Anasayfa > Birikim Arşiv > 145 - Mayıs 2001 > Malî Sermaye Birikimi Rejimi

Malî Sermaye Birikimi Rejimi

Ahmet İnsel | (Sayı : 145 - Mayıs 2001)

Kapitalizm, maddi ve simgesel olarak iktisadın topluma egemen olduğu bir düzendir. Kapitalizmin değişmeyen omurgasını, sermaye birikimi sürecinin özerk ve başat bir amaç konumuna gelmesi oluşturur. Kapitalizmin egemen olmasıyla, sermaye birikimi sürecinin gerekleri, toplumun farklı katmanlarının büyük bölümü tarafından kendi yararları için kabul edilip uymaları gereken zorunluluk ve hedefler olarak algılanmaya başlanır. Böylece kapitalist yapının sadece maddi yeniden üretimi değil, ideolojik plânda egemenliğinin yeniden üretimi sağlanır. İktisat söyleminin, bu bağlamda başvurduğu simge, pazardır. Mahalle ve köy pazarı değil, aktörlerinin anonim olduğu, elle tutulup gözle görünmeyen pazar, yani kendiliğinden ve anonim düzenleme fikrini yansıtan pazar kavramı kapitalist düzenin kurucu mitolojisidir.

Kapitalizmin dinamiğinde yatırım vardır. Kapitalist sermaye birikimi rejiminde yatırım, birikimin sürekli genişlemesini sağlayan itici güçtür. Teknolojik yeniliklerin, yeni ürünlerin, yeni üretim süreçlerinin hayata geçirilmesini sağlayan olgu, yatırımdır. Kapitalizm, sürekli yeni yatırımlarla sermaye birikiminin beslenme ihtiyacının karşılandığı bir genişleme sürecidir. Bu genişleme, yatay olarak, dünyanın tümünün kapitalist birikim rejimine tâbi olması eğilimiyle ve dikey olarak, toplumların günlük yaşamlarının en ücra köşelerinde bile giderek daha fazla yoğunlaşan bir sermaye birikimi sürecine teslim olmalarıyla gerçekleşir. Genişleyen yatırım, aynı zamanda sermaye birikiminin genişlemesidir.

BİR YARI-TANRI FİGÜRÜ OLARAK PİYASA

Klâsik kapitalist sermaye birikimi sürecinde finans, yatırımın bir aracıydı. Hâlâ birçok durumda böyle olmaya devam ediyor. Ama 1980’lerden itibaren güçlenen ve 1990’larda egemenliğini pekiştiren yeni kapitalist dinamiğin en önemli özelliklerinden birisi, finans faaliyetinin yatırımın destekleyicisi olma konumundan çıkarak, özerkleşmesi ve kendi için var olan bir güç konumuna geçmesi oldu. Buna paralel olarak pazar, bu finans merkezli sermaye birikiminin neredeyse bir canlı varlık olarak topluma sunulduğu nihai karar organı konumunu kazandı. Rahatlayan, endişelenen, gerginleşen, tercihlerini beyan eden bir yarı-insan, yarı-tanrı olarak günümüz siyasetçileri, gazetecileri ve iktisatçıları pazardan bahseder oldular. Söz konusu pazar, yakın zamana kadar sermaye piyasası veya borsa olarak adlandırılıp, toplumun çok küçük bir bölümünü ilgilendirirken, son dönemde iktisadî ve toplumsal gidişe yön veren bir mitolojik tanrı konumu kazandı. Daha iktisadiyat toplumu eşiğini geçmemiş olan Kenya veya Moğolistan’da iktisadî bunalımdan çıkış için “pazarların rahatlaması” gereğinden söz edilmiyor. Buna karşılık iktisadiyat toplumunun tanrısı pazarın hikmetinden sual olunmaz iradesine tâbi olan gelişmiş ülkelerle, Türkiye gibi ara ülkelerde, bu yeni şaman dininin kâhinleri olan piyasa gözlemcilerinin (bunlar bazı yerlerde “guru” olarak tanımlanırlar) izinde, piyasaların dalgalanmasıyla toplumsal yaşamın alt üst oluşunu izliyoruz.

Üstelik Türkçe’nin yeni inceleği, söz konusu uçucu, dengesiz, sinirli ve hiçbir yüzyüze ilişkinin olmadığı yani bütünüyle kişiliksiz bu mübadele alanını, mal ve hizmet mübadelesinin gerçekleştiği ve değişimde bulunanların birbirini az çok tanıdığı, toplumsal ilişkiyi de içinde barındıran mübadele alanından ayırıyor. Birincisine piyasa, ikincisine pazar diyoruz. “Piyasanın durumu ne?” diye sorduğumuzda, somut bir alışveriş amacıyla değil, somut alıcısı ve satıcısı olmayan bir soyut değişim olasılığı konusunda bir bilgi edinmeyi amaçlıyoruz. Ama “pazarların gerginleştiği”nden değil, “piyasaların sinirliliğinden” söz ediyoruz. Pazara giderken, “piyasaya gidiyorum” demiyoruz veya başka bir şey ima etmek için bunu diyoruz. Kısacası, Batı dillerinde olmayan bir incelikle, toplumsallığı içindeki değişimle, toplumsallıktan bütünüyle azade olmuş değişimi ayırıyoruz.

Paul Veyne, Yunanlılar mitolojilerine inanıyorlar mıydı? başlıklı kitabında, akli muhakeme konusunda bu denli ileri gitmiş bu insanların, insan suretinde temsil ettikleri ama doğaüstü güçlerle donanmış tanrıların varlığına nasıl inandıklarını inceler. Aynı günümüzde olduğu gibi, bir türlü rahatlamayan tanrıları (piyasaları?) rahatlatmak için törenler, kurbanlar verilir. Antik Yunan’da tanrılar, “gerçektir” ve insanların tasarladıkları ama yapamadıklarını yaparlar. Toplumsal yaşamın tanrıların rahatlaması ve memnun olması üzerine kurulması, ilkel olarak adlandırdığımız toplumlarda, doğal ve toplumsal olayları insanileştirerek, bunların kabul edilmesini sağlar.

