Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Çok Alametler Göründü, Biz Geçiştirdik

Çok Alametler Göründü, Biz Geçiştirdik

Nedim Süalp, Z. Tül Akbal Süalp | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Televizyonda, hayvanlar alemi, farklı coğrafyalar ve başka kültürlerin seyirliğine dayanan belgesellerden birinde, yerli yarı çıplak avcı devekuşu yumurtalarından ihtiyaç duyduğu kadarını yani sadece birini seçiyor. Yumurtayı itina ile deliyor. Yumurtayı deldiği ince, ucu sivri çubukla deliği fazla genişletmeden çırpıyor; içiyor ve yakındaki sudan dolduruyor. Deliğin ağzını oradaki kuru otlarla kapatıyor. Toprağı kazıp, yumurtayı itina ile yerleştiriyor ve sonra oralardan geçecek bir başka avcı için bir su stoğu bırakarak uzaklaşıyor.

Yerli avcının uygarlık düzeyi için neler söylenebileceğini biliyoruz; hattâ bu televizyon belgeselinin ya da benzerlerinin uslûplarının da inatla vurguladığı tanım, ilkellik. Oysa deneyimlerimiz bu tür tanımlar konusunda bu kadar emin olmamamız gerektiğini söylüyor. Avcı, deneyim ve gözlemlerinin bilgisiyle hareket ediyor. İçinde yaşadığı doğa ile uyumlu ve onun kendini yeniden üretme faaliyetini hesaplayarak haraket ediyor. Bunları yaparken alet kullanıyor ve bu aleti deneyim ve gözlemlerinin bilgisiyle üretiyor; aleti basit ama çok amaçlı; yaşadığı doğa ve geniş çevre ile ilişkisi bilgisini ürettiği pratiği ve aleti kullanışıyla uyumlu. Teknolojisi, teknolojiyi, bu uyumlu bilginin nasıl yapmak ve araçsallığını üretmek anlamıyla kavradığımız noktada mükemmel bir teknoloji. Yani yerli yaşarken araç kullanıyor; teknolojisi var; bilgisini deneyim ve gözlemleriyle yeniden üretebiliyor ve kendini çevreyen yaşamla da barışık ve o çevrenin bir parçası olarak çevrenin yeniden üretimine katılmakta. Kendinden başka bir başka yolcuyu da düşündüğü için kulllandığı bu araç ve bilgi, onun bilgi ve teknolojiyi çevresiyle uyumlu olarak yeniden üretirken bilgisini ve teknolojisini toplumsallaştırdığını, yani, beyin korteksine taşıdığını; doğa, toplum, bilgi, teknoloji ilişkisini bilişsel olarak kavradığını gösteriyor. Zihninde bu ilişkileri örgütlüyor.

Oysa Türkiye’nin sanayisi, teknolojisi en gelişmiş bölgesinde, en iyi üniversitelerin, en yüksek okur yazar oranın olduğu bir beşeri coğrafyada biz, doğayı, o doğayla yüzyıllarca yaşamış olan diğer bütün uygarlıkları, deneyimleri ve kültürel tarihi unuttuğumuz, fiziki bir bilgiyi, o coğrafyanın jeofizik özelliklerini toplumsal olarak kavramadığımız için, bütün bu bilgileri korteksimize çıkarmadığımız ve örgütleyemediğimiz için çok ağır bir bedel ödedik. Toprak ya da deniz hain olmaz; kin de tutmaz ama kendine ait sınırları geri alır. Burada da o hat üzerinde devinegeldiğini çok ağır olarak hatırlattı. Alüvyonlu topraklar üzerinde neyin yapılıp neyin yapılamayacağını bir kez daha açıkladı. Biz şimdi bu deneyimin bilgisini toplumsallaştırabilecek miyiz?

Bugün Değirmendere’nin ana caddesinden ya da Adapazarı Sapanca otobanından deprem onarımları yapıldıktan sonra bile, geçerken, bir afetin taşa, toprağa, havaya ve suya izlerini nasıl koyduğunu kavramak tercihinde bulunanlara nasıl bir izlek sunduğunu görmek mümkün. Neden bir ay öncesinde bu bölgede Casandra’nın içini saran korku ve dehşet hissini duymadık. Otobanın üzerine bir kara film türünden esinlenmiş çizgi romanlardan fırlamışçasına sarkan eski ve homurdanmakta olan tozlu ve kara fabrika, otobanla birlikte yamaçta gittikçe cılızlaşmış tek tük meyve ağaçlarını, korunma altına alınmaları gerekiyor izlenimi veren evleri tehdit etmiyor muydu? İzmit-Adapazarı depremden önce neye benziyordu? Bugün hâlâ olası tehlikeleri küçük çocukları oyalarmışçasına geçiştirdiğimizde, söylenti ve yorumlara bıraktığımızda; değil olası bir depremin hangi bölgelerde ne hasar yapabileceğini ya da ne yapmamız gerektiği konusunda organize olmamızı, yaşadığımız kentin altından geçen gaz borularından, onların neye dayanıklı olduklarından hâlâ bihaber oluşumuzu kendimize ve sevdiklerimize nasıl açıklayacağız?

