Anasayfa > Birikim Arşiv > 117 - Ocak 1999 > Türkiye Futbol Medyası

Türkiye Futbol Medyası

Ahmet Talimciler | (Sayı : 117 - Ocak 1999)

Futbol, Türkiye’de her dönemde kitlelerin ilgisini üzerinde toplamayı başaran alan olma özelliğini korumuştur. Özel televizyonlar bu ilginin artmasında aracı olmuşlar ve yaptıkları yayımlarla futbol sahalarını evimizin ortasına yerleştirmişlerdir. ’90’lar; Türk toplumunun medya ile birlikte dönüşüm yaşadığı yıllar olmuştur.. Bu süreçte gündemi belirleyen medya olmuş, futbolda yaşanan yükseliş trendi ve Avrupa’da elde edilen başarılar futbol-medya ilişkisini perçinlemiştir.

Spor (futbol) gazeteleri ve özel televizyon kanallarının ortaya çıkması da bu döneme rastlar. Hazırlanan futbol programları ve futbol sayfalarında ana tema dört büyük kulüp (GS-FB-BJK-Trabzonspor) ve onların yaptıkları ya da yapacaklarıdır. Böylesi bir yapılanma içinde bulunan Türk futbolu ve onu topluma aktarmakla görevli olan futbol medyası da ister istemez fanatikleşecektir. Medyanın içinde bulunduğu durum, rekabet anlayışı ve dili, fanatizm üzerinde odaklanmak zorundadır. Türkiye’de futbol fanatizmi işaretler, göstergeler ve dil düzeyinde iletişim alanı olan medyada yaşanmaktadır.

Medya futbol fanatizmini yaratmakta ve daha sonra futbol fanatizminin tehlikelerini göstermek suretiyle yaratmış olduğu heyecanla bizi futbola bağımlı kılmaktadır. Medya futbol fanatizmini üretiyor, geliştiriyor, pompalıyor sonra da bize fanatizmin korkunç bir şey olduğunu, futbolun bu olmadığını anlatmaya çalışıyor.

Futbol, Türk popüler kültüründe önemli bir yer işgâl etmektedir. ’80 sonrası yaşanan süreçte popüler futbol kültürü, popüler bilinçteki anlamlandırma sisteminin yoğunlaştığı temel bir ‘metin’ haline gelmiştir. Futbol ülkemizdeki kollektif aidiyeti sağlayan en güçlü araç olmuştur. Hall’un modeline göre “medya olanı biteni basitçe bize anlatmaktan öte, bir hammadde olan olayı, bir ürün olan habere dönüştüren ve bu dönüştürmeyi yaparken de neyin haber değeri taşıdığına karar veren zımni mekanizmalar, ideolojik ve mesleki kodlarla çalışan bir ajandır” (Aktaran, Gürkan, 1997, 83-84). Birinci derece gerçeği okuyucular, izleyiciler olarak bizler hiçbir zaman göremeyiz. Medya tarafından olay yaratılmakta ve haberdar kılınmamız sağlanmaktadır. Ancak hangi olaylardan haberdar olup olamayacağımız yine bizim dışımızda belirlenmekte ‘hayat haberdir’ denilip ‘hayata bihaber’ kalmamızın koşulları yaratılmaktadır. Bu anlamda “Haber medyası, toplumsal olayları bizlere yansıtan araçlar olmayıp, toplumsal güç/iktidarın kurulduğu inşa edildiği araçlardır” (İnal, 1996, 75).

İletişimin temel taşıyıcısı olan dil, hem toplumsal kurum hem de bir değerler dizgesidir. Dil sözcüklerden ve bu sözcüklerin belli dilbilgisi kurallarına uygun olarak dizilmelerinden oluşur. Bu doğrultuda bir sözcük bir bakıma kastettiği şeyin yerine geçen bir göstergedir. ‘Eleyeceksiniz Çünkü Türksünüz-Haydi Türkün Gücünü Gösterin’ şeklindeki başlıkların kullanılması milliyetçi söylemlerin futbol aracılığıyla yeniden kurgulanmasıdır.

