İktidar Alanı

Abdurrahman Arslan | (Sayı : 127 - Kasım 1999)

Bu yazı karmaşıklığına ve yeteri kadar açıklayıcı olmamasına rağmen bir kavramın siyasal/toplumsal gerçekliğini dile getirmeye çalışmaktadır. Aşağıda “İktidar alanı” olarak açıklanmaya çalışılacak olan bu kavramla anlatılmak istenen; belirli bir iktidar biçimi, devlet modelini açıklamaktan veya iktidarın nasıl kullanılacağına ilişkin olmaktan çok, “iktidar alanı” şeklinde ifade edilen olgunun “ethos”udur.

Osmanlı geçmişimizde 16. yüzyıldan itibaren teşekkül etmeye başlayan, görünürde saltanat/hilafet olarak vasıflandırılan idari ve siyasî yapının belirlediği; ya da “örfi hukuk” temelinde sınırları çizilen “iktidar alanı”, mahiyetinde kısmen askerî bir özellik taşır. Günümüzde de tanık olduğumuz etkisi tahakkümcü niteliği ile öne çıkar. Toplumsal tahayyül üzerindeki yansımaları otoriter ve denetleyici temelde süreçlendirilmiş ilişkilerde görülür. Siyaseti kendi alanına ait, kendinin sınırlarını belirlediği bir uğraş olarak anlar. Hâkim idari yapı öncelikle iktidar alanını ve onun çıkarlarını korumak misyonu üzerine kurulmuştur. Kamu hizmeti iktidar alanının gücüne ve amacına tercüme olan yer olarak görülür. Bundan dolayı daha yakın, Cumhuriyet’e geçişin ilerlemiş tarihi içinde klasik demokrasi ve ilkelerini burada bulmak mümkün olmamakta; buna karşılık demokratik taleplerin veya modernleşmenin toplumsal aktörleri olmaya heveslenenlerin, taşeronluk görevlerini unuttuklarında sık sık istirahate alınmakta tereddüt edilmediği görülmektedir. Kendisinin dikkat çeken özelliği, karşı karşıya geldiği her yeni duruma eklemlenerek gününüze kadar niteliğini değiştirmeden gelmiş olmasıdır. Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde yapılmaya çalışılan köklü değişikliklerin aslında iktidar alanı bağlamında büyük nispette “form”a yönelik kaldığı söylenebilir. Daha önemlisi iktidar alanı; karşı karşıya geldiği her yeni durumu, bu durumun öngördüğü şartlar içinde kendini yenileştirmenin bir imkânı olarak görmektedir. İktidar alanı bu haliyle Osmanlı’dan başlayıp, yeni şartların değişmeyi mecbur hale getirdiği eklemlenmeler ile Tanzimat ve Cumhuriyet’e, günümüze kadar devam eden bir sürekliliği temsil eder.

İktidar alanının toplumsal dayanağı “bulunmadığından” bütünüyle olmasa bile büyük oranda kendi meşrûiyetini bir tarikat* bağlılığında bulmuştur. İmparatorluğun kuruluş aşamasında da bu özelliğe rastlamaktayız. Fakat bilhassa 16. yüzyıl sonrasındaki Osmanlı geleneği içinde ikili bir hukuk uygulaması dikkat çeker; bir tarafta halkın hayatında geçerli olan şeriat, buna “şeriat alanı” diyoruz; diğeri de iktidar alanı olarak tanımladığımız alanda geçerli kılınmış olan “örfi hukuk”tur. İktidar alanının teşekkülünde “örfi hukuk” kadar önemli ve esas belirleyici olan tarikat menşeli bir anlayıştır. Bu anlayış ve onun kazandırdığı imkânlarla/açılımla iktidar alanı kendisi ile “şeriat alanı”, yani halk arasına kolayca “meşrû” bir ayrım hattı; diğer bir ifade ile koruyucu zırh/“ideolojik” duvar koyabilmiştir. Teşekkül sürecinden günümüze kadar gelen ve üç dönem olarak ayırımda bulunabileceğimiz zamanda da kendini emniyete almak üzere yine üç koruyucu/ideolojik zırh kullandığını görmekteyiz. Osmanlı, Tanzimat ve Cumhuriyet olarak ifade edebileceğimiz bu dönemlerin koruyucu/“ideolojik” zırhı: Osmanlı, kurucu dönem Bektaşîlik; Tanzimat, yenileşme dönemi Nakşilik; Cumhuriyet, yeniden yerleşim dönemi, pozitivizm/Kemalizm olmuştur. Buna karşılık yine aynı dönemlerde iktidar alanına karşı duran üç muhalefet odağından bahsetmek gerekmektedir. Osmanlı/kurucu dönemde iktidar alanına karşı muhalefeti suni İslâm/cami; Tanzimat döneminde, dışarıya sarkmış kendi uzantısı olarak İttihatçılık; Cumhuriyet döneminde, demokratlık temsil etmiştir.*

Cumhuriyet’le beraber meşrûiyetini modernleştirmede kuran ve bunu kendine görev edinen iktidar alanı; toplumsal zihniyetin ve ilişkilerin toptan çözülüşü ve yeniden inşâsı sürecinde sorunları olmasına rağmen ciddi mesafeler katederek günümüze kadar geldi. Ne var ki, bugün kendini kuran paradigmanın geçerliliğini yitirmeye başlayan öncüllerinin de doğal getirisi olarak ve dünyanın 1990’lardan itibaren yaşadığı hızlı siyasal, kültürel, ideolojik, ekonomik dönüşümle beraber ciddi sıkıntılarla yüzyüze gelmiş durumdadır. Bu, yüzyıllardan sonra iktidar alanı için bir çözülmeye imâda bulunduğundan; bu bağlamda çözülüş, aynı zamanda Osmanlı’nın da çözülüşü anlamına gelmektedir. Denilebilir ki Osmanlı, kuruluşunun 700. yılının kutlandığı bir zamanda, iktidar alanı bağlamında ve adı Cumhuriyet olan bir rejimde yeni çözülmeye başlamıştır.

Buna rağmen iktidar alanının kendini yeniden üretebilmesinin, kişisel kanaat olarak, hâlâ iki imkânı bulunmaktadır. Bunlardan biri demokrasi, diğeri de İslâm’dır. İkisinin de evrensel ideallerini, ilkelerini ve anlam dünyasını yalıtarak kendi “alanına” hapsetmek istediğini söyleyebiliriz. Demokrasiyi, evrensel ilkelerinden budanmış “bize uygun demokrasi” olarak; İslâm’ı da “Türk Müslümanlığı” veya “yerlilik” olarak dillendirmeye çalışması buna yönelik bir tutumun ifadesi sayılabilir. Kişisel olarak demokrasi’nin de, İslâm’ın da yüzlerce yıla uzanan deneyimleriyle bu oyuna gelmeyeceklerine inanmakta ya da en azından ümit etmek istemekteyim.

Osmanlı’dan günümüze kadar siyaset yapma ve toplumu yönetme; iktidar alanına dahil, bu alanın sınırlarını çizen ve koruyanlara ait bir imtiyaz, aynı zamanda tarihsel süreklilik içererek kendini var kılmaktadır. Bu imtiyaza itiraz eğer “adalet” ve “ahlâk” adına olmazsa, hâkim sürecin diyalektiğinin kendini yeniden üretmemesi için bugün elimizde fazla güvence bulunmamaktadır.

