Anasayfa > Birikim Arşiv > 127 - Kasım 1999 > Faşist Zihniyet Dünyası

Faşist Zihniyet Dünyası

Erdoğan Özmen | (Sayı : 127 - Kasım 1999)

Latif Can, Faruk Ersan, Efraim Ezgin, Salih Gevenci, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten...

Onları resmi sivil faşistler alçakça katletti.

Onların, Kardeşlerimizin hiç eksilmeyecek anılarına

Biz, ama neyi bekliyoruz ki! Dünyamızı giderek daha da karartan, topluca mahvımıza yol açacak onca felaketi, salgını, barbarlığı ne zaman farkedeceğiz ki biz! Zalimin saltanatını, onca yoksulluğu, acıyı, zulmü, savaşları... Niye habire kendimizle uğraşır, kendimize eziyet ederiz ki! En çok birbirimizi hüsrana uğratır, birbirimizi kanatırız... Sonra, içimizi en çok acıtacak, hatırladığımızda yüreğimizi burkacak onca şeyi neden en çok birbirimize reva görürüz! İnsana, mutlak bir hakikat idealine duyulan hevesi, arzuyu düşündürten o sonu gelmez, hoyrat tartışmalar içinde birbirimizi nefessiz bırakır, döner dururuz; onca yoksunluk, çaresizlik, acı yürekleri/yüreklerimizi burada, gözlerimizin önünde en çıplak haliyle dağlarken bile! Hayalini kurduğumuz her şeyi; ezilenlerin, yoksulların, zulmedilenlerin eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli toplumunu belki de hiçbir ömre sığdıramayacağımızı bilerek, en çok bunun farkında olarak, hemen-şimdi-burada birbirimizi gözetmez, birbirimize titizlenmez, attığımız her adımda birbirimizi ihya etmez, bir diğerimizin yetenek ve becerilerini kullanma kapasitesini arttırmaya özen göstermez, birbirimizi sakinleştirmez, onarmaz, çoğaltmaz, ‘çok şükür çok şükür...’ dedirtmez, ötekinin varolma sevincini daha derinden duymasını sağlamaya çalışmaz, ve boş veririz, ama niye! Niye en umutsuz olduğumuz anda bile, her şey aleyhimizeyken, inadına, durmadan ilkelerin ve değerlerin siyasetini yapmaya cesaret etmez, hiç olmaması gereken yerde, burada, ÖDP’de birbirimizin onurunu zedelemeyi, birbirimizi ‘değersizleştirmeyi’, yüz üstü bırakmayı içimize sindirerek, en sonunda hiçbirimizi hiç yüceltmeyecek aşağılık güç stratejilerine/oyunlarına başvururuz.

Sahi, ne istiyoruz kendimizden. Belki de bizler berbat bir hipokondriasisden* muzdaribiz. Hiç iflah olmayacak hipokondriaklarız belki de: taşınması ve katlanılması güç bir benlik-değeri düşüklüğü ve benliğimizin değersiz ve hasarlı olduğu yaşantısı karşısında bir savunma işlevi görüyor hipokondriasis belki de. Yüksek bir özgüven, toplumsal ve politik sorunlar karşısında, o özgüvenle sarmalanmış bir inisyatif odağı olduğumuz ve o sorunlarla en derin amaçlarımıza ve yüce ideallerimize uygun bir biçimde başedebileceğimiz duygusu tam da birleşik, tamamlanmış ve olgun bir benlik örgütlenmesini talep eder. Çok yönlü toplumsal varoluşumuz ve eylemliliğimizle kişiliğimizdeki bütün yabancılaşmaları aşarak kendimizi gerçekleştirme ve tatmin olma kapasitemiz, ve yaşadığımız hayatı yaşanmaya değer bulma ve üretici-yaratıcı potansiyellerimizi gerçek kılma zemini sayma üstünlüğü de aynı benlik örgütlenmesine ihtiyaç duyar. Böylesi bir benlik örgütlenmesi arazları karşısında sürekli ‘bünyemizle’ uğraşmak, o ‘bünyesel’ zaafı kabul etmek belki de daha tolere edilebilir bir kanal sağlıyor bizlere. Üstelik iç dünyamızın derinlerine yerleşmiş, belki de hiç değiştiremeyeceğimizi dehşetle sezdiğimiz bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya bulunduğumuz endişesini ve acz duygusunu biz, o ‘bünyesel’ zaafımızı ileri sürerek, dahası teşhir ederek bastırıyor olamaz mıyız? Öyleyse bu sakat halimizle bağışlanmamızı dilercesine, belki de biz, o fazlasıyla dertli ve sıkıntıdan büzüşmüş halimizden marazi bir haz süzüyoruz. O eksikli ve sakat bünyemizi, inisyatifsizliğimizin, düşük assertivitemizin, pısırıklığımızın mazereti haline getiriyoruz belki.