Dikkatli bir çözümleme yoluyla, kullanılan dil temel alınarak toplumların tarihsel bilinçaltı açığa çıkarılabilir. Osmanlının Batılılaşma çabalarından bu yana batı’ya karşı duyulan hayranlık ve eziklik duygusu ‘Avrupa Avrupa Duy Sesimizi İşte Bu Türklerin Ayak Sesleri’ sloganında ya da ‘Avrupa Bombalanacak-VeAvrupa Artık Bizi Konuşuyor-Hey Avrupa Kalk Ayağa Türkler Geliyor’ gibi manşetlerle dile getirilir. Dil, kullanılan baskı araçlarından birisidir. Althusser’e göre haberleşme DİA’sı yurttaşları basın, radyo ve televizyon aracılığıyla milliyetçilik, şovenizm, ahlâkçılık vb. gibi dozlarla besleyip var olan üretim ilişkilerinin sürmesine katkıda bulunur. Hall’a göre ideolojinin biçimlendirildiği temel ortam dil ve bilinç pratiğidir. Şöyle der Hall; “Medya’nın yerine getirdiği ideolojik ‘iş’ , düzenli ve alışıldık bir şekilde söylemi başat ideolojiler içindeki ana konumlardan birini ya da öbürünü dolaysız olarak desteklemek için alt üst etmeye dayanmaz. Konumların hareket ettikleri ve üzerinde ‘mücadeleye girdikleri’ yapılanmış ideolojik alanı donatmaya ve alttan alta desteklemeye dayanır” (Hall, 1993, 206-207). Günümüzde ideolojinin üzerinde oturduğu kültürel zemini sağlayan güç medyadır. Medya özellikle televizyon aracılığıyla tüm insanlığa ortak birtakım değer yargılarını, düşünceleri aktarabilme ve kitleleri şu ya da bu yöne manipüle edebilme olanağı elde etmiştir. Habermas’ın deyimiyle modern toplumlarda iletişim bir iktidar aracı haline gelmiştir.

TÜRK FUTBOL MEDYASI

Toplumumuzun spor yapmaktan ziyade, büyük ölçüde spor üzerine konuşmayı tercih eden bireylerden oluşuyor olması, medyaya büyük bir imkân sağlamaktadır. Ülkemizde yayımlanan gazetelerde spor haberleri uzun yıllar bir-iki sütun halinde geçiştirilmiş, zamanla spor haberleri için sayfa ayrılmaya başlanmıştır. Spor (futbol) gazetelerinin geçmişi ise son on yıllık periyodu kapsamaktadır. Fotospor’la başlayan spor (futbol) gazeteleri dönemi; Spor-Taraftar-Fotomaç-Fotomaçtaraftar-Fanatik gibi gazetelerle sürmektedir. Bu gazetelerin fiyatı daha ucuzdur ve ortalama yarım milyonluk bir okuyucu kitlesine sahiptirler. Ayrıca bu gazeteler dört büyük takımın taraftarlarına hitap eden sayfalar ayırıp, sadece bu takımlar üzerine yazan köşe yazarları döneminin de öncüleri olmuşlardır.

Rowe şöyle der; “Bulvar spor gazetelerinin haber dillerinin büyük kısmının tekrardan ibaret olması kendi dilsel sahiciliğini yaratır. Çünkü gündelik sözcükler ve benzetmeler deposundan yaptığı sağduyulu seçmece kendi yaygın üslûbuyla karıştığı zaman spor gevezeliğini oluşturan çeşitli sözceler için elde hazır bulunacak bir kaynak sağlar” (Rowe,1996,261).Yaptığımız çalışmada* üzerine inceleme yaptığımız Fanatik ve Fotomaç gazetelerinin bu kaynağı fazlasıyla sağladığını görmekteyiz. İşte birkaç örnek: 60 milyon kalp güm güm 21.10.1992; Eleyeceksiniz başka yolu yok 30.9.1993; Biz bu Polonya’yı Türkiye’de oyarız 24.9.1992 Fotomaç; Ölüm kalım savaşı 22.1.1997; Haydi kartal parçala horozu 1.10.1997 Fanatik.