Hiçbir kötülüğü başımızdan savmadığımız halde neden hiç dehşete kapılmadık ve kapılmıyoruz? En azından kendi yaşam sürecimiz içinde dahi gözlerimizle gördüğümüz değişimler; eski sayfiyelerde neden artık denize giremediğimiz, çeşme sularının ne zamandan beri içilemez olduğu neden içimize kuşku düşürmedi? Biz yaşamın ve deneyimin bilgisinden, doğal ve sıradan olan gündelik yaşamın bilişlerinden ne zamandır koptuk; ne vakittir rahatsız olmuyoruz, yani düşünmüyoruz? Aslında deprem insanlık tarihini doğrusal ve gelişmeci bir hat üzerinde gören ve bize kırılmaların, savaşların, kayıpların, kazaların bilgisini vermeyen, yoksulluk ve yoksunluk çaresizlik öykülerini, aykırı ve doğrusallık dışı dinamikleri peçeleyen anlatısını dağıtıp parçalayan bir deneyim. Gündelik hayatı yaşarken bu peçenin ayrımına varmayabiliriz; çoğunlukla da varmayız. Depremin yarattığı yıkımı yeryüzünde gündelik hayatlarının sürekli gerçekliği olarak yaşayanlar da, onların yanı başında ama farklı gerçeklikte yaşayanlar da bunu sürekli yaşanmakta olan bir afet hali olarak görmezler. Yaşadığımız koşulların normalleştirilmesine, böyle öykülenip, temsil edilmesine ortak bir rıza gösteririz. Aksi takdirde sürekli kaygılı, tedirgin, suçlu ve sorumlu hissetmemiz gerekecektir kendimizi. Yeryüzünde hepimiz gündelik yaşamı sürdürürken toplu insan ölümleri, savaşlar, evsiz kalmış insanlar, sokak çocukları ya da deprem çadırlarının kötü koşullarından kendine bir dünya kurmuş insanlardan mürekkep çevrelerin ya içinde ya dışında ama yakınındayızdır. Bu eşitsizliği, gerginliği, çatışma alanlarının içinde ya da dışında sürekli kavrayış düzeyinde tutamayız. Bizi sarmalayan ideoloji ve karşıtlıklarımızı peçeleyen o ince tülü rıza göstererek, birlikte koruruz. Birlikte yaşamın ve üretimin deneyimleri hayatın bilgisini üretebilirken, bu bilgileri birlikte üretmek ve onları toplumsallaştırmak, kavrayış ve biliş olarak toplumsal üretimin diğer alanlarına dönüştürmek mümkündür; ama o vakit peçenin kalkmasını, dağılmasını gerçekleştirebileceğimiz için toplumsal rızanın karşısında bir gerilim hattını da açabiliriz. Çünkü peçeyi içinde yaşadığımız toplumsal biçimleniş tarzı içinde ören o geniş matriksin bütün alanlarında farklı bir tarzın yaşanmasını istiyor olabiliriz. İçinde yaşadığımız bu matriksin oluştuğu uzun tarihin içinde kapitalist üretim tarzı, onun yeryüzünde örgütleniş biçimi olarak emperyalizm, onun bilimsel, teknolojik ve kültürel öyküsünü yazan baskın ana uslûp modernizm, sürekli yeniden şekillenmektedir. Pek çok düşünürün dehşet yüzyılı olarak tanımladığı 20. yüzyıl ise bu matriksi daha sıkı dokuyacak kurumsallaşmış ve dilini giderek yaşamın dilinden uzaklaştırmış; bilimi, yaşamı ve deneyimleri kendine ham malzeme kılan sanatı, doğa ve insanlarıyla başa çıkmakta ustalaşan teknolojileri ile, digital sistemleri ile, daha güçlü medyası ile giderek sokaktaki adamın gündelik yaşamın bilgisini, kendi tecrübelerini bile anlamlandırmaktan vazgeçeceği bir yüksek peçeleme ağını kurmuştur. Tıkır tıkır işlediği düşünülen bu mükemmel gelişme doğrusunun bir yerinde doğanın en doğal kıpırtısının bu kadar pahalıya malolacağını düşünemezdik; düşünenleri de ya Casandralar gibi cezalandırdık ya da başka biçimlerde, kurumlar içinde normalleştirdik, normalleştirmeye çalıştık.

Doğa, toplum, bilgi, teknoloji, insanın ilişki ve yaşam üretme alanları ve aynı zamanda içinde var olduğu geniş çevresi. Bu ilişkilerin üretim ve örgütlenme biçimleri tercihlerimiz ve niyetlerimizle değişebilmekte. Niyetlerimiz, tercihlerimiz ise ideoloji, reel politika, temsil ilişkileri ve biçimleri, baskın üretim tarzı, siyasî iklimlerle şekilllenmekte yani yaşanılan toplumsal biçimlenişin bütünüyle ilişkili.

Martin Heidegger, günümüzde teknolojiye “araçsal” yaklaşım getiren bakış açısını masaya yatırmıştı.[1] Bu görüşe göre, teknoloji, “araç” olarak nitelendirilen bir amaca yönelik faaliyettir. Modern kültüre göre teknoloji, özellikle doğaya hükmetme, doğayı belirlemeye yönelik, insan türünün amaçlarına hizmet eden “güçlü araçlar” rejimidir. Heidegger, teknolojiyi bu araçsal indirgenmeden kurtarmak için kelimenin Antik Yunan’daki kökenine, techné sözcüğünün anlamına geri döner. Techné sözcüğü, orijini itibariyle açma ya da açığa çıkarma eylemini, gerçeğe giden yolu nitelemektedir. Bu bağlamda Heidegger “techné”nin insan faaliyetini nitelendirdiğine, üretim aracı(aleti) ya da organizasyonu anlamına gelmediğine dikkati çeker. Bu çerçevede doğa “öteki” olarak dışarıda, belli bir mesafede tutulan bir şey değildir, insan doğanın bir parçasıdır.

Aslında teknolojinin araçsal yorumu ve doğaya uygulanması, insanı sadece doğayı tüketen bir konuma sokmuyor, aynı zamanda insanın doğayla olan ilişkisinde deneyimlerinin ve bu deneyimlerden elde edilen bilginin alanını da daraltıyor. İnsanı doğanın bir parçası olarak algılayan anlayış, deneyimlerini, pratiklerini ve kendini yeniden üretirken, yaşamına dair imkânların alanını genişletmeye çalışırken bunun bir önkoşulu olarak doğayı ve kendi toplumsallığını da her aşamada yeniden ve çoğaltarak üretmeyi önplana çıkarmak zorundadır. Dolayısıyla doğaya her müdahalesinde bu deneyimlerden elde edilen bilgi, bu yeniden üretimin sürekliliğine ait yeni bilgilerin üretilmesine yönelik olacaktır. Örneğin, belki de, bir deprem bölgesinde hangi noktalardan fay hatlarının geçtiği, toprağın hangi özelliklere sahip olduğu hakkında bir bilgi, eğer bu topraklar tarıma elverişli araziler ise fay üzerinde en şiddetli depreme bile dayanıklı binaların nasıl yapılacağı veya denizin, üzerinde binalar inşa edilebilecek şekilde doldurulması gibi bir mühendislik bilgisini gereksiz kılabilecektir.