I

Siyasal olarak elitizm, demokratik seçilmişliğe doğrudan doğruya imâda bulunmaz; tersine seçkin bir topluluğun yönetimi veya yönetme aygıtının odağında bulunması, onu çekip çevirmesi sayılır.

Bu topluluk yönetimi, ne aristokatlar gibi tarihten gelen bir soyluluğun imtiyazıyla; ne de herhangi bir sınıfa ait olmak gibi, meşrûiyetini toplumsal bir temele dayanarak elde etmiştir. Köken itibariyle her biri farklı sınıflara ait olabilecekleri gibi, farklı yönetim veya yönetme biçimlerinin temsilcileri de olabilirler. Söz konusu “topluluğu” önemli kılan ne mensubu oldukları sınıf, ne de icra ettikleri siyasal yönetim biçimidir. Onları önemli kılan iktidara nasıl gelineceği ve iktidarın nasıl yürütüleceğine dair bilginin kendisine sahip olmalarıdır. Bu özelliklere sahip kesimi çağımızda entellektüellerin temsil ettiğini biliyoruz. Gerçekten entellektüeller kendileri gelmemiş olsalar bile, iktidara gelmenin bilgisine, yani know-how’ına sahip olmak gibi imtiyazlı bir bilgiyi taşırlar. Bu sebeple iktidar ile entellektüel arasındaki ilişki ihmal edilemez ve bu vasıfları ile “elit” bir özellik taşıdıkları açıktır.

Elitizmin modern devlet içindeki rolü ve önemi bilinmektedir. Şu var ki elitizmin, diğer bir ifade ile elitlerce oluşturulan yapının Batı-dışındaki toplumlarda pek rastlanmayan; demokratik anlamda dışa açık, geçirgenliği esas alan -sınıf değiştirmenin bir imkânıdır aynı zamanda- ve oldukça mühim saymamız gereken bir boyutu bulunur. Bununla beraber her toplumda ve siyasal yönetim biçiminde elitler, kendileriyle toplum arasına bir mesafe koyarlar ve bu da genellikle doğal karşılanır. Demokratik araçların imkânları ile kararları etkileme hususundaki kapıların açık tutulması, söz konusu mesafeyi ve meseleyi görece önemsizleştirir; fakat “temsil” meselesinde buna rağmen önem taşıdığı bilinir.

Bununla beraber son zamanlarda küresel ölçekte tanık olunan eleştirilerin yine de sözü edilen alanın daha çok şeffaflaşması ve kapsamının daraltılmasına yönelik olduğu görülmektedir. Sivil toplum tartışmaları ile bu taleplerin giderek yaygınlaştığına şahit olmaktayız. Ne var ki, bu tartışmalarda gözardı edilmemesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Günümüzde insanları artık aile, kilise ya da teritoryal temelde birarada tutabilmenin imkânı giderek zorlaşmaktadır. Bu sebeple sivil toplum temelli tartışmalar aslında bir cihetten de kavramsallaştırılmış eski haliyle iktidarın mevcut biçimine yönelik bir eleştiriyi de içinde taşımaktadır. Tartışmaların ülkemizde de sürmekte olması; getirdiği sıkıntı ve sessizleştirme çabalarına rağmen özgürlük arayışı içindeki insanımıza çok önemli kazanımlar sağlayacağı açıktır. Fakat bizdeki “elitlerin” bu tartışmalardan hiç de memnun olmadıklarını görmekteyiz ve bunun olumluluk içermeyen “bize ait” bir özellik olarak, önemli tarihsel deneyimlerle ilişkili bulunduğunu söyleyebiliriz.

Batı’da olduğu gibi ülkemizde de elitler kendilerini toplumdan ayırmaya özen göstermişlerdir. Şu var ki, bizde, Batı’dakinden farklı olan önemli bir husus bulunmakta; bizde bu ayrışmayı meşrû kılmak üzere kullanılan kültürel/ideolojik “araçlar” dikkat çekici özelliklere sahiptir. Üstelik bu araçlar, aynı zamanda toplumda oldukça sınırlı bir kesim tarafından benimsenmiş haldedirler. “Araçlar”dan neyin kastedildiği daha sonra açıklanmaya çalışılacaktır. Bunun yanında sözünü ettiğimiz kültürel/ideolojik araçlar sadece eğitim kurumları vasıtasıyla elde edilen bir imkân olmadığı gibi, o tür bir özellik de taşımazlar. Bu amaçların imkânlarıyla kurulan “dışa” kapalı bir alan; eğitim kurumlarını da içine alarak kendi dışında kalanlara karşı bir “süzgeç” ve aynı zamanda koruyucu bir “zırh” oluşturmaktır. Kendisi ile toplum arasına mesafe koyarak bir ayrışma/ayrıştırma biçiminin gerçekleştirilmesini sağlamaktır.

Batı ile mukayese edildiğinde bu ayrışma/ayrıştırma biçiminin farklı özelliği dikkat çeker. Elitizmin modern demokratik devlet içindeki rolü ve sahip olduğu “geçirgen” özelliği bilinir. Ne var ki, bu durum Osmanlı’dan gelip Cumhuriyet sonrasında devam ettiği üzere; bizde, iktidarı “dışarıya/demos”a karşı korumak gibi bir özelliği sürdürmesiyle dikkat çekmektedir. Burada sözü edilen “özellik”, zaten dikkat çekmek istenen meselenin bizzat kendisidir. Bundan dolayı burada yönetme veya yönetim biçimi; devlet, devlet biçimi veya iktidar; elit veya elitizm sözcüklerini kullanmak gerektiği düşünülmemektedir. Bunlar yerine daha açıklayıcı olabileceği varsayılan, “iktidar alanı” kavramı kullanılacaktır.

Ne var ki, “iktidar alanı” kavramı ile; bu kavram dışında kaldığı düşünülen insanları, yani “halkı” savunmak gibi bir amaç güdülmemektedir. Bir tarafta halk ya da sulandırılmış haliyle “halkımız”; diğer tarafta da elitler/elitizm kutupsallığı içinde; halktan, onun istek ve taleplerinden veya sağcı anlayışın sıkça ve bir kurtuluş ümidi olarak ifade etmeye çalıştığı gibi, aydın “despotizminden”; ya da “halkın değerlerine yabancı aydın” retoriğinin dışında bir anlatım/niyet bulunmaktadır. Dolayısı ile burada, elitizmin/seçkinciliğin tahlil veya eleştirisi söz konusu değildir. Söz konusu olan “iktidar alanı”nın Osmanlı’dan günümüze kadar sürüp gelen devamlılığına bir vurgudur.

II

Türkiye’de “iktidar alanı”nın tarihi, her ne kadar kodifiye edilmiş bir baskıcılığı temsil ettiğinden dolayı öyle görünse de, Cumhuriyet’le başlamaz. Cumhuriyet dönemi iktidar alanının yeni şartlar karşısında eklemlenerek gelen günümüzdeki devamını temsil eder.

