Anasayfa > Birikim Arşiv > 117 - Ocak 1999 > Meclis Girişimi: Üç Eleştiri

Meclis Girişimi: Üç Eleştiri

Mete Çubukçu | (Sayı : 117 - Ocak 1999)

Önce az sayıda gazetecinin kafa kafaya vererek kendi sorunları için çözüm aradığı; çözüm bulamasa bile çözüm yolunda neler yapılabileceğinin tartışıldığı günlerden, yüzlerce gazetecinin katılımıyla gerçekleşen toplantıları gerçekleştiren Gazeteciler Meclisi Girişimi neredeyse bir yılını dolduruyor. Geçen süre içinde birçok gazeteci için farklı nedenlerle umut ışığı oldu Girişim. Ama asıl önemlisi herkesin yıllardır konuştuğu, ancak bir türlü hayata geçiremediği “yeniden, birlikte bir şeyler yapma ruhunu” canlandıran ve “hâlâ birlikte bir şeyler yapılabileceğini” kanıtlayan bir adımdı. Somut taleplerden önce, toplantılara katılan yüzlerce kişi farkında olmadan bunu başarmış; farklı gerekçelerle olsa da icra ettiği meslekten, mesleğin koşullarından ya da kendine dayatılanlardan duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Yani tek tek masalarda konuşulanlar, salonlara taşınmış ve tartışılmıştı, hâlâ da tartışılıyor. Burası çok önemliydi; çünkü bugüne kadar tartışılmayan onlarca konu hakkında ilk kez sesli düşünerek çıkış yolu aranıyordu. Ancak tartışılan konular çeşitlendikçe doğal olarak çözümlere çok çabuk ve çok kolay bir şekilde ulaşılmayacağı ortaya çıktı. Yıllardır süren suskunluğu ve bu suskunluğun biriktirdiği sorunlar nedeniyle “Girişim’in “işinin” hiç de kolay olmadığı ortaya çıktı.

Gerçekten de çözüm bekleyen somut sorunlar vardı. Her ay düzenlenen toplantılarda belki de onlarca konu tartışıldı: Özlük hakları, basın ahlâkı, işten çıkarılmalar, Meclisin nereye evrileceği, Meclisin sendika için ilk adım olup olmadığı, Meclisin sadece bir mesleki girişim olarak mı kalacağı, yoksa ideolojik duruşunu netleştirmesi gereken bir yapı mı olduğu vb. Bunların yanısıra gündelik olarak gelişen ve Meclisin refleks geliştirdiği olaylar da vardı tabiî ki; gazetecilere çeşitli saldırılara karşı düzenlenen protesto yürüyüşleri, protesto metinleri vb. Düzenlenen şenlikleri de unutmamak gerek. Hattâ Gazeteciler Meclisi Girişimi bir süre sonra belki kendisinin de öngörmediği bir biçimde büyüdü, bir “güç” haline geldi. En azından gazeteciler kendilerinin “birlikte bir güç oluşturduklarının” farkına vardılar. Ama bu hızlı büyüme birçok beklentiyi de beraberinde getirdi.

Başlangıçta kendiliğinden bir hareket olarak doğan ve varması gereken nokta konusunda niyeti olan, ama hiçbir öngörüsü, zaman sınırlaması olamayan yapı sıkıştırılmaya başlandı. Yıllardır hiçbir şey yapamamanın sabırsızlığı ile sorunlara çok kısa sürede somut çözümler getirilmesi istendi. Bu da Meclisin adı konularak belli bir noktaya evrilmesi demekti, dernek, sendika, cemiyet vb. İşte bu nokta da Meclis kendisine herhangi bir isim konmasına hazır değildi, hâlâ da değil. Çünkü bir girişim, ya da bir hareket için ya bir hedef saptanır ya da girişimin yola çıkış gerekçesi çerçevesinde gelişmeler kendi iç dinamiğine bırakılırdı. Bunun karar verilmesi gerekiyordu. Birincisi bu.

İkincisi ise, başlangıçta mesleki temelde biraraya gelen yüzlerce kişinin zaman içinde pek de mesleki temeli baz almadığı ortaya çıktı. “Bizden” ve “bizden olmayan” ayrımı geçen süre içinde çok net ortaya çıktı. Bu ayırım girişime destek veren gazetecilerin, etik sorununa bakışı konusunda daha da netleşti. Başlangıçtaki “ilkelerin” aksine “fikirleri paylaşılmayan” gazeteciler, yine başlangıçtaki “ilkelere” rağmen mağdur oldularsa bile “es” geçildi, görmemezlikten gelindi. Oysa Meclis Girişimi başlangıç aşamasında en geniş, en katılımı öngörüyordu. Ve meslek ahlâkı çerçevesinde hareket eden ve haksızlığa uğrayanların arkasında durulacaktı. Duruldu da, ama her zaman değil. Bu da sayıları az olsa bile bazılarının girişime duyduğu güveni kaybetmelerine yol açtı. En taze örneği de Öcalan olayında yaşandı. 1 Mayıs’ta muhabir ve kameramanların MHP’liler tarafından saldırıya uğraması protesto edildi, ama Roma’da PKK sempatizanları tarafından dövülenler unutuldu. Çünkü hiçbir etik kaygı gütmeyenlerle sokakta haber toplamaya çalışanlar aynı kefeye kondu. Meclis bir yıl gibi bir süre içinde gerektiği yerde refleks geliştirme yeteneğini kaybetti, çifte standart örnekleri giderek arttı. Tepkisellik sadece sokaklara dökülmek olarak algılanmaya başlandı.

Üçüncüye gelince: Basın etiki çevresinde habercilik yapan, mesleğini hayata geçirmeye “çalışanlar” kıstas olarak alınmadı. Kendini “sol”, “sosyalist”, “demokrat” olarak tanımlayanlarla “İslâmcı”lar arasındaki ayrım netleşti. Eğer girişimin başlangıcında böyle bir kıstas ortaya konsaydı, ortaya herhangi bir çelişki çıkmayacaktı. Ama başlangıçtaki ilkelerin aksine herkes kendi “demokrasi” anlayışının doğru olduğunu daha çok savunur oldu. Hattâ bazen “fazla demokrasi”ye gerek olmadığını da savunanlar çıktı.

Şu anda Meclis girişiminden umudunu kesmeyen ve hâlâ bir şeyler yapılabileceğini düşünenlerin sayısı bir hayli fazla. Ama Meclis girişiminin “sosyal aktiviteden öteye geçmediğini düşünenlerin ve bazı “meclis rantiyelerinden” rahatsız olanların sayısının arttığını da unutmamak gerekir.