Teknolojiyi araçsal bir rejim olarak nitelendiren yaklaşımın insanlığın kendi gelişim tarihi içinde kapitalizmle birlikte vücud bulduğu söylenebilir. İnsan emeğini, insanın ayrılmaz bir parçası ve çalışmayı onun kendini yeniden üretiminin bir unsuru olmaktan çıkaran; işgücünü insanın sadece sahip olduğu ve satabileceği bir ayrıştırmaya tâbi tutan kapitalizm buna paralel olarak doğayı da kendi kâr amaçları doğrultusunda, sadece onun tüketilebilecek kısmını alarak, yeniden üretim koşullarını dikkate almadan ayrıştırmayı “başarmıştır”. Yine nasıl kapitalizmde üretim ve tüketim süreçleri aslında bir insanî faaliyet tarzı olmalarına karşın birbirinden ayrılmış ve daha çok üretim insanın daha fazla tüketebilmesi amacından ziyade kârı arttıracak bir amaca yönelik olmuşsa; aynı şekilde insanın doğayla olan ilişkisinde de daha fazla üretmek, her ne şekilde olursa olsun doğadan en fazlasını alabilmek ve dolayısıyla bir sonsuz sömürme fikri üzerinde geliştirilegelmiştir. Bu fikrî temelde aslî rol verilen unsur teknoloji olmuştur. Bu anlamda teknoloji, sadece emeğin verimliliğini arttırmak adı altında emekten daha fazla ürün almaya yönelik bir teknikler manzumesi değil, doğanın da daha fazlasını sömürmeye atfedilmiş bir sistem anlamını kazanmaktadır.

Burada önemle vurgulanması gereken nokta, Timothy Druckery’nin belirttiği gibi teknoloji gücü yoğunlaştırırken bireyi seyreltmektedir.[2] Bir araçlar bütünü olarak teknoloji sadece, insanın kullanarak daha fazlasını elde ettiği bir süreç değil, aynı zamanda yapılan işe ve doğaya ait bilgisini ve deneyimini belirleyen bir süreç haline dönüşmektedir. Yapılan bir iş hakkında teknolojisini dikkate almadan düşünmek mümkün değildir. Deneyimler ancak var olan teknolojinin elverdiği sınırlar ölçüsünde elde edilebilir; hattâ bazı teknolojiler, özellikle günümüz digital teknolojileri, bu deneyimleri gereksiz bile kılabilir. Bilginin ilerleyişi insanın bilmediklerini araştırmaya yönelik çok yönlü bir faaliyetin ürünü olarak vuku bulmaz; var olan teknolojilerin işleyen sistemin isterleri açısından tıkandığı ya da geçersiz kaldığı durumlarda söz konusu olabilir. İnsanın yaptığı işin bütününe ait bir bilgisi olması gerekmez; hattâ hiçbir şey bilmeden belli bir teknolojinin, örneğin bilgisayarın, kullanımını bildiği takdirde işi sonuçlandırması mümkündür. Örneğin muhasebe konusunda bilgisiz bir programcının muhasebe programı yazması, yine bilgisayar kullanmayı bilen ama muhasebe bilmeyen birinin büyük bir şirketin muhasebesini tutabilmesi gayet tabiîdir. Yine yüzlerce yılın deneyimlerinin, birikimlerinin sonucunda oluşmuş, geliştirilmiş mimari alanında, CAD programları sayesinde geliştirilmiş çizim teknolojileri sadece birçok mimarı yerinden etmekle, değersiz kılmakla kalmıyor; aynı zamanda, data bankaları, kütüphaneleriyle hazır malzeme sunan bu programlarla bu çizgilerin, yapıların altında yatan tarihleri de birer çizgiye dönüştürülüp kendi tarihlerinden koparılıyorlar. Bu tarihin insanlarla, bilginin toplumsallaşmasıyla, insanların pratikleri ve deneyimleriyle ortaya çıkmış bir tarih olduğu düşünülürse, bu teknolojik “devrimlerin” insanı da kendi toplumsallığından, tarihinden ve deneyimlerinden kopardığını, insanî bilgi ve deneyimi gereksiz kıldığını görmek zor olmayacaktır. Diğer bir deyişle teknoloji deneyimi aslında yoketmektedir.

