Anasayfa > Birikim Arşiv > 125-126 - Eylül-Ekim 1999 > Pahalı Bir Kursun Öğrettikleri

Pahalı Bir Kursun Öğrettikleri

Kemal Can | (Sayı : 125-126 - Eylül-Ekim 1999)

Marmara depreminin “merkez üssü”nden epey uzakta, tek sıvanın çatlamadığı bir yerde: Evinin önünde bir çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Anne ve babası sessiz konuşmalarla onu ikna etmeye çalışıyor. Çocuk korkuyor, eve girmiyor. Çünkü, tatil için gittiği Gölcük’te; teyzesi, eniştesi ve bir gece önce oyun oynadığı kuzeni yıkılan binanın altından canlı çıkamamış. Yeraltından gelen çığlıkları duymuş. Annesinin “kıyamet bu” dediğini, babasının isyanını görmüş. (Çocuk henüz küçük ve şimdilik sadece korkuyor.) Televizyon reyting yarışının lokomotifi Televole’nin reklamı geliyor ekrana: “Fenerbahçe’nin sempatik oyuncusu Preko, kafasında tepsi taşımış”. Televole’nin acar muhabirleri, osuruk sesi çıkartan minderlerle mankenlere şaka yapmışlar”. Ve birden ekrana deprem görüntüleri geliyor ve kocaman bir yazı: “Depremden en çarpıcı görüntüler sadece Televole’de”. (Ehh be kardeşim, mecbur musunuz lan?)

Bu yazı kaleme alındığı sıralarda, Marmara depreminin üzerinden bir ay geçmişti ve “deprem tabloları” bu ölçüde çeşitlenmişti. Hattâ, yine o günlerin en popüler benzetmesi de, “deprem”di. Başlıklarda, “7.4 şiddetinde sözler”, “Yargıtay Başkanı’ndan deprem gibi konuşma”, (Bir sismograf görüntüsü üzerine okunan) “Süper Stadyum Sarsacak” türünden cümleler yer alıyordu.

Türkiye, bir deprem geçirdi. Ne ilk ne de son. Çok ölümlü, çok acılı. İnsanı dizlerinin üzerine düşüren, çok çaresiz bırakan bir felâket. Çok insan öldü, çok insanın canı yandı, yanmaya devam ediyor. Şimdi, herkes derslerden bahsediyor. “Ders almaktan”. Ve ilk ders alındı: “felâketlerden ders çıkartmak lazım ve bunu söylerseniz biraz sıyırtabilirsiniz”. Bu ülkenin “ders programı” çok yüklü zaten. Ağır bir eğitim görüyoruz...

Ders almaya ders alacağız da; son yıllarda, kolej sınavları, üniversite sınavları derken, bütün öğrenim sistemi, test esasına göre oluşmaya başladı. Dolayısıyla, olup bitenin bütününü anlamak, bakmak değil de, sonuç şıklarının doğrusunu seçmek daha önemliymiş gibi görünüyor. İşte, “deprem dersi” de, hızla bu yörüngeye giriyor. Pratik çözüm yolları ve sonuçlar arasında, olup bitenler önemsizleşiyor. Ve bu büyük felâket, bedelini başkalarının ödediği, pahalı bir kursa dönüşüyor.

“ÇÖKEN BİR ŞEY Mİ VAR?”

Depremin hemen ardından yaşananlar için çok şey söylendi. İki gün boyunca yolların kapalı olması, telefonların çalışmaması, kurtarma ve yardım ekiplerinin ulaşamaması. Ve daha bir sürü garabet. “Devlet çöktü” manşetlerine konu olan bir sürü rezalet. “Devlet baba”ya inananlar, inanmak ve inandırmak isteyenler için, giderek silikleşen bir şey vardı gerçekten. Ama, aslında çöken bir şeyin olmadığı, sadece bir ilüzyonun dağılıp buharlaştığı çok kısa zamanda anlaşıldı.

“Devlet”in, “toplum sözleşmesi”nin bir ürünü olmadığı veya en iyimser yorumla; vatandaşlar tarafından sadece borç yaratan çok kötü bir “borç senedinin” mahsulü olduğu görüldü. Burda, sadece organizasyonluktan, gecikmekten, yetersizlikten ve su geçiren çadırlardan söz edilmiyor. Aslında, “devlet refleksi” depremin birinci saatinden itibaren yürürlükteydi ve hâlâ işlemeye devam ediyor. Demirel, hemen ertesi gün, yüzlerce kez yaptığı gibi, standart “yaralar sarılacaktır” açıklamasını yapmadı mı? (Eee daha ne istiyorsunuz?)

“Devlet refleksi” açısından tuhaf olan, Ecevit’in ilk günlerde deprem bölgesinden yaptığı; “çok kötü, ben bile kimseye ulaşamıyorum, çağrı yapıyorum ‘devlet’ buraya gelsin” yolundaki açıklamaydı. Ecevit, boş bulunup bunları söylerken, bazı bakanlar çoktan toparlanmış; “bundan sonra şikâyet edenler, laf olsun diye şikâyet ediyor” demeye başlamışlardı. Hattâ, bazı milletvekilleri kendi seçim bölgelerinde kamp kurmuş ve destek trafiğine müdahil olmuşlardı.

