Başıboş Millet

Umur Talu | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Hayatın ve ölümün cilvesi... Enkaz altında toplumsal bir umut arıyoruz. Binlerce, evet tastamam yuvarlak ifadeyle, “binlerce” (çünkü kaç bin olduğu belirsiz) ceset arasında toplumsal uyanış iniltilerine kulak kabartıyoruz.

Çok da boş değil... Çünkü bir sarsıntıyla birlikte bir millet “başıboş” kalıverdi. Başının boşluğunu keşfederken, “bir an için”, bir momentte zincirlerinden de boşanıverdi.

Sadakat tarümar oldu, tabular virane, sünepelik enkaz.

Şimdi moda olan manşet başlık ağzıyla, “İşte o an”.

“Devlet nerede” sorusu gelenekseldi de, devletin tüm kurumlarıyla bu soruya muhatap oluşunda yeni bir şeyler vardı sanki. “Devlet nerede” haykırışı tipik refleksti de, devletin sorgulanışında yeni bir şeyler vardı sanki.

İlk kez, “İşte o an” ve “bir an için”, malûm “güvenilir kurumlar” listesinin altüst oluşlarından belliydi depremin şiddeti.

Birbirine güvenmeyenlerin rastgele yanyana gelişi içinden, birbirine güvenen, yaslanan, dayanışma örgütlemeye, çare örgütlemeye çalışan insanların toplum olma gayreti filiz veriverdi.

Güvenilmez gavur, güvenilmez komşular ve bunlar üstünden yürütülen ve her şiddette depreme pek dayanıklı sanılan siyaset binaları çatırdayıverdi.

Yurttaşlık bilgileri silsilesinin nadide parçaları, milliyet, milliyetçilik, devlet, güçlü devlet, yara saran devlet ve bilimum şişinme, yurttaşlık arayışının kaotik isyanı arasında zangır zangır titredi.

Hükümet, bürokrasi, iş dünyası, medya ve “sessiz çoğunluk”tan oluşan iktidar blokunun ortasından fay hatları geçiverdi.

İktidar bağları gevşedi... İş dünyası da, sessiz çoğunluk da, medya da iktidar network’ünden savruluverdi.

Hiyerarşiler sallandı.

Misal, medya; geniş anlamdaki iktidar hattından halka kayıverdi. Medya hiyerarşisi, kendi halkına, kendi tabanına, yani muhabirine hiç bu kadar bağımlı, saygılı ve itaatkâr olmamıştı. Manipülasyon hiç bu kadar çaresiz kalmamıştı.

Olması gereken zincir oluştu: Medya “enformasyon”u sundu, “enformasyon” halkı bilgilendirip öfkelendirdi, halkın öfkesi medyayı yönlendirdi.

Altımız çürük diyen, isyan ettirdi.

Takdiri ilahi diyen, isyan ettirdi.

Yaralar sarılacak diyen, isyan ettirdi.

Devletimiz büyük diyen, isyan ettirdi.

Acı ve korkunun gölgesinde, kendi vurdumduymazlıklarının, kendi yağma ortaklıklarının, kendi cehaletinin, kendi sorumsuzluklarının da aynasında, halk kendini gördü, iradesizliğini “halkın iradesi” ambalajında gaspetmiş olanların çirkin yüzünü ayırdetti.

“İşte o an”...

Sadece böyle görmek istediğimiz için değil, “böyle bir şey olduğu için”, farklıydı; her şeyin farklı olabileceğine dair veriler sunup durdu.

Ama o, aynı “bir an”da olup biten deprem gibi anlık, fakat aynı deprem gibi de sarsıcı, ürkütücü, dehşet vericiydi.

Mesaj alındı.

Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in iki komşu halk arasındaki sevgi patlamasının kontrolden çıktığını belirtişindeki gibi, “kontrolden çıkmış” bir millet, o başı dertli, başıboş halk, örgüt arayan, örgütlenme arayan o çığlık, sırtı da sıvazlanarak, AKUT baretleri kafalara geçirilerek, esas patron sayılarak, ağustos halkı değil, şubat halkı olması telkin edilerek, af zaferiyle yetinmesi temenni edilerek, fazla şımarmaması ihsas edilerek, mesafe al, hazır ol, geriye marşlarla deprem öncesi mevzilerine iteklenerek, kimilerinin kabusunun başrolünü oynayacağına, kimilerinin ham hayalinin figüranlığına indirgenerek, “işte o an” nihayetinde “bir an”dan ibaret kılınacaktı elbet.

Depremin en uzunu dahi “bir an”da olup bitiyor ama... Artık biliyoruz ki “artçı şoklar” sürüyor, sürecek.