Anasayfa > Birikim Arşiv > 159 - Temmuz 2002 > Havada Bulut Yok...

Havada Bulut Yok...

Ömer Laçiner | (Sayı : 159 - Temmuz 2002)

Seçim sonuçlarına bakarak bir toplumun sosyo-ekonomik durumuna dair söylenenler veya sosyo-ekonomik duruma bakıp muhtemel bir seçimin sonuçları hakkında yapılan tahminler üç aşağı beş yukarı tutar. Titiz gözlem ve anketlerle yükselen bir hareketin, partinin ulaşacağı en yüksek oy oranı da hayli az yanılma paylarıyla saptanabilir.

Yaklaşık 1990’lara kadar Türkiye için de genelde geçerli idi bunlar. Ama bu tarihten itibaren sosyo-ekonomik duruma bakıp partilerin alabileceği yaklaşık oy oranını tahmin etmek giderek zorlaştığı gibi, yeni yapılmış bir seçimin sonuçları bağlamında sosyo-ekonomik duruma dair yapılan tespitler, daha bir iki yıl geçmeden revizyon gerektirir hale gelmekte. 1994-95 seçimlerine yansıyan “İslâmi hareket”in yükselişinde oran konusunda epey bir yanılma payı vardı ama 1999 seçimlerinde aldığı oya en fazla şaşıranların başında MHP geliyordu.

1980’lerin sonlarından beri bu ülkede ardarda iki seçimi birinci parti olarak geçen hiçbir parti olmadı. Her birinci parti ertesi seçimden ağır, % 30’a, % 50’ye varan kayıplarla çıktı. Hiçbir “yükselen” hareket % 25-30 oy sınırını aşamadı. 1999 seçimlerine kadar en azından “yükselen” partileri diğerlerinden çok daha aktif, daha geniş kalabalıkları çeken çalışmaları ile kendilerini belli ederlerken, 1999 seçimleri arefesinde MHP’nin ve bilhassa DSP’nin ilk iki parti olacaklarını duyurtan bir etkinlik sergiledikleri de söylenemez.

Son on-on beş yıldır Türkiye’de seçim sonuçları önceden tespit edilebilir olmaktan giderek uzaklaştı. Sosyo-ekonomik veriler ve partilerin etkinlik düzeylerinin kıyaslanması gibi göstergelerle yapılan ön tespitler güvenilir olmaktan çıktı. Son aylarda yapılan anketlerin tümünde de “kararsız oyları”nın oranı % 70’leri bulduğuna göre, şimdilerde bu sürecin dip noktalarına varmışız demektir. Bunun anlamı, önümüzdeki ilk erken veya zamanında -ki erken olması çok muhtemeldir- genel seçimin belirsizlik dozu en yüksek kertede bir seçim olacağıdır. Kararsız oyların dörtte üçünün yine de sandık başına gideceği varsayılsa bile, partilerin hangi konuda ne yaparak bunların kendilerine yetecek kadarının oyunu alacaklarını hiç de biliyor gözükmemeleri de bu belirsizlik durumunu koyulaştırıyor.

Büyük sermaye grupları hariç, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu, ardarda yaşanan krizler sayesinde halihazır sosyo-ekonomik konumlarının orta vadede güvenceli olmadığını öğrenmenin korkusuyla tedirgin. Sosyo-ekonomik tabanlarının bu kayganlığı ve tedirginliği, eğilimlerinin kısa vadede değişebilir oluşu, başlıca siyasal partileri de görüş ve tutumlarını sabitleştirmekten alıkoyuyor. Onlar da kayıyor ve muhtemel, yönü belirsiz kaymaların hepsine en optimal yakın nokta olan ortaya toplaşıyorlar. Hiçbir parti çok özel birkaç konu hariç diğerleriyle arasında büyük mesafe olsun istemiyor. Özel bazı konularda ister istemez mesafeli duran partiler, duruşlarını daha da netleştirmek, aradaki farkın önemini vurgulayıp onu daha öteye itmeye de çalışmıyor, aksine farklılığın önemli olmadığı, uzlaştırılabilir olduğu izlenimini vermek istercesine davranıyorlar. Anketlerde kararsız oylar hariç % 20 civarında bir oy oranını şimdiden tutturmuş gözüken AKP’nin geçmişteki “yükselen parti”lerde görmeye alıştığımız atak, polemikçi üslûptan tamamen uzak, neredeyse alçak profil halinde, “sivri” hiçbir tutum ve öneri ile gözükmemesi de bu halin bir göstergesi.

