Anasayfa > Birikim Arşiv > 144 - Nisan 2001 > Burjuvazi İçin Adab-ı Muaşeret Kuralları

Burjuvazi İçin Adab-ı Muaşeret Kuralları

A. Ömer Türkeş | (Sayı : 144 - Nisan 2001)

14 Şubat Sevgililer Günü’nde, köşe yazarı ve yayın danışmanı olduğu Hürriyet gazetesinin Sevgililer Günü ilavesinde şöyle tanıtılıyor Doğan Hızlan:

“Eleştirmen, yazar, İstanbul Beyefendisi. 1937 yılında İstanbul’da doğdu. Pertevniyal Lisesi’ni bitirdi. Hukuk okudu. İlk yazısı 1954 yılında yayınlandı. Yeni Edebiyat dergisini (1969-71), Cumhuriyet gazetesi Sanat Sayfası’nı, Yeni Gazete’nin haftalık Sanat Sayfası’nı (1970-1971) yönetti. Eleştirilerini, kitap tanıtma yazılarını yayımladığı gazete ve dergilerin sayısı yirmiyi geçiyor. Türk yazarlardan seçtiği çocuk hikâyelerini Bayram Gömleği (1980) adlı kitapta topladı. Diğer Eserleri: Yazılı İlişkiler, Günlerden Kalan, Sanat Günah Çıkarıyor, Kitaplar Kitabı, Saklı Su, Ne Kadar Mozart O Kadar Süt, Söyleşiler, Güncelin Çağrısı. Hızlan halen Hürriyet Gazetesi Yayın Danışmanı, köşe yazarı, Gösteri dergisi Genel Yayın Yönetmeni.”

Bu tanıtımda iki özellik ilgi çekicidir; birincisi Doğan Hızlan’ın bir İstanbul beyefendisi olması, ikinci Hürriyet gazetesindeki yeri ve önemi. Hafta içi her gün Bakış, hafta sonları ise Kitap köşesinden pırıl pırıl beyaz gömleği, asla vazgeçmediği desenli -muhtemelen ipekten- papyonu ve askılı pantolonuyla okuyucusuna mütebessim bir ifadeyle bakan Doğan Hızlan, gerçekten de bir İstanbul beyefendisidir; Türklerin beyazlarındandır o. Gazetedeki Beyaz Türk olmaya soyunan diğer önemli köşe yazarları gibi -birtakım beyazlatıcılarla- edinilmiş bir akçapakçalık da değil onunkisi. Hürriyet gazetesinin yayın politikasının her yanına sinmiş beyazlığın ve beyazlardan yana olmanın gerçek temsilidir Doğan Hızlan. Gazetedeki işlevi de okuyuculara bu rengi yaymaktır. Hürriyet gazetesi siyasal olarak nasıl Emin Çölaşan’la ifade olunabiliyorsa, kültürel anlamda da Doğan Hızlan’ın yeri odur.

Kültürün içeriğine ve anlamına gelince: Doğan Hızlan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Hürriyet Gösteri dergisi, 1998 yılı sanat ve edebiyat değerlendirmesine yer verdiği 1999 Ocak-Şubat sayısına “Yükselen Değer Kültür” başlığını koyar. Kültürün yükselen bir değer olması içeriksel anlamda düşünülmez; modanın terminolojisiyle bir “in” olma hali işaret edilmektedir. Çünkü dergide okuduğumuz yazılarda, sanat ve edebiyatın hemen her alanındaki sorunlar içtenlikle sıralanmış, bir içerik kaybından, sanat ve edebiyatın önüne dikilen bin türlü dertten yakınmıştır yazarlar. Buna rağmen, nasıl olup da yükselen bir değer yakıştırması yapılmıştır kültüre acaba? Cevap çok kolay ve net aslında; yükselen değer olarak kültür, kültürel ürünlerin tüketimini ve tüketicinin kültürle ilişki kuruyormuş gibi yapmasını, seyirciliği işaret etmektedir. Kitap okuyucusunda bir artışın gözlenmediğini itiraf eden başlık yazısı, kültür ve tüketici arasındaki etkileşimlerden çok, gösteri dünyasına yapılan bir göndermeyi, popüler kültürün yaygınlaşmasını yansıtmaktadır. Sponsorlar yardımıyla gerçekleştirilen; çok renkli, görkemli, yüksek düzeyde devlet görevlileri ve bürokratların katıldığı kokteyllerle açılışları yapılan festivaller, paha biçilmez resim sergileri ya da uluslararası üne sahip sanatçıların konserleridir kast edilen; -daha doğrusu- bu etkinliklere ön sıralardan temin edilmiş biletler ya da davetiyelerle katılmış olmanın kendisi bir yükselen değerdir.

