Anasayfa > Birikim Arşiv > 113 - Eylül 1998 > Ciddiyet İyidir Aslında

Ciddiyet İyidir Aslında

Erdoğan Özmen | (Sayı : 113 - Eylül 1998)

Bu bir an için her şeye heyecan gösterilen ve sürekli olarak hiçbir şeye kaygı duyulmayan çağdı. Bir gün falan Afrika başkenti, salgın nedeniyle yok olacak diye bağırılıyordu. Doğru muydu? Yanlış mıydı? Abartılmış mıydı? Eli kulağında mıydı? Her şey aynı çığırtkanlığın içinde yok olup gidiyordu.

Amin Maalouf, Béatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl.

ÖDP, hiç olmazsa Türkiye açısından, gerek kurulma ve kendini sunma biçimi gerekse de bizzat siyasetin ve siyasal eylemin en baştan ve yeniden düşünülmesine, bir zihniyet değişikliğine ilişkin yaptığı çağrı itibariyle benzersiz bir ‘proje’. (Proje lafının ve onunla bağlantılı söz yığınının bende uyandırdığı o nahoş duyguyu söylemeliyim. Ama işte bazen kasdettiklerimi duyurmanın başka bir yolunu bulamıyorum). Onu benzersiz kılan biraz da; hem bugün inşâ etmeye çalıştığı karakterinin temel unsurlarını kendi özgün tarihsellikleri içinde, hem de şimdiki halini bir gelecek tahayyülünden süzdükleriyle anlama çabası ve niyeti. O benzersiz olma vasfı, bir dizi tarifi güdüleyen bir rol oynuyor, ama o tariflere de bir mecburiyeti var. Her bir tarifin farklı anlam tabakalarıyla ilintisini, karşılıklı bağını fark ediyor: Sol parti, çoğulcu parti, parti olmayan parti, sosyalizmi yeniden yepyeni içeriklerle tanımlamaya koyulmuş bir parti vb.

Ya da şu: O tarifler, bir yandan var olan birden çok ÖDP imgesiyle bitişmeye, buluşmaya çalışıyor, diğer yandan o imge yelpazesini genişleten bir işlev üstleniyor. Her şeyin, inançların, düşüncelerin, duyarlılıkların, alışkanlık ve tavırların, her türden farklılığın aynı yeni muhafazakarlığın kalıplarında eritilmeye çalışıldığı bir ortamda ve zamanda sol bir partinin birden çok imgesinin olması çok önemli ve iyi. Belki ÖDP’nin ilişki kurmaya, bir temsil ve ifade imkânı ve zemini olmaya çalıştığı toplumsal sınıf ve grupların, pratiklerin, söylemlerin farklılıklarına azami bir özen ve hürmet göstermeyi önemsemesi ve uyandırdığı samimiyet duygusuyla doğrudan âlâkalı o imge bolluğu. Onların kuruluş süreçleri ve hikâyeleri, ihtiyaç ve taleplerindeki kendine mahsusluğu hakiki ve geçerli addeden bir pozisyon geliştirmesiyle âlâkalı. Gerçeğin ezel ebed bilgisine sahip oldukları vehmini taşıyanların tavırlarına sinmiş ukalalık ve misyonerlik havası, içten ve sahici olmama etkisi -şükür ki- yaratmamasıyla âlâkalı. Seslendiği herkesle birlikte ve oracıkta kapıldığı merakla, ‘Keleğe mi getiriliyoruz acaba’ dedirtmemesiyle. Belki de ısrarla yaygın ve yerleşik kılınmaya çalışılan bir homojenlik söylemini tahrip etmeyi ve anonim/şeyleştirici varoluş kalıplarını yüzeye çıkartmayı ve sorunlaştırmayı ve ‘başka türlüsü de mümkün’ duygusu uyandıracak bir genel hava yaratmayı temel ilgilerinden sayıyor oluşuyla âlâkalı.

Ama, kişisel düzeyde olduğu gibi, ÖDP’nin de; var olan o ‘benlik imgelerini’ (deyim mazûr görülsün) mümkün olduğunca en aza indirmeye, olmuyorsa, birbiriyle ilişkilendirip bütünlüklü ve ahenkli bir çerçevede tutmaya çalışacağı bir yolculuktan kaçamayacağını, o yolculuğun biraz zahmetli olacağını hepimiz görüyor olmalıyız.

