Otonomist Marksist Kuram İçerisinde Sınıf Kavramı

GİRİŞ

Geçmiş on yıl solun ve sosyalizmin tarihsel yenilgisinin kutlamalarıyla geçti. Duvarın yıkılmasıyla ortalığı kaplayan tozun dumanın çökeldiği, yağmalanacak bir şeyin kalmadığı ve zafer sarhoşluğunun yerini akşamdan kalmalığa bıraktığı günümüzde, anlaşılan o ki daha yaşanılası bir dünya fikri göz önünde tutulduğunda sağın ve kapitalizmin herhangi bir kazancından da bahsetmek mümkün değil.

Fakat son birkaç onyıldan beri yaşamın her alanında süregelen köktenci dönüşümler yeni politik analizler yapmayı ve günümüz koşullarıyla uyum sağlayabilecek ve onları dönüştürebilecek yeni kavramlar, fikirler ve mücadele biçimleri yaratmayı zorunlu kılıyor. Bu anlamda Otonomist Marksizm klasik Marksizmi bir adım öteye taşıyan, kapitalizmin girdiği yeni evrede hâlâ bir tür sınıf mücadelesinin anlamlı ve etkili olabileceğini gösteren ve böylesi bir mücadele için gerekli kavramsal ve kuramsal desteği sağlayabilen bir düşünce yapısı olarak karşımıza çıkıyor.

OTONOMİST MARKSİZM

Otonomist Marksist düşüncenin Amerika kanadında yer alan Harry Cleaver, Leninist Marksizm’in de, buna karşı bir uç olarak gösterilebilecek Frankfurt Okulu’nun da kapitalist sömürü mekanizmalarını ve iktidar mekanizmalarını araştırma konusu edinerek, entellektüellerin işçi sınıfının gücünü devrimci bir yolda mobilize etmesi gerektiği görüşünden hareket ettiğini belirtiyor. Bu bağlamda Otonomist Marksizm’in özgünlüğünün işçi sınıfının kendiliğinden gücünü, bu gücün potansiyelini ve yeniden üretimini konu edinmesi. Cleaver’a göre geçmiş teorik birikim bu açıdan işçi sınıfını özgürleştirmekten çok kapitalizmin kendi mekanizmalarını gözden geçirerek sağlamlaştırmasına yaradı.

Geleneksel Marksizmler kapitalizmi bir özden çok bir form (biçim) olarak tanımladı. Kapitalizm aynı zamanda sömürünün kaynağı olan ücretli emeğe eşit olarak ele alındı. Bu sömürü odaklı eleştiri nihai hedef olarak ücretin ortadan kalkmasını öngörüyordu. Emek (insanın temel niteliği olarak) ‘iş’e bağlanıyor, ve komünizm ücretin (dolayısıyla sömürünün) ortadan kalktığı herkesin kollektif çalıştığı bir toplumsal düzene işaret ediyordu.

Halbuki ‘ücretli iş’ kapitalizmin özüdür, bir biçimi değil; kapitalizm hayatın ‘iş’e indirgendiği bir toplumsal yapıdır. Yaşam işe tâbi kılınır. Dinlenme zamanı bile işgücünün kendini yeniden üretebilmesi amacı ile var. İşten arta kalan zaman da iş için güç toplama, işe hazırlanma, işe gitme ile geçiyor. Ücretlendirilmemiş emek de iş için seferber edilmiş durumda; ev kadınları kocalarının rahat çalışması gerekli ortamı hazırlıyor, gelecekte kapitalizmin emek ihtiyacını karşılayacak olan çocuklarını yetiştiriyor. Çocuklar gelecekte iş sahibi olabilmek kendilerine gerekecek yetenekleri geliştirmek üzere çalışıyorlar. Kapitalizm toplumsal yeniden üretimin ‘iş’ merkezli olduğu bir mekanizmayı empoze ediyor. İnsanlar kendilerini gerçekleştirmek için yaşamıyor, iş için yaşıyor. Çocuklar hayatı deneyimlemek doğrultusunda eğitilmiyor, iş için eğitiliyor. Kapitalizm kendi sürekliliğini sağlamak amacıyla tüm yaşamı işe dönüştürüyor.