Onlarca televizyon kanalı, deprem bölgesine naklen yayın araçlarını götürüp, 24 saat yayına geçtiklerinde; devlet için hâlâ yollar kapalı, telefon hatları kesikti. O saatlerde, Ankara’da bir inşaat şirketinin çalan telefonu ise, devlet refleksinin hiç de uyumadığını gösteriyordu: Arayan, Sakarya vali yardımcısı. Vali yardımcısı, şirket yetkililerinden Ankara’daki evindeki sıva çatlağının hemen incelenmesini talep ediyordu. Depremin üçüncü günüydü ve şirket uzmanlarını pijamalarıyla karşılayan vali yardımcısı, tehlike olmadığına kolay ikna olmak istemiyordu.

Eğer söz konusu olan olay, bir deprem felâketi değil de, bir başkaldırı, bir yürüyüş veya bir grev olsaydı, devletin “yollar kapalıydı” türünden bahanelerle yavaşlamayacağını çoğumuz düşündük herhalde. Bu devletin, çoğu “zorluklar” altında nasıl organize olabildiğini görmedik mi? Ama ne için organize olduğu ve bu organizasyonu harekete geçiren refleksleri biraz farklı ne olmuş ki? Zaten, depremin birinci haftasında, yedi gündür ortalıkta görünmeyen polisler, sokak başlarındaki “yasak tabelalarını” korumaya başlamışlardı. Ambulanslar için açılamayan yollar, yardım konvoyları için kapatılıyordu.

DEVLETİ HİSSETMEK

Depremin ilk haftası içindeydi sanırım: Bazı köşe yazarları, emekli askerler ve birtakım aklıevvel adam, sıkıyönetim ya da olağanüstü hâl ilânı fikrini ortaya attılar. “Devlet çöktü” sözlerinin ve “organizasyon bozukluğu”nun zirve günleriydi. Üstelik, ortada standart felâket sonrası görüntüleri de yoktu (Kızılay çadırları, maiyetindekilerle bölgede teftiş yapan komutanlar).

Yıkılan donanma binasını bile, İsrail’den gelen ekiple ve sivil yardımla kaldırtan askerlerin, fazladan ne yapabileceği hemen akla geldi tabiî. Hattâ bir canlı yayınında, MHP’li Bakan Enis Öksüz, mahçup biçimde bunu söylemek durumunda kaldı. “Köy boşaltmakta mahir helikopterlerin, yardım işinde görünmediği” yabancı basında yazıldı. Hattâ, Türk Silahlı Kuvvetleri telaşla bir piar çalışması yaparak, “aslında biz vardık”ı anlatmak zorunda hissetti kendisini.

Bütün bunların ardından, sıkıyönetim ve olağanüstü hal istekleri komik duruyordu elbette. Ama bir başka açıdan bakıldığında, hiç de saçma değil: Devletin organizasyon nedeni ve onu harekete geçiren refleksler açısından çok anlaşılır bir talep bu. Herkese anladığı dilden konuşmak gerek. Yani bu devlete, “yahu olağanüstü bir hal var, tehdit var, tehlike var” demezsen ne yapsın? Dolayısıyla, Ali Kırca’nın Kemal Yavuz’a sorduğu; “askerlerin şimdi devreye girmesinin önünde bir engel mi var?” sorusunun cevabı da açık. Yani, devlet, Tanıl Bora’nın söylediği gibi bir “asayiş devleti” ise, onu harekete geçirtmek de, ancak olayı bir asayiş sorunu haline getirmekle mümkün olabilir.

Nitekim devletin aslî rolü ve organizasyon yeteneği kendisini göstermekte gecikmedi. Daha ilk hafta içinde, bazı kriz merkezlerinde, depremzedelere; “teker teker gelmeyin, komite kurun, liste yapın” türünden talimatlar verilmeye başlandı. Şimdilerde de, “hasar raporu getir, kayda gir” türünden talimatlar devam ediyor. Komutanlar da, “canı isteyen dükalık kuramaz” açıklamalarında bulunuyor. Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut’un, içeride insanlar yıkanırken, çadırkent hamamını denetlemesi de, bu düzen ve intizam arayışının ürünü olmalı. Kriz merkezlerindeki gönüllüler gönderildi, kalmakta ısrarlı olanlar da, “yetkileri alınarak” kenara çekildi. Mesaileri 17.00’da biten devlet memurları, merkezlere vaziyet ediyor.

Devlet, yıllardır iddia olunduğu gibi, “yara sarmak” ve “kucaklamak” konusunda hiç de becerikli olmadığı gibi, böyle alanlarda kontrolün elden kaçmasından da çok huylanıyor. Hattâ öylesine huylanıyor ki; depremin daha üçüncü gününde, bölgedeki bütün yerel yetkiler merkez emrine alındı (elbette bunun arkasında bazı gereklilikler olduğu kadar, önemli bir rant kontrolünün de payı yok değil). Yani sonuç olarak; “devleti yanıbaşında hissetmek” konusundaki eksiklik çok kısa sürede giderildi. Devlet şimdi bütün haşmetiyle, her yerde olduğu gibi, bölgede. Resmî raporlara da girdiğine göre; bazı güvenlikçiler de, stokları yakından “denetliyor”.