İMAJ HER ŞEYDİR

Doğan Hızlan’ın Bakış köşesi; memleketimizin “ihtiyacı” olan kültürlü bir burjuvazinin yaratılması için gerekli kurallar manzumesidir. Kibar beyler, şık hanımlar salınır durur İstanbul gecelerinde, ama biraz da kültürlü olsalar, biraz klasik müzikten, biraz resimden, biraz edebiyattan -bilgi sahibi olsalar ya da zevk alsalar demiyorum- haberdar olsalar fena mı olur? İşte Hızlan, bu eksikliği gidermek için vardır, oradadır; sınıfının gerçek bir öncüsü, organik bir aydını olarak yol gösterir, yasaklar koyar, uyarılar yapar, kimi zaman devleti, kimi zaman özel sektörü, kimi zaman yerel yönetimleri göreve çağırır. Sanat ve edebiyattan zevk almak, okumak, müzik dinlemek, öğrenmek gibi gerçek bir aydınlanmada değildir mesele; hedef Türkiye’nin imajını yükseltme, “global dünyadaki yerimizin sağlamlaş”tırılması seferberliğidir. Çünkü imaj her şeydir!..

Mesela bir yazısına “Türkiye’yi Türkleri seviyorum” başlığı atar Hızlan. Bu sevginin milliyetçilikle ilişkili olmadığını vurguladıktan sonra nedenlerine geçer; birincisi, “Taliban yönetiminin dünya kültür mirası heykellerini barbarca roketlerle yok etmesi”dir. “kültürel barbarlık ve ırkçılık dünyada yeniden kol gezerken”, Osmanlıdan beri Türkiye’de başka kültürlere saygı gösterilmiş olmasıdır Hızlan’ı sevindiren. Üstelik, “Türkiye sicilindeki ufak tefek karalamaları da düzeltirse değmeyin keyfimize” cümlesiyle bitirir yazısını. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, insan hakları ihlâllerinde başı çeken Türkiye’nin sicilinde sadece birkaç ufak tefek karalama görmesi, gazetesinin siyasî duruşuyla tam bir uyum içerisindedir. Buradaki düzeltme sözcüğünde, kılık kıyafetine çeki düzen vermekten daha derin siyasal ve kültürel göndermeleri aramanın gereği olmadığını fark etmişsinizdir herhalde.

Yukarıdaki örnekte, Hızlan’ın Taliban yönetimini neden bir kıyas kabul ettiğini doğrusu ya pek çıkaramadım. Çünkü o her zaman Batı’ya dönmüştür yüzünü. Bu anlamda;

“Cumhuriyet rejimi kuruluş dönemlerinde, sanatın yaygınlaşması, gelişmesi, Batılılaşması için önemli projeleri gerçekleştirdi... Cumhuriyet uygar dünyanın çok sesli müziğine önem verdi”

ya da “Cumhuriyet iktidarı klasiklerle bir kuşağı eğitmeyi amaçlamıştı” tarzında ifadelerinden yansıdığı üzere, Cumhuriyet’in Aydınlanmacı ideolojisinin mirasçısıdır. Hedef Batı, Batılı hayat tarzıdır. Başka yazılarında sık sık rastlarız bu tarz ölçütlere. Festivallere verdiği önem, “New York Times’ın Art and Leisure ekindeki yaz festivalleri bölümünü gördüğümde bizim eksikliğimiz daha çok ortaya çıkıyor”, “Çok yazdım. Dünya bizim çağdaş sanatımızı tanımıyor. Bir kez olsun devlet ya da özel kurumlar, modern sanat eserlerimizin, ressamlarımızın tablolarının yurtdışında sergilenmesi için bir girişimde bulunmuyor”, “çok sesli müziğin yaygınlaşması, gelişmesi, kendimizi bu alanda tanıtabilmemiz için, kendi bestecilerimizin eserlerine gereksinim vardır” biçiminde yakınmaları da buradan kaynaklanır. Batılı olmak için kendimizi Batı’ya tanıtmak esastır!..

Yazımın başında, “in” olanın kültür ve sanatın dış parıltısı olduğundan söz etmiştim. İşte bu nedenle, Doğan Hızlan -ve bu ekoldeki gazete ve dergi sayfaları- için festivaller hayati ehemmiyettedir. 26 Şubat’ta, Aspendos Festivali’nin ekonomik sıkıntılar gerekçesiyle yapılamama tehlikesi üzerine, Bakış köşesinin başlığında “Aspendos Festivalini Turizmciler Yapmalı” emri/önerisi yer alır.