Günümüzde iktisada ve dolayısıyla topluma egemen malî piyasalar, elbette ilkçağların mitolojik tanrıları gibi semavi güçler değildir. Sinirsel olarak bariz bir kronik denge bozukluğundan muzdarip olan bu piyasalar, aslında malî likiditeleri ellerinde tutan kurumların müdahale güçlerinin taşıyıcısıdır. Bu çerçevede, “malî piyasaların”, işletmelerin yatırım projelerini karşılamak için gerekli sermayeyi buldukları bir kurum olmaktan çıkıp, kurumsal ve bireysel yatırımcıların işletmeleri kendi kârlılık kriterlerine tâbi kılmalarının önemli bir aracı olduklarını söyleyebiliriz. Bunu malî gücün sanayii gücüne hakim olması olarak da tanımlayabiliriz. Malî piyasaların aktörü olan yatırımcı, üretim için yapılan bir yatırımın değil, finansal yatırımın peşindedir. Malî piyasaların ekonomi üzerindeki hakimiyeti, üretim için yapılan yatırım riskinin, finansal yatırım riskine göre daha geri plânda kalmasına yol açar.

MALÎ SERMAYE BİRİKİMİ REJİMİ

Malî piyasaların bu hakimiyeti, kapitalizmin yeni bir sermaye birikimi rejimine tekabül ediyor. Bir sermaye birikimi rejimi, üretim araçlarıyla emek ilişkisini, sermayenin değerlenme hızını, buna bağlı işletme yönetimi ilkelerini ve toplumsal sınıflar arasında yaratılan değerin paylaşılmasını belirler. Bugün içinde bulunduğumuz ileri kapitalist ülkelere hâkim olan ve küreselleşme dinamiğiyle, kalkınmakta olan ülkelere sirayet eden yeni sermaye birikimi rejimini, malî sermaye birikimi rejimi olarak tanımlayabiliriz. Bu rejimde, malî sermaye sahiplerinin diğer iktisadî aktörler üzerinde tahakkümü gerçekleşir.

Kapitalizmin ilk döneminde baskın güç, sermaye sahibinin gücüydü. Teknokratik kapitalizmde ise, baskın güç, yönetici sınıfının gücüydü. Yeni sermaye birikimi rejiminde ise, baskın güç, alacaklıların gücüdür. Elinde nakit konumda para tutan kişi ve daha çok örgütlerin gücü, yani malî sermayenin gücü yeni sermaye birikimi rejiminde baskındır. Bu alacaklılar gücünün içinde bir yanda banka gücü diğer yanda ise malî güç yer alır. Banka gücü, banka kredisi yoluyla, malî güç ise, menkûl kıymetler olarak tanımlanan ticari senetler, tahvil ve hisse senetleri ve bunlardan türeyen araçlarla gücünü uygular. Bu iki güç biçimi, likidite sahiplerinin likit pozisyonda kalma arzularını karşılarlar. Malî sermaye birikimi rejiminde, tasarruf sahiplerinin likit kalma arzularını tatmin eden ve gücün yoğunlaşmasını sağlayan kurumlar, bankalar ve kurumsal yatırımcılardır. Günümüz kapitalizminde, bankaların yanında ve hatta onlardan daha büyük bir güç olarak sermaye birikimi sürecine hakim olan güç, bu kurumsal yatırımcıların temsil ettiği malî güçtür. Bu malî güç, neredeyse sadece borsa likiditesine dayanır. Banka-işletme işbirliği veya işletme yönetimi için oluşturulan sermayedarlar arası antlaşmadan farklı olarak, malî gücün tipik figürü azınlık hissesidir. Bu iktisadî aktörün esas ve yegâne gücü, elindeki nakidi hisseye çevirmesi ve bunun aracılığıyla, bütünüyle anonim bir güç kullanmasıdır. İşletme içindeki her türlü toplumsal ilişkiden bağımsız, azınlık hissesini elinde tuttuğu işletmenin uzun vâdeli geleceği konusunda kaygı taşımayan, katıksız bir anonim para gücü söz konusudur. Bu para gücünün tek kaygısı, kısa vâdede en yüksek sermaye değerlenmesini sağlayacak olan yatırımı bulabilmektir. Bunun için de sermaye piyasasının azami akışkanlık içinde bulunması ve bir araçtan diğerine, bir şirket hissesinden öbürüne, bir piyasadan diğerine çok hızlı geçiş koşullarının sürekli güvence altında kalması gerekir.

1980’lerden itibaren gelişmiş kapitalist ekonomilerde işletmeler, bankalar yerine, kendi tasarrufları ve öz sermayelerinden oluşan özkaynaklarıyla finansman ihtiyaçlarını karşılamaya başladılar. Finansman sürecindeki bu değişimin, çok önemli iktisadî ve toplumsal sonuçları oldu. Gelişmiş ülkelerde bu sürecin gerçekleşmesi, iki etmene bağlıydı. Birincisi, yaratılan katma değerin paylaşılmasında emeğin payı azalırken sermayenin payı arttı. Böylece işletmeler, kârlarıyla yatırımlarını büyük ölçüde karşılar hale geldiler. Aynı zamanda, işletmelerin bilanço kârlarının artması demekti bu. İkinci etmen, 1980’lerden sonra, esas olarak ABD’deki emeklilik kesintileriyle ve Japonya’nın devasa tasarruf fazlasıyla hızla güçlenen yatırım fonlarının devreye girmesiydi. Şirketler, piyasaya hisse senedi sürerek finansman ihtiyaçlarını karşılamaya başladılar. Böylece, yatırım fonları, azınlık hissedarları olarak işletmelere girdi. Özkaynaklara dayalı finansman ekonomisi, bir yanda malî dengesizlik ve spekülasyonu hızlandırdı, diğer yanda ise, işletme riskinin tüm yükünü ücretlilerin sırtına yükledi.

İşletmelerde yaratılan katma değer içinde ücretlerin payının düşmesi, işten çıkarmalarla ve ücret artışlarının emek verimliliğindeki artışların çok daha altında tutulmasıyla sağlandı. Bunun için, emek piyasalarının esnekleşmesi gerekiyordu. Neo-liberal politikaların, 1980 başlarından itibaren en önemli hedefleri, emek piyasalarının düzensizleşmesi, esnekleşmesiydi. Bu politikaların yarattığı yeni güç dengesi, malî sermayenin lehine ve emeğin aleyhineydi. Esnek emek piyasasına uygun olarak yaratılan yeni istihdam düzeninde emeğin pazarlık gücü yok denecek kadar azaldı.

