Anasayfa > Birikim Arşiv > 145 - Mayıs 2001 > Dayanılmaz Bir Finans Malî Piyasalar ve Kurgusal Sermaye

Dayanılmaz Bir Finans Malî Piyasalar ve Kurgusal Sermaye

Michel Zerbato , Çeviren : Ömer Laçiner | (Sayı : 145 - Mayıs 2001)

“Kredi, üretici güçlerin maddi gelişimini ve dünya pazarının yaratılmasını hızlandırır [...] Çift yönlü tabiatı ile kredi sistemi, dört başı mamûr bir oyun ve dalavere sistemi olarak başkasının emeğinin sömürülmesi yoluyla zenginleşmeyi oturtmaya eğilimlidir. [....] Bu oyun, sermaye edinmenin ilkel tarzı olarak emeğin yerini alır [...] Eğer para, doğrudan doğruya sermaye ve gelirin parasal formu olmaya değil, borç sermayesi olmaya dönüşüyorsa, orada, sermayenin gerçek birikimi ile bağıntılı bir olumlu borç sermayesi birikimi yoktur...”

Kapital’in 3. cildinin 5. bölümünde serpiştirilmiş bu öngörü yüklü satırlar Marx’ın orada geliştirdiği analizin gücünün bir örneğidir ve kapitalist krizin güncel faslının finansal boyutunu kavramak için hayli yararlıdır.

’70’lerin ortalarına doğru, banka yoluyla finansmanın yerine doğrudan finansmanı ikâme etme isteği, stagflasyonu, ekonomik durgunluk ve enflasyonun bu yeni bileşimini, sadece “borçlanma ekonomisi”nden “malî piyasalar ekonomisi”ne geçişin safdışı edebileceği inancına dayanıyordu. Parasalcı görüş, malî piyasaların gelişmesinin, uzun vadeli banka finansmanına son vererek, enflasyonu ortadan kaldıracağını ve büyümeyi geri getireceğini iddia ediyordu.

Bu, ekonomik hesabın normal koşullarının yeniden düzenlenmesinin, tasarrufa gerçek fiyatının (daha pahalı demek istemiyor) ödenmesi ile bundan böyle sağlıklı, yani ekonomik olarak üretken ve malî açıdan verimli yatırım projelerine kullanılacağını farz etmek demekti. Özellikle malî aracıların ortadan kaldırılması, kamu maliyesinin yeniden dengeye kavuşmasını beklerken, kamu açıklarının piyasa koşullarında finansmanını sağlayacaktı. Bu sağlam ve dengeli büyümeye de piyasa koşullarını kabul eden herkese istihdam imkânı eşlik edecekti elbette (Dolayısıyla çalışma yasalarının emrettiği katı kuralların ortadan kaldırılması da gerekecekti).

Bu, çok geniş bir malî yenileştirme ve kuralları kaldırma hareketine ve aynı zamanda da tüm piyasaların kuralsızlaştırılmasına, mal ve sermayelerin uluslararası hareketlerinin serbestleştirilmesine, emek piyasasının esnekleştirilmesine, (en azından ABD hariç) sıkı para ve bütçe politikalarının izlenmesine vb. yöneltti. Krize karşı küreselleştirme ve finanslaştırma birleşimi idi bu ve hâlâ da öyledir.

Öngörülen ve gerçeklik arasındaki mesafe apaçıktır: Duraklayan büyüme, işsizliğin ve geçici işin büyümesi, eşitsizliklerin artışı, malî piyasaların genel istikrarsızlığı, sürekli tekrarlayan çöküşler vs. özetle “ekonomik dehşet”.

Ultra liberal ekonomistlere göre bu mesafe piyasaların denetim altına alınmasını gerektirmez; tam aksine, malî ortodoksinin ön tasarruf, fiyat gerçeği gibi kural ve öğütleri uyarınca, etkin malî piyasaların genel dengeyi kurması için piyasada serbest rekabeti tüm alanlarda yerleştirmeye devam etmek (Çoktaraflı Yatırım Anlaşması fikri tamamen terk edilmiş değildir) gerekiyor.

Ampirik olguları gözönüne alanlara göre ise malî piyasalar, ya ekonomik faillerin irrasyonel tutumlarından ya da etkili piyasalar teorisinin varsayımından daha farklı bir rasyonaliteden ötürü “balonlar” üretir.