MHP’NİN ACEMİLİĞİ

“Devlet aczi” denebilecek şeylerin bir kısmı da, hükümetin beceriksizliği kapsamında değerlendirilebilir belki. Bu konuda da, MHP’li bakanların kıymetli katkılarını işaret etmek gerek. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın, Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, Sağlık Bakanı Osman Durmuş ve Devlet Bakanı Sadi Somuncuoğlu. Daha depremin ilk günlerinde, “devlet çöktü” manşetleri atılırken, bu işten en çok alınanlar, MHP’liler oldu. Çünkü, kaderin garip bir cilvesi, depremle ilgili en kritik bakanlıklar, MHP’lilerin elindeydi. Ve devlet çuvallamıştı.

Dolayısıyla, MHP’liler, her eleştirinin doğrudan kendilerini hedef aldığını düşünerek ciddi bir paniğe girdiler. İşte, başını Enis Öksüz’ün çektiği, “her şey kontrolümüz altında, bazı çevreler maksatlı eleştiri yapıyor” yolundaki açıklamalar, bu paniğin ürünüydü. Hattâ, Öksüz, işi daha da ileriye götürüp; “şikâyet eden laf olsun diye ediyor” türünden açıklamalar yapmaya başlamıştı. Sonra da, sazı Osman Durmuş aldı.

MHP’li bakanları paniğe sevkeden nedenlerden biri de; henüz bakanlıklarının icraat alanları konusunda bilgi edinememiş ve “has kadrolarını” da oluşturamamış olmalarıydı. Kendi müsteşarlarını atayamamış, eski müsteşarları ve üst düzey bürokratları etkisizleştirmişlerdi. Bu koşullarda, depremin kritik günlerinde bakanlıkları verimli olarak çalıştırmaları da imkânsızdı. Hattâ dedikodulara göre, bu bakanlardan biri, müşteşarını izinden döndürebilmek için “köşk”ün yardımına muhtaç olmuştu.

Osman Durmuş olayı ise, kendi başına bir makaleyi hakediyor aslında. Sadece, Osman Durmuş’un; “hastaneler işsiz kaldı” açıklamasına değinerek, bu konuyu geçelim. Biz, herhalde başka ülkede yaşıyoruz: Çünkü, depreme filan hiç gerek kalmadan, bu ülkede bir hastanenin işsiz kalabildiğini ve doktorların sokaktan hasta aramaya çıktığını, bugüne kadar öğrenememişiz. Bu konuda bir not da, Bahçeli’nin Durmuş’a koltuk çıkarken sarfettiği, “surda gedik açtırmayız” sözleri. (Hangi sur, hangi gedik?)

MHP’li bakanların acemiliğinin ortaya çıktığı bir diğer alan da, “prefabrik konut ve sürekli iskân” konularında aralarında anlaşamayarak, ortalık yerde birbirlerine düşmeleriydi. Toplukonut’tan sorumlu Sadi Somuncuoğlu ile, Bayındırlık Bakanı Koray Aydın, bu iki görüşün ve dolayısıyla bu görüşlerin “sonuçları”nın tarafları olarak karşı karşıya geldiler. Ancak, bu durum basit bir fikir ayrılığından öte, trilyonlarca liralık kararlarla ilgili. (Şimdilik bu kadar...)

Felâketten sonra, yardım rezaletleri, hantallık, yavaşlık ve daha bir sürü gerekçe ile; “devlet nerde?” sesleri yükseldi. Devletin orada olmaması; yardım ekipleriyle, çadırlarıyla ve belki de sadece çabasıyla, “resmî” bir gayretin ortalıkta görünmemesiydi. İlkokul resim derslerinde, “Kızılay haftası” dolayısıyla çizilen resimlerdeki gibi bir devletin ortalıkta görünmemesiydi. Ve bu seslerin en sahicileri, bizzat orada acının içindeki çaresizlikten yükseliyordu. Devlet, “yara sarmak için” ortalıkta yoktu. Böylece, “devlet enkaz altında kaldı” sözleri de zeminini buldu.

Oysa daha yakından bakılınca, devletin önceden, olay sırasında ve sonrasında hep orada olduğunu görmek mümkün. Devlet, hep oradaydı ve enkazın altında kalmadı. Zaten, “devlet” bu demek: “Enkaz yaratıp altında kalmayan şey”. İnsanlar enkazların altında kalır: Bu, bir devletin enkazı olsa bile. (Tıpkı, kamyona çarpan bir başka araba ve içinde ölenler de insan olduğu gibi.)

Devlet oradaydı, tek tek her binanın içinde, yanında veya tepesinde. Belki de şöyle bağırmak gerekiyordu; “devlet burada, işte burada” (daha bir sürü şeyle birlikte). Bu noktada dengeleyici olarak Demirel’in şu sözlerini aktarmak gerek: “Yıkılanlar yerine konur ama devlete güveni sarsarsanız onun tamiri olmaz”. (Ne kadar doğru değil mi?)

Felaketin öncesinden beri oralarda olan devletten bahsederken, zihnimizi daha geniş bir tahayyüle açmalıyız. Burada bahsedilen, suç ortaklığından başka bir ortaklık içermeyen, o lanet “sözleşmenin” diğer tarafında yer alan herkesi ve her şeyi içeriyor. Artık buna, “sistem”, “düzen”, ne derseniz deyin. İşte, o oradaydı, hep oradaydı, şimdi yine orada ve orada kalacak. Depremin ikinci gününde çalıştırmaya başladıkları fabrikalarıyla, durumu kontrol altına alan yetkilileriyle ve bölgesel rantın yeniden tanzimiyle. Belki de, hepimizi umutlara sevkeden “yardım seferberliğinin” kendisiyle bile.