Çok partili bir rejim olarak Cumhuriyet döneminde iktidar alanı, hâkim “ideolojik zırh”ın paratönerliğinde kendini korumak ve yeniden üretmek gibi bir imkânı kullanmaktadır. Sahip olduğu otoriter ve tahakkümcü yapısını, yaşamın denetimini el altında tutuşunu; toplumu modernleştirmek “misyonu” ile perdelediğini söyleyebiliriz. Özerk bir alanın varlığına müsaade -etmediğinden değil- edemediğinden, karşımıza aşırı bürokratik ve merkeziyetçi özelliği ile çıkmakta; soyut ve aşkın bir “devlet”e sürekli vurgu/göndermede bulunmaktadır. Öte yandan Cumhuriyet döneminde toplum katlarından geldiğine tanık olduğumuz tepkisellik de, aslında bizzat “şeriat alanı”nın “lağvedilmesinden” ve bu alanı; “iktidar alanı”nın doğrudan denetleme isteğinden kaynaklanmıştır. Osmanlı yapısı içindeki toplumsal düzlemde geçerli olan şeriat alanının ortadan kaldırılması; aslında Cumhuriyet’e eklemlenmiş iktidar alanının artık herhangi bir muhalefet odağı kalmadığından, kendini daha özgür bir tarzda ifade etme imkânına kavuşmasıdır. Halbuki, Osmanlı geçmişinde hâkim yapılanma iktidar alanı için böyle bir imkânı kolayca vermemişti.

Osmanlı’nın kuruluş başlarında mutlak bir otoriteden çok, tarikat anlayışı ve bu hususta bilgi sahibi olan insanların ortak katkıları ve desteklerinin oluşturduğu bir yapıdan bahsetmek mümkündür. Fakat süreç, bilhassa İstanbul’un fethinden itibaren otoritenin, başta sultan olmak üzere ondan sonra gelen tek tek şahıslardan çok; kendi içsel hukukunu da var eden, dışarıya kapalı bir “tüzel kişilik”, “iktidar alanı” olarak tanımlanabilecek yapıya evrilmiştir. Bu yapının günümüz Cumhuriyet döneminde de kendini belli eden en açık özelliği otoriter ve tahakkümcü olmasıdır.

“İktidar alanı”nın teşekkül sürecinin İstanbul’un alınışı ile başladığını söyleyebiliriz. Fetih sonrasında Bizans geleneği bilhassa yönetim ve saray kültürü üzerinde etkili olmuştur. Ne var ki, bu tarihten itibaren “devlet bekası” da temel kaygı olarak öne çıkmaya başlar. İktidar alanının teşekkül etmeye başlama süreciyle eşzamanlı olarak “din”in de öncelik sırasını kaybettiği görülür. 16. yüzyıldan itibaren teşekkül etmeye başlayan “iktidar alanı” içinde din adamlarının statüsü de aşağı sıralara iner. Aslında bu değişim “reel” alanın “ideal” karşısında galip duruma geçmesidir. Diğer bir anlatımla bu, Müslüman ümmetin uzun tarihsel tecrübesinde zaman zaman tanık olunan bir olay, yani “güvenliğin” “ilkeye/adalete” tercih edilmesiydi. Hâkimiyete ilişkin bu dönüşüm sürecini Müslümanların geçmiş deneyimlerinin farklı şartlar içinde bir benzerinin tekrarı olarak görmek de mümkündür.

İdeal olanın, yani adaletin güvenliğe tercih edildiği bir değişim de padişah/sultan; Zilullah, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi temsilindedir. Muhalefet edecek herhangi biri; “düşman-ı din-ü devlet”, yani din ve devletin düşmanı olarak nitelendirilmeye başlar. İktidar alanının merkezinde bulunan padişahın “din” ve “devlet” ile özdeş kılınarak tekil hale getirilmesi, iktidar alanı için iki kolaylaştırıcı imkân olmuştur. Biri, iktidar alanının tekil hale getirilerek yönetimin kolaylaştırılması; diğeri ise, bu kolaylığı sağlayacak bir “arac”ın, bu alan için istikrarı mümkün kılacak olan “örfi hukuk”un geçerli kılınmasıdır. Süreç içinde padişah/halife giderek soyut bir misyon üstlenmiş -II. Abdülhamit’le halifelik misyonunun somutlaştırılmaya çalışıldığı görülür-, iktidar alanı içindeki işlev ve mevki için meşrûiyeti tamamlayan parçalardan biri halini almıştır. Dolayısı ile deli ya da çocuk yaşta bu göreve getirilmeleri sorun olmaktan çıkmıştır.

İktidar alanı toplumun sadece küçük bir kesimine münhasır kılınmıştır. Bütün sistem imparatorluk haline dönüştükten sonra devşirmeye dayandırılır. Kendisi için ihtiyaç duyduğu “katılımın” yol ve imkânını devşirme mekanizması içinde çözmeye çalışmıştır. Katılımın hangi kesimden olduğu önem taşısa da; katılımı mümkün ve meşrûlaştırıcı imkânların hangi kesimlerde elde edilebilir olduğu önemli bir husustur. Söz konusu meşrûiyet iktidar alanı ile özdeşleşebilmenin hem imkânı hem de güven bağlamında garantisi sayılmıştır. Devşirme Müslümandır, ama söz konusu güvenirliğin garantisini sağlayan bir “tarikat”a mensuptur. Bu durum modernleşme süreçlerinde de farklı bir tarikat değişikliği ile devam etmiştir. Tarikat mensubu bu insan, sonra da geliri toplayan ve dağıtan iktidar alanının maddi imkânlarından pay alacak, örfi hukuktan dolayı güvencesi olmasa da mülk sahibi olacaktır. Bu yapının devamlılığı içinde devlet gelirinden pay almanın mümkün yolu, iktidar alanı içinde veya bu alan çevresinde bulunmaktan geçmiştir.

İktidar alanı için profesyonelliğin gerekli ölçüsü bu alana ilişkin “koruyucu zırh/“ideoloji”, yani başlangıç ve sonraki dönemde tarikata “ait” olmaktır. Hayatın pratiğinde de görünür kılınması istenen bu aidiyet, söz konusu alana katılacak insanın “toplumsallaşmasının” esası olarak görülmüştür. Bu alanı ve bilhassa onunla dışarıdan ilişki içinde olanlar öncelikle yaşam tercihleri ile sınanarak bu yakınlığı elde ederler. Alan, kendine has bir “yaşama” sahip olurken, eşzamanlı olarak ona dahil olanlara da güç ve servet imkânı sunar.

İktidar alanının tasvip ettiği toplumsallaşmadan geçen kesimlerin onunla kurmuş olduğu ilişki, aynı zamanda servet/güç/mevki dağılımının önemli araçlarından birini teşkil eder. Toplumsallaşmanın biçimi ile sadakat aranan ölçülerin başında gelir. Bilhassa Batı’ya tanınan imtiyazlarla gelişmeye başlayan ticari ilişkilerde belirleyici konumundakiler; yine iktidar alanının imtiyazlı insanları olmuştur. Dışarı ile ticaret yapma; dışarıdaki firmaların temsilciliğini alma hakkını ellerinde bulunduran bu kesim, Pera’daki ticaretin imtiyazlı ortaklarıydılar. Servet edinmenin kolay yolunun Cumhuriyet döneminde de aynı ilişkilerle sürdürüldüğü görülür. İstanbul’da iş yapmak isteyen her yabancı firma öncelikle güvenli biri ya da bir yeniçeri ağası ile kurulacak ortaklığın bu işi kolaylaştırdığını bilmekteydi. Nitekim Patrona Halil Ayaklanması’ndaki isteklerden birinin, “Sadrazam” ve “Ağa”lardan, dışarı ile iş yapma hakkının ellerinden alınmasıdır. Bu durumun moda deyimi ile “komprador burjuvazi” olarak Cumhuriyet’te de devam ettiğini; servet sahibi olmanın iktidar alanına olan yakınlığın ve sadakatin araçsal imkânları ile belirlendiğini söyleyebiliriz.