Basın Türkiye’deki fanatizmi kendisine bir tiraj unsuru olarak kullanmaktadır. Basında yaşanan tekelleşmeden sonra yapılan haberlerin kontrol edilmesi ve daha sonra yayımlanması ilkesi terk edilmiştir. Spor basınında çalışanların diğer bir önemli sorunu da çalışmış oldukları gazetelerdeki iktidar ilişkileri nedeniyle her an işine son verilme tehdidi altında bulunuyor olmalarıdır. Medyada yaşanan tekelleşme sonucunda aynı grubun çıkardığı 4-5 gazetede birden çalışamama ve iki büyük tekelin yaptıkları anlaşma nedeniyle bir diğer gruba geçememe ve bu nedenle işsiz kalma tehlikesiyle yaşamak zorunda kalan yazar, muhabir kendisini sansürlemektedir.

Taraftarın yanlış yöne kaymasında basını suçlamayan basın mensubu yok gibidir. Can Bartu, basının seyirciyi hem körüklediğini hem de centilmenliğe davet ettiğini belirtirken; Ali Sami Alkış, basının üzerine düşen görevi yerine getirmeyip, yarayı sürekli olarak ajite ettiğini, gerilim yükseldiğinde satışın da yükselmesinin gazete patronlarını hoşnut kıldığına işaret etmektedir. Bunun yanında Deniz Gökçe basının taraftarlardan daha fanatik olduğunu, basınla birlikte insanımızında eğitilmesi gerektiğini düşünürken, İslam Çupi ise, Türkiye’de stadlara giden seyircinin ‘vahşiliği’nin, spor sayfalarının ‘vahşiliği’nden kaynaklandığını, ‘adam gibi’ spor sayfalarının ‘adam gibi’ seyirci yaratacağını ileri sürmektedir. Basını suçlayanlar sadece basın mensupları değildir; taraftarlar, futbolcular, hakemler de basından şikâyet etmektedirler. GS amigosu Mehmet’e göre, basın daha fazla satış yapmak için gencecik çocukların canına kıymaktadır. FB’li amigo Sefa’ya göre ise, basın maçtan önce yaptığı yayınlarla insanları şartlandırmakta, daha çok satabilmek için elinden geleni yapmaktadır. Hakem Oğuz Sarvan da medyanın üç büyük kulübün yöneticilerinin açıklamalarına geniş yer vermek suretiyle maçın atmosferinin gerilmesine katkıda bulunduğunu belirtmektedir.

TÜRK FUTBOL MEDYASININ SÖYLEMİ

Futbol medyamız sahalarda meydana gelen şiddet hareketlerini konu olarak işlerken de, bir yandan yukarıdakilere benzer değerlendirmeler yapar, bir yandan ise şiddeti körükleyici bir dil kullanır. Yedi düvel düşmanımız olan Avrupa takımlarına karşı elde edilen başarılar sonrasında yaşanan kutlama terörü karşısında medyada ‘bunlar şehir magandaları-hayvanlar’ şeklinde değerlendirmelere de rastlanır; ancak medyamız şiddete çanak tutmaya yine de devam eder. Oynanacak olan oyunu oyunluktan çıkarıp savaş efektleri içeren başlıklarla süsleyen medyamız için hakeminin tanıtımı hayatî! önem taşır. Hakemin cinsel tercihi, maçın nasıl yönetileceği konusunda şüphe uyandıracak şekilde lanse edilir. Maçları anlatan spikerlerimiz ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ şiarından hareketle, ‘evet sayın seyirciler hakemin rengi yavaş yavaş belli olmaya başladı’ gibi sözcükler kullanarak futbol maçını uluslararası savaş ortamına çevirir. Spora siyaset karıştırılmamalı ilkesi her fırsatta kullanılan sihirli sözcüktür. Ancak bizzat medyanın kendisi kullanmış olduğu söylemlerle futbolun siyasetle olan ilişkisini sürdürmeye katkıda bulunur. Abdullah Öcalan’ın İtalya’ya kaçışı ve Galatasaray’ın Juventus ile oynayacağı karşılaşmanın ertelenmesi öncesi toplumda yaşanan infialin Galatasaray’ın galibiyeti ile hafifleyebileceğine duyulan inançtan olsa gerek, medya, Galatasaray’ın maça İtalyanca ‘şehitler ölmez vatan bölünmez’ logolu formalarla çıkmasını öneren yayınlar yapmış, Galatasaraylı olan Apo’nun İtalya’ya kaçtığı için Juventus fanatiği olduğu şeklinde bir haber kurgulamıştır. Örneğin bir televizyon kanalında bölücü başının bu maçta doğal olarak Juventus’u tutacağı, Juventus beresini giyip makarnasını yiyerek maçı seyredeceği, eğer maç İtalya’da oynanacak olsaydı büyük bir ihtimalle de maça gidip Juventus lehine tezahüratta bulunacağı şeklinde bir haber üretilmiş ve bununla da yetinilmemiş Öcalan’a Juventus forması giydirilip, bayrak sallandırılmıştır. (Star ana haber, 23.11.1998)