1967 yılında Adapazarı’nda bir deprem oldu (Aslında Mudurnu vadisindeydi). Bir sürü bina yıkıldı, bir sürü insan öldü. İnsanlar hayatlarını ve bütün varlıklarını kaybettiler. Bir sürü insan, topraklarını bırakıp göçtü oralardan. O zamanları iyi hatırlayanlar anlatıyor; komik paralara arsalar satılıyormuş. Bir sürü insan, paralarını kapıp Adapazarı’na gitmiş, kapatmışlar arsaları. Sonra, şehir büyümüş, nüfus artmış. Kat izinleri gevşemiş. Yeni binalar yükselmiş. 30 yıl önceki enkazın üzerinden birileri zengin olmuş. Ve sonra, bir gece hepsi yine yoksul kalmış.

Özal, ’80’lerde sermaye birikimi için yeni ve cazip bir adres işaret etmişti: Kent rantı. Bu rantı verimli kullanmanın yolları da gösterilmişti. Devlet, yolunu gösterdi ve önünü açtı, “işini bilen millet” de gereğini yerine getirdi. Eskiden de oluyordu bu işler, ama işi bakanlıkta çözmek gerekiyordu. Sonra, fay hatlarının tayinini çıkartan belediye meclisleri işi ele aldı.

FELAKETE YIĞINAK YAPMAK

Depremden sonra, ülkenin felaketler karşısında ne kadar hazırlıksız olduğu konusunda bir şeyler söylendi. Felaketin karşısında hazırlıksızlık, evet; ama felaket konusunda hazırlıksızlık, hayır. Tam tersi, Türkiye felaketlere çok iyi hazırlandı. Bu başarılı çalışmanın sonuçlarını görüyoruz. Yüzyılın felaketine çok iyi hazırlandık, hazırladık, hazırladılar ve hazırdık. Patates tarlasına otomobil fabrikası kuranlara alkış tutanlar, şimdi suçlu arıyor. Gayrimenkûllerinin değeri geometrik olarak katlanırken, kat izni için belediye meclisine girenler, hırsız müteahhit peşinde. Yüzlerce felakette, binlerce insan ölürken sırtlarını dönenler, şimdi “duyarlılık” şampiyonluğuna oynuyor. (Dere yataklarına plaza kuran medya, şimdi imar sorunlarını tartışıyor.)

Bilenler söylüyor, aslında hiç de fena olmayan bir deprem mevzuatı var Türkiye’nin. Yani, Türkiye bütün felaketlere olduğu gibi, deprem felâketine nasıl hazırlanacağını, en ince ayrıntısına kadar çok çok iyi biliyor. Bir felaket nasıl hazırlanır, hangi aşamalardan geçilmesi gerekir, hepsi biliniyor. Geriye, imamın çıkarttığı seslere kulak kabartıp aportta beklemek kalıyor.

Mesela, Tüpraş felaketi. Deprem oluyor ve yangın çıkıyor. Bu rafineride yıllardır çıkmış, yüzlerce yangın gibi bir yangın. Sonra ne oluyor: “Tesisi boşalt emri geliyor” ve herkes gidiyor. Tanklar yanıyor. Söndürme çalışması yok. Gerekçe de; hiçbir öğretmenin yemediği, “dayımlar akşam misafirliğe geldi” türünden bir bahane: “Sular kesikti”. Patlasa, yeni ve eskisini aratacak bir felaket olacak. Felaket’e çok iyi hazırlanılıyor, ama zaman yetmiyor. Çünkü, gelen yabancı uzmanlar, “eee ne duruyorsunuz girin söndürün” diyorlar. Felaket yarıda kalıyor. “Üretim araçlarının güvenliği” konusunda duyarlı “sınıf bilinci” ise zaten epeydir devre dışı.

Bütün felâketler gibi, bu felaket de en çok yoksulları vurdu. “Fukaralık edebiyatı”nın yasaklandığı bu memlekette, yoksulluk kimin suçu? Yıllarca yatırımlarını buralara yığan ve insanları fabrikalarının etrafına istifleyenler, şimdi deprem gecesi anılarıyla ekranlarda boy gösteriyorlar. Fransız ortaklarının ne alicenap davrandığından veya açtıkları sivil savunma okullarından bahsediyorlar. Verimli tarım arazilerine fabrika kurmakla, komşu verimli arazilerin de, zorunlu olarak konut alanına dönüşeceğini bilmezmiş gibi, plansız kentleşmeden bahsetme yüzsüzlüğünü suratlarına yapıştırabiliyorlar. Sigortalı fabrikaları yıkılmadığı için, savaştan muzaffer çıkmış komutanlar gibi, ortalıkta salınabiliyorlar.

Türkiye, 45 saniyede gelen felaketlere iyi hazırlanıyor. Ama öyle felaketler var ki, çok daha uzun sürüyor ve belki bu felaketten çok daha insanın canına mal oluyor. Kötü planlama ve kalitesiz yapı üretimi yüzünden, bu depremde binlerce insan öldü. Peki, bu ülkede kalitesiz yollar ve çok daha önemlisi kalitesiz tenekeleri araba diye satarak, kaç kişinin ölümüne sebep olundu. Kalitesiz araba yapan “Veli Göçer”lerden, kim hesap sordu bugüne kadar?