Bir şey daha: ÖDP aynı zamanda bir ‘ezber bozma partisi’. Şöyle de denebilir mi acaba: Bildikleri ağırlıkla ezberlerden oluşagelmiş biz faniler, o ezberlerin bir bir yerinden sökülmesi karşısında kapıldığımız şaşkınlık ve çaresizlikle bir yandan ÖDP içinde kendimiz için duruş koordinatları belirlemeye çalışırken, diğer yandan ÖDP’ yi kendi kişisel lisanımız uyarınca kendimiz için anlamlı kılmaya çalışıyoruz. Sanki tek tek somut sorunlar etrafında teorik-politik kavramlarla ifade etmeye çalıştığımız aynı şeyi bir gövde metaforuyla da anlamayı deneyebiliriz.


Öncelikle gövdeye/bedene ilişkin küçültücü anlamlar barındıran yaygın bazı çağrışımları hiç olmazsa biraz zayıflatmak amacıyla -Freudcu muhakemeyi izleyerek- şunları söylemek isterim: Her birimizin, örneğin şizofrenik olmayan bir gerçeklik düzleminde tutunmasını sağlayan temel bir yeti olarak; içimiz ile dışarısı, içsel imgeler ve uyaranlarla dışsal imgeler ve uyaranlar, illüzyon ile gerçek arasında ayrım yapabilme yetisi başlangıçta zihin değil de gövde/beden çevresinde yerleşiyor ve örgütleniyor. Biraz kabalaştırmayı göze alarak söylersem, başlangıca doğru gittikçe karşımızda bulacaklarımız: emmektir, yutmaktır, tükürmektir, boktur, sidiktir, açlıktan bütün bedenimizin kasılmasıdır, memedir, bedenlerin temasıdır, bunlara ilişkin fantezilerdir vb. Hakeza zihin, bedenin ihtiyaç ve taleplerinin özenle elden geçirilmesi ve işlenmesinin gelişimsel bir sonucu olarak zuhur ediyor.

ÖDP’nin gövdesiyle sezdiğini, gövdesine içkin bilgiyi dilde, dilin imkânlarıyla bir kez daha ele geçirilmesi ve kazanılmasıdır önümüzde duran. Tarihsel ve güncel deneyimlerimizle de sürekli bir dirsek temasını gözetmeye çalışan o gövde bilgisini/sezgi yumağını dilin sözüne tercüme etmek, dilin sözüyle anlamayı ve anlatmayı denemek. Dolayısıyla dilin geleneksel düzeni, donanımı ve araçlarıyla bir yüzleşmeyi ve hesaplaşmayı da göze almak. ÖDP’nin, başlangıçtaki vaadlerini ve yarattığı beklentileri karşılayacaksa eğer, eylemini mümkün olan en geniş çerçevede düşünmek zorunda olduğu açık değil mi ki zaten.


Ama bu “Kazan Dairesi” nin en hafif deyimiyle çocuksu (püeril) dili ve üslûbuyla olabilir mi? Hattâ şöyle söylemeli: Daha çok bir belirti (semptom) gibi oluşmuş olduğu izlenimi veren, bir belirti tınısı taşıyan püeriliteyle. Zira çocuğun dalgacılığında ve oyunundaki neşe, muhatabıyla aynı anda yaşanan hayret duygusu, içtenlik, yaratıcılığa kapı aralayan bir önceden-planlanmamışlık ve kestirilemezlik, kendiliğindenlik, bütün tavrıyla ilettiği “elimden gelen şimdilik bu” sevimliliğinden yoksun. Yani bu dergi (V Özgürlük) Kazan Dairesi ile başlayıp sayın Gülay Batur’ un Veya’sı ile mi bitmek zorunda. Tabiî ki farkındayım; V Özgürlük benim en sevdiğim iki sayfa ile, kapakla başlıyor ve Tanıklık’la sonlanıyor. Ama işte, her birimiz kendi algısal dizgemizin sınırlarına hapsolmuş haldeyiz. Deneyimlerimiz ve onları yorumlama tarzımız beklenti örüntülerimizi oluşturuyor ve görmeye hazır olduğumuz şeyleri görebiliyoruz. Bazen kapıldığımız yoğun duygular (utanç, kızgınlık, suçluluk, eziklik vb) algısal dizgemizin esnekliğini bozarak, orada boşluklara ve kör noktalara neden olabiliyor.