Bu bağlamda geleneksel solun ‘işçi sınıfı = ücretli işgücü’ tanımı geçerliliğini yitirmiş durumda, çünkü kapitalizm ücretlendirilmemiş emeği de kuşatmış ve kendisine bağlamış durumda.

Harry Cleaver ‘sınıf otonomisi’nin bu bağlamdaki işlevinin yaşamı işe endekslemediği bir kollektif varoluş yaratabilmek olduğunu ifade ediyor. Bu anlamda olası bir savaş alanı sadece meta üretiminin yapıldığı fabrikalar değil, kültürel hayatın tamamı bir mücadele alanı. Bu mücadele alanında mümkün olan ve yapılması gerekenler ise, evkadınlarının evlerini terk ederek sokağa dökülmeleri, “öğrencilerin okulu işgâl ederek ‘özgür üniversiteler’i kurmaları ya da eğitim kaynağı olarak alternatif alanlar yaratmaları, işsizlerin ücretli işlerde çalışmayı reddetmesi”. Harry Cleaver kapitalizmin işleyiş mekanizmalarının ancak bu türden ‘reddetmek’ üzerine kurulu eylemlerle yıkılabileceğini söylüyor. Sonuçta hedeflenen toplumsal yapı da homojen bir sosyalist düzen değil farklılıkların ve alternatiflerin üzerine kurulu, indirgemeci olmayan, yaşamı işe indirgemeyen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Otonomizm bu bağlamda kendinden önceki Marksist geleneklerden kökten farklı bir yorum getiriyor.

Harry Cleaver, Marx’ın emek (üzerine) vurgusunun yanlış değerlendirildiğini belirtiyor. Emek kapitalizmden önceki toplumsal yapılarda da var, ama ilk defa kapitalizmle bütün yaşam bir emek sürecine dönüştürülüyor. Cleaver bu anlamda Marx’ta olumsuzlanan şeyin kapitalist emek sömürüsü (emeğin sapkınlaşmış hali) olmadığını, dolayısıyla olması gerekenin ‘sosyalizm ve komünizm aracılığıyla emeğin sapkınlaşmış halinden kurtulup özgürleştirilmesi’ olmadığını işaret ediyor. Kapital, Grundrisse ve diğer eserlerinde açıkça görüleceği gibi girişilmesi gereken mücadele salt emeği sömüren kapitalist işe karşı değil yaşamın işe indirgenmesine karşı olmalıdır, çünkü yaşamda işten fazlası vardır.

İşin kapitalist koşullar altındaki niteliksel dönüşümü sadece örgütlenmenin kendisinden kaynaklanmaz, aynı zamanda niceliksel uzantılarından (extension) da kaynaklanır. Marx’ın işgünü ve temel artı-değer üretimi tartışmasının bunu işaret ettiğini belirtiyor Harry Cleaver; ‘iş’in uzantıları sayesinde (artı-değer ve artı-emek üretimiyle) kapitalin egemenliğinin kurulması. Kapital’in ‘Emek Süreci’ bölümü niceliksel uzantılar aracılığıyla daha genel bir ‘iş’ kavramından ‘kapitalist iş’ kavramına geçişi anlatıyor. ‘İşgünü’ bölümü ise çalışma zamanının giderek artmasını ve sonra mücadele edilerek azaltılmasını konu ediniyor.

Sonuçta emek, asıl değerini ancak yaşamın temeli olmaktan çıkıp hayatın sunduğu pek çok zenginlikten biri haline geldiği zaman elde edebilir. ‘İşin özgürleşmesi ancak işten özgürleşmekle mümkündür’ diyor Harry Cleaver. “Eski sosyalist yanılsamaların ‘productivism’ (üretkenlik) fikrinden kurtulmalı. İş insanın gelişmesine yönelik pek çok şeyden sadece biri olmalı, hayatın temel anlamı olmamalı”.

