Anasayfa > Birikim Arşiv > 117 - Ocak 1999 > Televole ve Sonrası

Televole ve Sonrası

Oray Eğin | (Sayı : 117 - Ocak 1999)

Herhangi bir kavramla uğraşırken önce etimolojik kökenine bakmalı, der büyükler. Kelimenin asıl anlamını çözdükten sonra, temsil ettiği nesneler birliğini, neyin simgesi olduğunu anlamak daha kolaylaşırmış zira. Elimizde de “Televole” diye önceleri masumane bir televizyon programı gibi duran, ancak gitgide bir zihniyeti ve eğilimi açıklamakta kullanılan bir terim varken, bu uydurma kelimenin kökenini de incelemek işe yarıyor.

Televole kelimesi televizyonun ‘tele’ kısmından ve bir futbol terimi, ‘vole’den oluşturuldu. Televizyon olgusuyla, futboldaki “dolu dolu dünyaları” birleştirmek için bir medium (araç) olarak ortaya çıktı. Şimdilerde hâlâ tartışılsa bile, Kanal D koridorlarında -bugün Show TV’de olan- Şansal Büyüka yönetimindeki spor servisinin ekranlarımıza armağanlarından bir tanesiydi.

Tasarlanan program en azından herkesin -futbolla ilgilenmese de- takım tuttuğu gerçeğinden yola çıkıp, onları sanatçılar yoluyla futbolla buluşturacaktı. Bu sanatçı teriminin tırnak içinde yazılacağı günlere daha vardı. Aynı şekilde, hayatı futbol olan adamları da (genellikle kadınları değil) bu yoldan ünlü insanlarla, sanat dünyasıyla birleştiren uzlaşmacı bir ortam doğacaktı. Sanki yıllardır gerek her Dünya Kupası sırasında, gerek açık kanalda yayımlanan sıradan bir maçta tek televizyonlu evlerin hâlleri hakkında dönen muhabbete son verme amacını taşıyan bir televizyon olayı: “Merhaba Televole!”

Televole’nin ‘tele’ kısmını, çok basit formüllere indirerek bir kitle televizyonunun işleyiş sistemini özetlersek daha rahat anlayabiliriz; öncelikle TV evlerimize bedava giriyor, karşılığında hiçbir ücret ödemiyoruz. Direkt olarak ‘mesajı’ yolladıkları kitleden onlara dönen bir kâr yok. Hayatta kalmaları için en gerekli olan ‘ürün’ reklam almaları. İşte kitlenin rolü de burada ortaya çıkıyor: Her ne kadar şimdilerde reklam anlaşmalarıyla beraber işler hayâl edilenin de ötesine varsa da, bir televizyon kanalı çok izlenince en çok reklamı alacak. Bu bakımdan, tüm aile mensuplarına hitap eden ve içinde herkesin ‘bir şey’ bulabileceği Televole programı da ilk çıktığı andan itibaren, bağlı bulunduğu televizyon kanalının vazgeçilmezi oldu.

Televizyon kanallarında, yazılı olmasa da kimi kurallar var: Pazar gecesi, lig haftasının bittiği gün olduğu için “futbol gecesi” olmayı sürdürüyor. Haftanın ilk günü olması dolayısıyla pazartesi geceleri ise insanların haftasonundan kalan yorgunlukları nüksettiğinden erken yatma eğilimleri var. Salı -tâ TRT1’den kalan bir alışkanlıkla- film, çarşambaları da genellikle kupa maçları dışında boş geçen gecelerdir. Hafta sonunun habercisi perşembe günlerine oranla, pazartesi gecelerinin izlenme oranlarında da genel bir düşüklük görünür. Cuma, haftasonuna yönelik programlar ağırlık kazanırken, “eğlence programı” olayı cumartesi gecesini hâkimiyeti altına almıştır. (Sadece bizdeki Hülya Avşar falan değil, ünlü Amerikan ‘Saturday Night Live’ programı da bunun tipik bir örneği.)