İslâmcılığın ve milliyetçiliğin pek de şiddetli ol(a)mayan rüzgârları dindikten, “normal”leştikten sonra, eskiden ayrı veya komşu kulvarlarda, alışılmış ve anlaşılabilir bir geçirgenlikle siyasal atmosferimizde dolaşan düşünce akıntıları, epeydir bir hayli birbirlerine karışmış, bu karışmayı da birbirlerini güçsüzleştirmiş ve hep birlikte soluk almayı güçleştiren ağır, küflü bir hava oluşturmuş gibiler. İçeriği, nesnel sonuçları itibarıyla son derece önemli hayatî, heyecan, sevinç veya öfke uyandıracak olay ve olgular bile bu atmosferin düşünce küflerine bulaşarak önümüze geldiğinde belki ani, kısa süren bir duyarlılık hali yaratabiliyor, ama çok geçmeden de pörsümüş bir veri olarak görünmeye başlıyor gözümüze. PKK’nın silâhlı mücadeleyi bırakışını, Öcalan’ın ele geçirilmesini, MHP şokunu, Körfez depremini, Türkiye’nin AB aday üyeliğine kabûlünü, 2001 Nisan krizini ne kadar çabuk “tüketip” alaladeleştirdiğimizi hatırlayalım. Şimdi Brezilya’yla yarı final oynamanın büyük gururu ile “en büyük Türkiye” sloganlarıyla yaşadığımız sarhoşluğun “bizden adam olmaz” bedbinliğine dönüşmesinin bir bahaneye baktığını biliyoruz.

Siyasal düşünce atmosferimizin bu küflü, gerilimsiz kutuplaşmaları imkânsızlaştırmış havası, bazılarının sanabileceği gibi “kurtarıcı” bekleyen türden bir hava da değil. Gerçi bunca deneyimin kaşarlaştırdığı Demirel bile ABD’den getirttiği bir “yeni” figürü, baba destekli bir kurtarıcı rolüyle sahneye sürdü ama sanırız bu girişimin fiyaskoyla sonuçlanacağını ilkin o sezmiş olmalıdır. İkinci adayımız da Melih Gökçek oldu. Onun sahneye çıkışı nasıl tam kendine yaraşır bir zübük gösterisi ise, Cem Uzan’ınki de o ölçüde “show business” üslûplu bir girişim oluyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla Berlusconi’den neyim eksik demiş gibi görünen bu beyzadenin gerçekten politikaya mı soyunduğu, yoksa soyduklarına politik bir kılıf mı hazırladığı pek belli değil. Sözünü ettiğimiz belirsizlik havasında soygunla politikaya soyunmak epeydir birbirinden ayırdedilmez olmuş değil miydi zaten?

Türkiye bu politik atmosferde, sağlığı acınacak ölçüde bozulmuş bir Başbakan’ın muayene raporlarına göre gidip gelen bir ekonomi, o Başbakan çekildiğinde ayakta duramayacak, yenisi de pek zor kurulabilecek bir hükümetle, taahhütlerinde ayak sürüye sürüye ve bir erken seçim ihtimalinin her an devreye girebileceği bilinerek sonbahar aylarına varmaya çalışıyor. Kasım’da Türkiye’nin AB’ye giriş yolunun açık mı, kapalı mı, aralık mı olacağı kararı verilmiş olacak. Her biri de farklı, doğrudan ve yan sonuçlarıyla Türkiye’nin geleceğine damgasını vuracak bu kararlardan hangisi çıkacak olursa olsun, bu tarihten sonra en azından ülkenin ve toplumun üzerine çökmüş bu küflü, çürümüş havanın dağılması herhalde kaçınılmazdır.

Türkiye’nin yeni bir soluğa ihtiyacı olacaktır. O soluk, o yürek varsa tabiî.