Bugünlerde, kamusal görevi yerine getirmekle ilgili olarak en çok kullanılan sihirli cümle şu: “hayatı normale döndürmek lazım”. Devlet, zaten depremin ikinci gününde, 15 milyona kefen satmaya başlayarak hayatı normale döndürmemiş miydi? Yıkılacak evleri işaretleyip çekip giden, o evde oturanları da, kalan üç beş eşyasını kurtarmaya zorlayan ve 13 Eylül’deki artçı depremin kayıplarını eliyle yıkıntılara sokan da, aynı “akıl” değil miydi? “Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı”nı, depremin yarattığı zorunlu itirazsızlık zemininde bir çırpıda halleden de, normal bir refleksti. Kararnamelerin kolayca geçtiği bir dönemi, sırada bekleyen atamalar için kullanmak da, aynı normal aklın ürünü.

“Normale dönme”nin en önemsenen ve bu yüzden de zorlanan bir başka göstergesi de, okulların açılmasıydı. Milli Eğitim Bakanı, “bir an önce okulları açarak hayatı normale döndürmek istiyoruz” dedi. Demirel de, kendisine sorulduğunda, “ben de aynı fikirdeyim” katıkısını yaptı. Veliler korksa, çocuklar ağlasa, öğretmenler “olmaz” dese de, devlet, hayatı normale döndürme kararı aldı. Çünkü, Ahmet Taner Kışlalı’nın özlü sözünde olduğu gibi, “eğitimin amacı, devletin ideolojisine uygun insan yetiştirmektir”. Bu yüzden, sekiz yıllık eğitimleriyle çocukların kafalarına bir şeyler dürtmek için, bir ay gecikme kabul edilemezdi. Okulları açtılar ve açtıkları gün yer sallandı. Çocuklar korku çığlıklarıyla sınıflarından dışarı fırladılar.

Peki, 7-8 yaşındaki bir çocuğun iliklerine kadar hissettiği bir korkunun, yıllarca rüyalarına girecek, ruhunu esir alacak bir korkunun, normale döndürülmesi konusunda bir sihirli formülünüz var mı? Korku, en kolay farkedilen duygudur: “O gün”ün görüntüleri içindeki korkulu yüzlerde okunanlar, kolay “sarılacak” şeylere benzemiyordu. “Hayatı normale döndürmek”den, çocukları sıraya sokup, and içirmek anlaşılıyorsa, her şey normale döndü. (Umalım ki, siz hayatı “normale” döndürmeden, hayat sizi normale döndürsün...)

MEDYA ÖYKÜLERİ

Elbette, deprem derslerinin en önemlilerinden biri de medya altbaşlığı altında toplanıyor. Burda kastedilen sadece, enkaz altındaki yaralıya kendisini tanıyıp tanımadığını soran televizyon starı, RTÜK kararları, millet iş makinası diye kan ağlarken dozerlerin üstünde standup çeken muhabirler gibi küçük detaylar değil. Televole veya paparazinin deprem bölgesi faaliyetleri de değil. Kastedilen daha çok, bizim için çıkartılan dersler.

Medya konusuna girince, NTV’nin ilk bir hafta boyunca sürdürdüğü yayını, hem içeriği, hem de kalitesi bakımından ayrı bir yere koymak gerek. NTV, gerçekten çok başarılı bir yayın performansı götürdü. Tayfun Talipoğlu’nun birkaç girişimi dışında, zaten yeterince trajik olan bir olayı dramatize etmeye kalkmayan, ucuzluğa düşmeden ve yağcılık yapmadan sürdürülen bir yayındı bu. Zaten, bu yayın da, kısa sürede etkisini gösterdi ve bugün üzerine konuştuğumuz birçok şeyi, o yayınlardan öğrendik.

Fakat, depremin üzerinden bir hafta geçtiğinde, önce bölgedeki muhabirler değişti (biz yoruldukları için olduğunu düşünmüştük), sonra haberlerin içeriği. “Askerlere yakın” muhabirler bölgeye sürüldü ve elbette canlı yayın konuklarının rütbesi de yükselmeye başladı. Ünlülerin deprem anları, depremzedelerden daha çok ekrana yansıdı. Ve devlet kontrolü bir kez daha sağladı. Aslında, devletin çökmediğini de, gayet iyi anlamış olduk. Bu devlet, bir kamyona çarpmakla yamulmayacağı gibi, depremle de çökmüyor. Ya da biz çöken şeyler konusunda yanlış yere bakıyoruz.

Konuyu kapatmadan önce bir başka noktayı daha hatırlatmak gerekir. Medya daha ilk günden fahri savcılık görevini ifa etmeye başladı. Suçlular birer birer tespit edilerek ifşa edildi. “Katiller, çakallar, hırsızlar” yakalandı. Ama bütün bu faaliyetlerin çok hayırlı sonuçları yanında, gözden kaçan çok önemli bir yönü vardı. Birçoğu bizzat suçlu olanların tanıklıklarıyla verilen bu hükümlerin arkasına saklanan, çok daha kalabalık suçlu ordusu. Bir anda, bu büyük ortak suçun bütün failleri, birkaç kişinin peşini süren cadı avına katıldılar.