Bu işin bir veçhesi. Diğer bir veçhe ise, daha önce bahsettiğimiz bilgi üretiminin süreçleri ile ilgili. Var olan teknolojiler bilginin alanını, hangi bilginin üretileceğine dair alanı daraltırken, diğer yandan bu bilgi üretiminin kendisi bir teknolojik süreci istihdam etmeye başlamış gibi görünüyor. Gerek sosyal bilimler, gerekse fiziki bilimlerde hâkim olan modelleme anlayışı, bir bilimsel yöntem olarak soyutlama sürecinin yerini almış gibi duruyor. Açıklanmaya çalışılan olgulara ait birçok bilginin modelin parametreleri biçiminde donuk, ilgilenilen modelin dışında belirlenen unsurlar olarak modellere girmesinin nedeni bu. Değişik yerlerde belirlenen bu parametrelere ait modeller de var. Sorun değişik modellerin sonuçlarının daha büyük, makro bir modelde konumlandırılması. Konumlandırılması diyoruz; çünkü, David Harvey’in belirttiği gibi, bu konumlanış büyük modelin yapı taşları biçiminde üstüste konulan bir süreci ifade ediyor;[3] aynı olgunun farklı pencerelerden bakılarak farklı ilişkileri aynı bütünlük içinde kavrayan dinamik, diyalektik bir süreci değil. Bütün mesele bu yapı taşlarının üstüste konulmasındaki bağlantıların ne şekilde kurulacağı. Aslında yapılana biraz daha yakından bakıldığında, bu modelleme sürecinin tıpkı bir bilgisayar programının yazımındaki “loop”ları da barındıran bir simülasyon modeli çalışması olduğunu gözlemleyebiliriz. Gerçekliğin görünürdeki devinimini en iyi taklit edebilen modelin en iyi model olduğunu, daha doğrusu “doğru” olduğunu ileri sürebiliriz artık. Bu simülasyon teknolojisi modernist anlatıların doğrusal ve gelişmeci, belirleyen üslûbuyla da mükemmel bir uyum içindedir. Kayıp ve/veya zedelenmiş toplumsal bütünlüğü peçeleyen, kırılmaların üstünü kapatan bir düzeltme eylemi ve projesi olarak modernizm ve bilim dili uyum içindedir. Buradaki can alıcı husus, her simülasyonun aslında kendi gerçekliğini yaratmasıdır. Kendi gerçekliği içinde ortaya çıkabilecek sorunlar yine bu modelin kendi gerçekliği içinde çözülecektir; belki birkaç yeni parametre ve değişken eklenerek. Ancak bütün bu modellerde, kurulan sistemin evrildiği bir nihai nokta vardır; bu modelin tanımladığı dengedir. Eğer bir simülasyon modeli, genel olarak gerçekliğin görünürdeki devinimini iyi taklit edebiliyorsa, ancak belli noktalarda gerçeklik modelin evrilmesini öngördüğü konuma doğru evrilmiyorsa; bu takdirde gerçekliğin kendisi birtakım aksaklıkları (imperfections) içermektedir. Bu durumda ise bu aksaklıkları, modelin önerdiği müdahalelerle giderebilmek mümkündür. Bunu sağlayabilecek teknolojiye sahibizdir. Günümüzde birçok yazarın, her şeyin teknolojik olarak çözülebilirliği ideolojisiyle kastettikleri esas itibariyle bu noktaya işaret eder. Dikkat edilirse “bilimin” öngördüğü politikalar bütünüdür bunlar. Bilim gerçeği anlar; gerçekliğin yaratabileceği aksaklıkları politikalarla giderir. Bu nedenle Sosyal Güvenlik Yasası’nda öne sürülen “bilimsel olarak doğru olan” aktöriyel dengenin tek bir çözümü vardır: Emeklilik yaşının arttırılması, prim günü sayısının arttırılması vb. Çünkü modelimize göre bu son derece aşikârdır. Ya da, örneğin iktisat “biliminin” mantığı bize, globalleşen dünyada bu bütünleşmeden uzak kalınamayacağını, dolayısıyla sınırlarımızı bütün dünyaya açmamız gerektiğini, aksi takdirde aksaklıkların kaçınılmaz olduğunu söyler. Bu aksaklık ise “tahkim yasası” ile giderilebilir.

Karşımıza birbirini tamamlayan iki nokta çıkıyor. Söz konusu olan şey “bilim” olunca, bilimsel üretimin gerçekleşmesini sağlayacak olan, yukarıda bahsedilen teknolojik süreci, yapı taşlarının bağlantılarını kurma sürecini uygulayabilecek, bu teknolojiyi kullanabilecek sınırlı sayıda insanın var olabileceğidir. Çünkü bu modeller oldukça karmaşıktır ve bunların bilgisine erişmek kolay değildir; ayrı bir eğitimi gerektirir. Burada bilgi bir güçtür, otoritedir; ve bu gücü, otoriteyi sınırlı sayıda insan elinde tutmaktadır. Bir işin yapılma sürecine dahil edilen insanlar ise, sadece kendilerine sunulan bilimsel sonuçların uygulayıcıları statüsündedirler; ne yaptıklarını bilmeseler dahi.

İkinci nokta, uygulanacak “doğru” politikalar dolayımında, modellerin yarattığı gerçekliğin aslen var olan gerçeklik üzerinde yarattığı belirleyicilik, tahakkümdür. “Bilimsel olarak doğru olana” varmak için gerektiğinde toplumsal yaşamda ve insanlar üzerinde yarattığı etkileri dikkate almadan, devletlerin ve devletlerüstü kurumların uyguladıkları politikaların otoriter karakterinin meşrûluk zeminini yaratan en önemli unsurlardan biri bu “bilim ideolojisidir”.