“Her şeyi neden devletten bekliyoruz? Neden ille de bunu Kültür Bakanlığı yapsın? Ayrıca yerel yönetimlerin de bu tür festivallere para yatırmalarını her zaman savunuyoruz. O yöreye gelenleri arttıracak her girişimi parasal olarak yerel yönetimler desteklemeli”

görüşlerine yer verir Hızlan. 27 Şubat tarihli yazısında, bir başka vesileyle bu kez “Belediyeler Kültürden de Sorumludur” görüşlerini savunur. Ama 28 Şubat’ta, Kültür Bakanlığı’nın ülkemizdeki turizm potansiyeline, ülkemizin tanıtımına kültürel boyut kazandıran Aspendos Festivali’nin iptal edilmeyeceği yolundaki açıklaması üzerine, “artık devlet de sanatın önemini, işlevini anladı. Tasarruf örtüsü altında önemli bir festival kurban edilmiyor” derken sevinç içerisindedir. Devleti onu yanıltmamış, ricasını geri çevirmemiş, imajımızı tazeleyecek bir festivale sahip çıkmıştır.

Belki içimizden çoğu da destekliyor bu tarz festivalleri. Ancak Hızlan’ın gerekçeleri ile çakışanımız pek azdır sanırım. Çünkü onun festival saplantısının altındaki nedenler, kültür ve sanat festivallerinden kültürel ve sanatsal faydalar sağlamak anlamına gelmiyor. Festival bir turizm aracına; yani hem turistin ilgisini çekmek, hem de turiste Türkiye’nin Batılı kimliğini göstermek yararcılığına indirgeniyor. Diğer bir faydayı da kendi cümlelerinden aktarayım isterseniz;

“Zaten kriz diye festivaller ertelenirse, insanların moralleri çöker. Hükümetler de bunu unutmasınlar. Çünkü bazı göstergeler, genel iyimserliği kötümserliğe dönüştürebilir. Yıllardır alıştığımız festivallerin yokluğu insanın ruh halini çökertir.”

Eh, faydalar böylesine derin olunca, tarihî mekânlar da kurban olsun bu festivallere! Arkeologların bütün ikazlarına rağmen, Hızlan “tarihî mekânların kültür ve festival amaçlı kullanılmasını hep savunduğunu”, bu mekânların festivaller için uygun birer potansiyel olduğunu hatırlatır.

“JAKOBEN” BİR TAVIR

Mecburiyetten telafuz edilmiş özel sektör ve yerel yönetim alternatiflerine bakmayın siz; burjuvazinin kültüre sahip çıkamayacağını, yerel yönetimlerin kimlerin elinde olduğunu bilir aslında Hızlan ve hep devleti çağırır göreve; “Devlet kütüphanelerinin, il kütüphanelerinin, hattâ her zaman tekrarladığım gibi mahalle kütüphanelerinin kurulması şarttır”, “arşive, kütüphanelere devlet ilgi göstersin”, “devlet, Kültür Bakanlığı, sanata/sanatçıya bu tür katkılarda bulunmalıdır” talepleri pek çok yazısının ana fikridir. Kültür, yukarıdan aşağıya, devlet eliyle yayılabilir ancak! Bu elitist yaklaşım elbette kural ve yasakları da meşrûlaştıracaktır: Toplumun, sanatın, kültürün “iyiliği” için denetim kurumları şarttır der ve “kalemini atar; “RTÜK üyesi olaydım hafta sonu bütün ekonomi programlarını yasaklardım. İç karartan programları yapanların ekranlarını karartırdım”!.. Sivil hükümetlerin başarısızlığında ordu müdahalelerini alkışlayan demokrasi havarisi bir gazetenin yayın danışmanına ne de güzel yakışıyor bu yasakçı tavır. Üstelik sadece televizyon kanalları ile sınırlı kalmıyor Hızlan’ın müdahaleci anlayışı, İngiltere’de Kraliyet Shakespeare Topluluğu’nun Sanat Konseyi tarafından uyarılması üzerine heyecanla kaleme aldığı yazısında sanata da uzanıyor:

“Şimdi kimileri bunu sanatın özgürlüğüne müdahale sayabilirler ama ben sanatın kalitesini korumak amacıyla yapılan gerekli bir çıkış olarak kabul ediyorum... Bizde parayı veren düdüğü çalar, onlarda ise parayı veren kaliteyi kontrol ediyor... Türkiye’de sponsorlar bu tür bir uyarıda bulunsalar, hemen sanata müdahale diye bas bas bağırırız... Ben bu tür uyarı ve denetlemelerden yanayım.”