Özkaynakların işletmelerin finansmanında başat güç haline gelmesi, işletmelerin içindeki, hissedarlar, yöneticiler ve ücretliler arasındaki ilişkilerdeki güç dengesini değiştirdi. Teknokrat modelde egemen olan, yöneticilerle ücretliler arasında, verimlilik artışının bölüşümüne dayalı zımni antlaşma geçerliliğini yitirdi. Fordist modelin geleneksel işletme modeli (“stakeholder”) yerini, hissedarların çıkarlarının mutlak üstünlüğüne dayalı modele (“shareholder”) bıraktı. Bu yeni modelde, işletmelerin özkaynaklarının getirisinin artması esas göstergeydi.

Tasarrufun toplu yönetilmesinin gelişmesi, malî sermayenin güçlü aktörleri olan yatırım fonlarını ortaya çıkardı. Küçük tasarrufları, emeklilik fonlarını bir çatı altında toplayan az sayıda malî kuruluş, kısa zamanda çok sayıda işletmenin sermayesinde azınlık hissesine sahip oldular. 1946’da ABD’de, kurumsal yatırımcılar hisse senetlerinin %5’ini ellerinde tutarlarken, bu oran 1996’da %50’ye yükseldi. Avrupa’da bu oran daha 1990 başlarında %50’yi geçmişti. Avrupa’da 1990’lardaki yeni olgu, kurumsal yatırımcılar içinde yabancı kurumların payının hızla artmasıydı. Bu değişimler, sadece sermaye yapılarının değişmesine yol açmadı. Aynı zamanda işletme yönetimi anlayışı da değişti. “Corporate governance” olarak tanımlanan yeni işletme anlayışı, kurumsal yatırımcıların ve onların arkasındaki, mümkün olduğu kadar nakit pozisyonunu koruyarak en yüksek yatırım randımanını elde etmeye çalışan küçük hissedar mantığının işletmeye bakış biçimini yansıtıyordu. Anglo-sakson yatırımcılarının işletmeye bakış tarzını daha çok yansıtan bu “corporate governance” geleneğinde, beş unsur ön plana çıkarıldı: hissedarlara tam bilgi verilmesi; hissedarların “bir hisse, bir oy, bir kâr payı” ilkesiyle hak ve yükümlülüklerinin tanımlanması; yönetim kurulu başkanı ile genel müdürün işlevlerinin mutlak biçimde ayrılması; şirketlerin başka şirketlerin hisselerini borsada toplamasını engelleyen kuralların kaldırılması; şirket yöneticilerinin maaşlarının önemli bir bölümünün şirketin hisse senetlerinin değerlerine endekslenmesi.

Yöneticilerin gelirlerinin önemli bir bölümünü elde ettikleri hisse senedi opsiyonları (stock options), şirket yönetiminde neredeyse tek başarı göstergesinin şirket hisselerinin borsa değerine indirgenmesini sağlayan araç oldu. Daha önceden belirlenmiş bir fiyata ileri bir tarihte şirket hisse senedi elde etme hakkı olan hisse senedi opsiyonları, hissedarlarla yöneticilerin çıkar birliği içinde olmalarını sağladı.* Bu çıkar birliği ittifakından dışlanan kesim, ücretliler oldu. Anglo-sakson “corporate governance” ilkelerinin, ne şirket yönetim kurullarında çalışanların temsil edilmesi ne de işletme içinde ücretlerin toplu pazarlığı konularında bir önerisinin olmaması yeteri derece anlamlıydı.

Stock option’a dayalı ücretlendirme sistemi, işletmelerde yönetici sınıfının sosyolojisinin de değişmesine yol açtı. 1989 yılında ABD’de işletme yöneticileri en büyük 200 şirketin sermayesinin %7’sini ellerinde tutarlarken, bu oran 1999’da %13.2’ye yükseldi. Avrupa’da büyük şirketler içinde yapılan araştırmalar, yöneticilerin kendi menfaatlerini dikkate alarak “piyasaların beklentilerini” önceden öngörüp, işletme kararlarını bu öngörü ışığında aldıklarını gösteriyordu. Bunun somut anlamı, piyasaların beklentisi olarak tarif edilen olgunun, bu beklentiyi tahmin ederek davrananlar tarafından kuvveden fiile geçirilmesiydi. İşte burada, iktisat kâhinlerine “piyasaların beklentisi”ni çözmek konusunda çok önemli bir işlev düşüyordu.

Patrimonyal kapitalizm rejiminde, özellikle medyada ekonominin büyük bir yer alması, borsa haberlerinin anında her ekrandan izlenebilir hale gelmesi ve radyo, televizyon ve gazeteleri iktisat yorumcularının işgâl etmesinin arkasında, piyasanın karnındakini önceden bilmeye çalışmak çabası kadar, o piyasa aktörlerinin davranışlarını yönlendirmek ihtiyacı var. Bu anlamda, gündelik iktisat yorumcularını modern zamanların şamanları olarak tanımlayabiliriz.

Kurumsal yatırımcılar tarafından temsil edilen hissedarların işletmeler üstündeki gücünün hızla artması, işletmelerin kısa vâdeli malî rantabilite hedeflerine tâbi olması demekti. Bu ise, işletmenin faaliyetlerinin gelişmesi ve çeşitlenmesi ve özellikle kalıcı istihdam arttırıcı faaliyetlere girmesi hedefleriyle çelişen bir hedefti. Bunun somut sonuçlarından birisi, işletme yöneticilerinin ne kadar daha fazla insanı işten çıkarırlarsa rüçhan hakkı portföylerinin de o kadar yükselmesi oldu. Bireysel ve kurumsal yatırımcılar için iyi yönetici, işletme içindeki istihdamı daraltma kabiliyeti yüksek olan kişi anlamına geliyordu. İşletmelerin yarattıkları değerden malî sermayenin daha fazla pay alabilmesi, emeğin yaratılan değer içindeki payının göreli olarak azalmasını gerektiriyordu. İstihdamın artması piyasanın kederlenmesi, gerginleşmesine yol açan kara bir haberdi. Neoklasik öğretiyle şartlanmış piyasa programları için, istihdamın artması, ücretlerin yükselmesi, dolayısıyla enflasyonun artışı ve FED’in faiz haddini yükseltmesi olarak öngörülür. Borsa endişelenir. İşsizliğin artması ise, faizlerin düşmesinin ön habercisi olarak görülür. Piyasalar rahatlar. Somut olarak rahatlayanlar, sadece portföy yatırımıyla ilgilenen bireysel ve kurumsal yatırımcılar, yani patrimonyal kapitalizmin efendileriydi.