Bilginin kendini dönüştürebilmesi ancak toplumsallaşmasıyla mümkün olabilir. Tartıştığımız gibi, bilgi masum, pür ve ideolojisiz değildir; bilgininin ve teknolojinin üretim bilgisi başlıbaşına bir iktidar alanıdır. Iktidar meselesi sınıfı, küresel kapitalizmi, uluslararası emeğin dağılımını ve ideolojinin alanını, temsilin “adlarına konuşmak” ya da “onlar için konuşmak” veya felsefi ve sanatsal olarak sahnelemek, göstermek anlamlarının içindeki gerilimi ve çatışmayı göz ardı ederek, birey öznenin arzu ve iktidar ilişkilerini totalize ederek tanımlayan, Foucault ya da Deleuze’ün iktidarından çok daha katmanlı bir yumaktır. Böylesi bir yumağın içinde küreselleşmiş kapitalin ötesinde, uluslararası emek bölüşümünün diğer tarafında bir önceki ekonomik metni tamamlayan emperyalist hukukun, eğitimin ve bilgi edinmenin kurumlarının, bilgi ve bilmenin ana üslûbunun dışında ya da bu matriksin içinde deneyimlerimizle damıttığımız, kollektif olarak üretttiğimiz, ve toplumsallaştırdığımız bir bilginin ve onun nasıl yapma yöntemlerinin ayakta kalması mümkün müdür? Ya da Gayatri Chakravorty Spivak’ın sorduğu gibi küresel ve toplumsal hiyerarşinin en altından konuşmak mümkün mü?[4] Artık karşımızda peçeleyen tek bir tül tabakası değil tüllerle dans eden pek çok katman vardır. Depremin hemen ertesinde deprem bölgesine koşan maden işçileri küreselleşmenin gazabına uğradıkları halde hâlâ eski üretim modelinde çalıştıkları için yani hâlâ bir ekip olarak üretim faaliyetinde oldukları için, emek tarihlerinin bilgisini kullanarak doğa, insan, üretim, bilgi ve teknoloji katmanlarının bildik bir alışkanlıkla örgütlediklerinde, ve bu bilginin diğer bilgilerle ilişkisinin toplumsal olarak örgütlenmesi eğer mümkün olsaydı daha çok hayat kurtarabileceklerini de düşündüler. Bir hafta öncesinde kendi hayatlarını ve dolayısıyla toplumsal yaşamı da etkileyen sosyal güvenlik yasası önerisine örgütlü direniyorlardı; şimdi tam da afetin içinde çalışmaktalarken sessiz hareket eden bir Meclis, yasayı bir gecede çıkardı. Yasadan etkilenecek olanlar o gece göçük altında ölüm kalım mücadelesi içindeyken bu yasaya sinsice yakalandılar. Emperyalist hukuku ve bu çok katmanlı yumağı biraz daha somut anlatırsak, mesela, yaşadıkları bölgede doğa, kültür ve tarihle uyumlu yaşamak ve kendinden sonra geleceklere de yaşayan bir dünya bırakmaya niyetli Bergama köylüleri siyanüre, yani kendilerini, topraklarını ve zeytin ağaçlarını er geç yok edecek sürece direndikleri ve hukuksal olarak da haklı görüldükleri halde diğer pek çok bölgenin halkı için de geçerli olacak uluslararası bir anlaşmanın imkânlılık alanını güvenceye alan tahkim yasasına yenik düştüler. Artık çok uluslu şirketler kendi yaşam alanlarının ötesindeki coğrafyalarda siyanürle maden arayabilecek ya da nükleer santraller kurabilecek; bu topraklar ve üzerindeki insan ve canlı kaynakları tükendiğinde de başka bir yere gidebilecekler. Bu çok sesli bir hikayenin sadece küçük bir parçası.

Terry Eagleton, Azizler ve Alimler romanında “tarihçi annenin gözlerinin içine bakar ve onun hikâyesini anlatır. Eğer dili tutulmazsa” diyor.5 Daha doğrusu Witgenstein’a öyle söyletiyor. Evet belki azizler ve alimler, öykü anlatıcılar ve aydınlar, bilimadamları ve teknisyenler toplumsal bütünlüğün kara deliklerini peçeleyerek örten tül perdelerini açabilir ve bizlere bizim öykülerimizi anlatabilirlerdi. Ama yine Spivak’ın da önerdiği gibi onlar da bu küresel kapitalin uluslararası emeğin düzenleniş biçimlerinin ve bunları düzenleyecek ve sürdürülebilir kılacak hukukun ve disipliner uslûpların ötesinde değiller.[6] Yani bir bilimadamı bize fay hattını anlayabileceğimiz dilden anlattığında bilgiyi toplumsallaştırmış olmuyoruz. Dolayısıyla bilimle toplumsal yaşam, gündelik hayat arasındaki o koskoca uçurum bilimsel dilin sıradan insanın anlayabileceği dilden uzaklığı ile ölçülemez. Gerilimi teori ile pratik arasındaki uyumsuzluk da yaratmamaktadır. Gerilim teorik düşüncenin önce seçkin, sonra da uzak ve steril bir pratik olarak insana ait soyut düşünme becerisinden ayrı bir aşamaymış gibi kodlanmasıyla oluşmaktadır.

II. Dünya Savaşı sırasında gelişen teknolojilerin ve o teknolojileri üreten ve geliştiren tercihlerin, bu tercihleri belirleyen uluslararası ekonomi politikalarının aldıkları kararları ve uygulama alanlarını geliştirip yaygınlaştırabilmeleri ile başlayan bir farklı bir dönemi açtığını söyleyebiliriz. Uluslararası sermayenin pazarın ve emeğin haritalarının yeniden yerli yerine oturtulması projesi, bu projenin karşılaştığı direnme alanları ve bu projenin daha kolay gerçekleşebilmesini sağlayacak örgütlü bir teknolojik sıçramanın dünyanın ve yeryüzünün her yerindeki hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırılması sürecinin o çok katmanlı ve dallı budaklı ilişkisinin ta kendisidir. Tarihsel kırılmayı ya da yeni bir dönemi açan da bu sürecin saydığımız bütün alanlardaki mücadelesi oluşturmuştur. Uluslararası politikadan çokuluslu şirketlere, eğlence sektöründen kentleşme veya kalkınma politikalarına, gen mühendisliğine kadar uzanan geniş bir alanın matriksi bu alanlardaki direnişler ve/veya ölçülüp biçilmemiş kazalarla da örülmüştür. Saydığımız bütün bu alanların içlerinden konuşmak ya da karşı tarihlerini de söyleşiye katmak, elbette bu yazının haddini aşar. Bu matriksin içinde gündelik yaşamımızı ve birebir ilişkilerimizi dönüştüren, algı biçimlerimizi değiştiren birbiriyle ilişkili birkaç baskın kırılma ve dönüşme alanı olduğunu söyleyebiliriz belki: Elektronik teknolojinin baskın bir tarz yaratması ve temsil biçimleri üretmesi, mekânın üretimindeki toplumsal dengenin bozulması, zihinsel ve algısal etkinlik alanlarında oluşan büyük yarıktır.