Burada, “Kazan Dairesi” ve “Veya” daha çok bir temsil vasfına sahip görünür olması bakımından özellikle öne çıkarıldı. Problemin çok daha yaygın ve derin bir patolojiye ilişkin olduğunu sanıyorum :

Şimdiki zamanın, piyasa ekonomisindeki bazı köklü değişiklikleri de arkasına alarak edindiği temel yönseme, temel hareket şudur: Artık birçoğumuz için herhangi bir yerde, bir işte, bir meslekte uzun süreli bir gelecek imkânı ortadan kalkmıştır. Her şey sanki bir kerelik kullanıma göre tasarlanır olmuştur. Şimdinin ideal ürünü, örneğin üretilir üretilmez kullanılan ve o bir kerelik kullanımla miadını dolduran şey oluyor. Her şeyin disposable’ı makbul. O bir kerede kullanılıp atılma yani disposable olma hali, bir sterilite, çekici ve saf olma haline ilişkin imgeleri de sürükleyerek bir üstünlük gibi algılanabiliyor. Bu yüzden mutlak bir ‘ilk kez sahip olma’ itkisini kışkırtıyor, iştah kabartıyor. Ama işte, bütün bir tarihi, süreklilik duygusu ve bilincini, geleceğe yönelik herhangi bir kalıcı hevesi, umudu da kökten tahrip ediyor. Artık sabırlı olmak, hatırlamak, unutmamak, ütopyaları olmak aptallara mahsus hale geliyor. Çoğumuz için hayat, birbirini ikame eden, bu anlamda benzeş bir dizi düzenli hareket/salınım anlamı ediniyor. Dostluklar, sevinçler, heyecanlar, kızgınlıklar, umut, iş, meslek, her şey pekâlâ sonlanabilir, terk edilebilir özelliği kazanıyor. Çevremizi kuşatan her şey, reklamlar, televizyon, gazeteler, insan kaynakları kuruluşları, politika derhal yerlerine yenilerini koyabileceğimiz vaadinde bulunuyorlar çünkü. Ve bütün bu kayıplara ilişkin herhangi bir hüzün, melankoli artık bir ayıp gibi ya da bir güçsüzlük belirtisi gibi kodlanıyor. Sürekliliğin mümkün olmadığına işaret eden bir dünya/ hayat algısına, bilgisine sahip insanların bir daimilik projesi uyarınca birbirlerine bağlanmasına ilişkin gönülsüzlükleri her ilişkiye sinen bir yaygınlık kazanıyor, örneğin evlilikler hızla sonlanıyor.

Bir tür uçuculuk, yeni olma, kayganlık anlamları da edinen bu değişim dalgası, bizim zaman algımızı da değiştiriyor ve hızlandırıyor. Artık hiç bir şey uzun ömürlü olamaz. Eğer bütün bunlara rağmen kendi benliğinde bir süreklilik duygusu yaşamak ısrarında olanlar varsa eğer, bunu ancak bir ‘dinazorluk‘, modası geçmişlik duygusu pahasına var edebilirler. Artık yaşarken deneyimlerimizi, onların tortularını, edindiğimiz anlamları, alışkanlıklarımızı içimizde taşımamız giderek daha çok güçleşiyor. İçimizdeki her şey karman çorman bir halde, öylece tıkışıp kalmış haldeler. Her an içimizi tamamen boşaltıp, taze başlangıçlar yapmanın dayanılmaz çekimine kapılmış haldeyiz. Mevcut duruma ilişkin bütün sorunlar ve duygular olsa olsa sadece bir depolanabilir olma özelliği kazanıyor, zira bir sonraki duruma doğru her türlü yükten ve ‘takıntıdan’ arınmış bir halde, hiç bir şeyi sindirme, hiçbir şeyle hesaplaşma ihtiyacı duymaksızın, hızla hareket etmek mecburiyetinin ağırlığı, bir tür serüven obsesyonu/kültürü hiçbir soluklanma aralığı bırakmıyor. Yaşadığımız herhangi bir günden arta kalan her şeyi, bütün ‘döküntüleri’ bir yere yığabileceğimiz sanısı, o günü tamamen geride bırakabildiğimiz hayaline sığınmamızı kolaylaştırıyor. Her yeni günle birlikte yepyeni bir insan olma hezeyanı giderek daha çok insan tarafından paylaşılır hale geliyor.