Otonomist Marksizm’in mücadele kavramlarından ‘iş’in reddi’ (refusal of work) de bu bağlamda değerlendirilmeli. Eğer iş kapitalist toplumsal yaşamın özüyse, işin reddi başka türlü bir yaşam talebi demektir. Öğrenci hareketi sisteme işgücü olarak yetişmeyi reddetmektir. Kadın hareketi iş düzenine ev işi yaparak hizmet etmeyi, emeğini kapitalizmin devamlılığı için harcayan kocasına cinsel hizmet sunmayı, ve kendilerine biçilen toplumsal cinsiyet rolünü reddetmektir. Zenci hareketi ikame edilebilir emek olmayı, ihtiyaç duyulduğunda kullanıma hazır potansiyel işgücü olarak beklemeyi reddetmektir. Bu bağlamda ‘iş’in reddi’, eğer iş, kapitalizmin kurduğu toplumsallığın tamamını kapsayan şeyse, bu toplumsallığın reddi anlamına gelecek kadar keskin, soyut bir kavram olmakla beraber, günlük yaşam içerisindeki tezahürleri işçinin üretim hattında vida sıkmaya ara vererek arkadaşıyla sohbet etmesine, bilgisayar başında çalışan işçinin iş yapmaktan kaçarak patrondan gizli bilgisayar oyunu oynamasına kadar indirgenebilir.

Otonomist Marksist gelenek ‘İş’in Reddi’nin hemen ardından bunu tamamlayacak başka bir mücadele kavramı ortaya atıyor; ‘self valorization’ (kendini değerli kılma). Bu Marx’ta kapitalizme atfedilmiş olarak kullanılıp olumsuzlanan bir kavram; kendini yeniden üretmek ve yeni bir anlam yüklemek. Antonio Negri bu kavramı işçi sınıfına uyarlıyor ve olumlu anlamda kullanıyor. Negri’nin kullandığı haliyle ‘self-valorization’ kavramı işçi sınıfının kendini yeniden, yeni biçimlerle üretmesine gönderme yapıyor. Negri’nin kavramlaştırması işçi sınıfının iş dışında geliştirdiği kendiliğinden süreçlerin (bu süreçler eğlenmek için bir futbol takımı kurmaktan bir kooperatif kurup başka türlü bir üretim biçimi geliştirmeye kadar çeşitlenip derinleşebilir) halihazırda vuku bulan ve komünizmin temel dinamiği olarak değerlendirilmesi gereken süreçler olduğuna işaret ediyor.

Bu anlamda ‘Refusal of Work’ (işin reddi) ve ‘Self-Valorization’ birbirini tamamlayan iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. ‘İş’in Reddi’ kapitalizmi krize sokacak, işlemesini engelleyecek bir mücadele biçimi olarak kurulurken, ‘self-valorizasyon’ kapitalizme sadece karşı koymakla değil, onun ötesine geçmekle alakalı, yaşamı dönüştürmeye yönelik bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. ‘İş’in Reddi’ kapitalizmin empoze ettiği ‘iş dünyası’ içinde boşluklar yaratmaya, ‘self-valorizasyon’ ise bu boşluklar içerisinde yeni bir yaşam biçiminin nüvelerini kurmaya dair kavramlar olarak beliriyor.

Marksist gelenekler içerisinde sınıf tanımı üretim biçimleri, emek süreçleri ve dolayısıyla değer kavramı dolayımından çıkagelmiştir. Otonomist Marksist geleneğin kendini öncekilerden ayrıştırdığı ve Marksizmi Hegelci bağlarından kurtarıp yeniden tanımladığı alanlardan biri de Marksist ‘sınıf’ tanımının tüm dolayımlarıyla birlikte gözden geçirilip dönüştürülmesidir. Bu bağlamda İtalyalı Marksist düşünür Antonio Negri’nin katkısı kuramsal açıdan Marksist literatür içindeki en yetkin analizlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

ANTONIO NEGRI’NİN SINIF ANALİZİ MARX’IN ÖTESİNDEKİ MARX

Negri, politik analizini ‘yeni bir üretim biçimi’nin yürürlüğe girdiği fikrine dayandırıyor. Negri post-Fordizmi bu yeni üretim biçimine dair, emeğin yeni bir toplumsal örgütlenmesinin başat koşulu ve yeni bir sermaye birikimi modeli olarak ele almak gerektiğini vurguluyor, ve postmodernizmi bu yeni üretim biçimi ile uyumlu yeni kapitalist ideoloji olarak tanımlıyor.

