Anasayfa > Birikim Arşiv > 222 - Ekim 2007 > Irak: ABD Hâlâ Uzatmaları Oynuyor

Irak: ABD Hâlâ Uzatmaları Oynuyor

Mete Çubukçu | (Sayı : 222 - Ekim 2007)

“Ülkemizin Irak’ta üniforma taşıyan erkek ve kadın askerleri çok karmaşık ve çevre koşullarının çok zor olduğu bir ortamda inanılmaz işler başarıyorlar. Her Amerikalı Irak’ta görevli oğlu ve kızlarından gurur duymalı.”

Irak’taki Amerikan birliklerinin komutanı General David Petreaus’un aylardır beklenen raporun Amerikan Senatosu’na sunumunun sonundaki bu sözleri gerçeği yansıtmadığı gibi, raporun “şişirilmiş”, dönemsel “başarı”nın, Başkan George W. Bush’a 2008’deki seçimlere kadar zaman kazandırmaktan öte bir anlamı olmadığı yakın zamanda ortaya çıkacak.

Petreaus’un Amerikan Kongre’sindeki belagat yüklü final cümlesine kadar, rapor dikkatli okunduğunda, işgalin başından bu yana fazla yol alınamadığı, kısa süreli ve bölgesel rahatlamaların ülke genelini kapsamadığı rahatlıkla görülüyor.

Petreaus’un raporunda yeni sayılabilecek, Amerikan medyası tarafından öne çıkarılan ve Türkiye’deki “tercüme” haberciliğe de yansıyan “asker azaltma” konusu, Şubat ayında Irak’a getirilen ek 30 bin askerden “eksiltme” olarak okunmalıdır. Şubat ayında 130 bin olan asker sayısı 160 bine yükseltilmiş, şimdi bu 30 bin asker kademeli olarak çekilmek isteniyor.

Yani Bush yönetimi, Petreaus raporu ile ne kendi kamuoyuna ne dünyaya ne Irak halkına yeni bir şey söylemiş değil.

Rapor sadece Irak’ta dönemsel olarak değişen dengeler, mezhepsel ve etnik ittifaklar ya da düşmanlıklar ve bu düşmanlıkların körüklenmesi üzerinden sağlanan avantajlardan yararlanılarak kaleme alınmış. Raporun önemli yanıysa, insanî herhangi bir noktaya değinmeden tamamen “askerî” başarı kıstas alınarak sunulması ki bu da Bush yönetiminin Irak’la ilgili anlayışını bir kez daha deşifre ediyor.

RAPORDA YER ALMAYANLAR

Ancak, Irak’ta dengelerin hiç beklenmedik anlarda değişebileceğini göz önüne alan, farklı ittifaklar kurulabileceğini düşünen Bush yönetimi dışındaki herkes, kısa vadeli “başarılarla” ABD’nin işgal politikasının hiçbir yere varmayacağını biliyor. Üstelik Irak’taki işgal sona ermeden ne ana emperyal güçler ne de İran, Türkiye, Suudi Arabistan gibi Irak’ta “çıkar” peşinde koşan, hesaplar yapan ara ülkeler (bu ülkelerin de kendi çaplarına göre emperyal heves taşıyanlarını da unutmadan) önlerini görmekten uzaklar. Çünkü hükümetteki Şii-Kürt ittifakının dönemsel çıkarlara dayanması, Sünnilerin parlamentoyu boykotu, İran’ın ülke içindeki etkisi, Irak Kürdistan’ındaki kırılgan istikrar, El Anbar’da Sünni aşiretlerin ABD askerleri ile birlikte olması, ülkedeki günlük hayatta en küçük bir değişiklik olmaması, 2 milyon kişinin ülkeyi terk edip mülteci durumuna düşmesi, 2 milyon kişininse ülke içinde yer değiştirerek Sünni ve Şiilerin kendi bölgelerine çekilmeleri, petrol yasasının çıkmaması, El-Kaide terörü, direnişin sürmesi, Kerkük’ün geleceğinin belirsizliği ve İngilizlerin çekilmeye hazırlanması başta olmak üzere, daha sayabileceğimiz onlarca nedenden dolayı Petreaus raporu “fiyasko” bir rapor olarak işgal günlüğündeki yerini alacak gibi görünüyor.