PATRİMONYAL KAPİTALİZM İŞLETMECİLİĞİ

Patrimonyal kapitalizmin efendileri, işletmelerin önüne yeni bir başat hedef koydular: şirketin borsa değerinin azamiye çıkarılması. Bunun için şirket muhasebe teknikleri değiştirildi. Yeni Anglo-sakson muhasebe teknikleri, özellikle economic value added tekniği, sermaye piyasalarından finansman elde etmek isteyen işletmelere empoze edildi. Bu yeni teknik, basit ama anlamlı bir hesaba dayanıyor. İşletmeye yatırılan tüm sermayenin, borçların ve özkaynakların nemalandırılmasından sonra geri kalan fazlayı öne çıkaran bu değerlendirme tekniği, işletme yöneticilerinin hissedarlar lehine artı yaratma kapasitesini ölçmeyi hedefliyor. Başka bir deyişle, yaratılan hissedar değerinin (shareholder value) azamiye çıkarılma oranını ölçüyor. Bunun sürekli artması için başvurulması gereken yöntemler, şirket birleşmeleri; re-engineering olarak tanımlanan, üretimin mümkün olduğu kadar taşeronlaştırılması tekniği; en yüksek rekâbet gücüne sahip olunan, uzman üretim diliminde işletmenin yoğunlaşması; yatırımda sermaye yoğunluğunun azaltılması (downsizing). Geçtiğimiz yıllarda modern işletmecilik ilkeleri olarak gelişmiş ülkelerin büyük işletmelerine bunlar egemen kılındı.

Bu işletme tekniklerinin merkezinde yer aldığı özkaynaklar ekonomisinin bir diğer özelliği, patrimonyal kapitalizm ideolojisinin iddialarının aksine, bu sermaye birikimi rejiminin işletmelere gerçekte net kaynak sağlamaması. Salomon, Smith Barney gibi değerlendirme kuruluşları, Avrupa pazarlarının bütünü ele alındığında, hisse senedi pazarlarının şirketlere net finans katkısı yapmadığını gösteriyorlar. Yeni çıkarılan hisse senetlerinin nominal değerleri toplamından, şirketlerin kendi hisse senetlerini satın alma değerlerini ve dağıttıkları kâr payları düşüldüğünde ortaya çıkan miktarın eksi bir değer olması, “yatırımcıların” işletmelere sağladıkları finansmandan daha büyük bir miktarı işletmelerden kaldırdıklarını gösteriyor.

Bireysel ve kurumsal yatırımcıların empoze ettikleri yeni işletme mantığının, işletme yönetimini aşan sonuçları var. Hisse başına malî randımanın (return on equity) arttırılmasına dayanan bu işletmecilik ve malî değerlendirme yaklaşımında, faizlerin düşük olduğu durumlarda borçlanmayı kamçılıyor. ABD’de şirketlerin borçlanarak kendi hisse senetlerini satın almaları ve bu yolla şirketin borsa değerini yükseltmeleri, patrimonyal kapitalizmin olağan pratiklerinden birisi. ABD’nin hem işletmeler hem de hane halkları olarak, yüksek borçlanmaya dayalı bir iktisadî hareketlilik içine girmesi, patrimonyal kapitalizmin ekonomik yaşama egemen olmasıyla atbaşı gerçekleşti. Patrimonyal kapitalizm, üretim değeri üzerinden gerçekleştirmediği sermaye birikimini borçlanmayla tamamlamayıp, genişlemesini borçlanmayla sürdürdü.

Patrimonyal kapitalizmin ikinci sonucu, hissedarların hisse senetleri üzerinde yarattığı bu büyük beklenti baskısının, “piyasalarda” malî balonların hızla büyümesine yol açması oldu. Şirketlerin iktisadî değerleriyle borsa değerleri arasındaki uçurumun büyümesiyle ölçülen bu malî balonlar, işletmeler üzerinde yeni bir baskı oluşturuyor. Hisse senetlerinin değerinin hızla artması, senedin getirisini azaltıyor. 100 lira değerindeki bir hisse senedine verilen 10 lira kâr payı, %10’luk bir yatırım randımanına tekabül ederken, senedin değerinin birdenbire 200 liraya çıkması durumunda randıman %5’lik bir kârlılık oranına iner. Bu durumda senedi 200 liradan alan hissedarlar, işletme yönetimini return on equity oranını arttırma yolunda baskı altına alırlar. Böylece, işletmelerin borçlanması-malî balonların şişmesiyle oluşan bir sarmal, dögüsel hızlı yükseliş ve onu izleyen hızlı çöküşlerle, ekonomiyi mutlak istikrarsızlık çizgisinde kalmaya mahkum eder. Malî piyasaların yapısal istikrarsızlığı, patrimonyal kapitalizmin sermaye birikimi rejiminin nefes alıp verdiği doğal ortamı oluşturuyor. Riskli durumda önlem almak olarak da tanımlanabilecek spekülasyon, bu rejimde tali bir davranış biçimi değil, aslî davranış biçimi olarak rejimin merkezinde yer alıyor. Rejimin kalbi de bu nedenle üretimde değil, piyasalarda atıyor.