Bunlardan birincisi teknolojide sıçramayı yaratan elektronik teknolojisi, onun kullanım alanları, bu teknolojinin ideolojisi. Eğer teknoloji insanların bir şeyleri yaparken nasıl yapacaklarına ve yaparken kullandıkları araç ve tarza ait bir kavram olarak kullanılırken, tarihsel yolculuğunda çıkar çatışmalarının tam odağında iş ya da yaşamın nasıl kotarılacağı yerine, iktidarın ve başat tarzın nasıl gerçekleştirileceğine ait sistemin kendisine dönüşmüşse, elektronik teknoloji de yukardaki matriksin politikalarını çizen başat tarzın kendi iktidarının ve bu gücü yaygınlaştırabilmesinin ve bunun çatışma ve çelişkilerden oluşan mücadelesi sürecinde her zaman zora başvurmayacağı, rızayı ve kabulü de gerçekleştirebileceği bir yöntemin kendi mekanizmasıdır. Elektronik teknolojinin kullanım alanları arasında televizyonun yukarda sözünü ettiğimiz baskın politikanın ve başat projenin kendini başat uslûp olarak geliştirebilmesinde en etkin rolü oynayan araç olduğunu söylemek mümkün herhalde. Ama elbetteki tek başına değil. Kişisel bilgisayarlar, internet, üretim, haberleşme, ulaşım ve eğlence teknolojisindeki kullanım biçimleri gibi televizyondan daha arkaplanda gibi duran, yani yaşarken birebir ilişkilendiremediğimiz ama yaşama ve idrak biçimlerimizi etkileyen alanları da barındırmakta. Elektronik teknoloji hem nasıl var olduğumuzla hem de var oluşumuzu, dünyayı ve ilişkilerimizi nasıl kavradığımızla ilgili önemli dönüşümlere neden olmaktadır. Burada teknolojinin ideolojisinden söz etmeye başlıyoruz. Mesela televizyonun izleyenle ilişkisindeki etkileme gücünden, kamuoyu yaratmada, fikirleri, bakışları dilin uslûplarını biçimlendirmede, söylemleri oluşturmadaki rolünden ya da kamusal alanın olabilirliğini nasıl zedelediğinden, daha demokratik, fırsat eşitlikçi ve çok kültürlü medya taleplerinin gerekliliğinden söz etmiyoruz, yalnızca. Teknolojinin ideolojisi derken, aracın yani televizyonun teknik özellliklerinin televizyonu araçsallaştıran ideolojiyle giderek aynılaşmasını, ideolojinin aracıyken o ideolojinin üretiminin arkasındaki tekniğin kendisine dönüşmesini kastediyoruz. Aracın teknik dili ideolojiyi yeniden üretirken, ideolojinin karşısına çıkan eleştiri ve direnme dinamiklerini bertaraf edecek bir kalkan, çoğu zaman da maskeleyecek bir peçe işlevini yerine getiriyor. Aracın ideolojinin yerine davranırken ürettiği teknolojinin bizim idrak alışkanlıklarımızı etkileyen yönü önemli. Televizyon, insanların yeryüzüyle girdikleri ilişkide mekân duygularını sarsan, mekânda yerçekimsiz bir araç. Zamana ilişkin kavrayışlarımızı, Aydınlanmanın ve modernizmin öğretilerinin disipline ettiği zaman anlayışımızı sarsan ve yeniden ayarlayan dolayısıyla zamanda uçuşkan bir araç. Zaman ve mekânın oluşturduğu mesafe kavrayışımızı her iki boyutta sarsan ve bizi mesafesiz bırakan bir araç. Aslında kendi başına dili olmayan ama kendinden önceki türdeş araçların dillerini geçici olarak alıp kullanan parçacı bir araç. Kullandığı bütün bu diğer dilleri ödünç alırken aldığı yere göndermede bulunmayan, o dili kendi bağlamından kopararak alan ve kendi bağlamıyla âlâkası olmayan ve içi, yanı, yöresi sterilleştirilmiş bir başka bağlamda yeniden sergileyen, dolayısıyla rabıtasız ve bağlamsız bir araç. Gestalt prensibinin aksine hareket ederek karşısına çıkan bütünleri parçalayan, bu parçaları indeksleyen, indeksli parçaların ölçeklerini değiştirerek bütünün yerine geçiren bir teknikle çalışıyor. Ölçeksiz dolayısıyla mukayesesiz bir araç. Reklamlarda ya da müzik videolarında, aksesuarlarda, tasarım dünyasında sıkça karşımıza çıkabilen bir özellikten bahsediyoruz. Kol saatiyle telefon kulübesinin aynı ölçekte yanyana kullanılması gibi. Gülüver fantezisi işbaşında. İkon sanayii işlevin, kullanımın, (şeylerin kullanım değeri yerine değişim değeri için dolanımı) teknolojinin o antik anlamdaki yerini alıyor. Tuhaf bildik pek çok dinin haddinden fazla üretilmiş ikonlarıyla haddinden fazla iştigal etme hali. Ve hiç es vermiyor yani süreklilikle bütünlük duygusunun boşalan yerini dolduruyor. Yani mekânsal bir şeyi, bütünü, geometrik olanı, zamansal olanla, hareketin sürekliliğiyle ikame ediyor Bunları yaparken ardında daha temel bir teknik simülasyon yani üretilen modele uygunlaştırma tekniği duruyor. Denilebilir ki, saydığımız bu özellikler, neredeyse postmodernizmin semptomları. Ama sanıyoruz bunlar postmodernizmi tarif etmiyor; postmodernizm bunları tarif ediyor ve adeta nüfusuna geçiriyor ya da bunlar postmodernizmin nüfusuna geçiriliyor. Insana ister istemez, postmodernizm diye bir üst anlatının aslında olanı biteni sürekli anlatısallaştırarak, şeyleştirerek dışlaştıran ana anlatının yeni yetme ve gayrı meşrû bu çocuklara bir vasi tayininden başka bir şey olmadığını düşündürtüyor. Böylece bu özellikler olması istenenlerle bütünleştirilerek kapalı bir anlatıya dönüşürken deneyimlerimize, tarihimize, bilgimize dışsallaşan şeylere dönüşüyor, ortak kabul görüyor ve araçsallaşıyor; yani kendi teknolojisini yaratıyor. Her şeyden önce bu ideolojinin kendisi ve tekniği. Üstelik sözü edilen bazı özelliklerin pek çoğunun özellikle de yüzyılın başlarından beri karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Bu tekniği sadece makinanın (mekanizmanın) kendisi böyle işliyor olduğu için bütün bu teknik dilleri yaratıyor diye açıklayamayız.