Tipik pazartesi sendromundan dolayı yorgun olmasa bile, kendini yorgun hisseden ve gün boyunca evinin hayâlini kuran bir insan prototipi var dünyada. Bedensel yorgunluğa, temponun getirdiği zihinsel yıpranma da eklendiğinde, birey kendini rahatlatmak ve yorgunluğunu atmak için kolay yollar arıyor. “Şöyle hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şeyi kafama takmadan, ayaklarımı uzatarak otursam” gibi umutların ardında bu yorgunluk yatıyor. Kendinizi düşünün, en basitinden.

Televole, bu umutların tercümanı oldu. Dış dünyanın yorucu gerçekliğinden sıkılan şehir insanına, kendi -sanal- gerçekliği içinde “huzur” dolu bir dünya vaat etti, etmekle kalmayıp insanların tam ihtiyaçlarını olduğu anlarda önlerine sundu: Yorgun pazartesi akşamları, bundan böyle Televole’nin hükümranlığındaki bir rahatlama seansının değişmez yeri ve zamanı oldu. “Pazartesi akşamı Televole’de...”

Televizyonun ihtiyaçlarını bireyinkiyle bir noktada birleştirmek için kavramın ‘vole’ kısmının da ölümcül bir değeri var. Futbolla “uyuşturulan” demek istemiyorum, futbolun peşinden yıllardır giden takipçilerinin de akıllarına kazılı olduğu gibi, bu görsel şöleni onlara sunanların; futbol uğraşının birebir içinde olan futbolcuların -gerek spor basınından, gerek kendi demeçlerinden çıkan- pek de “düşünmedikleri” malûmdu zaten. “Ben topuma bakarım”, “Ne sağcıyım, ne solcu” gibi birer ‘klasik’ hâlini alan bu söylemlerden de pek farklı bir şey anlaşılmıyordu zaten.

İşte mükemmel formül: Televizyonun sunduğu bütün büyülü dünyalar; filmler, diziler, şarkıcılar, tek fonksiyonları ünlü olmak olan insanlar, kahkahalar, hüzünler, milliyetçilik, kadınlar, erkekler, çocuklar, “üstün” yetenekler... hemen hemen aklınıza gelebilecek her şeyle yoğrulabilecek bir “ürün” bulunuyor. Futbolcular, zaten birçoğunun daha önceden tahmin ettiğimiz, daha sonradan da kanıtlandığını gördüğümüz şekliyle, görsel medyada yer almaya eğilimli ünlüler. İzleyicinin de ihtiyacı onu düşünceden uzak tutacak bir ‘boşalma’ olduğuna göre...

PROGRAMIN GENEL İŞLEYİŞİ

Herbirinde ortalama 3-4 dakikadan oluşan yaklaşık 30 ayrı bandın girdiği Türkiye ekranlarının Televole programları önceleri bir tür spor ve sanat dünyasının “buluşma yeri” olarak görünüyorlardı. Sonuçta futbolcunun parçalarını dinlediği şarkıcının da aynı takım taraftarı olması gibi basit bir noktadan yola çıkılıyordu. Kameralar her iki “ayrı” dünyanın insanlarının da buluşacağı “aynı” mekânlara yollanıyor, ardından ikili yanyana getiriliyor ve bir muhabbet ki, ardı arkası kesilmiyor.

“Ne olacak bu Fener’in hâli” diye girilip, şarkıların takıma uyarlanmasıyla biten kısa süreli klipler, bir bombardıman şeklinde yakışıklı (ilk başlarda yelek giymekten hoşlandıklarını düşündüğümüz, fakat şimdilerde Lacoste’tan pek şaşmayan) biri tarafından sunuluyordu.

Takımların antrenmanları hiç olmadığı kadar ilgimizi çeker olmuştu. “Bir maçta ilk kez söylenen marş” futbolculara soruluyor, onlar da “Mehter marşı”, “İstiklal Marşı” diye cevap veriyorlardı. Ya da “İtfaiyeciler neden kırmızı kemer takar”, “Kör nasıl diş fırçası ister” diye hemen herkesin cevabını ilkokul sıralarında öğrendiği -öğrenmese bile hiç değilse bir kere duyduğu- sorular uçuyordu. Futbolcuların birçoğu bunlara cevap veremiyordu. İtfaiyecilerin kırmızı kıyafetleri olduğu için bu kemeri tercih ettiklerini düşünürken, asıl sebebin pantalonlarının düşmesini önlemek olduğu ortaya çıkıyordu. Tıpkı bir körün konuşarak diş fırçası isteyebileceği gibi...