Öte yandan “örfi hukuk” bu alana aidiyetle elde edilmiş veya verilmiş herhangi bir servet/güç/mevki’nin, hattâ bunların sahibi durumundaki insana ait hayatın sürgit garanti altında olmadığına her defasında imâda bulunmuştur. Fakat güvensizliğin getirdiği bu istikrarsız durumun, Tanzimat yenileşmesi ile ortadan kaldırılarak yeni şartların gerektirdiği bağlamda görece bir istikrara kavuşturulduğunu söyleyebiliriz.

III

İktidar alanı veya onun teşekkül süreci kendi dışında ama yine kendi kontrolünde olan başka bir “alan”ın; halka ait, onun hayatını idame ettirdiği bir alanın varlığını da birlikte anmayı mecbur hale getirmektedir. Sözü edilen alanlara ait hususiyetleri, önemli ayırıcı vasıflarından biri olan hukuki ilkeler cihetinden ifade edersek; ilkinde, Kur’an’ın “örf”e yaptığı olumlu vurguya dayanarak temellerini örfte bulduğu varsayılan “örfi hukuk”; ikincisinde ise, halkın hayatını sürdürdüğü alan olarak “şer-i hukuk” geçerli olmaktaydı. Bundan dolayı iktidar alanı ile örfi hukuk, halka ait alanla şeri hukukun birbirlerinin yerine kullanılmaları zaman zaman söz konusu olabilecektir.

İktidar alanı aşırı merkezileşmiş bir yapı olmak hususiyeti taşır. Devlet kavramının özerkleşmesine sürekli vurgu yapar ve bunu da hâkim “söylemle” sağlamaya çalışmıştır. Kendi iç dokusunu hassas dengeler üzerine kurmuş; ne var ki, bu dengeler, gerektiği zamanlarda, herhangi bir müdahaleye imkân verecek ve meşrû kılacak olan “örfi hukuk” ile tahkim edilmiştir. Aslında bir cihetten de kendi iç yapısı örfi hukuk ile istikrarsızlaştırılmış ve bundan dolayı iktidar alanı olma özelliğini kazanmıştır denebilir. İktidar alanı söz konusu hukuktan sağladığı imkânla hiyerarşi içinde dikey örgütlenmiş yapısı yanında; şeriat, öngördüğü adalet ilkesiyle kendine ait toplumsal alanı yatay örgütlenmeye tâbi tutmuştur. Bu yapı içindeki farklı hukuk uygulamaları, iktidar alanı ile halkın birbirlerine karşı sınırlarını ihmal etmemeye “özen” gösterdikleri halde, zaman zaman ihlâllerin “neye karşılık” geldiği bilinmektedir. Bu sebeple 16. yüzyıldan itibaren toplumdan kaynaklanan bütün hak talepleri iki kategori içine alınarak “hal” edilmeye çalışılmıştır. Siyasî/düşünsel düzeyde olanların tümü, dini dinle değiştirmek anlamında “zındıklık”; eyleme dönük bir gösteri olarak tezahür edenler de “celali” olarak tanımlanmışlardır.

Bununla birlikte yetki ve uygulamada her şeye gücü yeten yapısına rağmen; uygulamanın, uygulanacak alan ile -şeriat’ın alanı- en azından formel düzeyde bir uyum göstermesine de gerek duyulduğu bilinmektedir. Bundan dolayı Şeyhülislâm’lık kurumu -bilhassa 16. yüzyıldan itibaren- bu ihtiyaca cevap veren konumu ile dikkat çeker. Bunun yanında İslâmî yönetim biçiminin “halifelik”ten kaynaklanan otorite yetkisi, halifeden çok “iktidar alanı”nın kendisiyle özdeş hale getirilerek işlev görmüş olur. Bu bağlamda iktidar alanı ciddi şekilde dinî meşrûiyetle donanmıştır; görevi dış düşmana karşı “cihad halindeki otorite”dir; korunmak ya da alınmak istenen netice ise “devletin bekası”dır.

Burada millet “iktidar alanı”na indirgenerek devlet ile özdeşleştirilmiştir. Devletin korunması -kendisi için güvenlik- birincil öneme sahip olduğundan; formel düzeyde iktidar alanına katılımın amacı devletin korunması olmakta; korunma, öncelikle askerî bir kavramın kendisi olarak yeniçerilikte somutlaşmaktadır. Ne var ki yeniçerilik, sadece savaşa katılmak, cihad etmek değildir; her şeyden önce iktidar alanına ait güçtür. Osmanlı geleneği içinde oluşmuş “iktidar alanı” ve “şeri alan” ayrışımında devletin korunması, aynı zamanda iktidar alanının korunması olarak anlaşılmıştır; bu ise iktidar nimetlerinden pay almak demektir. Devlet işlerinin sözü edilen alanla özdeş hale gelmiş olması veya bu alanın hudutları dahilinde yerine getirilmeye çalışılması; toplumun, yani şeriatın alanına yönelik kendinden kaynaklanacak müdahaleleri de sınırlamıştır. Fakat gerçekleşen bu ayrışma, iktidar alanının kendi meşrûiyetini de açıkça tartışma dışı tutmasına imkân vermiştir.

Sözünü ettiğimiz ayrışmaların kaçınılmaz hasılası olarak tarihsel süreç içinde iktidar alanının siyasal bilincinin kökleri hem şeriattan, hem de toplumdan “kopuk” -ya da zayıf- olmuştur. Şu var ki, burada vurgulanması gereken önemli bir husus bulunmaktadır. İktidar alanına dahil olabilmenin gerektirdiği ön şart tarikat aidiyetidir; bu ise örfi hukuka serbestiyet ama şeriat alanından az da olsa farklılığı ifade eder. Ne var ki, bu durum iktidar alanının “şeri” veya “etnik” bir kimlik taşıdığı anlamına gelmez. Buna rağmen kopukluk düzeyinde seyreden cılız ilişkinin zorunlu modernleşme süreçleri öncesinde had safhaya varırken; modernleşme çabaları ile beraber yeniden formel düzeyde tamirine çalışıldığı görülmektedir. Hatırlatılması gerekir ki, bu durum bütünüyle ve doğrudan bir kopuş ve yabancılaşmayı haklı gösterecek bağlardan yoksun olma anlamına gelmemektedir. Zaten iktidar alanı da bir güvenlik meselesi olarak bu önemli noktanın farkında olduğundan gerekli meşrûlaştırıcı araçlara süreklilik kazandırmayı ihmal etmemiştir. Önemli sayılabilecek esas nokta, iktidar alanının elinde bulundurduğu güç yapısının kendini koruma biçimi; bunun toplumsal ethos bağlamında uygunluğu ve meşrûiyeti meselesidir. Zira iktidar alanının kendi tekil mantığı cihetinden ilke ve ilkeli olmak ikincil önemde sayılmış; ilke yerine güvenlik meselesi daima birincil sırada yeralmıştır.