Deprem kursunun en önemli sonucu olarak keşfedilen müteahhitler, günah keçisi olarak sehpaya çıkartıldı. Sehpaya çıkartılan müteahhitlerin çoğu da, küçük yapsatçılar. Peki, depremden çok kısa bir süre önce gazetelerin birinci sayfalarında yayımlanan, “Demirel’in ailesi” fotoğrafındakiler, hangi işle iştigal ediyorlar? Ya da, son yılların parlayan zenginlerinin hangi meslek grubuna mensup olduğunu düşünüyorsunuz? “ANAP’lı müteahhitler” diye bir lobiyi hiç mi duymadınız?

Şimdi, bölgede trilyonlarca liralık rant el değiştirecek. Hattâ, yeni trilyonluk rantlar oluşacak. Peki, bu rant transferinde, hangi meslek grubunun etkili olacağını sanıyorsunuz? Evet, çoğu Karadenizli küçük yapsatçılara pek pay düşmeyecek, ama geçici veya kalıcı ne yapılacaksa, hepsi müteahhitlerin ağzının suyunu akıtıyor. Üstelik, mekanizmalar çok daha hızlı işliyor. Yeni yeni lobiler devreye giriyor. Daha depremin üzerinden bir hafta geçmeden hazır betoncular, sigortacılar, teknik bürolar, lobilerini oluşuturarak “iş tutmaya” başladı. Belki, şimdi müteahhit lobilerinin parti tercihleri değişir...

Sivil toplumun en organize olduğu düşünülen tarafı olan meslek odaları, bu kursa hangi önemli bilgiyle katıldı: “Mesleki denetim zorunlu hale gelsin”. “Mesleki denetim” denilen şey, bir dönem SHP’li belediyeler sayesinde bazı yerlerde uygulanmıştı ve bunun tek anlamı; odaların kasalarının dolmasıydı. Çünkü, yapılan iş, iki-üç oda profesyoneli eliyle basılan onay mühürlerinden ibaret değil miydi? Aynı mühürü, belediyeler de vurmuyor mu? Şimdi, “fırsat bu fırsat” diyerek, bu son derece basit öneriyi, hiçbir şey eklemeden yeniden ısıtmak, nasıl bir sivil duyarlılık sayılabilir? (Bunu Türkiye’de daha önceleri de gördük: Konjonktüre bağlı olarak mesleklerin politikleştirilmesi. Siyasetin profesyonelleştiği bir zeminde, mesleklere kendiliğinden politik pozisyon seçmek de normal hale geliyor.)

Bu deprem deneyi ile, uzmanlık yeniden kutsanan bir şey oldu. Daha önce varlığından bile habersiz olunan bazı uzmanlık dalları keşfedildi. Üniversitelerin jeoloji bölümleri, eski mezunları da dahil olmak üzere bütün elemanlarını devreye sokmasına rağmen, canlı yayınlara uzman yetiştirmek konusunda ciddi sıkıntıya düştü. Yıllardır söylenen, yazılan şeyler, ilk kez bulunmuş gibi tedavüle sokuldu. Sanki bütün mesele, bilgi ile ilişkideymiş gibi davranıldı. Evet, bu ülkede bilgi ile kurulan ilişki son derece sorunlu ve bunun ciddi bir maliyeti var, ama bilgi denilen şey, tek ve mutlak değil ki.

Örneğin, jeoloji, jeofizik, şehir planlama ve inşaat bilgi alanları, tarım topraklarının yerleşime açılmasının son derece yanlış olduğunu söylüyor. Fakat, ekonomi bilimi de, sanayi tesislerinin ulaşım imkânlarına yakınlığının çok önemli bir maliyet sorunu olduğuna dikkat çekiyor. Ya da, ekonomi kentleşmenin işgücü istihdamı bakımından önemli olduğunu işaret ederken, bir başka bilgi alanı göçün tetiklendiğini söylüyor. Dolayısıyla, bir şey yaparken, ya da yapmazken, hangi bilgiye bakacağınız özel bir önem kazanıyor. İşte, bu noktadan sonra da, bilginin kendisi değil, kullanımı sorunu ortaya çıkıyor. “Sistem” denilen şey de, burada kurulmuyor mu? Küçük bir soru: “Şimdi şehirlerin güvenli bölgeleri saptanacakmış. Elbette, bu bölgelerdeki arsa fiyatlarının geleceğini tahmin etmek de zor değil. Peki, buralara yerleşecek villalardan sonra, kentin yoksullarını Harran ovasında mı iskân edeceğiz?

BURADAN BİR TOPLUM ÇIKAR MI?

Deprem tablolarının en çarpıcıları, ya da en çok vurgu yapılanları, felaket karşısında “toplum”un gösterdiği reaksiyona ilişkindi. Medyada da, neye baksa “güzel gören” bazı kalemler ve sesler, “güzellemeleri”nde bu temayı işlediler. “Ne büyük milletiz?” başlıkları atıldı. Açıkçası, bunları “haklı” kılacak çok sayıda olay da yaşanmadı değil. Gerçekten, pek alışık olunmadık bir haraket oluştu. Hantal devletin aczinin ortaya çıkmasından liberalizm zaferi derlemeye kalkanlar veya felaketten 28 Şubat rövanşı ilham edenler kadar olmasa da, bu canlılık, “acaba” düşüncesini hepimizin kafasına soktu (daha önce de olmuştu).

