerini yadsıyarak, daha Hegelci, evrensel bir özne-sınıf arama yanlışına devam etmeleri anlamına gelmektedir. Bu “proletarya’nın” kurtarıcılığına dindarca meftun olmaktır. Ama böyle bir kurtarıcı sınıf ve onun motoru olduğu teleolojik, kurtuluşa evrilen bir tarih, hiç yaşanmamıştır. Yapılan yanlış, kitabiliğin, bir kurgunun hayatın önüne geçmesi ve hayatı kendisini izlemeye zorlamasıdır. Bu zorlamada, kurgu ancak geçici ve kısa başarılar elde edebilir. Er ya da geç hayat, kurguyu alt edecektir. Yapılan, Batı Avrupa’nın bile sadece bir bölümünde, şöyle bir görünüp silikleşen bir tarihsel dönemin analizinin, evrensellik adına sahiplenilmesidir. Türkiye devrimcilerinin hâlâ kurtulamadığı dehşet bit Avrupa-merkezci yanılgıdır. Bu satırların yazarı, evrensel kategorileri reddetmiyor. “Proletarya” kavramına yüklenilmek istenilen evrenselliği, dönüştürücülüğü, özneliği reddediyor. Bu sınıf olgusunun inkarı değildir; onun mekan-zaman bağlamında sürekli yeni yorumlara açık olmasını savunan bir duruştur. Dolayısıyla, “Sol çeşitli sınıflarla nasıl ilişki kurmalıdır?” sorusu, bütün yakıcılığıyla halen ortada durmaktadır. Öncelikle kurtuluşçu tarih teleolojisinin bakiyesinden bütünsel bir kopuş yaşanmalıdır.

Batı’dan devralınan Marksist geleneğe içkin, Hıristiyanlıktan mülhem Kurtuluş Teolojisi’nin etkilerinin de içselleştirilmesiyle, ortaya, Kurtuluşa, devrime doğru ilerlediği düşünülen bir tarih anlayışı çıktı. Dolayısıyla “devrimci” olmak, bu gidişin raylarını döşemek ve lokomotifin hızlanması için ateşe durmaksızın kömür atmak demekti. İşimiz aceleydi ve kendi gecikmiş tarihselliğimiz nedeniyle ayağımıza dolanan, kimileyin bizi utandıran ‘safraları’ hızla atmalıydık. Salt unutmaya ve inkar etmeye dayalı bir ‘zayıf tarihselliği’ çözüm sanmak, kendilerini dini aşmış sanan Marksist-Kemalist dindarlığın üretebildiği yegane çözüm oldu. Tarih-dışına ve bilinçdışına atmaya çalıştığımız her şey, bugün tekrar karşımıza dikildi. Bugün hem eski gücümüz, özgüvenimiz yok, hem de eski yöntemlerle ilerleme şansımız...

Marksizm, ilhamını dinden alan Binyılcı veya Mesihçi hareketlerin tarih yorumundan fazlaca etkilenmiştir. Bunu Darwin’in Evrim Kuramı’yla harmanlayıp, tarihin hep ileriye gittiğini, evrildiğini ve bir noktada da kurtuluşa ereceğimizi, ve böylece tarihin biteceğini muştulamıştır. “Yorgun düşen kuşaklar” için ne kadar avutucu bir sığınak! Bu Kurtuluş Teolojisi, Marksizm’in dinlerden ödünç aldığı bir düşünme biçiminin sonucudur. “Kurtuluşa kadar savaş,” sloganları atarken hâlâ bu dindarca düşünme biçiminin etkisindeyiz. Oysa tarihin düşe kalka ilerlediği ve bir noktada biteceği koca bir avuntudur, hayaldir. Marksizm’in bu bakiyesini aşamamak, o çok eleştirilen dindarlığın bize bir armağanıdır. Yüzlerce yıl tesiri devam eden dindarca düşünme alışkanlığının Marksizm’e ve onu rehber edinen devrimcilere hediyesidir...