IV

Batı karşısında alınan yenilgiler ve Batı’nın ciddi bir güç olarak ortaya çıkması, “iktidar alanı”nı, kendisinin ciddi şekilde çürümüş olduğunu istemeden de olsa kabul etmek zorunda bırakmıştır. Şu da bir gerçektir ki, bu alan kendini güvence altına aldığına emin olmadan reform yapmayı düşünmemiştir. Değişimin/Batılılaşmanın bu alan içinde ve sarayın bizzat kendisinde başlamış olması, toplumu “temsil” etme bağlamından bakıldığında oldukça farklı bir tavır şeklinde görülebilir. Ne var ki, içine düşülen bu çaresiz dönemde, “devletin kurtarılması” meselesi iktidar alanı tarafından yapılmış, daha sonraları bayağı işlev görecek önemli bir kavram olarak ortaya çıkar. Bununla beraber yenileşme şeklinde tanımlanacak ve alınmasını öngördüğü yeni tedbirler doğal olarak ciddi sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Yenileşme/modernleşme dönemi ve sonraki süreçlerde iktidar alanı içinde yeralan aktör güçlerin birbirlerini tasfiyesi zorunlu hale gelirken, terörü bir araç olarak kullanma alışkanlığı edindikleri dikkat çeker. Bu durumu yeni/modern fikirlerin oluşturduğu kutupsallaşmalar olarak görmek mümkündür.

Toplumun imtiyazlı kesiminde hâkimiyet sahibi olan tarikatçılık, 19. yüzyıldan itibaren başlayan modernleşme çabaları sebebiyle etkisini kaybetmeye başlar. Yapılan siyasî reformlar ve meşrûtiyete geçiş çabaları, iktidar alanını aynı zamanda yeni fikirlere ve yeni oluşumlara kendini de korumak üzere uzlaşmaya açmıştır. Bu yüzyılla beraber ortaya çıkmaya başlayan yeni güvenlik ve eğitim anlayışı, bu alan için yeni arayışlara tümüyle kapı açmak mecburiyetini getirmekteydi. Batı ile kurmuş olduğu temas neticesinde iktidar alanı öğrendiği bilgiyi/kurumları kendi alanını güçlendirmek için ithal eder ve kullanırken; eşzamanlı olarak modern düşünceyi de kendi alanı içine katarak meşrûiyet kazandırmış olmaktaydı.

Kendini restore etmek üzere giriştiği faaliyetlerde; Batı ile karşılaşmanın askerî bir mesele olarak anlaşılmış olması onu, önceliği güvenlik ve eğitime vermeye sevketmiştir. Yeni güvenlik ve savaş kavramına uygun düşecek yeni ordu kurma faaliyetleri yaygınlaşırken, alanın kendi içinde de yeni tepkiler oluşmuştur. Ne var ki, kurulmakta olan yeni ordu/ordulaşma süreçlerinde, yine çoğunluğunu iktidar alanını teşkil edenlerin çocukları/yakınları oluşturmakta gecikmez. Yeni ordu(laşmanın)nun yeni bir tarikat tercihiyle birlikte anılması dikkat çeker. Modern ordulaşma döneminde tarikat olarak bu defa Nakşilik; yeni koruyucu zırh/“ideoloji” olarak iktidar alanının yeni tercihini yansıtmaya başlar. Daha önce pek tanık olmadıkları nispetteki yardım ve teveccühü Nakşi dergâhlarının bu yeni dönemden itibaren görmeye başlamış oldukları söylenebilir.

Yeni tarikat tercihinin yanında modern eğitim sistemi ile beraber eğitimin yaygınlaştırılması meselesi de dikkat çekicidir. Yeni eğitim kurumları ihdas edilmek üzere iktidar alanı, 1855 yıllarında kendisi için “Rüşdiye”ler açar; fakat bunlar daha sonra askerî okullara dönüştürülmekte gecikmemiştir. Devleti kurtarmak adına yürütülmekte olan bu çabaların Cumhuriyet döneminde milli savunma ile milli eğitimi özdeşleştirecek düzeye vardığı görülür; fakat bu önceki yapıya göre farklı sayılabilecek bir husustur. Öte yandan topluma öncelik vermeyen tahakkümcü bir anlayışla modernleşmenin askerî/siyasî/kültürel kurumlarını devleti kurtarmak için ithal etme çabası; bir cihetten de iktidar alanının yeni durum karşısında yeni araçlar/kurumlarla kendini takviye etmesi olarak neticelenmiş, toplum karşısında güçlenmiştir.

Yenileşme/modernleşme sancılı süreçler öngörmüş olsa bile, aynı zamanda iktidar alanı için kullanabileceği yeni imkânlar sunmakta gecikmemiştir. Modernleşmenin kendisinden kaynaklanan merkezi otorite ve idare talebi, iktidar alanı için yerel otoritenin merkeze tâbi kılınması gibi aradığı fırsatı vererek kendisini rahatlatmıştır. II. Mahmut ve sonrasındaki yenileşme çabaları iktidar alanının güçlendirilmesi; merkezi idare ve denetimin arttırılması ile koşut gitmiştir. Taşrayı modern anlamda yönetmek üzere 1864 yılında yeni bir sisteme geçilirken, bu sistemin merkezi özelliği dikkate değerdir. Nitekim sistemin öngördüğü uygulama ile iktidar/yönetim, yerel/esnaftan alınarak merkeze devredilmekle neticelenmiş olur. Bunun yanında İslâm şeriatının, Batılı hukuktan esinlenerek kodifiye edilmeye çalışılması; deyim yerindeyse, aslında şeriatın “merkezileştirilerek” Mecelle’de tekil bir otoriteye dönüştürülmesi, eşzamanlı olarak ictihad’ın -kaynak bağlamında- imkân ve kapsamını daraltmıştır. Daha önemlisi bu durum iktidar alanının artık bundan böyle “şeriat alanı”na yönelik taleplerini ve giderek açık müdahalelerini “meşrû” hale getirmiş olur. Bu anlayış ve düzenlemelerin iktidar alanına, daha sonra geçilecek ulus-devlet yapılanması için kolaylaştırıcı bir imkân olduğu açıktır. Öte yandan modernleşme girişimleri ve yeni düzenlemelerle iktidar alanının kendini yeniden inşâ çabasının İslâmî hayat biçimini var eden “bağlama” yönelik baskısı, bu bağlamın siyasal iktidara yönelik doğrudan taleplerini de kışkırtmıştır. Bunun “iktidar alanı” ile “şeriat alanı” arasındaki mevcut gerilimi giderek ciddi şekilde arttırdığını; artışın Cumhuriyet döneminde daha görünür bir hal aldığını söyleyebiliriz. Fakat bu, medeniyet/çağdaşlaşma söylemi ile iktidar alanı tarafından -önceki “Celali” ve “Zındık”lık gibi- mürteci/tarih-dışı’lık olarak ilan edilmekte gecikmez.