Negri, ‘yeni bir çağın başladığı’ sonucuna kapitalist gelişmenin temel özellikleri gözönüne alınarak dönemleştirilmesi sayesinde ulaşıyor. Negri kapitalizmin geçmişteki gelişimini dört evreye ayırıyor. 1600’lerden başlayan ve 1848’e kadar süren evreyi sermaye birikiminin ilkel bir halinin vuku bulduğu ‘manufacture’ (imalat) dönemi, 1848’den Birinci Dünya Savaşı’na kadar süren evreyi ‘büyük ölçekli sanayinin ilk dönemi’, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1968’e kadar süren evreyi ise ‘büyük ölçekli sanayinin ikinci dönemi’ olarak adlandırıyor. 1968’den bu yana ise yeni bir üretim biçiminin egemen olduğunu savunuyor.

Bu evreleri tanımlayan dört önemli dönüşüm çizgisini ise şu şekilde sıralıyor Negri:

Büyük ölçekli sanayinin ilk dönemi; 1) emek süreci açısından işçi makineyi kontrolü altında tutuyor, işçinin emeği makineye eklemlenen bir şey haline geliyor. İşgücü üretim döngülerine eklemlenmiş halde ve bu bakımdan nitelikli olmak zorunda. Manufacture (imalat) döneminin zanaatkârı (artizan) artık fabrikadaki kitlesel üretimde makinanın bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Daha önce kendi nitelikleri konusunda bağımsızken artık makina başında ve fabrika içerisinde nitelikli duruma geçiyor, nitelikleri kendi dışında, kitlesel üretim döngüsü içerisinde belirlenir hale geliyor. 2) Tüketim normları açısından kitlesel üretim kapitalin üretim kapasitesi ile regüle ediliyor, ücret kapasitesi ya da üretime tekabül eden etkin talep (effective demand) gözönüne alınmıyor, bu da katastrofik düşüşlere neden oluyor. 3) Regülasyon modelleri açısından devlet finansal kapitalizmin kuruluşuna, tekellerin oluşmasına ve emperyalist gelişmenin daha sağlam düzeylerde kurumsal entegrasyonuna yönelik politikalar üretiyor. 4) Proletaryanın politik komposizyonu açısından bu dönem işçi partilerinin oluşma dönemi. Bu ikili bir oluşum; bir bileşeni kitlesel (sendikalist örgütlenme) diğer bileşeni ise avant-garde (politik örgütlenme). Bu dönemde profesyonel işçi, sosyalist örgütlenmenin politik düzenlenmesinde kendini bulabiliyor.

Büyük ölçekli sanayinin ikinci dönemi; 1) Emek süreci açısından işçi niteliksizleşiyor. İşgücü Taylorist düzenlemelerle üretimden soyutlanıyor, bu da ileri düzeyde yabancılaşmaya yol açıyor. Kitlesel işçi (mass worker) üretim döngüsünün bilgisini yitiriyor artık. 2) Tüketim normları açısından; Fordizm kuruluyor. Üretilen malların piyasaya sürümünde ‘ücret’ gözönüne alınmaya başlanıyor, ‘alımgücü’ kavramı ortaya çıkıyor. 3) Regülasyon normları açısından Keynesyen politikaların ve daha da çok döngüsel krizlerin sayesinde ‘müdahaleci devlet’ modeli oluşmaya başlıyor ve üretim faaliyetlerini tam istihdamın devamlılığı ve sosyal yardım güvencesi aracılığıyla destekliyor. 4) Proletaryanın siyasal kompozisyonu açısından sosyalist işçi örgütlenmeleri bu dönemde varlığını sürdürse de (Sovyetler Birliği deneyiminin getirdiği prestij kaybı nedeniyle) yeni örgütlenme ve eylem biçimleri ortaya çıkmaya başlıyor. Politik avant-garde kitlesel düzeyde etkin olmaya başlıyor. İleri kapitalist ülkelerde ‘iş’in reddi’ ve ‘eşit ücret’ gibi direniş noktaları geliştirilmeye başlanıyor. Bu yeni örgütlenme biçimleri içerisinde delegasyon ve örgüt içi iktidar problemleri ele alınıyor.