Ücretliler, bu yeni sermaye birikimi rejiminin işletme yönetimi anlayışının risk yükünü karşılıyorlar. İşletme içinde, hissedar-yönetici-ücretliler üçgeninin en zayıf halkası olan emekçiler, iktisadî konjonktür yavaşladığında, işletmenin malî randımanında istikrar sağlamak için yöneticilerin ilk ve neredeyse tek ayarlama aleti olarak ellerinde bulunan bir değişkenden başka birşey değil. ABD ve Avrupa’da son yirmi yılda, ücretlerin alımgücü artışı, emeğin üretkenlik artışının çok altında kaldı. Bunun bir anlamı, büyüme konjonktüründe emeğin risk priminden bir pay almaması, buna karşılık, konjonktür terse döndüğünde hissedarların riskini azaltan değişken olarak işlev görmeleriydi. Bu anlamda, patrimonyal kapitalizm, emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi ve yaratılan zenginliğin bölüşümünü çok açık biçimde malî sermaye sahiplerinin lehine kuran bir sermaye birikimi rejimi olarak faaliyet gösteriyor. Ama üretim merkezli olmadığı için ve dünyadaki etki alanı giderek genişleyen bir malî istikrarsızlık dinamiğinden hayat bulduğu için, uzun vâdede sadece kendi iç dinamiğine dayanarak sürdürülmesi zor bir sermaye birikimi rejimi bu.

Patrimonyal kapitalizmin sermaye birikimi rejimi veya malî sermaye birikimi rejimi, işletmelerin özelliklerine bakmadan, önceden tesbit edilmiş bir kârlılık oranını işletmelere empoze ediyor. Talep edilebilir kârlılık oranını, işletmenin özellikleri değil, hissedar koalisyonunun işletme üzerinde uygulayabileceği baskı oranı belirliyor. Benchmarking olarak tanımlanan pratik, dünyadaki bütün işletmelere aynı malî verimlilik kriterinin empoze edilmesine dayanıyor. Patrimonyal kapitalizmin söylemine uygun biçimde, kalkınmakta olan veya yeni sanayileşmiş ekonomiler olarak değil de, yükselen piyasalar (“emerging markets”) olarak tanımlanan ekonomilerde de geçerli olması mücadelesi verilen bu yeni işletme anlayışının, finansal küreselleşmenin akışkanlığını sağlamak için vazgeçilmez önemi var.

MALÎ SERMAYE BİRİKİMİNİN KÜRESELLEŞMESİ

Bu sermaye birikimi rejiminin dinamiği, malî yatırım amaçlı sermayenin uluslararası ölçekte değerlenmesine dayanıyor. Marx’ın para-sermaye olarak tanımladığı biçimde var olan bu malî sermaye için her şeyden önemlisi, evrensel bir ölçekte likit pozisyonda kalabilmek. Bu likit pozisyon, elinde nakit para bulundurmak veya bankada mevduatı olmak anlamına gelmiyor. Söz konusu olan, bir kurumsal icat sayesinde yaratılmış olan malî piyasalar likiditesi, yani hem hisse senedi, tahvil gibi para olmayan bir menkul değeri elinde tutup, neredeyse anında bunu paraya veya başka bir menkul değere çevirebilme potansiyeli. Gerçekleşmesi kesin olmayan gelir beklentilerine dayalı bahislerin anında, kullanılabilir bir nakit değere dönüşmesini sağlamak için malî cemaatin bir piyasa olarak örgütlenmesi gerekiyor. Malî piyasaların işlevi, geleceğe yönelik gelir bahislerinin bugünden parasal değere dönüşmesini sağlamak. Piyasaların akışkanlığı denen olgu, bu dönüşümün mümkün olduğu kadar hızlı ve teklemeden gerçekleşmesi. Herkesin elindeki potansiyel değeri her an başkasına devredebilmesine dayanan bu likit konum organizasyonu, aynı zamanda bir çelişki içeriyor. Tek tek kişiler için mümkün olan bu durumun, malî piyasanın bütününde gerçekleşmesi mümkün değil. Malî piyasaların ellerindeki menkul değerleri devredebilecekleri, bu değerlerin tümünü nakte çevirebilecekleri bir dış yer, bir mercii yok. Bu nedenle, neo-liberaller piyasaların güçlenmesi için merkez bankalarının, sadece bankalar için değil, malî piyasalar için de son kertede ödünç verici kurum olmasını talep ediyorlar artık.

Likidite çelişkisi, malî piyasaların en zayıf halkasını oluşturur. Likidite çelişkisi, herkesin gerçekten nakit pozisyona geçmeyi tercih ettiği durumda, kimsenin elindeki menkul değerleri nakit pozisyona geçiremeyeceğini belirtir. Likidite çelişkisi, bireysel tercihlerle, bu tercihlerin bir toplamı olarak algılanan ortak tercihler arasındaki zıtlığı gözler önüne serer. Bunu, bireysel iktisadî akılla kollektif iktisadî akıl arasındaki çelişki olarak da tanımlayabiliriz. Malî piyasalar, pazar ekonomisi dinamiğinin bu yapısal çelişkisini en uç noktasına kadar taşır. Bu nedenle, malî piyasalar son derece dengesiz ve istikrarsız piyasalardır. Bu piyasalarda iyimserlik veya kötümserlik son derece bulaşıcıdır. Malî piyasaların kırılganlığı, spekülatif kazanç olanaklarını da arttırır.

Malî sermayenin likit kalma ihtiyacı, malî piyasaların genişlemesiyle mümkündür. Bu genişleme hem daha fazla tasarrufun malî piyasalara yönlendirilmesiyle hem de bankaların malî yatırım amaçlı krediler vermesi yani para yaratmalarıyla mümkündür. Borçlanma ekonomisi ve küreselleşme, bu sürekli genişleme ihtiyacını besler. Yükselen piyasalar, merkez malî piyasaların aktörlerinin evrensel boyutta likit kalmasını sağlarlar.