Gülüyorduk. Eğleniyorduk. Dahası o futbolcuların, hemen ardından da o sanatçıların, bizim “bile” cevaplarını bildiğimiz sorular karşısında bocalamalarından zevk duyuyorduk. Televole programları, eğlendirmenin ötesinde, işyerlerinde, çalışma koşullarında, ekonomik krizler arasında, parasızlıkta gidip gelen insan modeline ‘bireysel tatmin’ imkânı sağlıyordu. Hemen hepimizin o itfaiye sorusuna cevap veremeyen futbolcudan daha az paramız, sanatçıdan ise daha az şöhretimiz vardı. Birçoğumuzu kimse tanımıyordu. Ama ‘umut’ bu klipvari görüntüler arasındaydı:

Zaman içinde, o güldüğümüz futbolcular gitti, başkaları geldi, onlar da çok farklı değildi. Adlarını ilk defa Televole’de duyduğumuz “sanatçılar” oluşmaya başladı. Belli bir zaman sonra her hafta programa çıkarak “ünlü” oldular ve öyle ya da böyle hayatımızda yer ettiler. Sonra onlar da gitti -kimi kalsa da. Başka ünlüler geldi. Televole zamanla birçok ismi yarattı, birçok var olanı da tüketti. An geldi, kendi üretimi olan tiplerden bile koptu. Bu futbolcular için de geçerliydi. İki yıl öncesine kadar her Televole’nin vazgeçilmezi olan Saffet Sancaklı’nın bugün nerede olduğu bile pek bilinmiyor. Ben söyleyeyim: Kombassan Konyaspor’da! Fakat bir yandan da Televole ile var olanlar, Televoleleşerek hayatlarına devam ettiler. Kısa süreli ayrılıklar olsa da, mesela Alpay’ın Televole ile ilişkisi hiç şaşmadı. Hattâ gitti, daha tanımadan aşkını Televole’den ilân ettiği Cansel’le evlendi. Tatilini Televole’nin sponsorluğunda yaptı. Ya da Hakan Şükür, şimdilerde eskiye oranla daha düzeyli bir biçimde yer alsa da, programa uzun süreli çıkmamazlık etmedi. Galatasaray’ın “bu tip programlara” koyduğu yasaklar bile zamanla unutuldu. Ve ilk Televole’cimiz Feyyaz da şu aralar Milliyet’te Televole’yi aratmayacak yazılar yazıyor.

Hafızamı zorlamaya çalışıyorum ve Televole’ye çıkmayan bir futbolcu arıyorum: Oğuz geçen sene Paris’te karısıyla konuk olmuştu Televole’ye, Aykut “Ah Geceler” şarkısını söylemişti,* hakkında yazdığım bir röportaj yazısından sonra ‘Televole müdavimi kimi futbolculara hiç benzemiyor’ demiyor diye sunduğumuz Tolunay da geçtiğimi haftalarda şiir matinesiyle yer aldı. Kemalettin, “Bi’ Daha”da Ahmet Kaya ile yanyanayken, basınla arasında kalın bir duvar olan Ünal bile bir bilmecenin cevabını veriyordu. Ve... Okan’ın da geçen haftalarda Hakan Şükür’ün solist olduğu bir koroda darbuka çalan görüntülerini gösterdiler... Yani Televole’ye çıkmayan yok.

Hem artık “bizim” ünlü olma umutlarımız da gerçekleşiyordu. Hakan Ünsal’ın ardından bağıran kız yan komşumuzdu, dişiyle otobüs çeken adama her gün yolda rastlıyorduk, Norveç sokaklarında kızlara “Türk konukseverliğini gösteren” çocuklarla Kapalı’da yanyana oturuyorduk...