Bütün bir yaşama kültürü, hâkim ideolojik atmosfer şizofrenik bir durum yaratmak üzere ayarlanmış gibi sanki: Kuracağımız bir anlamlı bütünlük için gerekli olan, o belirli anlamı sağlamaya muktedir sabitleştirici nirengi noktalarının dilimizden kaybının yol açtığı bir şizofreni. Böylece, sözcüklerden sözcüklere kayan, anlamın bir belirip bir kaybolduğu, idrak edebilmemize yetecek denli bir süre istikrarını ve sürekliliğini koruyamayan bir eğik düzlem üzerinde, bir anlam bulutu karşısında kalakalıyoruz. Bu atmosferin bizzat kendisinde köklü değişiklikler gerçekleştiremediğimiz sürece, mümkün bütün konuşmaların üst-belirlenmiş bir halde bir olaydan, hikâyeden, duygudan diğerlerine hızla aktığı ve böylece gerçek bir ‘kulak kesilmeyi’, dinlemeyi de imkânsız kılan, dinleme niyeti gösterenlerin kısa sürede kafası karışmış, engellenmiş olma duygularıyla öylece kalakalmalarına yol açan bu havayı dağıtamadığımız sürece hiçbir diyalog şansımızın olmayacağını bilmeliyiz.


V Özgürlük dergisinde ama galiba biraz ÖDP’ de de bir süreksizlik izlenimine kapılmamıza yol açan ne ki? Orada çekilen sıkıntıları ve zorlukları duyurmayan, onları handiyse örterek görmemizi engelleyen şeyler? Kapsamlı ve bütünlüklü bir toplum tasarısı oluşturamayışımız? Bütün deneyimlerimizin ve yarattığımız hareketlerin ancak öylesi bir asıl tasarının, bir temel eksenin varlığında, gerçek anlamlarına, ilişkilerine kavuşacaklarını; zenginleştirici, olgunlaştırıcı etkilerinin ancak o zaman hissedileceğini fark edemeyişimiz? O eksikliği, içerideki dengeleri gözetmek gibi bir korku semptomuna çevirmemiz? Başlıkları ve sloganları çok fazla öne çıkartmamız? Çoğu zaman bir anlam bütünlüğü, ahenk ve tutarlılık kaygısı gütmeyişimiz? Sosyalizm mücadelesinin, toplumda devrimci bir değişiklik yaratma mücadelesinin biraz da iğneyle kuyu kazmaya benzediğini bize unutturan? Sabırsızlığımız? Çarçabuk demoralize oluşumuz, her vesileyle? Yüksek beklentilerimiz, hangi gerekçelerle? Hak etmediğimiz duygusu, hemencecik? Üslûbumuzun, dilimizin, iç yaşantılarımızın buradaki etkileri ve rolü?


Yine de, ‘kursağında komamak’ vardır hani. ÖDP aynı zamanda, hiçbir derecelendirme ölçeğine, hiçbir değerler hiyerarşisine itibar etmeden, yapılan her türlü katkının ve çabanın aynı memnuniyet ve çoşkuyla karşılandığı bir manevi ortamı yeşertmeye çalışıyor. O bakımdan amacımı aşan sözler sarf etmişsem, tamamiyle dil sürçmesidir. Kaldı ki, geçen kısacık sürede hangi inanılmaz heves, inanç ve enerjiyle nereden nereye geldiğimizi biliyorum. Başlangıçtan beri bir şeyi daha: bu sefer başaracağımızı da.

(*) Bu yazıyı biraz kısa haliyle V Özgürlük dergisi için yazmıştım. Orada yayımlanması mümkün olmadı. Ayrıca yayın kurulundaki arkadaşların gerekçelerini, endişelerini ve yaklaşımlarını öğrendikten sonra bu beklentimin ne denli safdilce olduğunu da fark etmiş bulunuyorum.