Medyanın futbol temsillerini spora özgü unsurlardan ziyade spor dışı özellikle de şiddet içeren unsurlardan oluşturması Türkiye’ye özgü değildir. Bu konuda Mutlu şöyle der; “futbol hem bireysel hem de kollektif mücadeleye dayanan bir spor olduğu için medyanın çatışmayı dramatikleştirme genel eğilimi nedeniyle bu mücadeleye ilişkin unsurları vurgulaması doğaldır. Ne var ki Türkiye’de bu unsurların medya temsillerindeki oranı, oynanan futbolun tekniği, incelikleri ve niteliğine ilişkin değerlendirmeleri tümüyle bastıracak düzeye ulaşmıştır. Basında spor sayfaları, tv’de spor bültenleri artık neredeyse tümüyle ‘erkek sayfaları, programları’ haline dönüşmüştür. Ancak bu unsurlar genellikle ülke içindeki takımların taraftarlarını incitmemek için bir denge gözetilerek kullanılır. Medya için asıl sorun ‘büyük’ takımlar arasında dengeli bir dil kullanabilmektir. Medya bu durumu takımları karşılaştıran bir dil yerine her takımın kendisine yönelik abartılı (olumlu ve olumsuz) bir dil kullanmakta bulmuştur” (Mutlu, 1996, 368). Böylece her derbi öncesinde ‘Kartal Aslan Avında-Aslan Bu Kez Kükreyecek’ başlıkları atılmakta, maçtan sonra ise ‘Aslan Yara Aldı-Kartal Domdom Kurşunu Yedi’ denilecektir. Kazanan takımın oyuncuları ‘cengaverce mücadele etmiş-yüreğiyle oynamıştır’; yenilen takımın oyuncuları ise ‘topa girmekten korkmuş adeta yeni gelin gibi sahada dolaşmıştır’.

Küçük takımlar medyada görmezlikten gelinir, bu takımlardan herhangi birisi dört büyük takımdan birisini yendiğinde bile konu galibiyet değil, mağlubiyet olur. Naklen maç yayın hakkına sahip olan Show TV, Pazar gecesi yayımladığı ‘Maraton’ programında dört büyük takımın maçlarını ekrana getirmekte, bu programların arkasından yayımlanan ‘Lig Pazarında’ diğer takımların maçlarını kısa görüntülerle geçiştirmektedir. İstanbulspor lig üçüncüsüdür; ancak maçları lig pazarında yayımlanır. Beşiktaş lig beşincisidir; Maraton’da yer alır. Trabzonspor liderdir; buna karşın Galatasaray ya da Fenerbahçenin maçı daha önce yayımlanır.

Uluslararası maçlar ise medyanın işini kolaylaştırır. Medya dilini biz/onlar karşıtlığı temelinde kurar. Mutlu, medyanın ‘futbol’ ile ‘tarih’ arasında bağ kurduğuna işaret ederek şöyle der; “Geçmişteki büyük uygarlığımıza, özdeğerlerimize, savaşlardaki cengaverliğimize göndermelerle bütün bir tarih medyanın hizmetindedir. Futbolcular sahada sadece futbol topunun ağırlığını değil, tüm bir ulusun geçmişini, bugününü ve geleceğini de taşımakla görevlidirler. Ulusal kimliğin bekası futbolcuların ayaklarının ucundadır” (Mutlu, 1996, 361). Apo krizi sonrası oynanan Galatasaray-Juventus karşılaşması bu duruma örnek olarak verilebilir. Galatasaraylı futbolcularının omuzlarına, galip gelerek ‘30 bin kişinin katili bölücübaşı Apo’yu bize vermeyen İtalyanlar’a’ dersini verme görevi yüklenilmiştir. Alınacak olan galibiyetle Apo iade edilmese bile geri dönmüş kadar olacaktır. Mağlubiyet ise hiç anılmayan ancak Allah korusun! Vatan hainliğine kadar bile gidebilecek bir durumdur. UEFA maçı, Türkiye’deki İtalya karşıtı olaylar nedeniyle bir hafta ertelediğinde basınımızda şöyle başlıklar atılacaktır;