Ya da bizler, derin bir suçluluk hali karşısında, sürekli kendimizi acıtarak bir kefaret ödüyor, o suçluluk duygusunu telafi etmeye çalışıyoruz.

Ama biz neden sürekli gecikiyor, görmüyor, sonradan akıl ediyoruz ki? Elimizdekiler yeterince açık ve uyarıcıyken neden sallanırız ki biz. Birlikte okuyalım:

“Aynı zamanda Üçüncü Dünya’nın ‘proleter ulusları’nın, ya da daha doğrusu, onların yoksullaşmış kitlelerinin ve Batı Avrupa ve diğer yerlerin ‘yeni proleterleri’nin pratikte tek bir rakipleri olduğu doğrudur: Kurumsal ırkçılık ve onun uzantıları ya da bunun kitledeki siyasal nüveleri. Ve aşılması gereken tehlike aynı: Etnik partikülarizmin ya da siyasal-dinsel evrenselciliğin kendinde özgürleştirici olan ideolojilerle karıştırılması...İşte özellikle bu yüzden bu kitap boyunca, bugün ve gelecekte dört nala giden milliyetçiliği dizginleyebilecek bir sınıf ideolojisinin yeni temeller üzerinde (belki de yeni terimlerle yeniden) inşasının koşulunun -içeriği baştan belirlenmiş- etkili bir ırkçılık-karşıtlığı olduğunu savunuyorum” (Balibar ve Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, E. Balibar s.22, Metis Yayınları, 1995)

“Modern ırk kavramının, bir ayrımcılık ve hor görme söyleminde yer alışı, insanlığı ‘üst-insanlık’ ve ‘alt-insanlık’ olarak bölüşüyle, başlangıçta ulusal (ya da etnik) bir gösterime değil, sınıfsal bir gösterime, daha doğrusu (toplumsal sınıf eşitsizliğini yaratılıştan gelen bir eşitsizlik olarak sunmak söz konusu olduğu için) bir kast gösterimine sahip olduğunu birçok ırkçılık tarihçisi vurgulamıştır... Bu açıdan ırk kavramının çifte kökeni vardır: Bir yanda aileden soylu olanların üstün bir ‘ırk’ olarak aristokratik temsili (yani gerçekte, egemenliği artık tehdit altında olan bir aristokrasinin siyasal ayrıcalıklarının meşruiyetini güvenceye almasını ve soyağacının kuşkulu sürekliliğini idealleştirmesini sağlayan mitsel bir anlatı); diğer yanda ise zaten her zaman tutsaklığa mahkûm olan ve özerk bir uygarlık kurmaktan aciz, aşağı ‘ırk’ muamelesine marûz kalan toplulukların kölelik yanlısı bir şekilde temsil edilmeleri vardır. Kan, derinin rengi, melezlik söylemleri buradan kaynaklanmaktadır. Irk kavramının, art arda gelen metamorfozlarının başlangıç noktası olan milliyetçi karmaşıkla bütünleşmek üzere ‘etkinleşmesi’ çok daha sonra gerçekleşmiştir. Şu halde tarihin ırkçı temsillerinin baştan beri, sınıf mücadeleleriyle ilişkili olduklarını göstermiş oluruz.” (E. Balibar, a.g.e., s.258-259).