Büyük ölçekli sanayinin iki dönemini birbirinden ayıran ve bağlayan şey endüstriyel sermayenin tüm toplum üzerindeki egemenliğinin giderek yoğunlaşması olarak görülebilir. Negri’ye göre bu iki dönemi emeğin soyutlaşmasıyla, ‘profesyonel işçi’den ‘kitlesel işçi’ye geçişle birbirinden ayırmak mümkün.

1968 sonrası yeni dönem; 1) Emek süreci açısından fabrikaların otomatizasyonu ve toplumun bilgisayarlaşmasıyla koşullanan bir emek biçimi karşımıza çıkıyor. Üretken emek (productive labour) üretim süreci içerisindeki merkeziyetini yitiriyor ve ‘toplumsal işçi’ (social worker) hegemonik bir konuma yükseliyor. 2) Tüketim normları açısından yeni bir tür bireyciliğin egemen olduğu pazarın belirleyiciliğine geri dönüş söz konusu. 3) Regülasyon normları açısından tüm dünya pazarını kapsayan geniş bir çerçeveye sahip çokuluslu düzenlemeler ortaya çıkıyor. 4) Poleteryanın siyasal kompozisyonu dağılmış ve topluma yayılmış durumda. Üzerine kurulu olduğu alanın kayganlığı nedeniyle tamamen soyut, maddesiz ve entellektüel bir yapıya sahip. Emeğin özü ise hareketli ve birden fazla değere sahip (polyvalent).

Antonio Negri, kapitalist makinanın önceki evrelerinin gelişim evreleri olduğunu ve bu gelişimin emeğin üretimden soyutlanmasına yönelik bir çizgi olduğunu belirtiyor. Bu gelişim içerisinde ‘profesyonel işçi’den ‘kitlesel işçi’ye geçilmiş ve bu da içinde bulunduğumuz yeni evrede yerini toplumsal işçiye bırakmıştır. Kooperasyon artık endüstriden bağımsızlaşmış, kapitalist makinanın öncülü haline gelmiştir.

Bu tarihsel belirleme Negri’nin Marx’ın değer kuramına yönelttiği eleştiri ile bütünleştirildiğinde toplumsal sınıfların günümüz koşulları altında varlığına ve sınıf mücadelesinin olabilirliğine dair bütünlüklü bir ifade kuruluyor.

Negri, Marx’ın Kapital’de tanımladığı değer biçiminin tamamıyla büyük ölçekli sanayi evresinin ilk dönemine aitken, değer kuramının Ricardo’nun formüle ettiği ve Marx’ın geliştirdiği haliyle bir önceki döneme (imalat dönemine) denk düştüğünü söylüyor. Kuramın yetersizliklerinin, kararsızlığının ve olgusal boşluklarının bundan kaynaklandığını ifade ediyor. Burada geliştirilen eleştiri, basitçe, ayakkabı fabrikasında çalışan bir işçinin emeğinin, atölyesinde ayakkabı üreten bir ayakkabıcının emeği ile karşılaştırılarak belirlenemeyeceği. Her iki emek süreci birbirini dışlayan, tamamıyla farklı koşullarda oluşan süreçlerdir. Dahası, Negri’ye göre, Sanayi Devriminin ikinci döneminde, profesyonel işçiden kitlesel işçiye geçiş sırasında Marx’ın emek kuramının temel özellikleri kaybolmuştur.