24.11.1998 UEFA İTALYAN UŞAĞI ÇIKTI (Radikal); UEFA İTALYANLARIN ŞUBESİ (Cumhuriyet); İTALYAN UŞAĞI UEFA(Milliyet); HAÇLI TEZGAHI(Sabah); ERTELEME REZALETİ (Hürriyet); ŞEREFSİZLER(Fotomaç ve Fanatik); 25,11,1998 KIZLARI KADAR OLAMADILAR!(Fanatik); NEREDESİNİZ DELİKANLI JUVENTUS ERKEKLERİ- BUNLAR EŞŞEOĞLU EŞEK!(Fotomaç); PİS KOKULAR VAR (Hürriyet)

Maç artık millî dava haline gelmiştir. Galatasaray’ın ezeli rakibi Fenerbahçe’nin genel sekreteri Köksal Özberk ‘Cimbom millî takım gibi. Artık Galatasaray’ın rengi sarı kırmızı değil kırmızı beyaz’dır’ şeklindeki beyanatıyla tüm takımların millî davamızda Galatasaray’ın yanında olacağı mesajına katılır. Maç günü kullanılan başlıklarda ise alınan yoğun güvenlik önlemleri ve Galatasaray’ın omuzlarındaki ağır yük ön plandadır. Tüm gazetelerde belli oranlarda milliyetçi mesajlara rastlanırken, özellikle bir tanesindeki mesajın dozu diğerlerinden farklıdır. ‘Türkiye Sizinle Gurur Duyuyor’ (Sabah, 2.12.1998)

Omuzlarına 65 milyonun ağırlığı yüklenilen Galatasaraylı futbolcular maçın son dakikasında attıkları gol ile ‘İtalyan Juventus önünde şehit analarını üzmediler. 65 milyon adına iyi mücadele ettiler.’ (Sabah, 3.12.1998) Yenilseydik şehit anaları üzülecek, Galatasaraylı futbolcular vatan haini ilân edileceklerdi. Allah’tan! ‘muhteşem bücür Suat’, atmış olduğu kafa golüyle hem Galatasaraylı futbolcuları, hem şehit analarını hem de Türkiye’yi kurtardı. Böylesi bir yükün altından kalkmış olmak bile büyük başarıdır.

FUTBOL-MİLLİYETÇİLİK İLİŞKİSİ

Kitle iletişim araçları ile sporun birlikteliği başka hiçbir kurumun gerçekleştiremeyeceği bir bütünleşme ve imgesel birlik duygusu yaratır. Bu birlik duygusu özellikle uluslararası karşılaşmalar sırasında bir millete ait olma hissini kitlelerde uyandırır.

Uluslararası karşılaşmalarda ülke içindeki rekabet bir tarafa bırakılarak karşılaşması olan her Türk takımı ‘bizim’ takımımız olarak desteklenir. Türkiye liginde işgâl etmiş oldukları yer ile medya’da yeterince temsil edilmeyen ‘Kocaelispor-İstanbulspor-Bursaspor’ gibi takımlar yurtdışı karşılaşmaları söz konusu olduğunda ‘Türkün gücünü Avrupalıya gösterecek ‘takımlar olarak takdim edilirler. Erdoğan ve Bora, Türkiye’de futbol ve milliyetçilik ilişkisi konusunda şu saptamayı yapmaktadırlar; “Türkiye’de medyatik futbol söylemi millî kimliğin yeniden kuruluşunda ihmal edilmez bir paya sahiptir. Oyun hakkında basitçe haber veriyormuş, sadece sahada olup biteni aktarıyormuş gibi yapan medya, aslında bunu yapılaşmış bir ideolojik-söylemsel kompleksin içine yerleştirerek sunar. Bunun en güzel örneklerinden biri, uluslararası maçların milliyetçi bir bağlamda yeniden kurulmasıdır. Medyatik futbol söylemi, uluslararası maçları Türk milleti açısından ‘ölüm-kalım’ meselesi (beka davası) havasında sunarken, lig maçlarında da kullandığı askeri söyleme özgü lügatçeye daha sık başvurarak milletlerarası ‘savaş’ efektini pekiştirir”(Erdoğan ve Bora, 1993; 228-230).