Sonra, tablolar daha ayrıntılı biçimde görüntüye gelmeye başladı. Mesela bazı fakslar çalışıyordu: Bir jeneratör üreticisi firma, kriz merkezinden gelen ihtiyaç listelerinden ilhamla, bazı kuruluşlara şu mesajı gönderiyordu: “Deprem bölgesine jeneratör yardımı yapmak isterseniz, özel fiyat tarifemiz aşağıdadır ve yardımlarınız adresine teslim edilecektir”. Tam bu kansızlığa küfretmeye hazırlanırken, bir başka şey öğreniyoruz; deprem bölgesinde canını kurtaran bazı yurttaşlar, fahiş yövmiyelerle, ilk kurtarma işlerini yapmışlar. Öyleyse, deprem bölgesinde sağlam kalan evlerin kiralarının sıçramasına ne diye şaşıralım ki?

Böylesi tiksindirici bencillik öykülerini arttırmak mümkün. Olaya biraz yakından bakan herkesin böyle hikâyeleri var. Bunlardan en çarpıcılarından biri de, Ahmet Çiğdem’in satırları arasında yer alıyor. Ama sorun, hikâyelerin şaşırtıcı, kahramanlarının utandırıcı olması değil. Sorun; zaten geçerli olan işleyişin, burada da yine yürürlükte olmasının kaçınılmazlığı karşısındaki çaresizlik. Bu çaresizlik, en çok Tüpraş yangını sürerken benzin istasyonlarında kuyruk oluşturan lüks arabaları izlerken kendini hissetiriyor. Veya, Maliye Bakanı Sümer Oral’ın; “Türkiye ekonomik hedeflerini değiştirmedi” sözleriyle rahatlayanlar olduğunu ve hemen internetten borsayı izlemeye koşanların bulunduğunu düşündüğümüzde.

Felaketin ilk günlerinde, bu olayın ekonomik etkilerini düşünenlerin ve bu düşünceleri yazılı hale getirenlerin söylediği en beylik söz; “Türkiye iktisaden beş yıl geriye gitti” şeklindeydi. Sonra, dış yardımlar, AB kapısının aralanması ihtimali ile kotalar konusunda yumuşama beklentisi ve en fenası felaketin getireceği ekonomik canlanma hesaplanmaya başlandı. Ve daha korkuncu, bu hesaplardan olumlu neticeler çıktı...

Belki bütün bunlara, basit, bireysel, münferit ahlâki sorunlar diye bakabiliriz. Bazı duyarsızlar, kansızlar tespit edebiliriz. Onların hepsini yargılar ve başkalarını ve kendimizi beraat ettirebiliriz. Fakat, masumların ve duyarlıların hikâyelerinin içinde de benzer şeyler görünce, sanki iş biraz daha karmaşık gibi geliyor.

“NASIL YARDIM ETTİK AMA”

Kolay bir yola rota çevirerek, sadece paralı insanların duyarsız olduğuna hükmetmeye kalkacaklar için de, depremin ilk haftasındaki asker uğurlamalarına bir bakmalarını önermek gerek. Neyse, bu depremin ilginç ve üzerinde en çok konuşulan görüntüleri de, asıl olarak “duyarlılık” zemininde tezahür etti zaten.

Evet, felaketten sonra, pek alışık olmadığımız bir hareketlilik yaşandı. Özellikle depremin ilk haftasında ve felaketi takip eden haftasonu müthiş bir yardım atağı yaşandı. Yüzlerce araç, deprem bölgesine yardım taşıdı. Binlerce insan oralara ulaşmak için çabaladı. Bu gözyaşartıcı tablo, herkes tarafından alkışlandı, “büyük millet” başlıkları atıldı. Bundan, “sivil toplumun” büyük uyanışını, “zaten olan” millî hasletlerin dirilişini, “duyarlılık” patlamasını ve “toplumsal”ın yeniden keşfini çıkartanlar oldu. Bir taraftan devletin organize olamayışını yerinde tespit ederken, bir sürü topluluk da kendi organizasyon yeteneğini olay yerinde sınadı. Organize olmak, sivillik ve “toplumsal” gibi kavramlar temiz bir cila çekilerek uygun raflara yeniden yerleştirildi. Son derece mütevazı biçimde, ama iddialı ve sınırı belli (tanımlı) bir iş yapmaya çalışan AKUT’ta, hiç de talep etmediği bir misyon yüklenerek, “sivil toplum” lokomotifi imal edilmeye kalkışıldı.

Medya, depremin ilk haftasında, eski deyimle “in” olanı, yeni söyleyişle “trend”i açıkladı: “Bu haftasonu yardım yapıyoruz”. Bu işaret, elbette sahici duyarlılıklarla da temas ettiği için, büyük bir kalkışma yaşandı. Fakat, bu kalkışmayı harekete geçiren mekanizma öylesine sorunluydu ki; daha en başta, yardım için organize oluşta, tuhaflıklar hemen kendini gösterdi. Mesela; Büyük bidonlar veya tanklar alarak onlara su doldurmak yerine, şişe su göndermeye kalkışıldı. Grosmarketlerde “yardım alışverişçileri” kuyrukları oluştu. Günlerce bölgenin trafiğini altüst eden binek araçlarla, yardım sevkiyatına girişildi. Bunların arkasından da, herkesin birbirine anlatacağı “nasıl yardım ettik ama” övüncü kaldı. Hattâ iş öyle bir hale geldi ki; “aaa sen gitmedin mi?” sorularına muhatap olmak, kalın bağlanmış geniş ve kısa kravat takmak gibi bir şey haline geldi.