Irkçılığın-faşizmin* farklı tarihsel konumlarına, serüvenine ve ırkçılık-faşizm anlatılarına baktığımızda gördüklerimizi kabaca biliyoruz: Irkçılığın-faşizmin esas olarak toplumsal bir fenomen olduğu, toplumun değişik yapılarında kurumsallaştığı, toplumdaki sınıf, cins, bölge ayrımlarını kateden bir yaygınlık gösterdiği, egemen toplumsal sınıf ve grupların özgül politik ve ekonomik çıkarlarına hizmet ettiği. Burası tamam. Ama şu da yok mu: Irkçılığın-faşizmin yukarıda anılan makro toplumsal düzeylerde gösterdiğinden daha fazla, bir zihniyet, düşünüş ve anlam dünyası olarak içimizde gösterdiği etkinlik ve etki. Faşist-ırkçı harekete özgü ruhsal patoloji her birimizin içinde yerleşik olarak vardır. Irkçılığın-faşizmin psikolojik anlaşılmasının onun sosyo-politik izahlarına ikame edilemeyeceğini, ama psikolojinin de somut bir toplumda ırkçılığın-faşizmin hangi biçimleri aldığını ve hangi biçimlerde ve nasıl yeniden-üretildiğini anlamak için gerekli olduğunu unutmamalıyız. Buradaki genel ilke şudur: Toplumsal güçler sadece yapısal-toplumsal düzeylerde etkili olmakla kalmaz, yeniden üretilmelerini ve sürekliliklerini de sağlayacak biçimde bireylerin öznel deneyimleriyle çok yönlü bağlantılara sahiptir. Toplumsal baskının en tehlikeli ve vahşi biçimi olarak faşizm-ırkçılık gücünü ve hayatiyetini biraz da bireysel psikolojimizin derinlerine kaydedilmiş olmasından süzer. “... Bir rejimin ve o rejimin ideolojisinin ardında her zaman belirli bir düşünme ve hissetme tarzı, birtakım kültürel alışkanlıklar, anlaşılmaz içgüdüler ve tam anlamıyla bilinemeyen itkiler vardır.” (U. Eco, “Ebedi Faşizm”, s.32, Beş Ahlâk Yazısı, Can Yay, çev. K. Atakay). Aslolan belki de, psikolojimizin o katmanına ilişkin kazanacağımız bir içgörü eşliğinde, o katmanın kanıtları ve belirtilerini sürekli deşifre etmek. Eğer faşizmi-ırkçılığı tam olarak anlayacak ve ona karşı yürüttüğümüz kavganın sonuçlarını garantiye alacaksak, bütün o psikolojik süreçlerin ne anlama geldiğini ve nasıl işlediğini anlamak mecburiyetimiz vardır. Şu da var üstelik:

“Günlük hayatı kuşatan ırkçılığın (ya da ona neden olan hareketin) temellerini küçük burjuvazinin doğasında aramak yerine, ırkçılığın gelişiminin nasıl olup da farklı maddi koşullardan bir ‘küçük burjuva’ kitlesi ortaya çıkardığını anlamaya çalışmalıyız” (a.g.e., s.255).


Şöyle düşünebiliriz: Özne farklı benlik alanlarından/parçalarından müteşekkildir. Söz konusu parçalar zihnimizin değişik işlevlerini yerine getirirler ve iç dünyamızda temsil edilirler. Zihinsel süreçlerde farklı güçler, arzular, ihtiyaçlar, dürtü ve endişeler, anılar kendilerine bir temsil imkânı ve alanı bularak, deyim yerindeyse ‘çoğulcu demokratik’ bir düzen halinde yapılaşırlar. Psikanaliz tam da bu anlamda, bir dürtü ve geniş ölçekli birleşik yapılar psikolojisidir. Bir dürtünün veya endişe halinin (anksiyete) şiddetini arttırdığı durumlarda ve o baskıyla iç dünyamız söz konusu çoğulcu-temsilî özelliğini ve yeteneğini kaybederek, bir katılık ve donuklukla malûl hale gelir. Benliğin farklı parçaları öteki öznelere yansıtılır ve zihin aynı zamanda temsil yeteneği olan kurucu bileşenlerinden mahrûm kılınır.