Saydığımız özellikleri daha önce sıraladığımız elektronik teknolojisinin diğer uygulama alanları, yani, kişisel bilgisayarlar, internet, üretim, haberleşme, ulaşım ve eğlence teknolojisindeki kullanım biçimleri için de tekrarlamalıyız. Mesela internette yerçekimsizsiniz zaten; siber mekânda yerçekimi yok; pek çok sayfa arasında dolanabilir herhangi bir işi bitirmeden diğer sayfalarda gezinebilirsiniz. Siz başında durmasanız da, o orada, ve orada hep birileri var. Karşınızdaki her metin uçuşkan, geçici, kullanılıp geçiştirilebilir. Mesafe duygusu nette zaten çok net olarak yok. Coğrafi olarak dünyanın öbür ucundakiyle aynı mekânı paylaştıklarınızdan daha samimi bir sanal ortamı yaratıyor ve paylaşıyor olabilirsiniz. Ama bu baskın teknolojinin, onun ideolojisinin ve temsil biçimlerinin toplumsal hayatın örgütlenişine ilişkin darbesi daha çok da günlük yaşamı etkileyen baskın bir üslûbu beraberinde getiriyor. Üretim alanındaki uygulamalar, yerçekimsizlik, mesafesizlik, rabıtasızlık, ölçeksizlik gibi sözünü ettiğimiz karakteristiklerin ardında özellikle de bağlamdan kopuşun makro düzeyde temsillerini yarattığı, üretimin toplumsallığını yok eden bir süreci beraberinde getirmiştir. Bu baskın dönüşüm elektronik teknolojinin birebir kendi alanındaki uygulamalarının dışında, kendini bir ideoloji ve hayatın teknolojisi ya da toplumsal formasyonun denenmiş ve güvenilirlik hesapları yapılmış teknolojisi gibi yaygınlaştırdığı bir başka alanda, herkesi ilgilendiren diğer hayatî alanda, mekânın toplumsal olarak üretimindeki büyük zedelenmeyi ve mekânın tıpkı bütün diğer üretimlerin adeta sloganı haline gelen, şeylerin kullanım değerleri için değil de, dolaşım değerleri için üretilmesi pratiğinde de yaşanmaktadır. Mekânın toplumsal olarak üretilme dinamiklerinde kara delikler oluşmaktadır. Deneyimlerimizden ve tarihimizden üretim ilişkilerinden arındırılarak sterilleştirilmiş bir mekânın inatla üretildiğini ve bütün dirençlerin rızayla ya da zorla kırılıp istenilen modele doğru dönüştürülebilecek ikonografik fihrist maddelerine, elektronik yeniden üretimin, simülasyonun hammaddesine dönüşümünü izliyoruz.

Alternatif yaşama biçimlerini ya da sözü edilen dönüşüme direnecek dinamikleri üretebilecek deneyim, bilgi, mantık, düşünme, hayal kurma, sanatsal üretim gibi zihinsel faaliyetler alanı da dönüşümün en derin yarılmalardan birini yarattığı alanlardan bir diğeri. Bu alanda bilginin edinimi, üretimi ve dolanım alanının genişlemesi, yani, toplumsallaşabilmesi aynı teknolojiyle başka ilişkilere devşirtilerek dönüşüme uğramıştır. Aynı tekniğin sanatsal üretimde ve sanatın kendisinde, entelecensiyanın üretim alanlarında ve kendisinde, hattâ popüler kültürün mücadeleli alanında bile yaygınlaştığını söyleyebiliriz.

Dataların uygunlaştırılmış modeller içinde simülasyon tekniği ile yeniden üretilebilirliği bildiğimiz bilgi üretim ilişkilerinin yerini almıştır. Bu ise, doğadan insanlık tarihine kadar bütün yaşanmış deneyimleri, bu deneyimlerin bilgisini, bir bilginin ardındaki bütün küllüyatı ve tartışmaları bilginin kendisinden ayırarak, düz, tarihsiz, etrafsız ve tartışmasız ve tek ve yegâne ‘bilgi’ ikonu olarak fihristleme ile başlayan bir süreçtir. Bu süreç, fihristlerin oluşturduğu data bankalarında, fihristlerin içini dolduran bilginin kendisinden kopuk, bağlamından sıyrılmış, dışsallaşıp, araçsallaşmış yeniden üretilebilirliği birkaç teknisyenin uygun kullanıcılara hızlı ve kapsamlı çok metinli bir hizmet olarak sunduğu yeni bir ilişki, kavrayış biçimi ve toplumsal hiyerarşi projesi sunmakta gibi gözükmektedir. Bilginin toplumsal olarak üretilebilirliği özelliği, üretilen, edinilen bilginin toplumsallaşabilmesi söz konusu mudur? Daha bir yüzyıl önce kurumsallaşan üniversite ‘80’lerden beri dünyanın refah örneği ülkelerinde bile belirli bir yöne doğru dönüşümünü gerçekleştirmekte. Sosyoloji, felsefe gibi bazı ‘fuzuli’ alanlarda bölümlerin kapanması, uygulamalı derslerin hayata hazırlık şeklinde sloganlaşarak teorik derslerden daha fazla bir ağırlığa kavuşması; uygulamalı derslerin de sektörlerle ilişkilendirilmesi üniversitenin kendi kavramına ters bir yapıyı geliştirmektedir. Giderek hem fiziksel hem coğrafi olarak hem de kültürel üretimdeki alanı anlamıyla eski konumundan ve ilişkilerinden çekilmekte yüksek tekniker okulları kompleksine dönüşmektedir. Bu noktada eğitimin özelleştirilmesi sadece küçük ve pratik bir detaydan ibarettir. Nasılsa hayatın her alanı özelleştirilmektedir. Televizyon programlarında özel hayatların (mahremin), aşkların, düşlerin, kazaların, ölümlerin özelleştirilmesini izlemekteyiz zaten. Ama özelleştirilen onların kendileri değil fihristteki yerçekimsiz, bağlamsız, mesafesiz, ölçeksiz ikonları aslında. Bilginin, düşüncenin ve sanatın üretim alanları ve üreticileri önce muhalifliklerini, sonra muhalefeti ürettikleri ilişki ve araçları kaybettiler. Bilimadamı/kadını, düşünür, sanatçı giderek diğer muhalif grupların kendi içine kapanmış adacıklarıyla birleşerek Babil Kulesi tutsakları oldular. Herkes kendi sınırlanmış ve daraltılmış alanında kendi dilinden konuşuyor ve kimse biribirini anlayamıyor. Aracılar ve tercümanlarsa medya mensupları olarak çoktan başkalaşım geçirmişler. Onlar bu kulenin içindeki Truva Atları, sanal aynalarda kendi suretlerine bakıp kendilerini denizatı sanmaktalar; kendilerinden doğru ve güzel yok mu diye 24 saat aynaya suret tutuyorlar. Birisi bir dakika dese, görüntüleri dağılıp uçuşacak.