Futbol medyamızda şiddet ve milliyetçilik içeren söylemlerin genellikle birlikte kullanıldığı şu gazete başlıklarından da anlaşılmaktadır;

Gidin vurun gelin16.9.1997; Türksün bugün ezer geçersin 27.10.1992; Aslanım İngilizleri evinde tokatlayacak 7.12.1994; İnönü’de boğarız 20.11.1996 Fotomaç; Cimbom saatli bomba 15.10.1996; Sınır ötesi harekat 10.9.1996; Savulun Türkler geliyor 11.6.1996 Fanatik; Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Fenerbahçem, Galatasarayım, Beşiktaşım, Trabzonsporum. Göster şu Avrupalıya Türkün kim olduğunu. Haydi korkma vur yumruğunu. Avrupa bombalanacak 16.9.1992 Fotomaç; Vur cim bom dağıt şu İngilizi (Galatasarayı çantada keklik, kendini ise dünyanın sahibi zanneden Manchestere atacağın bir tokat tüm Türkiye’yi sokaklara dökecektir 20.10.1993 Fotomaç; Yedin mi Türkün lokumunu hırbo İngiliz 5.11.1993 Fotomaç; Ya İstiklal ya ölüm maçı Fotomaç, 29.3.1995.

Golcü futbolculara Avrupa kupası maçları öncesi asker kıyafetleri giydirilir ve silahla nişan alma pozisyonunda fotoğrafları çekilir. Golcülerin ağzından rakip takımın kevgire döneceği sözleri döktürülür. Türk millî takımının 1996 yılında İngiltere’deki Avrupa futbol şampiyonasına katılması ‘tam 30 yıl sonra yeniden yaşadığımız Macar zaferi, Gümrük birliği ile Avrupa topluluğuna adım atan Türkiye, futbolda da üstün olduğunu kanıtladı’ şeklinde aktarılır. (Sabah, 7.9.1995) Türk basını her zaman bu kadar iyimser başlıklar kullanmaz. Buna en iyi örnek, Galatasaray’ın İsviçre’nin Neuchatel Xamax takımını İstanbul’da 5-0 yenmesinden sonra İsviçre ekibinin UEFA’ya başvurup, Galatasaray’ın hükmen yenik ilân edilmesini sağlaması üzerine Türkiye’nin en çok satan iki gazetesinin bu olaya göstermiş oldukları tepkiyi ön sayfadan, büyük puntolarla duyurmuş olmalarıdır: ‘O.....ÇOCUKLARI’ ‘ İ...LER’

Herkesten ve her şeyden şüphe duyma ve bu şekilde yaklaşma ‘biz’e atfedilen değerlerin sürekli olumlanmasını, ‘onlar’a atfedilen değerlerin ise olumsuzlanmasını getirecektir. Biz’i güçlendirecek olan Türklük-Türkiye-Türkiyem gibi söylemler sıklıkla kullanılırken, bayrak-vatan-ay yıldız-İstiklal Marşı gibi sembollere atıfta bulunma sıklığı da artacaktır. Mutlu’nun belirtmiş olduğu gibi, “milliyetçilik, karmaşık toplumsal ve siyasal düzenlemelere anlam verme gereksiniminden kaynaklanır. Yani bir anlam üretme sürecidir. Ama bu aynı zamanda üretilen anlamın toplumdaki tüm bireylere ve gruplara dayatılma etkinliğini de içerir (Mutlu, 1996,373. Popüler futbol kültürü ‘biz’ ve ‘onlar’ ilişkisinin kurulmasında katkıda bulunur. Taraftarlığa anlam kazandıran tutulan takım kadar ‘onları’ oluşturan diğer takımlardır. Bunun için Galatasaray ve Fenerbahçe takımının taraftarlarının birbirlerine ihtiyaçları vardır. Ezeli rekabet ‘biz’ ve ‘onlar’ın oluşmasında etkilidir. Avrupa kupalarında ve millî maçlardaki rakip takımlar ‘onları’ oluşturur ve Türk takımları hangisi olursa olsun ‘bizi’ yani Türkiye’yi temsil ederler. Bunun için bu maçlarda ezeli rekabet yerini Türklük davasına bırakır ve çeşitli takımların bayrakları ülke içindeki ezeli rakip takımın bayraklarıyla beraber yan yana sallanılır.