Zihnin faşist-ırkçı halini, bir insanın nasıl zalim bir faşist olduğunu anlamanın temel koşulu belki de, iç dünyamızdaki o demokratik düzenin nasıl değiştiğini ve o değişikliğin dinamiklerini anlamaktır.

“KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR”

Modern zamanlar bireyinin ruhunu en iyi özetleyen pozisyon, ben in (ego) parçalanmışlığıdır. Tam tersine olarak ya da gayet anlaşılır biçimde son kertede aynı anlama gelmek üzere, parçalanma hali karşısında bir savunma, bir sığınak gibi düşünüldüğünde bile, egonun oldukça gevşek biçimde örgütlendiği, istikrarsızlığı ve parçalarına dağılma riski göz önünde bulundurulur. Egonun, karşısında savunma işlevi üstlendiği şey, çokluk ve kaotik bir arzu içinde erime tehdididir. Şunu not etmeliyim: Burada söz konusu edilen psikanalitik bakış açısı, ve konuyla ilgilenmiş olanlar zaten bilirler ki; farklı psikanalitik teoriler/gelenekler hep olagelmiştir: Dürtü/yapı psikolojisi, nesne ilişkileri psikolojisi, ego psikolojisi, kendilik (self) psikolojisi. Her bir psikanalitik teori aslında, içinde psikanalitik tedavinin tartışıldığı-konuşulduğu farklı dillerdir. Her birisi kendi özel sözlüğü ve sözdizimine sahip bir dizi dil. Söz konusu dillerin, paylaştıkları ortak geçmiş (Freud) nedeniyle bir dizi aynı terimi kullanıyor olmaları, zaman zaman aynı/tek bir dilin farklı lehçeleri oldukları izlenimini yaratıyorsa da, bu yanıltıcıdır. Her bir psikanalitik teori o terimleri benzersiz bir dil/bağlam içinde eklemler, kendi yeni terimlerini üretir ve giderek bir tür tercüme edilemezlik özelliği kazanır.

Faşist düşünüş dünyasının hâkim unsuru, bütün karşıtlıkları, farklılığı, çokluğu tasfiye etmeye yönelik bazı özgül zihinsel düzeneklerin işlemesi ve o işlemin sonucunda sertliğini, kesinliğini ve totaliter vasfını edinen bir ideolojik zeminin varlığıdır. Söz konusu o totaliter ideoloji sayesinde faşist zihniyet, kendisini bütün insanî deneyimlerden azade kılarak, bütün olguları açıklayabildiği gizli bir hakikatin bilgisine sahip olduğunu iddia eder. Faşistin zihinsel evrenini kuran ve orada varlığını sürdüren öyleyse, modernliğin reddidir: “Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlarca paylaşılan hayatî bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkânları ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandırmak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak, Marx’ın deyişiyle ‘katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği’ bir evrenin parçası olmaktır” (Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, s. 11, İletişim Yay., 1994).

Burada bir parantez açmalıyım: J. Lacan’a göre ego, ayna evresindeki ayna imgesiyle özdeşimin sonucunda biçimlenen bir yapıdır. Tam da bu yüzden, yani kuruluş ilkesi uyarınca ego aynı zamanda, öznenin kendisine yabancılaştığı, kendisini kopyasına dönüştürdüğü zemindir. Egonun üzerinde/içinde kurulduğu söz konusu yabancılaşma çerçevesi yapısal özellikleri itibariyle paranoyaya benzer. Ya da şöyle; egonun paranoyak bir yapı arzetmesinin nedeni budur yani ego, semboliğin bir ürünü olan özneye karşıt olarak imgesel bir oluşumdur.