AHLAKİ DAYANAKTAN YOKSUN

Raporun Irak halkına yönelik olmadığı ve Irak halkının geleceğinden çok işgalin gidişatını ilgilendirdiği açık. Rapor, giderek muhalefetini arttıran ve bir türlü sonuç alınamamasından dolayı tepki gösteren ABD kamuoyunu ikna etmekten de uzak. Ancak ABD ve dünyada işgalin gerekliliğini hâlâ savunan, gidişattan umutvar olanlara (Türkiye’deki akademisyenler ve kanaat önderleri da buna dahil) yönelik geçici bir moral olabilir. Çünkü ABD yıllar sonra Irak’ta ucube bir istikrar sağlasa bile -işgali başında savunup ardından sessizce köşelerine çekilenler Irak’taki kan gölü ve insanlık dışı durumu görmelerine rağmen- yeniden ortaya çıkarak “haklıydık” deme yüzsüzlüğünde bulunacaklardır. Türkiye’nin işgale karışmamasını yıllar sonra eleştirip, Irak’a girme durumunda Irak Kürdistan’ında durumun farklı olacağını hâlâ savunanlara, Ortadoğu gibi kaygan bir zeminde politika yapmanın zorluğunun yanı sıra ilkesel olarak başka bir ülkenin toprağına girmenin ahlaki olarak yanlışlığını her zaman hatırlatmak gerekiyor.

Acımasız ve yüzsüz bir işgalin devamı için yapılan onlarca plandan biri olan Petreaus Planı Bush yönetimin belki de son umut kapısı. Bu yılın başında Irak’taki birliklerin başına getirilen Petreaus’un daha önce Musul’da görev yaparken uyguladığı politika ile güvenlik sağladığı iddia edilmiş ama görev sona erip general Musul’dan ayrıldıktan sonra yetiştirdiği Irak güvenlik güçleri kenti ele geçirmişti. Yani Petreaus’un askerî “başarısı” da daha önceden test edilmişti.

Petreaus’un Irak için önerdiği plan ise asker sayısını arttırıp Bağdat’tan başlayarak küçük alanlarda güvenliği sağlamak, bu çemberi genişletmek, kazanılan alanları ABD askerlerinin kontrolüne bırakarak ülkenin orta kısımlarına doğru yayılmak. Ardından askerî ilerlemeyle birlikte günlük hayatı kolaylaştırıp Irak halkının güvenini sağlamaktı. Sondan başlayacak olursak, Irak halkının ne olursa olsun ABD işgaline güveni kalmadığı biliniyor. Son yapılan kamuoyu yoklamaları Sünnilerin % 79’unun, Şiilerin ise % 59’unun ABD ve Britanya askerlerine güvenmediğini gösteriyor. Halkın % 49’u ise Amerikan askerlerinin çekilmesi halinde şu anda yaşanan iç savaş koşullarının daha kötü olmayacağını düşünüyor.

BAŞARI NEREDE?

2007 başında önüne 18 maddelik bir ilerleme planı koyan Amerikalılar, yaklaşık 9 ay sonra bu maddelerden sadece 4-5’ini hayata geçirebildiklerini itiraf etmek durumunda kaldılar. “Başarı” olarak gösterilen maddelerden en önemlisi Sünni üçgeni ya da Ölüm Üçgeni olarak anılan ülkenin orta bölgelerindeki Sünni aşiretlerle El-Kaide terörüne karşı yapılan işbirliği. Diğeri ise, azınlık haklarındaki ilerleme ile Bağdat’ın bazı bölgelerinde güvenliğin sağlanmış olması.

Başarısızlık kalemleri ise, eski Baasçıların tasfiyesinin tamamlanamaması, Irak ordusu ve polisinin eğitimi, mezhep çatışmalarının engellenememesi, petrol gelirlerinin dağılımı, ekonomik ve sosyal hayatın gelişimi, medyanın geliştirilmesi, Irak’ın inşası için ayrılan 10 milyar doların gerektiği gibi kullanılmaması, milislerin silahsızlandırılamaması, bağımsız seçim komisyonlarının kurulmaması şeklinde uzayıp gidiyor.

Amerikan tarzı rapor yazım tekniğine göre sıralanan bu maddeler de insanî olan herhangi bir satıra rastlanmazken, örneğin ülke içinde yer değiştiren, kent ve kasabaları ayrılan, ülke dışına kaçan milyonlarca kişiden söz edilmiyor. Ülkenin kültür ve tarih mirasının yerle bir edildiği, Irak polisi adı altında aslında mezheplerin kendi milislerini üniformalandırıp farklı mezheplerden olanları katlettiği, öldürülen ailelerin çocuklarının ne olduğu, anne ve babaları herhangi bir saldırı ya da patlamada ölen ülkedeki kimsesiz çocukların sayısına değinilmiyor. Kadınların durumu ki Irak’taki yıkımı en fazla hisseden, çaresizlikten fahişelik yapmak zorunda kalanlara, baskılar yüzünden üniversitelere gidemeyenlere, sokağa çıkamayanlara yer verilmiyor. Orta bölgede El-Kaide, güneyde Şii milislerin şeriat uygulamalarını başlatmaları ülkenin giderek daha koyu bir dinî girdaba saplanıp şeriata doğru yol aldığı da satırlar arasında yok.