Dört büyük takım ve onların taraftarlarına yönelik yayınlar yapan Türk futbol medyası için yurtdışı maçlarında sorun yaşanmaz. Çünkü ‘onlar’ net olarak bellidir. Rakip takım ve takımlarımızın mağlubiyetlerinde suçlanacak olan zaten hakemlerdir. Asıl sorun bu dört büyük takımın birbirleriyle oynadıkları maçlar da medyanın nasıl davranacağında yaşanır. Burada ‘biz’ ve ‘onlar’ kutuplaşması kullanılan metaforlarla dile getirilir.; Galatasaray aslan, Beşiktaş kartal, Fenerbahçe kanarya’dır. Taraftarı gözetecek yayınlarla ‘biz’ şekillendirilir ve yayımlanan haberlerde futbolcuların, yöneticilerin, teknik adamların ağzından, taraftarlarımızı sevindirmek istiyoruz, onları bu kez güldüreceğiz, her şeyin en iyisine layıktırlar sözleri döktürülür. Rakip takımın parçalanacağından, dinamitleneceğinden söz edilir, maçın ertesinde yapılan yorumlarda günah keçisi hakemler ve iyi oynamayan futbolculardır. Milliyetçiliğin dozajı Avrupa kupası ve millî maçlar döneminde artış gösterir. Türklük bilincine gönderme yapılarak ‘biz’ bilinci güçlendirilir: Türkiyem Gururum 8.8.1995 Fotomaç; Haydi Türkiyem Parçala10.12.1992 Fotomaç; Türksün Bugün Ezer Geçersin27.10.1992 Fotomaç; Türküz Güçlüyüz ve Yeneceğiz.. 10.6.1996 Fotomaç; ‘Onlar’ ise, ‘Güçlüler ama Türk Değiller! 2.10.1992 Fotomaç; Bu Manchester tam köftemiz’(28.9.1993 Fotomaç) şeklinde kullanılan başlıklarla aşağılanır.

Avrupa’ya duyulan öfke ise şiddet içeren, savaşı çağrıştıran söylemlerle beslenilir: ‘Gösterin şu Almanlara 21.10.199 Fotomaç; Dağıtın şu İngilizi20.10.1993 Fotomaç; Haydi korkma vur yumruğunu. Avrupa bombalanacak’.16.9.1992 Fotomaç.

Avrupa’ya duyulan revanşizm/hayranlık ikilemi de bu söylemlerde kendine yer bulur: ‘Artık biz onlardan değil onlar bizden korksun 28.9.1996; Kim çıkarsa çıksın bizimkiler bitirir 25.8.1995 Fotomaç; Heyt! Var mı Avrupa’da bize yan bakan. Avrupalıyız daa 25.6.1996; Savulun Türkler geliyor’ 11.6.1996 Fanatik.