Negri’nin Marx’a yönelttiği asıl eleştiri ise çok daha derinden işliyor. Negri değerin ne olduğunu sorguluyor; bir ilişki biçimi, taraflarını tarihsel olarak belirleyen bir ilişki, bir mübadele ilişkisinin temel dinamiği ve tanımı itibariyle soyutlamanın maksimize edildiği bir ilişki. Değer bu haliyle toplumsallığı ve üretim biçimini belirleyen bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Peki insan emeği gibi varoluşun temel taşlarından biri nasıl olur da objektif ölçütlerle, onu işe indirgeyerek sapkınlaştıran kapitalizmin kendi kıstaslarıyla ölçülüp biçilmeye, tanımlanıp değerlendirilmeye tâbi kılınabilir? Negri’nin asıl vurguladığı nokta emeğin kendinden başka herhangi kıstasla değerlendirilemeyeceğidir. Marx’ın değer kuramı bütün zenginliğine rağmen değerin biçimini objektif bir ölçütle tanımlamaya ve dolayısıyla emeği değer belirleyerek indirgemeye çalışmaktadır ve bu da Marx’ın kapitalin hareketlerini doğrusal bir çizgi üzerinde belirlemesine yol açmaktadır. Bunun etkisi de Marx’ın sınıf çatışmasının yıkımlarla ve yaratımlarla işlediğini görmesine engel olmaktır. Tarihsel materyalizm gelişme fikrini barındırdığı sürece determinist olma riskini taşımaktadır.

Negri’nin işaret ettiği ve olumladığı ‘emeğin değerden bağımsızlaşması’ durumu bugün geçerli olan yeni kapitalist üretim biçiminin kendi dinamikleri sayesinde fiilen oluşmuştur. Negri’nin altını çizdiği fiilî durum değer kuramının krizidir; bugün değerin objektif bir ölçütü yoktur. Marx ‘üretim biçimi’nden bahsettiğinde Asyatik kültürden modern burjuva toplumuna uzanan bir tarihten bahsediyordu. Bu tarihin bugün eriştiği noktada kapitalizm o kadar gelişkindir ki, bütün toplumsal üretim süreçlerini kendi içinde eritmiştir. Toplumsal olan her şey kapitalizme dahildir. Bugünün üretim biçimi işte bu ‘kapitalizm içinde erimişliktir (subsumption).

Günümüzde ‘basit emek’le (simple labor) ‘toplumsal gerekliliği olan emek’ (socially necessary labor) arasındaki ayrım erimiştir, çünkü ‘üretken emek-üretken olmayan emek’ (productive labor-unproductive labor), üretim-dağıtım (production-circulation), basit emek-karmaşık emek (simple labor-complex labor) ayrımları kaybolmuştur. İkinci Sanayi Devriminin ikinci yarısında başlayıp Üçüncü Sanayi Devriminde de süregitmektedir kavramların erimesi:

‘Üretken emek’ artık ‘sermayeyi doğrudan üreten emek’ olmaktan çıkıp toplumu yeniden üreten şey haline dönüşmüştür (yukarıda değinilen ‘hayatın iş’ten ibaret hale gelmesi süreci içerisinde). Bu anlamda ‘üretken olmayan emek’ diye bir kategoriden bahsedilemez.

Üretim artık dağıtımın içine girmiş ve giderek onun bir parçası olmaya başlamıştır. Bugünün üretim biçimi dağıtım içinde kendi formunu bulmuştur.

‘Basit emek’le ‘karmaşık emek’ arasındaki ilişki değişmektedir. Üretime dair niceliksel bir ilişki yoktur artık. ‘Karmaşık emek’ (nitelikli, özelleşmiş, bilimsel ya da kuramsal) artık yalnızce ontolojik bir orijine sahip olmakla farklılaşmaktadır.