Batı karşısında içine düşülen durum ve bunun devletin kurtarılması şeklinde dizayn edilmesi; iktidar alanı için yeni bir “medeniyete” geçmekle hem bu durumu aşmak, hem de kendini güvenceye almak mümkün olacaktır. Nitekim 1839 yılında “Medine”den hareketle ve “kıble’yi de “arkada” bırakarak fazla zorluk çekilmeden “medeniyet” kavramının türetildiği görülmektedir. Artık bir din olmaktan çıkıp bir uygarlık olarak anlaşılmaya başlanan “eskisinin” terkedilerek yeni bir uygarlığa geçme isteği ve çabası; aslında bir cihetten de iktidar alanının işgal ettiği konum ile toplum arasındaki ilişkisini “muhafaza” etmeye imkân vermiştir. “İktidar alanı” ile “şeriat alanı” arasındaki ilişkinin burada yeniden üretilmesi ve tesisi olarak bir “muhafaza”dan bahsedilmektedir. Toplumla/halkla arasındaki ilişkiyi tehlikeye sokmaması, kendisi için herhangi bir mahiyet değişikliğini öngörmemesi, iktidar alanının bu yeni medeniyete eklemlenmesini kolaylaştırmıştır. Nitekim Batı’ya karşı girişilen mücadele ve savaşların nihayette “kurtuluş” olarak adlandırılması, iktidar alanının beklentilerini de karşılamıştır. Bu alan kendi güvenliğini garantiye alırken, savaş sonrasında herhangi bir tereddüte mahal kalmadan yeni bir medeniyete geçmenin gerekli bütün şartlarını düne borçlu kalmaksızın elde etmiş oldu. Geçiş, kendisiyle beraber yeni bir meşrûiyet zemininde, şimdinin gerektirdiği şartlara göre yeniden inşâyı mümkün kılmaktaydı. Böylece Cumhuriyet’e geçiş kendisiyle birlikte getirdiği bütün değişikliklere rağmen, iktidar alanının eşzamanlı olarak yeni duruma eklemlenerek sürekliliğine imkân sundu. Bununla Osmanlı “iktidar alanı”nın kırılmaya uğramadan devamını, siyasal rejimi ve siyaset yapmayı kırılmaya uğratarak sağlamış olmaktaydı.

V

İktidar alanı için sultanlar hattâ gerektiğinde halk da değişebilir, fakat alanın otokrasisi değişmeden sürmesi gerekmiştir. Nitekim 1918 yılının korkunç yenilgisine ve 1924’te başlayan yeni dönemde rejim ve yönetim biçiminin felsefesi ve buna ilişkin araçları/kurumları değişmesine rağmen iktidar alanı varlığını yeni duruma eklemlenerek sürdürmüştür. Eklemlenmeyle beraber durumun öngördüğü şartlar ve hedefler bağlamında ve yeni bir misyonla kendini dönüştürmenin yollarını aramıştır.

Aradığı güveni bulduktan sonra; değişen dünya şartların getirdiği dayatmanın bir hasılası olarak, iktidar alanı iki önemli değişiklik gerçekleştirmiştir. Bunlardan ilki, I. Dünya Savaşı’nın doğurduğu şartlar içinde imparatorluğun tasfiyesine karar verilmiş olmasıdır; ikincisi, değişen dış şartların gereği olarak bu alan içinde -ve Tanzimat’ın devamı olarak- yeni yapılanmalara ihtiyaç duyulmasıdır. Gerçekleşmesi zor olacak yapılanma iktidar alanı için ilk sayılmaz. Tanzimat dönemi değişiklikleri bu işin sancılı başlangıcı, fakat aynı zamanda kendini yeniden üretmenin deneyimi olmuştu. Dolayısı ile iktidar alanına yine kendisi tarafından müdahale etmek ne ilk ne de yeni bir girişim olmaktaydı. İktidar alanı “İmparatorlaşma” süreci ile beraber -örfi hukukun imkânlarıyla- müdahaleci bir geleneği de buna koşut olarak oluşturan bir özelliğe sahip olmuştu.

Cumhuriyet’e geçişle beraber iktidar alanı içindeki önemli bir aktör/sembol yeralmamıştır. Padişah/sultanın yokluğu, “hilafet”in meclisin şahsında devam ettiği -1922 Heyet-i Umumiye kararlarında” Türkiye devleti makamı Hilafet’in istiratgâhıdır” denmekteydi- şeklindeki tartışmalarla “kolayca” çözüme kavuşturulmuş olması, yine bizzat iktidar alanının buna karar vermiş olmasıdır. Cumhuriyet dönemi öncelikle şeriat alanının dönüştürülmesi ve halkın yeni tür bir sosyalleşmeye tâbi tutulması olarak dikkat çeker. Yeni siyasal ve kültürel kurumların imkânları ile yeni bir yapılaşmaya girerken, İslâm’ı “devletleştirerek” kendi bünyesi içine almış ve onunla önceden devam edip gelen zayıf ilişkisini de koparmıştır. İlişkinin koparılması aslında iktidar alanının otoriter/tahakkümcü hususiyetinin bütünüyle özgür hale gelmesidir. Kendisini hiç kimse karşısında sorumlu tutmayan, bunun yanında her defasında kendini haklı bulan bir yönetme anlayışını yaygınlaştırmak bundan sonra mümkün hale gelmiştir denebilir.

Bu dönemde eksik kalmış merkezileşmenin -totaliter yapılaşmanın- tamamlanması ve laiklik için “şeriat alanı”nın, şeriatten boşaltılması böylece iktidar alanının kontrolüne verilmesi gerekmiştir. İdari düzenlemeler ile din, iktidar alanının “koruyucu zırh/ideolojisi” ile çatışmayacak şekilde devletleştirilirken şeriatın alanı ortadan kaldırılmış; Kemalizm/laiklik sadece iktidar alanının değil, aynı zamanda şeriat alanının da belirleyicisi olmaya başlamıştır. Önceki dönemde tarikat halkın onayının alınmasının bir imkânı/bağı sayılırken, bu dönemde iktidar alanının laik/pozitivist, zırhı/ideolojisi bu onaya gerek duymamıştır. “Devleti kurtarma”nın tek imkânı olarak görülen modernleşme, ihtiyaç duyduğu “onayın” kaynağını değiştirmiştir. Bundan böyle iktidar alanı tarihten getirdiği temsil görevi ile artık “cihad halindeki otorite/şeriatın” değil, “modernleşmenin” temsilcisidir. Laiklik, iktidar alanının tercihi olarak modernleştirme süreçlerinde pozitivist korunma barınağı; öngördüğü tekil ve tahakkümü yönetimi/siyaseti meşrûlaştıran çağdaş bir imkân olarak önemli görev üstlenmiş olmaktadır. Laiklik, iktidar alanının kendisiyle halk ve dünkü şeriat alanının arasına bir mesafe koymanın aracı olduğu kadar; iktidar alanının koruyucu zırhı olarak işlev görmektedir. Toplum kaynaklı/demokratik taleplerin büyük bir kısmının aykırı bulunmalarından dolayı laiklik/pozitivizm zırhına çarptırılarak “tarih çöplüğüne” atılmak istenmesi bundan sayılabilir.

Öte yandan Cumhuriyet döneminin inşâsını mümkün ve kolaylaştırıcı kılacak maddi/idari değişiklikler II. Meşrutiyet’te başlayan ve özellikle 1908-1918 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. İktidar alanı bu dönemde yeni toplumsal örgütlenme ve değişimlerle kendini -planlı olmasa da- Cumhuriyet yapılaşması için restore etmiş durumdaydı. Bunun yanında Cumhuriyet kurumları kendilerini her ne kadar Osmanlı’nın dışında tanımlamış olsalar da; sürekliliğini koruyan Osmanlı-Tanzimat dönemi iktidar alanının içinde kalarak, fakat farklı bir Meşrûiyet temelinde hareket ederek bunu yaptığı söylenebilir. Bu haliyle kurumları, iktidar alanının yeni şartlara eklemlenmesinin kolaylaştırıcı ve dönüştürücü unsurları olarak görmek mümkündür. Hakikatte bu kurumlar kadar bu dönem için kendine ait bir Cumhuriyet bürokrasisinden bahsetmek de pek mümkün değildir. Hugh Puolton’un tespitine göre Osmanlı dönemi kamu görevlilerinin yüzde 85’i; kurmay subaylarının yüzde 95’i yeni Cumhuriyet’te yerlerini korumuşlardır. Bunun yanında padişaha ait arazilerin Cumhuriyet döneminde hazineye devredilerek, devletin kendi denetimi ve tasarrufu altına alınması, iktidar alanını yeni araçlar ve imkânlarla dünün devamı olarak görme eğilimlerini güçlendirmektedir.