Egonun kuruluşuna ilişkin bu görüşleri nedeniyle Lacan, ego psikolojisi tarafından ileri sürüldüğü gibi, psikanalitik tedavinin amacının egoyu güçlendirmek olduğu fikrine tamamiyle karşı olmuştur. Ego bir yanılsamalar kertesi olduğundan, onu güçlendirmek öznenin yabancılaşmasının artmasıyla sonuçlanacaktır. Deyim yerindeyse o imgesel sabitliği nedeniyle ego, bütün öznel büyüme ve değişime, bu yüzden de arzunun diyalektik hareketine bütünüyle dirençlidir. Aynı nedenle ego psikanalitik tedaviye direncin de kaynağını oluşturur. Daha derinde/altta çelişki ve karmaşa hüküm sürüyorken egonun kişisel bütünlüğün imgesel temsili oluşu karşısında fallus,* bütün farklılığın silinmesinin ve tayin ve teşhis etmenin devasa gücü/iktidarıyla bir tamamlanmışlık, bir ‘bir ve aynı oluş’ düzeni vaadeder: “Fallus eğer terimi imgesel bir etki anlamına gelmek üzere kullanıyorsak bir düşlem (fantasy) değildir. Ne de bir (kısmi-, içsel, iyi, kötü vb.) nesnedir. Hatta sembolize ettiği organ, yani penis ya da klitoris hiç değildir..... Fallus bir gösterendir (signifier).... Gösterilenin (signified) etkilerini bir bütün olarak işaret etmek üzere tasarlanmış bir gösteren.” (Ecrits, s. 285)

Bugün iç dünyalarımızda ve hayatlarımızda yaşadıklarımız da benzer bir karmaşayı ve zıt konumlar ve uçlar arasında bir karşılıklı bağımlılığı aynı anda taşımak zorunda, aynı sürüklenmeye marûz: Bir tarafta çok renklilik, farklılık, çelişki, çokluk, akışkanlık; diğer yanda ise, katılık, tekdüzelik, hükmetme, bir ve aynı oluş, tamamlanmışlık ve tümlük arzusu ve iddiası, totalitarizm. Faşist/ırkçı zihniyet dünyasının ayırt edici vasfı; o çokluğun, çoğulluğun, farklılığın, modernliğin reaksiyoner bir biçimde reddedilmesi halidir. “Eleştirel anlayış, ayrımlar yapar ve ayırım yapmak modernizmin bir göstergesidir. Modern kültürde bilim camiası, görüş ayrılığını bilgilerimizi geliştirmenin bir yolu olarak görür. Kök-faşizme göre görüş ayrılığı ihanettir.... Ayrıca, görüş ayrılığı, çeşitliliğin de bir göstergesidir. Kök-faşizm ise, farklılığın yarattığı doğal korkuyu kullanıp abartarak görüş birliği arar. Faşist ya da başlangıç aşamasındaki faşist bir hareketin ilk çağrısı, uyumsuzlara karşıdır.” (Eco, a.g.e., s.42). Bu anlamda faşizm soy anlamıyla ve basitce bir savunma girişimi, bir tahkimat çabasıdır: Genellikle şiddete başvurarak ve saldırganlaşarak, belirsizliği tolere edemeyerek ve aşmaya çalışarak parçalanmış benliğin bütünlüğünü umutsuzca savunma hamlesidir. Kendimizi tekrar tekrar inşâ ederken dayandığımız bütün referanslar ve ‘mutlak’ hakikatler, belirsiz, sallantılı hale gelir ve görecelileşirken, ‘katı olan her şey buharlaşırken’ zayıf egonun kendisine payandalar bulmak, etrafını kuşatan çözülmeyi açıklamak için bazı nirengi noktaları ve katılıklar araması ve güçlü, mutlak olma vasfıyla donatılmış, idealize edilmiş bir bütünlük/hakikat içinde erimek yoluyla bu çözülmeye, buharlaşmaya karşı durma girişimidir. Eco’yla sürdürelim: “Kök-faşizmin ilk özelliği, gelenek kültü’dür... Özgün mesajların hepsi bir bilgelik tohumu içerir ve farklı ya da bağdaşmaz şeyler söylüyor gibi görünmeleri, hepsinin alegorik olarak bir ilksel hakikate gönderme yapmasındandır. Dolayısıyla, bilgelikte ilerleme olanaksızdır. Hakikat bir kez açıklanmış olup bu açıklama sonsuza dek geçerlidir; bizim tek yapabileceğimiz şey, bu anlaşılması güç mesajı yorumlamayı sürdürmektir” (a.g.e., s. 40-41).