O zaman ezilen sınıfları önemseyen bir siyaset anlamsız mıdır? Elbette hayır. Burada yanlış görülen, statik bir sınıf analizinden türetilen kategorileri devrimci kuram adına rehber ilan ederek, topluma a priori / öncel bir siyaset anlayışını savunmaktır. Öncelikle toplumları siyaset sürecinde statik bir alıcı olarak görmek, farklı bileşenlerinin siyasette nüfuz etme gelenekleri, tarihleri olduğunu yok saymak yanlışından kurtulmalıyız. Siyasete teleolojik-soyutlayıcı bakış; yani toplumu külliyen bir yere dönüştürmeye odaklı arayış; toplumdan teveccüh görmediği gibi, gerçek hayat karşısında kendi elini, ayağını bağlama tavrıyla ‘maça’ bir-sıfır mağlup başlıyor. Sürekli aynı değirmene su taşıma inadımızdaki teleolojik araçsallık, hem dogmatik bir inada yaslanıyor; hem de topluma araçsal yaklaşmamızı getirdiği için ciddi ve haklı bir samimiyet sorunu yaratıyor. “Bizler sizleri bir amaç etrafında örgütlüyoruz. Sizler, bizim heyecanımızın gerçekleşmesinin barutusunuz,” tavrının, toplumda kabul görmediğini, en azından anlaşılmadığını görmeliyiz. Bu toplumun önemli bir gövdesini çıkarını bil(e)memekle eleştirebiliriz. Ama en azından teslim etmemiz gereken bir şey var: Toplumun önemli bir ağırlığı, devrimcilerin soyut, teleolojik, araçsalcı anlayışları ve kendi varoluşsal ve maddi arayışları arasında bağ kuramıyor. Devrimcilerin saygıdeğer inadı, gündemde kalmalarını sağlıyor ama ondan ötesi sahiden çok bulanık görünüyor...

Artık eşitlik, özgürlük, doğayla uyumlu bir hayat gibi son derece anlamlı taleplerimizi gerçekleştirmek adına kullana geldiğimiz kılavuzların iş görmediğini, yol göstermediğini kabul etmeliyiz. Bizlerin sımsıkı sarılmamız gereken ilkelerimiz var ama değişmez yöntemlerimiz yok. Yöntemlerimizi gerçek hayat, içinde yaşadığımız toplumun tarihselliği, doğanın küreye dayattığı sınırlar üzerinden yeniden tasarlama, güncelleştirme ve değiştirme esnekliğine sahip olmanın, ‘dinden çıkmak’ anlamına gelmeyeceğini artık kabullenmeliyiz. Oysa bugün “devrimcilik”, özellikle feminizm, ekoloji ve anarşizmden alabileceği katkıları yadsıma, onların özgün deneyimlerinden ısrarla öğrenmeme ve kendi yanlışlarına tutunma inadının adı olmuştur.

Peki, sınıfla, emekçilerle; yoksul ve yoksun bırakılanlarla nasıl bir ilişki kurmalıyız? Yoksul ve yoksunların, emekçilerin maddi, kültürel ve sosyal mücadelelerinin içerisinde yer almak, öncelikle ahlaki bir tercihtir. Bu tercih, devrim yapmak adına değil; insanın eşdeğerliğine inanan hümanist bir duruşa inanmak adına olmalıdır. İnsanları önceden kurgulanmış bir yöne doğru dönüştürmek reddedilmeli; insanın kendi devrimini gerçekleştirmesinin koşullarının doğmasına destek verilmelidir. Aksi, hem ahlaki değildir; hem de mevcut tarih bunun imkansız olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Yani, sadece ahlaki nedenlerle değil; pragmatik nedenlerle de Demokrat olmak zorundayız. “Devrimcilik” bunu kabullenmediği sürece, “otoriter modernleşme” anlayışlarından kaptığı elitist virüsle kendi kendisini etkisizleştirmeye devam edecektir. Zira, kendi soyutlamalarımızı, devrimcilik adına topluma dayatma, belletme ve bunun üzerine ‘halk iktidarı’ kurma gücümüz artık yok. Aslında böyle bir gücümüz hiç olmadı ama bunun mümkün olabilirliğine dair kısa süren bir serap gördük. Bu serap, kimi ülkelerde aydın despotizmine saplanarak, geniş yığınların kabusu da olabildi...

Ne var ki son dönemde çok sayıda “Devrimci”, toplum korkusuyla, uzun zamandır sürdürülen mücadelenin meyve vermediğine inanmanın kırıklığıyla, otoriter modernleşmecilerde gözlemlenen yorum ve eylem biçimlerine savruluyor. Rasyonel düşünme özeninin gerilemesiyle, topluma sosyolojik bakabilme avantajımız yitiriliyor ve her süreç mutlak bir olumsuzluk barındırır biçimde yorumlanıyor. “Halk’ına” inanan, inanmak isteyen bir “devrimci”, insanların potansiyel eşdeğerliğine inanan bir hümanist, asla böylesi yorumlara savrulmamalı. Kendi toplumunu olumsuzlama alışkanlığı, Türkiyeli “devrimcilerde” çok güçlü. Çünkü, kendi toplumunu başkasından devraldığı aynaların prizmasından görmeye koşullanmış ve orada gördükleri, onu rahatsız ediyor. Belki o aynalarda biraz kendisini görüyor? Toplumundan sandığı kadar farklılaşamadığını? Kim bilir?