Çıkmayan futbolcunun olmadığı Televole programında, o kameralara konuşmayan sanatçı da pek yok galiba. Geçen hafta Kemal Sunal’ın kendi filmlerini anlatıp, onlara kendinin gülmesi tam bir ‘devrim’ niteliğindeydi. Hattâ kimi devlet sanatçıları bile bu programların vazgeçilmezleri arasındalar.

Programın ‘herkese’ hitap ettiği ve bu herkesin ‘içinde aradığı her şeyi bulabileceği’ önermesine dönersek; Televole insanın her duyusuna hitap ediyor. Yoğun bir cinsellik, kadın kullanımı var. Buna karşılık erkek kullanımı da hiç az değil. Futbolcuların en şık kıyafetleriyle, en jön halleriyle, artlarına döşenen kıpırtılı müziklerle sunulmasının da herhangi bir kadın kullanımından çok farkı yok. İsteyene trajedi de var.*

Gerçeği o kadar vahim olmasa da, içinde minimum düzeyde negatif öge taşıyan en sıradan olay bile Televole tarafından yoğrulup abartılı gözyaşı dökme seanslarına dönüşebiliyor: Bir futbolcunun lig maçında sakatlanması, ya da ‘PR’ yapmak adına engellileri, yaşlıları, kimsesizleri ziyaret etmeleri gibi... Zaman zaman “sağduyu” şekline sokulup ‘karşı’ taraf hâline getirilen insanlara edilen hakaretler, haber kurgulamalar, söylenen sözler, içimizdeki gizli öfkeyi, bastırılmış şiddeti de yansıtıyor.

Hepsinin üzerinde kalın bir tabaka gibi duran ise milliyetçi bir yaklaşım. Spor sayfalarının herhangi bir yurtdışı maçından sonra ortaya çıkan görüntülerden (hani kimi zaman zenofobiye kadar varanlardan) öte daha ‘sıradan’ boyutlarda kalan, gereksiz, ucuz milliyetçi eğilimleri de belirgin: Herhangi bir yabancı futbolcuya Türkçe öğretme, bununla yetinmeyip şarkı söyletme, kimi “gelenek”lerimizden faydalanması, ülkemizin “güzelliklerini” gezdirmeler ve herhangi bir yabancıyla konuşan sıradan bir Türk’ün “Aslında bizim ülkemiz çok güzel” demesine benzer katkıları var “ülke tanıtımına”. Bir de “halkın” zaten pek ılımlı yaklaşmadığı siyasetçileri de, var olan siyasî fıkraların bir tür ekran versiyonuyla karşımıza çıktı.

Öyle ya da böyle, tüm bu örnekler bir şekilde halkın nabzını tuttuklarını, bunu da ekrana yansıttıkları gerçeğini gösteriyor. Düşünün, hepimiz zaman zaman birilerine sinirleniriz ve arkalarından ağza alınmayacak sözler sarf ederiz, başkalarının hayatlarının detaylarını merak ederiz, siyasetçilerle alay ederiz, onları sevmeyiz. Ve hepimiz yurtdışına gittiğimizde ya da bir yabancıyla konuştuğumuzda ülkemizi överiz - hiç değilse bir kere yapmışızdır, ne de olsa birçoğumuz Hürriyet gazetesi ile büyüdük...

Sonuçta Televole’de yansıyan “biz”den başkası değil. Bütün o sanatçıların “Ben halkımın içinden çıktım” sömürüleri bir anda gerçek şimdi! Üzüntülerimizi ya da sevinçlerimizi bir bilek hareketlerine bağladığımız “top peşindeki adamlar” aslında bizden farklı değiller. Onların evlerindeki hayatın tek farkı, kameralarla beraber sürmesi. Gül gibi geçinip gittik, bir gün, fark ettiler ki, örneğin perşembe günü yapılan bir sazlı sözlü bir çekim, pazartesi günü o futbolcunun çok kötü oynadığı bir haftasonunun ardından yayımlandığında, antipatik gelmeye başladı. Burada futbolcuların “sömürüyor”diyerek artık programa çıkmama kararları savunmuyorum.