Bu sermaye, malî yatırımlardan elde edilen geliri merkezî biçimde toplamak ve dağıtmak üzerine örgütlenmiştir. Malî piyasalar da sonuçta bir örgüttür. Bu örgütlenmenin, Türkiye’deki SPK türünden bir düzenleyiciye ihtiyacı vardır. Bu piyasaların aslî aktörleri ise, kredi vererek para yaratma sorumluluğu da taşımadan faaliyet gösterdikleri için banka dışı malî kuruluşlar olarak tanımlanan kurumsal yatırım şirketleri, birlikleri ve fonları ve sigorta şirketleridir. Günümüz kapitalizminde bu kuruluşlar, uluslararası sanayii gruplarından çok daha güçlü bir konumdalar. Hayat sigortası ve emeklilik fonlarının işletilmesi ve diğer tasarruf ürünlerinin değerlendirilmesine dayalı araçları pazarlayarak topladıkları malî sermayenin boyutu, yatırım için gerekli sermayenin boyutlarını kat be kat aşmış durumda. Üretilen değerden alınan pay, malî sermayenin genişleyerek yeniden değerlenmesi sürecini beslemek için yetersiz kaldığı için, sürecin reel ekonomiden göreli bağımsız olarak, sanal ortamda şişmesi gerekiyor. Bu ise malî piyasaların çok yüksek risk arz eden kazanç olanaklarına sürekli açık kapı bırakması demek. Riskin yüksek olması malî yatırımcıları aynı zamanda riske karşı önlem alabilecekleri, yani kısa-orta vadedeki geleceği bugünden belirleyebilecekleri karşı-spekülatif araçları geliştirmeye itiyor. Bu süreç, malî sermaye birikimi süreci, klâsik sermaye birikimi sürecinde olduğu gibi döngüsel değerlenme bunalımlarına giriyor. Ama kısa-orta vadenin mutlak biçimde egemen olduğu bu süreçte, bunalım devreleri de çok daha kısa aralıklarla gerçekleşiyor.

Bugün malî sermayenin elinde toplanan güç, “piyasa güçlerinin” yani malî piyasaların içindeki güçlerin hareketliliğiyle, kendiliğinden oluşmadı. Ekonomide alacaklı konumda olanların taleplerini karşılamaya yönelik düzenlemeler, hükümet politikaları aracılığıyla hayata geçirildi. Neo-liberal politikaların ekseni, alacaklıların talep ve çıkarlarına yönelik bir yeniden yapılanmayı gerçekleştirmekti. Bunun için sadece malî piyasaların güçlendirilmesi veya olmadıkları yerlerde açılmaları değil, varlıkları tehlikeye düştüğü zaman korunmaları gerekiyordu. Yirmi yıldan beri, küresel malî piyasa sisteminin merkezi olan Wall Street’de, menkul değerlerde çok şiddetli düşüş yaşama riski ortaya çıktığında, Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) “piyasalara müdahale” ederek, düşüşü engellemesine birçok kez şahit olduk. 1987 yılındaki büyük malî krizde, toplam borsa değeri bir günde 1929’daki düşüşünden çok daha büyük bir düşüş yaşamasına rağmen, merkez bankasının sağladığı likiditelerle düşüş kısa zamanda önlendi. FED’in 1987 yılındaki bu müdahalesi, bundan sonra kendisinin “piyasaların” nihai finansörü olduğunu ilân etmesiydi.

Bunun yanında, banka sistemi de, Keynes’in yaptığı ayrıma uygun biçimde, üretim için yapılan para talebi (industrial circulation) yerine, finans için yapılan para talebini (financial circulation) karşılamaya yöneldi. Keynes’in yaptığı bu ayrım izlendiğinde, patrimonyal kapitalizmde merkez bankasının yarattığı paranın her şeyden önce menkul kıymetler talebini arttıracağını, üretim ve istihdam için olan talebin zayıf kalacağı görülür. Gerçekten de geçtiğimiz on yıl içinde, malî piyasa aktörleri bankaların verdikleri kredileri, malî aktifler satın almaya yönlendirdiler. Bu son derece riskli yatırım davranışı, paradan para kazanmanın ötesinde, borcunu sermaye yapmak anlamına geliyor. Kurgusal sermayenin can alıcı anı, borcu sermaye olarak kullanıp, borcu alacağa dönüştürmek. Bu kritik anı, gerçek sermaye birikiminde metanın paraya dönüştürülmesi anının, kurgusal sermaye birikimi sürecindeki izdüşümü olarak betimleyebiliriz. ABD’de yapılan tahminlere göre, bankaların işletmelere verdiği kredilerin yarısından fazlası bu işletmeler tarafından hisse senedi alımında kullanılmış durumda. Bireysel yatırımcıların anlamlı bir bölümü içinde benzer bir durumun geçerli olduğu idia ediliyor. Bankaların üretim ve tüketimi hızlandırmak için ellerinde tuttukları para yaratma işlevi de, artık malî sermaye birikiminin bir aracı haline geldi.

Malî piyasaların işletmeleri finanse etmekten ziyade, işletmelerin piyasaları finanse ettiklerini daha önce belirtmiştik. Yapılan ölçümler, malî piyasaların işletmelerin yarattığı değerden giderek artan bir paya el koyduklarını gösteriyor. Benzer bir durum, uluslararası finans ilişkileri için de geçerli. Dünya Bankası’nın yaptığı hesaplara göre, son on yılda, dünyadaki kısa vadeli finans hareketlerinin dünya GSYİH’ye oranı %7’den %15’e çıktı. Ama bu hareketlerin %85’ini kalkınmış ülkelerin malî piyasaları kendilerine çekmişler. Burada da asıl parsayı toplayan ABD. Günümüzde ABD’yi, dünya tasarrufunu, esas olarak tüketmek ve bir ölçüde yatırım ve araştırma harcamaları yapmak için kendine çeken büyük bir emici pompa olarak tanımlamak mümkün. Küreselleşme ve malî serbestleşme önerilerinin kalkınmakta olan ülkelere vaat ettikleri, yeni ve neredeyse sınırsız finansman olanaklarına ulaşma hedefinin tam tersinin gerçekleştiğini OECD verileri gözler önüne seriyor. Bu verilere göre, ABD’nin 1999 yılında 340 milyar dolara varan dış ticaret açığı, Japonya’dan bu ülkeye giden 107 milyar dolar ve Avrupa’dan giden 42 milyar dolarla bütünüyle finanse edilemediği için, zengin ülkeler dünyanın geri kalanından toplam 209 milyar dolarlık bir tasarrufu kendilerine çekmişler. Bu ise, gelir dağılımı eşitsizliğiyle kıyas edilemeyecek büyüklükte bir eşitsizliğin, malî varlıkların mülkiyeti eşitsizliğini arttırıyor. Bugün, dünyadaki hisse senedi ve tahvillerin değerinin %90’ından fazlasını ABD, Japonya ve AB’deki hisse senedi ve tahviller oluşturuyor.