Şöyle de düşünebiliriz: Kendi aleladeliği içinde bir sürü şey; yani hayatımızı mutlak ve her şeyi kapsayan bir ideolojiye bağlama, o yolla bir iç tutarlılık, bir yapışıklılık sağlama girişimleri faşist zihniyetin tohumlarını ekebilir: Zira, böylesi bir mutlaklığa/tümlüğe kavuşmanın yolu zihnin hiçbir şüphe ve belirsizliği barındırmamasıdır. Şüphe, belirsizlik, giderek özeleştiri, kendini sorgulama söz konusu ideolojik kesinliği ve sabitliği sürdürmek için mutlaka giderilmesi gereken güçsüzlük işaretleridir. Burada eklemeli; aslında tam tersine olarak, belirsizliği karşılamak ve tolere etmek önemli bir kişisel olgunlaşma dinamiğidir. “... Bu anlamda kök-faşizm, ‘irrasyonalizm’ olarak tanımlanabilir.... İrrasyonalizm, eylem için eylem kültüne de dayalıdır. Eylem kendi başına güzeldir, öyleyse hiçbir biçimde önceden üzerinde düşünülmeksizin gerçekleştirilmelidir. Düşünme, bir tür kısırlaşmadır. Bu yüzden; eleştirel tavırlarla özdeşleştiği sürece, kültür kuşkulu bir olgudur.” (U. Eco, a.g.e., s. 41-42).

Anılan o ideolojinin işaretleri ve simgeleri etrafında vukuu bulan bir eklemlenme ile faşist zihniyet (zihnin faşist hali), basitlik emeline erişir. O işaret ve simgeler Lacancı terminolojide sembolik düzenin* çok-anlamlılığınca doldurulan boşluğu/açığı istila etmeye başlar. Zihin kendi demokratik düzeni içinde kendiliğin parçalarını ve dış dünyanın temsillerini taşırken sembolik, imgesel ve gerçek her düzene bağlı fikirlerin çok yönlü hareketine katılır. Sözcükler, yani gösterenler o demokrasi içerisinde diğer sözcüklerle bağ kurmakta serbesttir. Ancak o temsili özgürlük engellendiğinde, gösterenler sahip oldukları serbestiyeti yitirir, ideoloji sembolik düzeni sabitleştirdikçe sözcükler artık ideolojik yapıda katı pozisyonların işaretleri haline gelirler. Gelinen nokta söylemin sonuna ve zihnin faşist çerçevesinin ortaya çıkışına işaret eder. (Bkz. C. Bollas, Being a Character, Routledge,1997)

“Kök-faşizm, ‘newspeak’ (yeni-dil) dilini konuşur.... Bununla birlikte, kök-faşizme özgü öğeler değişik diktatörlük biçimlerinin hepsinde ortaktır. Tüm nazi ya da faşist okul kitaplarında, karmaşık ve eleştirel akıl yürütmenin araçlarını sınırlandırmak üzere, son derece kısıtlı bir sözcük dağarcığı ve ilkel bir sözdizimi temel alınıyordu” (U. Eco, age, s.46)

Son; Eco’yu tekrar birlikte okuyalım: “Kök-faşizm, bazen sivil giysilere bürünmüş olarak, hâlâ çevremizde dolanıyor. Birisi dünya sahnesine çıkıp, ‘Auschwitz’i yeniden açmak, kara gömleklileri yine İtalyan meydanlarında yürütmek istiyorum’, dese, ne kadar kolay olurdu bizim için. Ne yazık ki, yaşam bu kadar basit değil. Kök-faşizm, en masum kılıklarla geri gelebilir. Görevimiz, onun maskesini düşürüp, tek tek her yeni belirtisine işaret etmektir - her gün ve dünyanın her yerinde.... Özgürlük ve kurtuluş, asla sonu gelmeyecek bir görevdir. Sloganımız şu olsun: ‘Unutmayın.’”