Şimdi, en çok futbolcuların başarısızlıklarına ‘kılıf’ gibi gösterildiği için ya da spordan uzaklaşıp daha magazinleştiği için gelen eleştirilerden öte, Televole’nin bugün aldığı bir şekil var: Hayat Televoleleşiyor... “Televoleciler” diye kabaca adlandırılabilecek grubun üye sayısı gitgide çoğalıyor.

İlk sinyaller programın başarısından gözleri açılanlar benzer programlar yaptıklarında görüldü; TGRT’nin TeleKritik’i, bir dönem atv’nin SporŞov’u, Star’ın Süper Frikik’i, şimdi de “Bi’ Daha”sı gibi. Hattâ “kabuk” ekibinin Show TV’ye tranfer olup, aynı kanalda aynı isimle “aynı” Televole’ye başlamasından sonra, Kanal D de kendi “Televole”sini yayına sokmuştu. Birbiriyle “aynı” ama “ayrı” iki Televole programı bile oldu.

Fakat, doğrusunu isterseniz, hiçbirinin izlenme oranı Show’un “gerçek” Televole’sine yaklaşamadı. Bunun, çok da hayatınızı değiştirmeyecek çeşitli sebepleri var; mesela Süper Frikik’teki yoğun cinsellik (Nadide Sultan) kadınları ve çocukları uzaklaştırdı, TGRT’nin kanal olarak izlenme oranı düşük, atv’ninki de kötü kurgusundan dolayı zaten çok kısa ömürlü oldu. Kanal 6’daki gibi denemeler bile ancak bir-iki hafta yayında kalabildi...

Şimdilerde iki Televole arasındaki fark gitgide kapandı ve kimi haftaları Kanal D önde kapattı. Bir de şimdi iki Televole’nin birbiriyle yarışından çok herhangi birinin -aynılığı kabul edildiği için az çok- ne kadar izlendiği daha çok önem kazandı. İlk zamanlarında televizyon izlenmeyen pazartesileri izlenme rekorlarını kırarak, 1. sırada tamamlama yarışı veren iki program sadece “izlenme” yarışı veriyor. Çok uzun zamandır rating raporlarının birinci sırasında değiller. Rekor rakamları gitgide düşen bir eğride ilerliyor. Hemen hemen ikisinin de oranı aynı, ama ortalama düştü. Bunda, tabiî ki, futbolcuların artık çok daha az bu programlarda yer almalarının etkisi var ama daha da ötesi, bu programların verdiğini, günümüz insanının alabileceği alanların genişlemesi.

HAYATIN TELEVOLE’Sİ

Televizyonlarda onca magazin programı olmasına rağmen bu programların neden bu kadar çok ilgi gördüğünü bir ‘snap-fiction’ halinde özetlersek: Herkese hitap eden yapılarının yanında, sundukları ürün tamamen bunalan günümüz bireyini bir anlamda “uyuşturmak”, etkisiz hâle getirmek, düşünmeden rahatlatmasını sağlıyordu.

3 dakikalık bir Televole bandı, zamanın hızla daha değerlendiği bir çağda rehabilitasyon, şarj olma, vücudun yenilenmesi için uzun süren örneğin “doğaya kaçış”, “psikologa gidiş”, “kitap okuma” gibi eylemlerin yerini eğlendirerek, çok hızlı bir biçimde alıyordu. Zamanla ise televizyonların kitleleri etki altına alıp yönlendirme amaçlarını (bu çok da masum ve olumlu bir amaç değil elbette) en rahat hayata geçirebilecekleri araçlara dönüştüler. Özellikle bir dönem Ali Şen’le yayın konusunda arası bozulan Show TV’nin durmadan “Ali Haydar Şen” diye başladığı suçlamalarının ardından şovmenliğinin sonucu arşivde yer alan dans etme görüntülerinin üzerine bindirilen “Çalkala hadi adamım” şarkısının yer aldığı görüntüler bunun tipik bir örneği. Ali Şen yerine herhangi başka bir isim koyarsanız, durumun vahametini daha da rahat anlarsınız. Buna bir diğer örnek de onlara röportaj vermediği için, ertesi hafta hakkında Televole’de “kavga” görüntüleri “canlandırılan” Galatasaraylı Vedat. (Aslında burada da Vedat’ın yerine X koysanız, daha iyi olur.) Onları Londra’ya götürmediği için hakkında “dansözlük günlerini hatırladı” deyip “halk üzerindeki saygınlığını da yitirdi” dedikleri Sibel Can da “sanat dünyasından” bir isim. (Halkın ‘sağduyusunu’ belirleme yetenekleri hakkında bir şey demiyorum ama birlikte Miami’ye gittikten sonra bu söylediklerini unuttular mı, çok merak ediyorum... hâlâ!)