“Devrimcilerin” bu kadar kötümser olmalarına da gerek yok aslında. Tarih bugün, kötü olanı olduğu kadar iyi olanı kavrayabilme ve inşa edebilme araçlarına, belki eskisinden daha çok sahip. Modernleşme, henüz bitmemiş bir projedir. Kant’ı, Habermas’ı, Arendt’i, Aybar’ı ve bir o kadar modernizmi önemsemiş düşünürü ve hareketi asla yok saymak zorunda değiliz. Ama Otoriter modernleşme dönemi artık kapanmıştır. Yukarıdan buyruk veren pedagojik “devrimci öğretmen” dönemi sona ermiştir. Toplumlar, bizlerin bir zamanlar sandığından daha çoğuldular ve daha da çoğullaşıyorlar. Bu benim değerlerimi doğal olarak yanlışlamaz. Sözgelimi, bugünün dünyasında ahlaklı olmak, anti-kapitalist olmayı zorunlu kılar. Benim değerlerim toplumsallaşsın istiyorsam, aşağıdan yukarı, demokratik çoğulculuğu esas alan, siyasetin etkileşim ve karşılıklı öğrenme boyutunu yok saymayan bir tarzı kabullenebilmeliyim. Fikirlerimi sadece “tebliğ” etme devri kapanmıştır; onları kendi tercihlerimde, yaşamımda “temsil” edebilmeliyim. Evet, bu çok zor bir iş ve kendini sürekli yenilemeyi gerektiriyor. Tarihsel düşünmeyi, canlı olmayı zorunlu kılıyor; çünkü devrimci olan hayattır ve ona yanıt veremeyenleri hızla tarih dışına savurur. Dünyada ve ülkemizde böylesi bir yenilenme adına çok önemli tecrübeler biriktirdiğimizi ve asla sıfır noktasında olmadığımızı unutmamalıyız...

TEBLİĞİ Mİ TEMSİL Mİ? VEYA ANARŞİSTLERDEN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?

Tebliğ /temsil ilişkisine gelince, “devrimcilerin,” anarşistlerden öğrenmeleri gereken en önemli katkı buralarda aranmalı. Türkiyeli solcular olarak, inandığımız gibi yaşama yolunda mütevazı ve küçük şeyler inşa noktasında çok gerideyiz. Makro-süreçlere, analizlere ve anlatılara bayılıyoruz. Bu konuda uzun uzadıya örnekler vermek de gereksiz aslında. Noam Chomsky’nin nasıl bir eğitim anlayışının ürünü olduğunu anımsamak iyi bir örnek olabilir. Alternatif bir eğitim aldığı okulunda, 1938 yılında, henüz on yaşındayken yazdığı ilk makalesi, faşizm tehlikesi üzerinedir. Chomsky, kendisine sunulan canlı tartışma imkanı sayesinde, İspanyol anarşistlerinin etkisiyle, anarşizmde karar kıldığındaysa, 12 yaşındaydı! Bugün tek başına ABD’nin en güçlü “muhalif partisi” olduğu yönünde övgüler alabilmektedir!...

Alternatif kültürler yaratmak, inançlarımızı hayatımızla temsil etmek sahiciliğini yakalamak; küresel meselelere ilgimizi yitirmemizi gerektirmemektedir. Bu konuda da Chomsky’den öğreneceklerimiz var. Gerektiğinde Kürt meselesi nedeniyle yargılanmayı dahi göze aldığını unutmayalım. Küresel siyasal / sosyal hareketler yaratma zorunluluğu; bahsedilen türden, çiçek açmış binlerce özgün, yerel deneyimin üzerinde yükselebildiğinde veya onlarla eşanlı olarak geliştiğinde; yenilgi anlarında çekilebileceği bir zemini olacaktır. Bu tür deneyimlerin, doğayla uyumlu yaşam biçimlerini öne çıkaran ekolojik mücadelelerden yoğun biçimde etkilendikleri görülüyor. Bu mücadelelerin, anti-kapitalist doğası ve potansiyelleri üzerinde daha fazla düşünmek; bu çabalardan daha çok istifade etmek ve öğrenmek gerekiyor. Tüm bu söylenenlerden daha da basit bir gerçek vardır: En azından, “inandığım gibi yaşıyorum, yaşamaya çalışıyorum,” ahlaki üstünlüğünü ve tatminini verecektir bizlere. Bugün bizlerin böylesi bir inandırıcılığa sahip olmadığımız açıktır. Kahvede ve televizyon karşısında yoğun vakit geçirmekte beis görmeyen “devrimcilerimiz” var bizim...