İnsana ait alanların teknokültürleşmesi bireyi, kendisini çevreleyen dünyanın çok küçük ve parçalanmış bir kısmıyla başbaşa bırakır. Bir büyüteç ardından gördüğünün görebileceği yegâne dünya olduğunu sanmak, aşılması en zor algı engeli haline gelmiştir. Mesafeler, şeylerin ölçek ve ilişkileri algınamaz. İnsan, içinde toplumsallığın seyreldiği üretim alanlarında yalnızdır, giderek örgütsüzdür ve tek bir tarz deneyim imkânı ile sınırlanmaktadır. Bu artık yabancılaşmadan öte bir yerdir. Yersizlik duygusu hiçbir yer ve herhangi bir yerlilikle beraber gitmektedir. Sanki, hareket eden bir platformun üstündeki küçük ve pek çok platformda üzerlerine düşen lokal ışıkla etrafı göremeyen pek çok küçük platformun yurttaşları gibidirler; ne yanı ve yöresinden ne de bütün küçük platformu tutan alt zeminin varlığından haberdardırlar. Elektronik çağda insanın elektronik ve genetik olarak yeniden üretilebilirliği, simülasyon yaşamlar, hazır fihristlerden çıkarılıp eklemlenmeyi bekleyen yaşama biçimleri kendi tarihimizi hatırlama, anlama ve tartışma çabasını her an fihristlenecek yeni malzemeye, simülasyon eğrilerinin ham datalarına ve tarihin dönemlerini ikonlaştırarak metalaştırdığı yeni anlatılara dönüştürebilir: Hatırlayıp, dillendirebilmek, yalnız, kendi zeminini yaratabilen bir yaşam biçimi üretebilecek bir izlek bulduğunda birşey söylebiliyor.

Kehanet, komplo teorileri ve/veya bilmin kendisi yaşanan felaketin büyüklüğü ile başedebilmemiz söz konusu olduğunda bize aynı mesafeden bakmaktalar. Bizlerse, dünyanın pek çok yerinde, bakışlarımızı mesafesiz kılan, bağlamından kopmuş parçaları algımaya alışmış bilişsel bir uslûp edinmeye başladığımız için; büyük sarsıntılarla başetmemizi sağlayacak; hem sağaltacak hem de yaşamımızı yeniden kurmamıza yardımcı olacak kavrayışı tekrar kazanmak zorundayız. Öte yandan mesela televizyon ilk şokun etkisinden kurtulur kurtulmaz, yani her tarihsel kırılmanın o özgürleştiren anlarından sıyrılır sıyrılmaz, aslî diline geri dönmektedir. Metonomilerle konuşan bu dil, bizi sürekli yaşanan bütünlüğün sadece bir parçasıyla ilişkilendirerek çalışmakta. Oysa kavramamız için parçalardan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Çünkü belki de Donna Haraway’in formüle ettiği gibi kumanda, kontrol, iletişim ve istihbarattan oluşan bir kodlama sistemin altındaki günümüz üretim tarzı[7] sokaktaki insanın doğadan, kendinden, üretim ve yaşama alanlarından koparak bir büyük bilmecenin sadece bir parçasını bulanık olarak seçebildiği, yerçekimsiz, uçuşkan, mesafesiz, bağlamsız, ölçeksiz bir algılama modeliyle başbaşa kaldığında her türlü yaralanmaya açık bir hadef haline getirmektedir. Karşısında belki hiç olmadığı kadar güçlü, ulus-devlet sınırlarından da kopmuş, teknolojisi ideolojisini, ideolojisi teknolojisini üretebilen küresel bir otoriteryanizm durmaktadır.

[1] Martin Heidegger, The Question Concerning Technology and Other Essays, New York: Harper & Row, 1970.

[2] Timothy Druckery, “Introduction”, Culture on the Brink: Ideologies of technology, (der: Gretchen Bender & Timothy Druckery Dia Center for the Arts,Can, 1995 (2.), s: 3.

[3] David Harvey, The Limits to Capital, Oxford, 1982.

[4] Gayatri Chakravorty Spivak, “Can Subaltern Speak?”, Colonial Discourse and Post colonial Theory: A Reader, (der: Patric Williams & Laura Chrisman) içinde, New York: Columbia Üniv., 1994.

[5] Terry Eagleton, Azizler ve Alimler, çev: Osman Akınhay, İst: Ayrıntı,1992, 1998.

[6] Spivak, 1994, s:78.

[7] Donna J. Haraway, Simians, Cyborgs and Woman: The Reinvention of Nature, New York: Routledge, 1992,s:150.