Televizyonun tüm oyuncaklı yönlerinden faydalanıp, her şeyi kendileri şekillendirebiliyor Televole artık. Kurgu dünyalar yaratıp, buna inanmamızı bekliyorlar. Bu izlenme oranlarının düşmesine bakarak bu aldatmacanın da eski boyutlarında olmadığını da kestirebiliriz, içinizi rahatlatacaksa... Hani en azından artık Beşiktaş kampında kaybolan topu aramak için ormanlar arasında yolunu bulamayan futbolcuların birer “şaka” ya da “oyun” olduğunu anlayabiliyoruz. İçinizden “Eskiden anlaşılmıyor muydu sanki?” diyen çıkarsa da, artık Televole içinde verilmesi gereken “gerçek” bir haberi anons ederken “Bu bir Televole şakası değildir” dendiğini söylemem tatmin edici bir yanıt olur, sanırım.

Ayrıca bu “masum” kurgulardı bugünkü “hayatın Televoleleşmesi” sürecini başlatan. Demek ki, oyun olduğu anlaşılsa bile bugünkü gerçek ile sanallık arasındaki farkın temelleriymiş. Kimi zaman neyin “Televole” neyin “gerçek” olduğunu ayırt etmekte zorlanıyorum. Zira Türkiye’de hayat Körfez Savaşı sonrası tartışılana benzer bir hâl aldı: Savaş olduğunu televizyon da görüyorduk ama hiç ceset yoktu. Gerçek bir yerlere gizlenmiş ama...

“Televizyonu gün boyu onu seyreden insanın yaşadıklarından bağımsız olarak ele alamayız” diyor Fatih Altınöz bu “hayatın Televoleleşmesini” açıklarken; “Televole tarzının asıl hüküm sürdüğü yer, televizyonların ciddi programları olarak anılan haberler: Oktay’ın ailesine ilişkin üretilen skandal düzeyindeki rezillikleri Televolelerde değil, ana haber bültenlerinde gördük... Dolayısıyla Televoleleri günah keçisi addedip yerine daha düzeyli programlar yapılmasını önermek safdillikten başka bir şey değil.”*

Ucunda paranın olduğu her türlü yarışta, kolaylıkla gerçekleşebileceği gibi Televole’lerin izleyicilerini paylaşma zorunluluğundan öte, yaratılan bu madende ciddi bir miras olduğunu keşfetti diğer programlar. İzleyicinin, bu yoğunlaşan ve zorlaşan temposu içinde rahatlatıcı programları sürekli talep ettiğini düşündükleri için Televoleleştiler.

Aynı Televole ‘zevkini’ alabileceğiniz birçok alan var şimdi. İster “Fener dünyayı yener” sergisine gidin, ister Ali Şen’in Pazar yazılarını okuyun. Show Haber’in, ‘trans-casting’ başlıklı Star Haber’in bültenlerinin ya da diğerlerinin ortaya çıkışının temel noktası Televole değil mi? Deniz Arman’ın o hüzünlü öykülerinin Televoleler’deki Sedat haberlerinden pek farkı var mı? Ya da Mahsun Kırmızıgül’le Seda Sayan’ın “ayrılma” kavgalarını Show Ana Haber’e anlatmalarıyla, Doğuş’un askere giderken vedasını Televole’de etmesi birbirinden bağımsız gelişen olaylar mı?