Bütün bu verilerin sonuçta zorunlu olarak bizi getirdiği nokta günümüz şartları altında Marx’ın sömürü kavramının sorgulanmasıdır. Bu bağlamda ‘sömürü’ üretime ve niceliğe bağlı bir kavram olarak kurulamaz, iktidar mekanizmasının politik bir işareti olarak ele alınmalıdır. Sömürü artık insanın üretken toplumsal işbirliğine tepeden inme bir hükmetme süreci olarak tanımlanmalı. Kapitalist sömürünün özü iktidar ilişkisinde gizlidir.

SONUÇ: YENİ BİR SINIF BİÇİMİ YENİ BİR MARKSİZM

Otonomist Marksizm’in tanımlamaları kapitalizmin yeni bir evreye girdiği, bu evrede klasik Marksist kuram içerisinde zaten sorunlu olarak duran emek değeri kuramının ve sınıf tanımlamalarının kapitalizmin kendi iç dinamikleri aracılığıyla eridiği yolunda. Bu durumda kapitalizmin bu yeni biçiminde bir toplumsal özgürleşme projesi inşâ etmek için yeni kavramlar, yeni sınıfsal tanımlamalar ve yeni mücadele biçimleri üretmek zorundayız.

Otonomist Marksist kuram bu bağlamda yeni bir tür sınıf ilişkisinin ipuçlarının ekonomik değil politik bağlamlarda aranması gerektiğini ileri sürüyor. ‘Üretim araçlarına sahip olanlar’ ve ‘üretim araçlarını kullananlar’ ayrımının nesnesini yitirdiği günümüzde, sınıf ayrımı ‘iktidara sahip olanlar’ ve ‘iktidara tâbi olanlar’ şeklinde kurulabilir.

Antonio Negri düşünsel kaynaklarının bir bölümü olarak ‘post-Sartreyan’ Fransız düşünürlerini gösteriyor; Michelle Foucault, Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi. Negri bu düşünürlerin ve Spinoza’nın ışığında toplumsal güç ilişkileri ve siyasi/ekonomik yapılarla ilişkili bir analoji kuruyor. ‘Egemenlik’ (sovereignty) ilişkisinin (karşılıklı rıza ile işleyen, iktidar ilişkisinin görünmez kaldığı ve toplumsal dilin derinliklerinde işlediği merkezî olan bir güç ilişkisi) kapitalist toplumsal yapıya dair, onu belirleyen bir ilişki olduğunu söylüyor. Bunun karşısında geçmiş sosyalist deneyimlerde açıkça kendini bulan ‘denetim’ (disciplinary) tek merkezli bir toplumsal ilişki modeli olarak kurulabilir. Günümüz üretim biçiminin ve toplumsal güç ilişkilerinin olası modeli ise (pek çok güç odağının karşılıklı etkileşimine dayanan, merkezî olmayan) ‘iletişim’dir. Negri ‘iletişim’in başat güç ilişkisi olduğu bir toplumsal yapıya dair siyasî modelin ancak ve ancak ‘komünizm’ olabileceğini vurguluyor.

Marksizmin bu kadar derinlemesine gözden geçirildiği, bu kadar ayıklanıp rafine edildiği ve diğer (kendini Marksist olarak tanımlayan) özgürlükçü düşüncelerle kaynaştırıldığı bir düşünce biçimi neden hâlâ kendini ‘Marksist’ olarak nitelendirir? Bunun nedeni Negri’nin ve diğer Otonomist Marksist düşünürlerin Marksizm’in özünü teknik analizlerinde, politik ve ekonomik tahlillerinde değil bir düşüncenin kendini ‘özgürleşme aracı’ olarak kurabilmesinde bulması olsa gerek. Marksizm’in temel motivasyonunu barındıran ifade ‘felsefeciler şimdiye kadar dünyayı anlamaya çalıştılar, artık dünyayı değiştirmeye çalışmak gerek’ ifadesinde gizlidir. Otonomist Marksizm de bu anlamda Marksizmi bağlarından kurtaran ve özgürleştirip aşkınlaştıran bir düşünce biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

körotonomedia’da 1 Eylül’den itibaren başlatılacak

olan otonomist-Marksist tartışma grubu

yazılarından biridir.

http:/aries-gisam.metu.edu.tr