Malî sermaye birikimi süreci, bugüne kadar görülmemiş bir sermaye yoğunlaşmasına yol açtı. Malî sermayenin zengin ülke ekonomilerinde yoğunlaşmasının oranı, GSYİH, ticaret hacmi, yatırım ve benzeri göstergelerden çok daha büyük bir yoğunlaşma oranına işaret ediyor. Hong Kong, Singapur, Tayvan, Güney Kore, Tayland ve Türkiye gibi yükselen piyasalar, bu yoğunlaşma sürecinde, malî sermayenin yeniden değerlendirilme alanının genişlemesine katkıda bulunmak için yer alıyorlar. Fransa’da emeklilik fonlarının kurulması tartışmaları sırasında, bu kurumların yararlarını yeni keşfeden Sosyalist Partisi üyesi bir senatörün dile getirdiği şu görüş, uluslararası malî sermaye kurumlarının küreselleşen yeni sermaye birikimi rejimi içindeki işlevini açık yüreklilikle tanımlıyor:

“Bu fonların en önemli katkısı, ülkemiz dışındaki büyümeden bir payı kapabilmek olanağıdır (...) Örneğin Çin gibi bir ülkenin büyümesine katkıda bulunurlarken, emeklilik fonları Çin’in üretiminin bir bölümünden bir pay ele geçireceklerdir” (Le Monde, 13.11.1998).

Bu amacın gerçekleşmesi için, gelişmiş ülkelerin kurumsal yatırımcılarının bütünüyle serbest biçimde ellerindeki likiditeleri, çok daha yüksek faiz ve kâr paylarının yürürlükte olduğu ekonomilere yatırabilmeleri sağlanmalı ve böylece yükselen piyasalarda şişen spekülatif malî balonlar sayesinde malî sermayenin değerlenmesi süreci hızlanmalıdır. Bu yeni piyasaların da “pazar disiplini” içinde çalışmaları, şeffaf olmaları yani uluslararası alacaklıların etkin denetimini mümkün kılmaları ve yerel bankaların önemli bir bölümünün uluslararası bankaların denetimine geçmelerini gerektirmektedir.

Jeffery Sachs gibi, geçmişte “şok terapilerinin” savunucusu radikal neo-liberaller, Asya krizinden beri, IMF politikalarının baş düşmanı oluverdiler ve eleştiri oklarını “Hazine-Wall Street-IMF bağlaşıklığına” yönelttiler. Joseph Stiglitz gibi neo-Keynesgil eğilimleri ağır basan iktisatçıların da dahil olduğu bu eleştiri, IMF’i Amerikan Hazinesinin politikalarını her şeyden üstün tutmakla suçluyor. Ama neo-liberallerin IMF eleştirisinden hareketle önerdikleri yeni IMF politikaları ise, esas olarak malî sermaye birikimi rejiminin küresel boyutta işleyebilmesinin koşullarını yaratmayı hedefliyor. Egemen iktisat kuramı içinde saygın konumda olan iktisatçıların geçmiş IMF politikalarına yönelttikleri eleştiri, bundan sonra IMF’in esas işlevinin yükselen piyasalardaki krizleri önlemek olması gerektiği önerisiyle sonuçlanmakta. Bu ise, FED’in ABD malî piyasaları için oynadığı rolü, IMF’in yükselen piyasalar için oynaması anlamına geliyor. IMF’in yapısal uyum politikaları gibi orta-uzun vadeli politika tasarımlarını terk ederek, esas olarak malî piyasaların göreli istikrara kavuşturulması için emniyet sübapı olarak çalışması, “piyasaları rahatlacak” nakit girişini sağlamasının somut örnekleri Meksika, Arjantin ve Rusya krizlerinde ve Türkiye’de Kasım 2000 krizinde görüldü. Bunun anlamı, patrimonyal kapitalizmin efendileri olan alacaklılar zümresinin alacaklarının küresel boyutta güvence altına alınmasının koşullarının yaratılması misyonunun IMF’e verilmek istenmesidir. Uluslararası işbirliğinin açık hedefi kalkınma olmaktan çıkmakta, patrimonyal kapitalizmin gereklerine uygun olarak piyasaların güvenilir hale getirilmesi hedefine indirgenmektedir.

TÜRKİYE’DE MALÎ SERMAYE BİRİKİMİ REJİMİ

Her ne kadar Ertuğrul Özkök gibi medya-finans emme-basma tulumbasının dişlileri tarafından, “Türkiye’deki kriz Arjantin’i de New York’u da vurdu, biz artık büyük ekonomiyiz” paketi içinde pazarlansa da, yükselen piyasalar içinde küçük bir yer işgâl eden Türkiye ekonomisinde de malî sermaye birikimi rejimi hükmünü sürdürmektedir. Ama bu rejimin Türkiye’deki ana gıdası, üretimden alınan paydan ziyade, kamu gelirlerinden elde edilen paydır. Üretimde yaratılan değer üzerinden el konulan pay ise, temettü olarak değil banka faizi olarak çekilmektedir. Türkiye malî piyasasının merkezinde, kamu finansman ihtiyacı yer almakta ve bu finansmanın karşılanması için çıkartılan devlet tahvil ve bonolarının ezici çoğunluğu bankaların elinde bulunmaktadır. Geri kalanın büyük bölümü de kurumsal yatırımcıların portföylerinde yer almakta, bireysel yatırımcıların payı çok az bir oran oluşturmaktadır. Bankalar, kamu finansman ihtiyacı üzerinden elde edilen bu rantın bir bölümünü, repo benzeri araçlarla malî sermaye birikiminin ikincil aktörleri olan tasarruf sahiplerine aktarmakta ve böylece malî sermaye birikimi sürecine tasarrufun yönlendirilmesini sağlamaktadırlar.