İŞBİRLİĞİ BU KEZ ŞİİLERE KARŞI

Petreaus Raporu 4. yılın sonunda aslında işgalin uzun yıllar geçse de başarılı olamayacağının ara raporu gibi. Bush yönetimi de bunun farkında olmalı ki önümüzdeki yıl yapılacak seçim öncesi Demokratlara karşı elini güçlendirmek için asker azaltacağını -çekeceğini değil- açıklarken henüz bir çıkış planı hazırlamış değil. Çıkış planı hazırlanamamasının en önemli nedeni ise İran’a karşı ne yapılacağının tam olarak bilinmemesi. Çünkü işgal devam ettikçe İran hem bölgede hem de Irak içinde güçleniyor ve Irak içinde giderek ABD’ye karşı üstünlük sağlayabiliyor. Washington yönetiminin çelişkisi de burada yatıyor. Bir yandan işgalle birlikte bölgenin kaygan zemininde elini güçlendiren hem nükleer silah geliştirdiği iddia edilen hem de Irak’taki mevcut durumdan yaralanan İran, Filistin ve Lübnan’daki durumu kendi lehine çevirerek bölgenin ana aktörlerinden biri oldu.

ABD de son dönemde müttefik olarak seçtiği ve “ılımlı İslam” ülkeleri olarak gördüğü (terminolojik olarak değil sadece kendi güvenliğini önceleyen bir ittifak) Suudi Arabistan Mısır ve Ürdün’e 10 yıllık bir plan çerçevesinde silah satmaya çalışması bölgede değişen dengelerden kaynaklanıyor. Bölgeden ayrıldıktan sonda İran’a karşı Sünni ülkeleri silahlandırarak kendi misyonunu onlara yüklüyor ve daha on yıllarca sürecek bir gerginlik ve silahlanma politikasının da temelini atmış oluyor. Bu durum ise adı geçen anti-demokratik ülkelerin hem İran’a hem de kendi halkına karşı iktidarlarını devam ettirmelerinin güvencesi. Bu güvenceyi de “demokrasi” adına yola çıkan ABD veriyor. Yani Ortadoğu’daki çıkar ve jandarma politikaları hiçbir ahlakî temeli olmayan dönemsel anlayışlara dayanıyor. Ve böyle bir politikada beis görülmüyor. Bölgenin istikrarı ise bu ahlaksız politika üzerine kurulmaya çalışılıyor.

ABD VE AŞİRETLER

Irak’ta Maliki hükümetini sürekli olarak eleştiren ABD’nin bu eleştirilerinin başında mezhep çatışmalarını önleyememesi ve Şii milisleri Sünnilere karşı silahlandırması geliyor. Çünkü Maliki hükümeti ülkede Şii ölüm mangalarını kurarak ve bu mangaları Irak polisi adı altında sokaklara sürerek korkunç manzaralar yaratmış durumda. Bağdat’ta görece güvenliğin sağlanmış olması da bu ölüm mangalarına bağlı. Çünkü başkenti artık bir Şii kenti. Sünniler ise küçük cep mahallelere çekilmiş durumda. Bu yüzden saldırıların azalmasının nedeni Bağdat’ın ikiye bölünüp Şii ve Sünnilerin birbirlerinden izole edilip ilişkilerin kesilmesinde yatıyor. Güvenlik sağlanırken Şii ve Sünniler birbirlerinden koparılıyor.

ABD’nin orta bölgedeki Sünni aşiretleri yanına çekmesi El-Kaide’yi önlemek kadar Şii milislere karşı dengelemek istemesine dayanıyor. Bu planı destekleyenler ve devam etmesini isteyenler arasında Suudi Arabistan ve Mısır da var. Yani Irak’taki politika sadece Irak iç işleri ile sınırlı değil hemen her ülke duruma müdahil oluyor. Ama asıl nedeni aşiretlerin El-Kaide’nin yükselmesiyle birlikte varoluş koşulların kaybetmeye başlaması. (Bkz: Mete Çubukçu, “Irak’ta Direniş: Düşman Bu Kez El-Kaide”, Birikim, sayı: 218, Haziran, 2007)