Edebiyatımızda Dergiler adlı kitapta yer alan söyleşisinde,

“Bana kalsa bir tek edebiyat, klasik müzik ve operaya yer verirdim Gösteri’de. Ama böyle bir dergi Türk okuruyla buluşmaz, ortak bir paydaya gelemez”

der Hızlan. Kendisi için sanat ve edebiyatta yüksek bir düzeyin peşindedir, itiraf edelim ki böyle bir kültürel donanıma da sahiptir ve asla Hıncal Uluç’un köksüz ve sığ imaj tutkusuyla mukayese edilmemelidir. Ama, kendi dergilerinde -zorunluluktan- mümkün olduğunca hafif bir çizgi, popüler bir yayın anlayışı sergiler. Kaba bir magazinciliğe düşmez, ama yazar ve sanatçıların okuyucuya tanıtılması için yazıdan çok röportaj, konuşma, fotoğraflı haber ve açık oturumları yeğler. Yeni Dergi’de yaptığı bir başka yenilik ise en çok satanlar listeleri yayımlamasındadır. Satış önemli, çok satmak da bir değer kriteridir artık!..

Portre belirginleşmiştir herhalde; toplumun -en çok da üst sınıfların- ihtiyacı olan adap ve muaşeret kurallarını öğreten, elit bir sanatı savunan “jakoben” bir yazardır Doğan Hızlan. Adab-ı muaşeret, sadece ilkeler sıralanarak verilemez, elbette insani bir örnek de gereklidir. Bu örnek, belki de hiçbir gazete yazısında rastlayamayacağımız kadar kendisine, “ben” sözcüğüne vurgu yapan Hızlan’ın kendisidir. Herkesin Kemal Derviş hakkında konuştuğu bir konjonktürde, Hızlan’ın baktığı yer, Derviş’in Temiz Türkçe’sidir; “Ben yabancı ülkede dil bilincini kaybetmeyen, kendi ana dilinin güzelliğini, lezzetini yaşatan insanlardan hoşlanırım”. Tatile mi çıkacaksınız? Öyleyse kulak verin Hızlan’a;

“Ben Amasya’ya bir arkadaşımı ziyarete gitmeden önce, tarihini okudum, kendimi bilgilendirdim. O şehri gezerken öylesine haz duydum ki, tarih içinde dünden bugüne olağanüstü bir gezinin zevkini çıkardım.”

Medyadaki arkadaşlarını da uyarır arada bir; “Ben böylesine bir değerler erozyonunu hoş göremem”... “Çok yazdım”, “Her zaman söylediğim gibi”, “Her zaman tekrarladığım gibi” ya da “Her zaman savunduğum gibi” tarzındaki girişlere sıklıkla yer veren Hızlan’ın bu tepeden bakan dilini belki de en iyi örnekleyen cümlesi “Kültür Bakanlığı’nın girişimini elbette destekliyorum, dediklerimin gerçekleşmesi şartıyla”dır herhalde.

Aslında kendisini “biraz benim sevgi dolu mütevaziliğimden” sözlerinde aramak isterdim, ama “mağrur olma köşe yazarım” demek zorunda kalıyorum. Çünkü Hızlan, başkasından bahsederken bile kendi değerini vurgulayıverir. Mesela bir arkadaşım demez de “çok sevdiğim, önemli bir kurumun başındaki okur yazar arkadaşım”ı tercih eder; Nezih Demirkent’i anarken,

“Hürriyet Yayınları’nın kurulmasında, ondan sonraki yöneticilik dönemimde iki eli kanda olsa, bana, kitaba ve sanata her zaman vakit ayırırdı.”

cümlesinde öncelik kitap ve sanata değil, bana -Hızlan- sözcüğüne verilmiştir. Okuyucusuysanız onu tanımamanız, kendisinden çıkarak önerdiği değerli vasıfları bilmemeniz mümkün değildir;

“Milliyetçilik dopinginden de hoşlanmam, öyle algılamayın, şovenliğin gölgesinden bile kaçınırım. Benim gibi eleştiriyi ihmal etmeyen, kendini, ülkesini, insanlarını dar delikli eleştiri süzgecinden geçiren biri (...) Bugün yazdığım yazıyı akşam okuyunca asla beğenmem. Çünkü benim zihnim hep eksiklikleri bulma üzerine kurulmuş.”

Ben demek bir zorunluluktur Doğan Hızlan için, çünkü bir örnektir o, misyon adamıdır. “Bir edebiyat duyusu, bir ‘sense of literature’un varlığı” ile, kibarzadelere -umutsuzca- kültürel bir model olmaya çalışan Hızlan, içeriği dolduramasalar da imajı nasıl kurtaracaklarını öğretiyor. Bu da bir şeydir!..