“Çoklu dengeler” teorisini kuran irrasyonalitedir. Bu mantık izlendiğinde, zarar vermeyecek biçimde anormal bir durum herhangi birinin akıl-dışı bir paniği kışkırtmasını mümkün kılabilir; bunların tutumu da korktukları şeyi, örneğin çöküşleri tahrik eder.[1] Etkinlik varsayımının bir diğer eleştirisine göre, güvenilir bilgi yokluğundan dolayı, herkesin piyasanın düşüncesini gözlemleyerek ekonomik büyüklüklerin değişimine dair şahsi kanısını şekillendirmesi normaldir. Bu taklitçi rasyonalite, nesnel değerlerin piyasa tarafından değerlendirilmesini yapısal olarak dışlayan, kendine referanslı bir tutumu belirler.[2]

Bu iki yaklaşım, aralarındaki farkları bir yana bırakırsak, kaynakların optimal tahsisini ifade eden dengeleyici nesnel değerleri, şu meşhur “temel” değerleri varsayar. Her iki yaklaşım için de, geleceğin bilinmeyişinden doğan belirsizliği tamamen ekonomik tarzda yönetmeyen insan tabiatı, bu temel değerlere uyan değerleri dışlar.

Ekonomiyi bir kumarhaneye çeviren malî piyasaları etkisizleştirmek için, “Tobin vergisi” gibi korkuluklar veya Keynes gibi daha radikal bir tarzda, “rantiyenin kendi rızasıyla ölümü” yani, tıpkı Proudhon’un geçen yüzyılda krediyi bedavalaştırma talebi ile öngördüğü üzre yaptığı gibi, sermayenin bedelini kaldırmak önerilir. Bu, kapitalizmi finanstan dolayı hasta addetmek demektir.

Marx’ın malî sermaye analizleri ışığında bu çözümler yalnızca ütopik değil, elverişsizlerdir de. A. Smith veya J. M. Keynes gibi, Marx için de, paranın “doğal fiyatı” yoktur ve malî sermayenin değerlendirilmesi, endüstriden kaynaklanan artı-değerin bir kısmına el koymaya izin veren saf bir rekabet halindeki güçler ilişkisine dayanır. “Temel değerler” yoktur ve malî piyasalar hiçbir biçimde ne etkin olabilirler ne de bu hale gelebilirler.

Gerçekten de, emeği dışlayan, çevrenin (finansman, pazar, vs. gibi) gelişme koşullarını güvence altına almayan bir kapitalist ekonomik faaliyetin bu finansman tarzının incelenmesi, bunun, merkezde gerçek bir sermaye birikiminin gelişmesinin aleyhine olduğunu ortaya koyar. Bir başka deyişle, “doğrudan finans” sadece verimsiz değil, elverişsiz ve sürdürülemezdir.

MALİ SERMAYE VE FAİZ ORANI

Kapital’in 3. cildinde Marx, sermayenin yeniden üretimi sürecinin meta boyutunu ele alır. Meta sermayesi, ticari sermaye ve malî sermaye olarak ayrılmış biçimde, işte burada sahneye girer.

Toplumsal işbölümü, meta-sermayenin bir bölümünü metaların dolaşımını güvence altına alma özel işlevine tahsis eder.[3] Böylece özerkleşen ”ticari sermaye, toplam sermayedeki payı oranında belirlenen genel kâr oranının oluşumuna girer”; ama “üretimine katılmaksızın kâra iştirak eder.”[4] Başka bir deyişle, ticari kâr ve sinai kârın ikisi de, üretim sürecinde dönüştürülen veya mübadelede satılan malların (alış fiyatı olan) maliyet fiyatına aynı genel oranın uygulanmasıyla hesaplanır. Dolayısıyla Marx, “metanın üretim fiyatı” terimiyle, sanayi kapitalistinin satış fiyatını, yani sanayi kârının yükselttiği maliyet fiyatını; “metanın gerçek fiyatı” ya da “meta-sermayenin üretim fiyatı” terimiyle, tüccar kapitalistin satış fiyatını, yani üretim fiyatına ticari kârın ilave olmasıyla artan fiyatı tanımlar: Ticari kâr, sanayi sermayesi tarafından maddileştirilen fiyat içinde kârın tamamının gerçekleştirilmez oluşu ile açıklanır.[5] Dolayısıyla sanayi sermayesine kıyasla ticari sermaye büyüdükçe, toplam kâr içinde sanayi kârının payı küçülür.