Sünni üçgenindeki kısmî başarıya gelecek olursak; aşiretlerin tepki gösterdiği ve savaşmaya karar verdiği El-Kaide anlayışı Irak’a işgalle birlikte sızdı. Yani işgal önce canavarı yarattı sonra da canavara karşı savaşmaya çalışıyor. İşgalle birlikte mümbit bir alan bulan El-Kaide özellikle orta bölgelerde giderek etkisini arttırdı, bazı kasabalarda her türlü denetimi ele geçirdi, kendi şeriat kanunlarını uygulamaya başladı. Bu durum Irak’ın sosyolojik yapısında hâlâ çok önemli rolü olan Aşiretlerin tepkisini çekti. (Bkz: Mete Çubukçu, “Kaç ve Kurtul”, Birgün gazetesi 12 Eylül 2007)

Çünkü aşiretler sosyal ve ekonomik olarak varlık nedenlerini kaybetmeye başladı. Üstelik El-Kaide’nin Vahabi anlayışı Irak’ın İslam anlayışına da aykırıydı. Kaide grupları büyük katliamlara imza atıp her aşiretten birer erkek isteyince ipler koptu. Şimdi birçok Sünni direniş grubu kendi kentlerini, insanlarını korumak için ABD ile yan yana duruyor. Yani ABD, Iraklı Sünnilere ölümü gösterip sıtmaya razı etmiş durumda. Bu ikilem bir süre sonra yeniden ABD aleyhine dönebilir. Ayrıca, hâlâ El-Kaide’ye de ABD kuvvetlerine de karşı çıkan gruplar da yok değil.

Sünni üçgeninde El-Kaide terörüne karşı Sünni Aşiretleri (şimdilik) Amerikan askerleri ile birlikte çalışmaya başlamış ve azınlıkların konumu ile ilgili biraz adım atılmış durumda. Ancak bu üç gelişmenin de bu şekilde devam edeceğinin garantisi yok. Zaten rakamlar da güvenliğin sağlandığına yönelik bir gelişme olmadığını gösteriyor. 2006 ile karşılaştırıldığında farklı saldırılarda ölenlerin sayısı 2007’de ikiye katlanmış durumda. Yani 2007’de her gün en az 62 kişi öldürülmüş. Ülkeden ya da şehirlerinden kaçanların sayısı da 4.2 milyona ulaşmış.

GECİKMENİN ANLAMI YOK

ABD’nin elinde şu anda sadece Kürt bölgesi var. Ancak Kürt bölgesinin istikrarı ülkenin üçe bölünmesi ile gerçekleşecek gibi görünüyor. Iraklı Kürtler bölünmeye razı görünürken şu anki koşullarda Sünni ve Şiilerin bu durumu kabul etmesi çok zor. Ayrıca ülkedeki dengeyi Sünnilerin bir kısmını yanına çekerek sağlamayı düşünen ABD’nin şu an için bölünmeden yana olması zor görünüyor. Amerikan medyasında son aylarda sıkça çıkmaya başlayan haberler yumuşak bir bölünme öneriyor. Eski diplomat Peter Galbraith Bosna deneyiminden yola çıkarak yumuşak bir bölünme önerirken (Bkz. Irak’ın Sonu, P. Galbraith, Doğan Yayıncılık 2007), Irak gibi çelişkilerin giderek keskinleştiği, yüzyıllık düşmanlıkların körüklendiği ve 4 yıllık işgal süresince karşılıklı olarak kopuşların yaşandığı bir ortamda sözü edilen yumuşak geçişin mümkün olmadığı söylenebilir.

Petreaus raporunun yayımlandığı şu sıralarda Irak’ın geleceğine dair tahmin yapmanın çok zor olduğunu ve dengelerin 4 yıldan bu yana sürekli değiştiğini bunun da Amerikan işgal politikasının hesapsızlığına dayandığını belirtmek gerekiyor. Bu yüzden, 2008’de asker çekmeye hazırlanan ABD’nin bu hareketi genel bir çekilme planını kapsamazken yine vakit kazanmayı amaçlıyor.

Rapor ABD’nin çıkış ve çekilme stratejisini en az 6 ay erteleyerek Irak’ta çözümü daha da zorlaştırıyor. Bush yönetimi ise tek amacı olan seçim öncesi elini güçlendirmek ve kendi kamuoyunu oyalamak adına Irak’taki vahşeti daha da derinleştiriyor. Irak’ta tufan hâlâ devam ediyor. Irak ve ABD halkının çıkarı ise bir an önce çekilme takvimi ve stratejisinin belirlenmesinde yatıyor.

METE ÇUBUKÇU