(*) Hypochondriasis: Hastalık hastalığı; kişinin sağlığı hakkında duyduğu aşırı ve hastalıklı bir kaygıyla karakterize somatoform bozukluk. Hipokondriak hasta belirgin ama muhayyel bir rahatsızlıktan (kanser, AIDS vb) şikayetçidir. Fiziksel belirtileri ve yakınmaları gösterilebilir organik/biyolojik bulgular temelinde açıklanabilir değildir ve bariz biçimde psikolojik etmenlere bağlıdır. Kişinin zihni öylesine ‘hastalığı’ ile meşgûldur ve ‘daralmıştır’ ki, bütün hayatını o meşgûliyet istila etmiş gibidir ve ilgili ‘fiziksel hastalığın’ yokluğuna işaret eden her türlü nesnel veriyi bazen de, hezeyanlı sayılabilecek bir muhakeme ile görmezden gelir. Burada hipokondriasis, kendi halimize, o halin dışavurumlarına ilişkin içgörümüzü arttıracağı umuduyla başvurulmuş bir mecaz sadece. Yoksa, her şeyden önce hipokondriasis nedeniyle hayatları zehir olan gerçek hipokondriaklara ve onların her yere yayılan, paralize edici ve hakiki kaygı ve depresyonlarına haksızlık etmek istemem.

(*) Bu yazıda ırkçılık ve faşizm esas olarak da temel zihniyet yapıları ve psikolojik güdülenmeleri bakımından birlikte, yan yana düşünülmüştür.

(*) Freud’un eseri penise yapılan göndermeler bakımından oldukça zengindir: İleri sürer ki, her iki cinsten çocuk penise büyük değer atfeder ve onların bazı insanların bir penise sahip olmadıklarını keşfetmeleri oldukça önemli psikolojik sonuçlara yolaçar. Ancak fallus terimi Freud’un çalışmasında çok nadiren görülür ve genellikle penisle eş anlamlı olarak kullanılır. Freud fallik sıfatını ise daha sık olarak kullanır (örneğin fallik evre ifadesinde olduğu gibi), fakat bu durumda da fallus ve penis arasında ciddi bir ayrım yapmaz. Zira fallik evre de zaten psikoseksüel gelişimde bir evreyi gösterir ve o evrede erkek ya da kız çocuk tek bir genital organı yani penisi bilir.

Lacan ise, genel olarak penis yerine fallus terimini kullanır. Böylece psikanalitik teorinin ilgilendiği olgunun biyolojik gerçekliği olan erkek genitel organı değil, fakat bu organın düşlem evreninde oynadığı rol olduğunu vurgulamış olur. Yani penis terimini biyolojik organ için, fallus terimini de bu organın imgesel ve sembolik işlevleri için düşünür.

(*) Lacancı terminolojide sembolik düzen, özellikle 1953’ten itibaren, çalışmasının omurgasını teşkil eden üçlü düzenden (diğer ikisi gerçek (real) ve imgesel (imaginary)) birisi olmuştur. Psikanaliz için sembolikin diğer ikisine göre önemi daha merkezidir. Hatta ‘psikanalistler asıl olarak sembolik işlevin pratisyenleridir’. Lacan sembolik düzen kavramını geliştirirken Lévi-Strauss’un çalışmalarından, özellikle de toplumsal yapının akrabalık ilişkilerini ve hediyelerin mübadelesini düzenleyen belirli yasalarla yapılandığı düşüncesinden önemli ölçüde yararlanmıştır. Sembolik düzen kavramında mübadele döngüsü özellikle önemlidir. Mübadelenin en temel biçimi bizzat iletişimdir, yani sözcüklerin mübadelesi. Aynı zamanda yasa ve yapı da dil (language) olmaksızın düşünülemeyeceğinden, sembolik esas olarak dilsel bir kertedir. Ancak Lacan sembolik düzen ile dil arasında basitçe bir eşitlik ilişkisi de kurmaz. Aksine dil, sembolik boyutuna ilave olarak imgesel ve gerçek boyutları da içerir. Dilin sembolik boyutu gösterene aittir. Yani elementlerinin pozitif bir varoluşa sahip olmadığı, ama karşılıklı farklılıkları nedeniyle kurulduğu boyut. Bu anlamda sembolik, varlık ve yokluk arasında olduğu gibi karşıtlıklar uyarınca kurulur ve varlık ve yokluk arasındaki sembolik karşıtlık şeylerin sembolik düzenden her an kayıp olabileceği ihtimalini gündemde tutar.