Değil. Televole kuramı, televizyonlardaki genel havayı da değiştirirken, haber bültenlerini kendine göre yoğururken haberler, gerçekler bile ona benziyor. Altınöz’ün verdiği “Oktay ve Süslü ailesi” arasındaki olaylar da tamamen Televole’nin kurgulama mantığına dayanarak Sabah gazetesi tarafından yoktan var edilmişti. Son günlerin “flaş” haberlerinden Sibel Can-Karagümrük çetesi ilişkisi ise ‘senaristi’ veya ‘yazarı’ bilinmese, ya da anonim olsa da içinde her türlü Televole malzemesini fazlaca barındırıyor: İçinde cinsellik var bu olayın. Sibel Can yakın zamana kadar dergilerde çırılçıplak fotoğrafları yayımlanan ve sahnede eteklerini çekerek dans eden eski bir dansöz. Kocası sinema oyuncusu (uzun süredir pek oynadığı görülmese de) Hakan Ural. Hakan Ural’ın kızkardeşi Alaattin Çakıcı ile evlenmek üzere; işin içinde siyaset de var. Ayrıca bir de “çete” var; tehdit var, hüzün var, “Mermi manyağı yapacağım” diye savrulan sözler var. Olayın diğer aktörü de Televole’lerde kadın izleyici için bir model olarak sunulan “erkek güzeli” Karahan Çağatay. Tüm bu “tele”nin “vole”ye bağı ise Sibel Can ve Hakan Ural’ın Fenerbahçeli oluşları ile mi sınırlı, göreceğiz. Zira çetenin merkezi Karagümrük de sahalara birçok futbolcu yetiştirmiş nadide semtlerden biri...

Artık Televole’nin şu-bu hataları, doğruları, yaptıklarını eleştirmek için de biraz geç kalındı, sanki. Bir tür “olan oldu, ölen öldü, kalan sağlar bizimdir” ya da “tren kaçtı” durumu var. Ayrıca gelinen noktayı tamamen programın ilk yaratıcıları ve hazırlayanlara yüklenerek açıklamak da büyük haksızlık. Onların tek yapabilecekleri, bugünü önceden tahmin edip, ilk çıkış noktalarında daha farklı bir yol izlemek olabilirdi, ama olmadı, sağlık olsun... Bu izlenme oranlarında kademeli düşüş de bir süre sonra “gerçek” Televole programlarının hayatlarımızdan çıkacağı gösteriyor. Her şeyi tüketen televizyon, Televole’ye ayrıcalık tanımayacak elbette

Televole, nasıl bazı insanları tüketip, bazılarını da demirbaş olarak kullandıysa televizyon da bundan farklı bir yol izlemeyecek. Televole’deki starların yok oluşuna benzer şekilde, programın kimi olguları tarihe karışırken, ‘kurgulama’ gibi yöntemleri bir süre daha ekrana yön vereceğe benziyor.

Gidişat karmaşıklığa yöneliyor. Kökü Televole’ye dayanan, sanal-gerçeklik içinde bir yaşam modeli oluşturuluyor aslında. Bir yanılsamalar zincirinde neyin ne olduğunu karıştırmaya, şimdiden başladık bir kere, Televole’nin yayından kalkmasının da hiç önemi kalmadı. Gerçek, bir yerlerde kayboldu. Belki de bu “hangisi gerçek, hangisi sahte Televole” kavgaları arasında...

(*) Daha sonra bu olayı sorduğumda “Ertesi sabah pişmanlıkla izlediğim görüntüler” demişti Aykut.

(*) Mesela sürekli olarak “kötü” bir durumda olduğu söylenen eski GS’li, FB’li futbolcu Sedat’ın durumu içinde buna benzer bir önerme sunulabilir. Sedat’ın sürekli sadece “çok kötü olduğu” söylüyorlar ve ardına hüzünlü melodiler döşüyorlar. Ama, çok kimse hâlâ hangi hastalığa yakalandığını ve diğer detayları bilmiyor.

(*) Altınöz, F., “Atık Bedenler Çağı”, GazetePazar - Spor eki, 25 ocak 1998.