FEMİNİZME BİGANE KALMAK...

Gençlik ve öğrenci hareketinin içindeki devrimciler ve solcuların feminizm konusundaki ilgisizliği, anlaşılmaz boyutlardadır. Muhalif gençlikte ve öğrenci hareketinde her türlü fedakarlığı göze alan, kavgadan kaçınmayan kadınların; konu teorisyenliğe geldiğinde gönüllüce geri çekilmeleri ne kadar hazindir? Muhalif kültür, nasıl olur da, “erkek kuramcıdır; kadınsa izleyici” noktasını aşacak bir dikkati geliştiremez? Muhalif gençlik içinde teorik-pratik yazılar kaleme alanların, geçmişte olduğu gibi bugün de kahir ekseriyetinin erkeklerden oluşması, ciddi bir sorun değil midir? Bunu aşmak kolay değil elbette ama buna dair bir çabayı ortaya koymaktan başka, öznenin kendisini özerk biçimde inşa edebilmesinin bir yolu var mıdır? Bu “muhalif kültürün” içinde, geleneksel toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretmek veya sırf devrimci oldukları için kendilerini bu meseleyi aşmış sanmak, daha sonra kurulacak olan mutsuz beraberlikler ve evliliklerin değirmenine su taşımak değil midir?

Muhalif deneyimlere sahip kadınların ana gövdesinin, sol guruplarla ilişkilerini kestikten sonra feminizme yönelmeleri tesadüf olmasa gerektir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, sistemin ideolojik aygıt ve araçlarının, gerek açık baskı gerekse içselleştirilmiş itaat yöntemleriyle, kadın kimliğini şekillendirme çabalarının, hakim sınıf ve hakim ideoloji açısından ne kadar hayatî bir iktidar stratejisi olduğunun yeterince kavranmamasıyla ilişkilidir. Yani, günümüz siyasal iktidarının, geleneksel ve modern temaları kimileyin eklektik biçimde kullanarak kadın kimliğini şekillendirme stratejisi, aslında bu sisteme içkin eşitsizlik, sömürü ve tahakkümün sürdürülebilmesi için kilit öneme sahiptir. Bu nedenle, kadınların bu rollerden özgürleşmesi, toplumsal özgürleşme projeleri açısından da yaşamsaldır. Burada kadın hareketine araçsal bir “işlev” atfettiğimiz düşünülmemeli. Herhangi bir toplumsal harekette, sözgelimi emek hareketinde, kadınların etkinlik kazanması, bu hareketlerin başarılı olmaları açısından ne kadar önemliyse; bu türden hareketlerden bağımsız ve kadınların kendi sorunları üzerinden kurdukları bir kadın hareketinin varlığı da o denli önemlidir.

Sözgelimi, Türkiye ve İran’ın, kadınların tahakkümü konusunda modern ve geleneksel stratejilerin başarıyla ve yoğun biçimde kullanıldıkları iki örnek olmaları ilginçtir. Kadınların bu karmaşık iktidar stratejilerini kırabilmeleri, bu iki ülkenin bahsedilen özgüllükleri açısından son derece belirleyici öneme sahiptir. Türkiye’nin şu anda en etkili üç siyasal geleneği; yani, AKP’nin temsil ettiği İslamcı muhafazakarlık; CHP’nin temsil ettiği muhafazakar Cumhuriyetçilik ve MHP’nin temsil ettiği Milliyetçi muhafazakarlığın sessizce müttefik oldukları nokta, kadının dışlanması üzerine kurdukları erkek iktidarıdır. Bu “üç tarz muhafazakarlığın” iktidarının, sadece kadınlar aleyhine işlemediğini söylemeye bile gerek yoktur. Ama bu iktidarın etkisinin kırılabilmesinde en etkili rol kadınlarca üstlenilebilir. İlginç olan nokta, Türkiye solunun çok ilgi göstermesiği İran’daki gençlik ve öğrenci hareketinde Feminist temaların giderek etki kazanması gerçeğidir. İran’da güçlü bir kadın hareketinin varlığı; liberal sol ve sosyalist hareketlerde de etkisini göstermiş görünmektedir. Bu açılardan bakıldığında, İran’daki muhalif gençlik hareketi Türkiye’den daha “ileri” bir refleks geliştirmiş görünmektedir.