Dün üstünde kendini inşâ ettiği din/halifelik/hanedanlık iktidar alanına meşrûiyeti sağlarken; toplumsal/idari değişikliklerin hasılası olan yeni dönemde bu Kemalizm/pozitivizm/modernleşme ile sağlanmış olmaktaydı. Kemalizmin kendini dünden bir kopuş olarak gösterme gayretini, iktidar alanının mahiyetine yönelik kurgulama cihetinden baktığımızda doğru saymak mümkün değildir. İktidar alanının kendine has hegemonik merkezciliğinin değişmez hususiyeti ve modernleşmeyi bu kaynak ekseninde yürüterek tahakkümcü bir gelecek tasarımı bağlamında yapmak istemesi gerçekten kopuş olmadığının açık göstergesidir. Üstelik dünden farklı olarak yeni teknolojik araçların güç sağlama ve denetleme imkânlarının kolaylaştırıcı boyutu, onun toplum üzerindeki tahakkümcü ideallerini fazlasıyla kışkırtmakta, toplumsal alanda olabilecek mümkün farklılıkları ve özgürlük alanlarını ortadan kaldırmaktadır. Buna siyasal alandaki tek ya da çok partili deneyimleri de katmak gerekmektedir.

Tek parti ve daha sonraki -ve yine dış şartların da zorlaması olarak- çok partili siyasî/sosyal deneyimler; iktidar alanı için yeni bir konum belirlemek üzere dün yaşamak zorunda kaldığı sıkıntıları tekrarlamayı gerektirmemiştir. Aslında tek parti olduğu kadar çok particiliği mümkün kılacak düşünce ve pratiklerin kaynağının bu alandan bağımsız şekilde doğup geliştiğini söylemek kolay değildir. Topluma ve onun geleceğine ilişkin her türlü tasavvur, iktidar alanına ait olduğu varsayıldığında ve onayı alındığında gerçekleşme ve yaşama şansı bulmakta zorlanmaz. Dolayısı ile toplumun kendine dair umutlarını kendi kapsamı içinde görmekten vazgeçemeyen özelliği ona narsistçe zevk verir. Çok partililik bu zevkin korkulu ve kuşkulu deneyimi olacaktır.

Demokrasi elbette iktidar alanına dahil olmayı mümkün kılacak değildi; ama demokratik talepler bu alanın tahakküm sınırlarını görece daraltmaya kapı aralamanın imkânı olabilirdi. Toplumun gözünde bir “umut” ve yeni bir siyasî deneyim olarak ortaya çıkan çok partili seçim ve Demokrati Parti olayı, aslında bir cihetten de iktidar alanının 1950’lerden itibaren kendini yenilemeye başladığı bir deneyimin kendisi durumundadır. 1950’lerde Demokrat Parti’nin iktidar olması demokratikleşmeye yönelik bir imkan olarak görülse de, iktidar alanı için aynı zamanda bu kendini tazeleminin yeni bir açılımı olmuştur. Demokrat Parti’nin, uygulanmakta olan radikal pozitivist siyaseti ve katı laiklik anlayışını yumuşatması önemli bir çaba olması yanında, iktidar alanının hâkim parametrelerini zayıflatacak herhangi bir girişiminden bahsetmek zordur. Ne var ki, bu tarihten -tek parti sonrasından- itibaren iktidar alanı değişen iç ve dış şartlara uyum sağlamak üzere ve demokratikleşmenin getirdiği kendine yönelik meseleleri, yaklaşık onar yıllık periyodlar içinde yeniden düzenlemelerle çözmeye çalıştığı görülecektir.

Fakat burada hatırlanması gereken husus, sözü edilen bütün dönemlerde iki kutuplu bir dünyanın sunduğu gerilimli ama -jeostratejisinden dolayı- lehine işleyen şartlar sebebiyle kendi güvenliğine ilişkin herhangi bir şüphe taşımamıştır.* Bununla beraber modernleşme süreçleri içinde yolalmakta olan bir toplumsallık; artık farklı bir diyalektikle cereyan eden değişim ve dönüşüm; iktidar alanına bu yeni dönemde oldukça yabancı görünmüştür. Bundan böyle ilişkilerin yeni doğasının iktidar alanının görmek istediği klasik ve alışılmış anlamda bir istikrar içermesi asla mümkün olamayacaktır. Bu dönemin yeni bir içerikle değiştirdiği istikrar anlayışını iktidar alanı totaliter ve tahakkümcü zihniyet dünyasından dolayı anlayamamış/anlamak istememiştir. Sürecin ve hâkim zihniyetin tabiî hasılası olarak, yeni toplumsallık ve oradan neşet eden taleplerin iktidar alanı tarafından istikrarsızlık olarak anlaşılması; bunu çözmenin yolu olarak müdahalelerin öngörülmesi; aynı zamanda çok partililik ve demokratik taleplerin hâkim zihniyet tarafından algılanış biçimi hususunda bilgi vericidir. Belirtilmesi gerekir ki müdahalelerin sadece askerî nitelikleriyle anlaşılması eksiklik olacak; bu müdahalenin bilhassa ihmal edilmeye çalışılan “sivil yüzü” ve ekonomik/siyasal imkânları düşünüldüğünde sadece istikrar ve güvenliğe indirgenemeyeceği anlaşılmaktadır. Ama yine de müdahalelerin “devletin kurtarılması” retoriği ile, geçmişle bir “kan bağı” kurmak istediği açıktır.

VI

İktidar alanının 1990’lardan itibaren toplum içindeki konumu ve meşrûiyeti tartışma gündeminde bulunmaktadır. İçerideki kamusallığın farklılaşmış kesimlerinden gelen talepler kadar, dışarıdaki dünyanın değişen şartlarının da bunda etkili olduğu bilinmektedir. İktidar alanının öngördüğü monolitik tahakkümcü siyaset ve idare etme biçimi, demokratik talepler tarafından yoğun sorgulamadan geçmekte; teknolojik/elektronik araçlar ve bunların öngördüğü değişimler, meşrûiyetini modernleşmede bulan iktidar alanını çatlama ya da dönüşümle yüzyüze bırakmaktadır.

Türkiye modernleşmenin hızlanması ile beraber öncelikle toplumsal ve bireysel düzlemde; fakat bunun yanında modernitenin -kendisi yeteri kadar yaşamamış, kurumsallaşmamış ve “tüketememiş” olsa bile- kendi içindeki çözülüşünü de periferide eşzamanlı olarak az ya da çok yaşamaktadır. Bunun yanında iktidar alanının kendisi için oldukça önem taşıyan koruyucu zırh/pozitivizm günümüz dünyasında ciddi kırılmalar ve meşrûiyet kaybına uğramış durumda; ve “hakiki mürşit” olma imtiyazını kaybetmiş halde bulunmaktadır. İmtiyaz kaybının getirdiği çözülüş ve dönüşümler yaşanırken iktidar alanının yeni şartlara ve taleplere göre toplumun kendisi için, siyaseti ve hayatı yeniden düzenlemesine müsaade etmemekte, daha açıklayıcı bir ifade ile edememektedir. Bu da kendisini bir çatlama/kırılma ile karşı karşıya bırakmakta. Bugün mevcut durum; özellikle dış dünyadaki felsefi/siyasî/ekonomik/uluslararası şartlar bağlamında iktidar alanının sürekliliğini korumak; post-modern dünyada kendini yeniden üretmek, post-modernitenin ancak entellektüel/maddi düzeyde buna imkân sağlayıp sağlamayacağı ile ilgili bulunmaktadır.