Bu hummalı ve şizoit kalkışmanın gerekçesini bulmakta da, insanların işini kolaylaştıran yine medya oldu: “İnsanlar yardımlarının yerine varmadığına inandığı için bizzat götürüyor”. Burada güvensizliğin önemli bir payı olduğu kuşkusuz ama bu gerekçenin yarattığı davranışın rasyonel ve fonksiyonel olduğunu söylemek de çok zor. İşin belki de şöyle bir tarafı daha var: “Öteki” ile ilişki kurmanın en “masum” ve en kolay yollarından olan, merhamet gibi son derece bencil ve otoriter bir duygunun, dolaysız biçimde karşılanması gerekir. Fitrelerini vergiden düşmeyi hesaplayanlar için, “deprem vergisi” korkusunun yardımları azaltmış olması da, bunu biraz anlatmıyor mu? Yoğun bir duyarlılık sınavından geçmiş genç kızın, televizyonlarda yeniden eğlence programlarının başlamasından sonraki bir canlı telefon bağlantısında; “’Beni duyan var mı?’ seslerinden sonra sanatçılarımızın güzel seslerini özlemişiz” diyivermesi de bir şeyler anlatmıyor mu? Böyle bir ilişkinin karşı tarafında, “yardımlara promosyon muamelesi yapan” bazı depremzedelerin; “bize ne getirdin?” sorusuyla karşılaşmak şaşırtıcı olmuyor bu yüzden.

Bir de küçük not; bazı çadırkentlerde aslında depremzede olmadığı halde kalan “sahtekârlar” olduğu söyleniyor. Acaba, meseleye bir de şöyle bakmak mümkün değil mi: “Gelip orada kalmayı göze aldığına göre, bu insanlar daha önce nasıl bir yerde kalıyorlardı acaba?”

DERSİMİZİ ALDIK

Yüzlerce eksiği olan bu resim, depremin, o büyük felaketin tablosunu, tablolarını gösteriyor. Ve yazının başında söylendiği gibi, şimdi herkes bundan “ders” çıkartıyor, “kurs” görüyor. Kendini ve herkesi burada sınıyor. Şıkları birer birer işaretliyor. Ama bu pahalı kursun bedelini başkaları ödedi ve ödemeye devam edecek. Onun için, galiba biraz daha ihtiyatlı olmak gerek...

Bu toplumun (ya da bütün toplumların), resetlenince yeniden ve düzgün çalışmaya başlayacağını gösteren bir belirtiyi, bu acılı tablodan da çıkartmak son derece güç. Çünkü, bazen doğru ve işe yarar sonuçlar verse bile, bu toplumu harekete geçiren mekanizmadaki temel sorunların hepsi aynen duruyor. Tıpkı, güzel şeyler hissedip yaptığımızda, bunları harekete geçiren mekanizmanın kendiliğinden “iyi” olamayacağı gibi.

Mesela, başta Yunanlılar olmak üzere gelen dış yardımlar ve daha da önemlisi gösterilen çabalar “Türkün Türkten başka dostu yok” hissiyatının dibine kibrit suyu döktü. (Elbette, “benzer bir şey Yunanistan’da olduğunda bu toplum ne yapardı” sorusunu bir kenara yazıyorum. Ve acaba “Türk Türkten başka birine dost olabilir mi?”) Neyse, asıl söylemek istediğim şu: “Sivil girişimcilik” meselesini, son derece daraltıcı bir “bize bizden başka yardım edecek yok” noktasına indirgeyip, kendimize tezahürat yapmak ne kadar doğru bir mekanizmayı işletir ve bu ne kadar politik bir tutum olur dersiniz?

Her gün yaşadıklarımızı, belki yoğun felâket günlerinde başka türlü algılıyoruz veya algılamaya yatkın hale geliyoruz. Bazen de, “bir şeyler yapmış/yapabilmiş olmayı” ya da sadece “tanıklığımızı” çok abartabiliyoruz. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” hükmüne, pozitif bir içerik kazandırmakta fazla aceleci davranıyoruz. Yargılanmaya başlandığını düşündüğümüz şeylerin, çok daha sırıtkan biçimde yeniden üretildiğini kaçırabiliyoruz.

Büyük felaketler, sarsıcı travmalardan sonra, umutlanmayı, biraz da övünmeyi istemenin hiçbir kötü yanı yok. Açıkcası, insana, yeryüzünde küçücük ve çok çaresiz olduğunu hissettiren böylesi bir doğa olayından sonra, böyle bir rehabilitasyon, çok gerekli de olabilir. Fakat, fazla şey kazandığını düşünmek çoğu zaman, çok şey kaybetmek üzere olmanın da eşiğidir. Bu yüzden, bu toplumun çok iyi bir sınav verdiğini, aslında gizli, müthiş potansiyelinin açığa çıktığını söylemek konusunda daha ihtiyatlı olmak gerek. Diğer yandan da, “devletin bütün kurumlarıyla sorgulandığını ve artık aynı kalamayacağını” iddia etmek konusunda da, aynı tavra ihtiyaç var. Şimdiye kadar olanlar ve olması gerekenler konusunda acele etmek gerekiyordu. Fakat, olanlar ve olacaklar konusunda karar vermek için ise tam tersi...