Artık, iktidarın sadece kaba güç üzerine kurulmadığı; inceltilmiş iktidar tekniklerinin açığa çıkarılmaları ve kadınlar üzerinden işletilenlere dair eleştirel bir bilinç kazanılmasının sol için çok önemli bir ev ödevi olduğu anlaşılmalıdır. Modern devletin en önemli çabalarından birisinin “ruhun (yeniden) inşası” olarak çevrilebilecek soulcraft olduğu unutulmamalıdır. Ailenin devletle görünür/görünmez işbirliğinin otoriterlik /itaatkarlık sarkacında gidip gelen kadınlar ve erkekler yarattığı görülmelidir. Bu tahakkümü aşabilmek ve sahiden büyüyebilmek için, gençliğin “bedenim ve ruhum bana aittir” demesi ve böyle eyleyebilmesi kadar meydan okuyucu ve özgürleştirici ne olabilir?

SONUÇ

AKP iktidarının AB üyeliği stratejisinin, kendilerini Batılılaşma projesinin asıl temsilcileri olarak gören Modernist çevrelerde yarattığı etkisizleşme hissi ve buradan kaynaklanan siyasallaşma; gençlik ve öğrenci kesiminin de nispeten siyasallaşmasını tetikliyor. Devrimci söylem, bir kez daha kendisini geçmişinden devraldığı referanslar üzerinden kurma tercihinde bulunmuş görünüyor. Geçmişin saygıdeğer taraflarını sahiplenmekle beraber, ciddi bir eleştirellikle onun olumsuz yönlerinden kopma istenci çarpıcı biçimde gerilemiş görünüyor. Kapitalizmin, dünyanın her ülkesinde geleneksel değerlerin de seferber edilmesiyle otantikleştirildiği /doğallaştırıldığı önemli bir dönemeçte, mekan (ülke) temelli anti-emperyalist stratejinin kapitalizmden kopmak için en uygun strateji olduğu yanılsaması, ne olduğu belirsiz bir bağımsızlık söylemiyle yeniden ısıtılıyor. Bugün sözgelimi, Çin’de Konfüçyanizm; Türkiye’de İslam üzerinden Kapitalizmin otantikleştirildiği /doğallaştırıldığı bir “küresel durum” söz konusu. “Emperyalizmin yerli işbirlikçilerini” kovmak/alaşağı etmek üzerine kurulu bir strateji, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız gibi, küresel ve yerel iktidarın basit ve indirgemeci bir yorumundan kaynaklanmaktadır.

Modern ve geleneksel biçimlerin tuhaf yanyanalıklarının, küresel kapitalizmi nasıl yeniden ürettiği; onu geleneksel/dindar kesimler açısından nasıl cazip hale getirdiği gibi sorular; bu geleneksel iktidar analizinin göremediği unsurlardır. Kapitalizmin mekansızlaşarak küresel bir fenomen haline geldiği bir dünyada; mekanların kapitalizmden kopartılması türünden stratejilerin hiç şansı yoktur. Bu arayışlar, sol soslu bir ulusalcılık adına sınırların dünyaya kapatılması; dayak yerken kolun kırılıp yen içinde kalması gibi durumların yeniden başımıza gelmesinden başka sonuç doğurmazlar.

Dolayısıyla, direniş klasik anti-emperyalist stratejinin geride bırakıldığı, küresel bir anti-kapitalist duruş üzerinden kurulmalıdır. Bunu yaparken, yukarıda işaret edildiği gibi, Avrupa-merkezci sınıf kurguları yüzünden emekçilerle kurduğumuz araçsal ilişki biçimlerini aşmaya çaba harcamalıyız. Bunu yapabilmek, otoriter modernleşme geleneğiyle kurduğumuz hasar verici ilişkiyi aşmamıza da yardımcı olacaktır. Anarşizm, feminizm ve ekolojik hareketlerden yoğun biçimde yararlanma arayışına girişmek, demokrasiyi ahlaki nedenlerle olmazsa olmaz gören, özgürlükçü sol bir anlayışın inşası için önemli imkanlar barındırmaktadır. “Devrimcilik”, bahsettiğimiz arayışları engellediği sürece; aslında genişlemek istemeyen bir alt-kültürün özcü /dışlayıcı söylemi olmanın ötesine geçemeyecektir...