Bundan daha önemlisi, kamu geliri üzerinden sağlanan bu değer paylaşımı veya rant, Erinç Yeldan’ın Birikim’in geçen sayısında belirttiği gibi, “devletin, özellikle 1990-sonrası yıllarda ulusal ekonominin yönlendirilmesi işlevini tamamen yitirmesi (...) ekonominin birikim önceliklerini doğrudan doğruya kısa vâdeli dış sermaye girişlerinin özendirilmesine dayandırması”yla tamamlanan bir sistem oluşturmasıdır. Burada tarif edilen özendirme, yukarıda belirtilen küresel malî sermaye birikimi sürecine Türkiye malî piyasalarının eklemlenmesinin düzenlenmesidir. Bunun canalıcı adımı, 1989’da 32 sayılı kararname ile, sermaye hareketlerinin bütünüyle serbest bırakılmasıyla atıldı. Yeldan, atılan bu siyasî adımdan sonra, “ulusal piyasalarda Merkez Bankası’nın döviz ve faiz kurunu birbirinden bağımsız biçimde birer politika aracı olarak kullanabilme olanağını yitirdiğini ve ulusal finans piyasalarının kısa vadeli spekülatif yabancı sermaye hareketlerinin denetimi altına girdiğini” belirtiyor.[1]

Küresel malî piyasalara eklemlenen Türk malî piyasasının boyutları da bu çerçevede büyüyecekti. 2000 yılında Türk bankacılık sisteminin yurtdışından kullandığı ve 204 milyonunu o yıl geri ödediği, 209 milyon dolarlık kısa vadeli kredinin toplamının GSYİH kadar olduğu ve hemen aynı miktarda bir kredi hacminin geri ödendiği dikkate alınırsa, Türkiye yükselen piyasasının küresel malî piyasalara spekülatif atak uç bölgesi olarak eklemlendiği daha rahat görülüyor. Bankaların GSYİH’ya eşdeğer büyüklükte bir kısa vadeli dış finasman ihtiyacı, reel ekonomiye kaynak yaratmak için değil, malî piyasalara ve en başta Hazine kağıtlarına “yatırım” yapmak için ortaya çıktı. Döviz kuru-faiz makası üzerine yapılan spekülatif beklentiye dayalı bir “piyasa rahatlığı” egemen oldu. Dünya ortalamasının çok üstünde bir reel faiz, uluslararası bankalar ve büyük kurumsal yatırımcılar tarafından, risk primi olarak talep edildi. Bu talebin gölgesine sığınan yerli malî sermaye aktörleri de, esas olarak kamu kaynaklarından beslenen bu ranttan pay aldılar.

Türkiye’de merkezinde kamu borçlanması olan malî sermaye birikimi modeli, birçok cephesiyle ilkel sermaye birikimine benzemektedir. Sosyal olarak dar bir vergi tabanından alınan yüksek vergilerin, gelirlerine oranla çok az vergi veren yüksek gelirli kesimlere aktarılması aracı olarak çalışan bu kamu borçlanması rejimi, kapitalizm öncesi müsadere ekonomisini andırmaktadır. Konsolide bütçe harcamalarının yarısından fazlasının borç anapara ve faiz ödemelerine ayrıldığı, vergi gelirlerinin önemli bir bölümünün devlet borcu faizleri tarafından yutulduğu bir malî yapı, malî sermaye birikimi rejiminin azgelişmiş ekonomi koşullarında kaçınılmaz olarak müsadere ekonomisi biçimine dönüşeceğini gösterir.

Türkiye’de bu bağlamda patrimonyal kapitalizmin yürürlükte olduğunu söyleyemeyiz. Şirketlerin sermaye yapıları hâlâ daha çok aile veya şahıs sermayesi ağırlıklı olduğu için, birkaç istisna dışında, şirketin hissedarları sermayedar konumundadırlar. Türkiye ekonomisinin bu yönüyle küresel malî sermaye birikimine anlamlı biçimde eklemlendiği söylenemez. Küresel kurumsal yatırımcı tipinin mükemmel örneklerinden biri olan Soros’un başında bulunduğu yatırım fonunun, azınlık hissedarı olarak Türkiye’de yatırım yaptığı şirket yönetim kurullarında yaşadığı huzursuzluk bunu göstermektedir.

Cüneyt Akman’ın Birikim’in bu sayısında yer alan yazısında belirttiği gibi, Türkiye’de bu malî yapı neredeyse bütünüyle devlet merkezlidir. Reel sektöre yatırım yapmak için gelen dış sermayenin çok cılız kaldığı bu ekonomide, spekülatif dış ve iç kaynakların riskli perendeler attıkları alanın altında, devlet kağıtları ve devlet garantilerinden örülmüş bir koruyucu ağ vardır. Bankaların dış yükümlülüklerinin bile devlet güvencesinde olduğu, bir cephesiyle son derece devletçi bir malî piyasa söz konusudur. İşte bu noktada, Özalizmle biçimlenmeye başlayan ve 1990’larda yerleşen yeni sermaye birikimi rejimiyle yürürlükteki siyasal rejimin birbirlerini tamamladıkları ortaya çıkar.

Türkiye’de yaşanan büyük kriz, bu ilkel sermaye birikimi ağırlıklı malî sermaye birikimi rejiminin sürdürülür olmaktan çıkmasıdır. Bunun da esas nedeni, rejimin müsadere mantığı içinde biçimlenmiş olması ve siyasal alanın bu müsadere mantığının bir tamamlayıcısı olarak yer almasıdır. Ünlü “aile fotoğrafının” çarpıcı biçimde yansıttığı bu fazla karmaşık olmayan yapının, esas olarak müsadereye dayandığı için uzun vadede kendini sürdürecek soluğu yoktur. Bu nedenle kriz, bu siyasal-malî rejimin neredeyse sürekli varoluş biçimidir ve bu rejimin kriz sarmalından çıkıp, küresel malî sermaye birikimi rejimine bütünüyle eklemlenmesinin belirleyenleri rejime içkin değildir. Son Şubat krizinden sonra bu siyasi-malî yapının göbeğine yapılan müdahalenin uygulayıcısının “dış” olması, bu gözlemi doğrulamaktadır.

Eğer bu malî sermaye birikimi rejiminin restorasyonu değil de, daha kökten biçimde sermaye birikimi rejiminde değişim amaçlanıyorsa, gelinen aşamada artık bu, Türkiye toplumunda devrim olarak kabul edilmesi gereken bir siyasal ve iktisadî nitelik değişimiyle mümkündür.

(*) Yöneticilerin ellerindeki hisse senedi opsiyonlarının gerçek gelire dönüşmesi için, borsada hisse senedi fiyatlarının önceden belirlenen seviyeye gelmesi gerekiyor.

[1] Türkiye ekonomisinde bölüşüm, birikim ve büyüme modelinin inceleyen değerli bir çalışma için bkz. Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, Nisan 2001.