İstiklal Marşımız, ‘korkma sönmez bu şafaklarda’yla başlayan ilk dizeleri ile takımlara ve tabiî ki taraftarlara hatırlatılır; ardından ’Alplerin zirvesine Türk bayrağı dikilir’ ‘Budapeşte’de tarih yazılır’ ve elde edilen galibiyet ‘Türk milletine cumhuriyet bayramı armağanı’ olarak hediye edilir. Bütün bunlar olurken Atatürk’de ihmal edilmez. 10 Kasım 1996’da oynanacak olan maç için ‘Yeneceğiz Atam-Atam için kazanın’ başlıkları atılır. Ertesi gün elde edilen galibiyet ‘Ataya armağan’ edilir. Oynanan takım San Marino gibi Avrupa futbolunda etkisi olmayan bir ülke olunca ‘5 atamazsak ayıp’ başlığı atılır. Beraberlik ‘Rezaletin son perdesidir.’ Güçsüz bir takıma elenmek ise, ’köylülere elenmektir.’ Oynanan takım güçlü olunca elden fazla bir şey gelmeyeceği vurgulanarak Avrupa’nın gücüne öykünülür, ‘Kültür Farkı29.11.1997 Fotomaç, Mehmet Özgül; Makine ile maç yapmak 27.11.1997 Fanatik, Mehmet. Y.Yılmaz; Adım Hıdır gücüm budur’ 27.11.197 Fanatik, Osman Tanburacı; Galibiyet durumunda, ‘Galatasaray bu millet sana kurban olsun 13.10.1997 Fanatik; Türkiyem sen bir ömre bedelsin 16.11.1996 Fotomaç; Kartal horozu parçaladı’ 2.10.1997 Fanatik gibi söylemler kullanılır.

Mağlubiyet durumunda ise; Üzülme Kartal hıncını Galatasaray alır 3.11.1993 Fotomaç; İnönü’de boğarız20.11.1996 Fotomaç; Kartalın kanadı kırık19.9.1997 Fanatik; Karadeniz’de gemiler battı.17.10.1996 Fotomaç; Salladık,yıkamadık, tur İstanbul’a kaldı 17.9.1996 Fotomaç.

Futbol medyamız uluslararası karşılaşmalarda şiddet ve milliyetçiliğin yanı sıra sıkça cinsellik içeren söylemleri de kullanır. Zengin Türk argosu erkekliği öne çıkaran küfürlerle medyanın hizmetindedir:

İngiliz basını yenilgiyi hazmedemeyip yine saldırdı ‘yavşaklar’ 5.11.1993 Fotomaç; Galatasarayımız Manchesteri oyup destan yazdı 4.11.1993 Fotomaç; Yedin mi Türkün lokumunu hırbo İngiliz. Hindi bu kez acayip bindi! 5.11.1993 Fotomaç; Hindi dediniz bize nasıl yedirdik size.1.11.1996 Fotomaç.

Sonuç olarak; futbol, medya ve ideoloji ilişkisi konusunda aşağıdaki saptamaları yaparak yazımı bitirmek istiyorum:

1) Medya, Türk toplumunda futbol aracılığıyla şiddet kültürünün yeniden üretilmesinde göze çarpan en önemli kurumlardan biridir.

2) Medyanın söylem pratikleri temel olarak şiddet kültürünü belirli ideolojiler aracılığıyla üretmektedir. Söz konusu ideolojiler ile medya pratikleri arasında bir dönüşürlük (reflexivity) göze çarpmaktadır.

3) Medya söylemlerinin/yazılı basın söylemlerinin futbolla ilgili temel ideolojik aracıları milliyetçilik ve cinsiyetçilik çerçevesinde belirlenmektedir.

4) Futbol söylemlerinin milliyetçilik ve cinsiyetçilik ideolojilerini kurgulamaları temel olarak söylemlerin şiddet unsurlarını farklı şekillerde biraraya getirmeleriyle mümkündür.

Erdoğan ve Bora (1993) “Dur Tarih Vur Türkiye”, Der .T. Bora Futbol Ve Kültürü içinde, İletişim Yay. İstanbul.

Gürkan, Nilgün (1997) “Türkiye’de Siyasal Tıkanma ve Medya”, Birikim 104.

İnal, Ayşe (1996) Haberi Okumak, Temuçin Yayınları İstanbul.

Hall, Stuart (1993) Kültür, medya ve ideolojik etki. Der. M. Küçük Medya, İktidar ve İdeoloji içinde, Ark Yay, İstanbul.

Mutlu, Erol (1996) “Avrupa’yı Salladık”, Cogito, 6-7.

Rowe, David (1996) Popüler Kültürde Haz Politikası, çev; M.Küçük Ayrıntı yay. İstanbul.