Postmodern dünya ve siyasetin imkânları yanında -kişisel bir kanaat olarak- Türkiye’nin devraldığı tarihsel miras ve bu mirasa ilişkin deneyim hatırlandığında; değişen şartlar karşısında ve bu şartlara rağmen, yeni bir “koruyucu zırh/ideoloji” ile iktidar alanının kendisini yeniden üretmesi imkân dahilinde bulunmaktadır. Kendisi için bir yeniden yapılanmayı başarmanın iki imkânını elinde bulundurduğu söylenebilir. Bunları kullanıp kullanmayacağı veya hangisini kullanacağı şüphe yok ki kendi tercihi içinde bulunmakta; fakat meselenin esasını bunları nicel ve nitel hususiyetleri ile nasıl kullanacağı teşkil etmektedir.

Eğer mesele iktidar alanının kendisini yeniden üretmesi ise -ki bu sürekliliği muhafaza cihedinden başından beri böyle olmuş; aksi durum zaten onu anlamlı ve bir “alan” olmaktan çıkartacaktır- Makyavelist bir ahlâkın/tutumun doğal hasılası olarak yeni bir denemede bulunmak kaçınılmaz görünmektedir. Öte yandan tercihi içinde bulunan bu iki imkândan hangisini alıp kullanacağı da çok önem taşımamaktadır. Önemli olan bunları kullanmaya karar verdiğinde ikisi içinde geçerli kılmaya çalışacağı tek yöntemi/ilkeyi kullanmak durumunda olmasıdır. Çünkü iktidar alanının yazılı olmasa bile “ethos”unda mündemiç bulunan örfi hukuk bunu gerektirmektedir. Aksi halde önceki tecrübelerde tanık olunduğu gibi, bu iki imkân, içerikliklerinde taşıdıkları evrenselci özelliklerinden dolayı iktidar alanına hizmet etmeyecek, yani “araçsallaşmayı” reddedeceklerdir.

Çatlama ile yüzyüze gelmiş durumdaki iktidar alanının kendini yeniden üretmek üzere tercihi içinde bulunan iki imkândan biri demokrasi, diğeri de İslâm’dır.* Paylaştıkları ortak hususlar yanında ikisi de kendilerine has anlam dünyalarına; kendilerine has ilkelere sahiptirler. Belirli bir insan “modelini” öngördükleri gibi; taviz vermeleri asla mümkün olmayan evrensel ve evrenselci bir tahayyülle kendilerini anlamlı kılarlar/ve kılmışlardır. Şimdilerde iktidar alanının bu ikisinden talep ettiği önemli bir husus bulunmakta; ikisinden de söz konusu evrenselci ilkelerinden kendisi lehine feragat etmelerini istemektedir. Dolayısı ile günümüzde “bize uygun demokrasi” ifadelerinin sıkça dile getirilmesi kadar; Arapları yeniden düşman ilân ederek “bize uygun/Türk Müslümanlığı” ya da “yerlilik” arayışlarına yaygınlık kazandırılmak istenmesi tesadüf değildir.

Her şeyi kendi monolitik/egemenlik alanına indirgeyerek anlamlandırmaya çalışan; buradan kalkarak yönetme çabası gösteren Türkiye’deki siyasetten talep edilen özgürlükçü, katılımcı ve evrensel bir ufuk taşıyan yeni bir yapılaşma, ancak iktidar alanının çözülüşü ile mümkün görünmektedir. İster ekonomik, ister siyasî düzlemde; ve her anlamıyla onun kurguladığı otoriter ve tahakkümcü bir toplumsallığın/ilişkilerin yerine; ahlâkî değerleri ve kaygıları sonuna kadar öne çıkartan özgürlükçü bir hayatın/toplumsallığın dolayısı ile siyasetin olabilmesi, bunu başarabilmenin yolu iktidar alanının mevcudiyeti ile çatışma içinde bulunmaktadır. Meselenin çözümü, “tümden gelimde” değil; yani iktidar alanından gündelik hayat pratiğinin toplumsal ilişkilerine uzanan bir zihniyette değil; tersine ahlâkî değer ve kaygıların öngördüğü hayat pratiğinin toplumsal ilişkilerinden kalkarak siyaset ve iktidar alanını hem sorgulayan, hem de eşzamanlı olarak inşâya çalışan bir zihniyette yatmaktadır. Sözü edilen değer ve kaygılar, ancak toplumu ve siyaseti çürümüşlükten kurtarabilir; ve nüfusunun % 40’ını sefalet çizgisinin altında yaşatan bir toplumda yoksulların ve çaresizlerin haklarını savunarak ancak sorumluluktan kurtulabilinir.

Bundan dolayı 28 Şubat’ın, Müslümanları neredeyse kamusal alandan kovmayı hedefleyen travmatik, fakat sonu hayırlı olacak deneyimini gözönüne almak durumundaki Müslüman aydın; iktidar alanına ve siyasete dönük konuşmaktan artık vazgeçmeli; bunun yerine umutsuz halka, Müslümana ve İslâm’a yüzünü çevirmelidir. Eski alışkanlığına devam etmesi din ve siyaseti birbirlerinden ayrıştırmakta ve halkın/Müslümanların bütün çabalarını iktidar alanına hapsetmekle neticelenmektedir.

(*) Bu yazı 30 Ekim 1999 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılacak “Türkiye’de Elitizm” başlıklı panel konuşması için hazırlanan çalışmadan derlenmiştir.

(*) Yazı içinde sık sık “Tarikat” değinisinde bulunacağız. Belirtilmesi gerekir ki, burada Tarikat’a ilişkin olumsuz bir anlam yükleme ya da tutum söz konusu değildir. Sadece bir tespit yapılmaya çalışılmıştır.

(*) Burada İslâmcılığın ve İslâmcıların muhalefeti artık bağlam dışı, topyekûn farklı bir hususiyet taşıdığından bu muhalefet ayrı tutulmuştur.

(*) Soğuk Savaş döneminin kendine bahşettiği hareket serbestisi içinde, jeostratejisi üzerinden siyaset yapmanın içerideki rahatlığını yaşarken; ne var ki tek kutuplu olduğu varsayılan günümüzün dünyasında, hazırlıklı olmadığı yeni sıkıntılar yaşamaya başlamış durumdadır. Şimdilerde eski alışkanlığının devamı olarak bu defa “Batı’ya İslâm’ı göstererek”/İslâm’ı kontrol altında tuttuğuna sürekli vurgu yaparak bu defa sahip olduğu jeo-kültür üzerinden siyaset yaparak kaybettiği rahatlığı yeniden kazanmaya çalışmaktadır.

(*) İslâm-demokrasi ilişkisi; uyuşup uyuşmadıkları; biribirlerine karşıt mı, yoksa destek mi oldukları ayrı bir mesele olma özelliği taşımaktadır. Burada “İslâm” ve “demokrasi” derken uyuşma veya uyuşmama bağlamında bunlardan birine herhangi bir imada bulunulmamaktadır. Çünkü “iktidar alanı” cihetinden ikisinin birden, bir “sentezlenme” ile kullanılabileceği de sözü edilen tercihlerden biri olabilir.