Sanayi sermayesi artı-değer üretir ve bunun bir kısmını ticari sermayeye bırakır. Ticari sermaye “değerin gerçekleştirme giderleri”ni üstlenir,[6] ancak bu paylaşım değer yasasına uyar (sanayinin üretkenliği ticari hizmetleri öder). Ticari sermaye, “tamamen ticari olan dolaşım giderleri”ni üstlenerek, üretken sermayenin dolaşım sermayesini azaltmasına ve dolayısıyla onun üretim ölçeğini genişletmesini ve daha fazla değer üretmesini sağlar. Ticari sermaye dolaşım süresini kısaltarak, dolaylı biçimde değer üretir ve bundan ötürü de kâra katılımı meşrûdur.

Ticari sermayenin hesaba katılması P-M-P’ çevrimini P-M... [Ü]...M’-P” haline getirerek bozar ki, burada P-M-[Ü]...M’-P” endüstriyel sermayenin hareketini, P”-M’-P’de ticari sermayenin hareketini tanımlar. Bu iki döngü P”de birbirine bağlanır. P”, hem sanayicinin satış fiyatı hem de tüccarın alış fiyatıdır ve zorunlu olarak P’nin altındadır. Sanayi sermayedarı M’nin değerinin bir kısmını ve dolayısıyla da kârın bir kısmını gerçekleştirir. Ürünün M’ değerinin tümünü gerçekleştiren P’, tüccarın satış fiyatıdır. [Ü]’de üretilen kâr, P’-P dir ve, değer yasasına gore, bu sanayi kârı olarak P”- P, ticari kâr olarak P’-P”dir.

Ticari sermayenin malî bileşeni, sermaye olarak “sanayi ve ticaret sermayelerinin dolaşım sürecinde para tarafından tamamlanan tümüyle teknik hareketlerden”[7] başka bir işlevi olmayan bir toplumsal sermayenin bir kısmının özerkleşmesinin sonucudur. Gerçekten de kapitalist üretim ve genel olarak ticaret, satın alma ve ödeme araçları stoğunun oluşum ve yönetimini, dolayısıyla da kasa ve ödeşme, cari hesap düzenlemeleri, muhasebe, koruma, sigorta vs. gibi muameleleri içerir.

Bunlar bankacının görevleridir. Bunlara kaynağı üretim sürecinin genişlemesinde olan dolaylı üretken katkılar da dahildir ve bunlar kullanılmayan parasal kaynakların harekete geçirilmesi ve malî aracılık vs. yollarla önemli ölçekte tasarruflara yönelen bir sermaye merkezileşmesine imkân tanır. Para alışverişi öncelikle parasal dolaşımın yönetimidir. Parasal dolaşım ve yoğunlaşmanın teknik işlemleri böylelikle mümkün kıldığı tüccar ihtiyat fonlarının, kaynaklandıkları kredi parasının (veya banka parası) ve ticari kredi sisteminin gelişmesini sağlar.

Para alışverişine dayanan kredi, faizin üretken sermayesinin veya parasal sermayenin içinde de kendini geliştirir.[8] Gerçekten de para, emekçilerden artı-değer sızdırarak meyvelerini verdiği ölçüde sermaye gibi işlev görüyormuşçasına, kendini çoğaltan bir değer imişçesine ek bir kullanım değeri de edinmiş olur. Oysa bu kullanım değeri, diğer kullanım değerleri gibi her an satılabilir. Bu, paranın alışverişini yapmak, yani onu faiz karşılığında borç vermektir.

Paraya sahip olmak, kâr etme gücüne sahip olmaktır ve paranın maliki parayı borç vererek bu gücü devredebilir. Dolayısıyla borç, sermaye olarak meta haline gelmiş paranın satışıdır ve bu satış karşılığının kâr ile olacağını varsayar. Burada sermayeyi başlangıç noktasına getiren, endüstriyel ve ticari alanda olduğu gibi metanın satışı değil, borcun ödenmesidir. Dolayısıyla karşılık, pazarda bir cambaz taklası veya bir meta-para başkalaşımıyla değil, iki kişi arasındaki hukuki bir uzlaşma yoluyla güvence altına alınmıştır.[9] Ve bu uzlaşmanın sermayeyi gerçekleşmeye, yani kâr sağlamaya yöneltmesi gerekir.[10] Dolayısıyla faiz zaten kârın içindedir, ama sanki sadece borçlu bu parayı üretken sermaye olarak çalıştırabilir, alacaklı da kapitalist olarak, ancak borçlu tarafından gerçekleştirilen kârın bir bölümünü ona bırakarak kâr edebilir.

Faiz, yani borç verenin kârı, borçlunun borç para sayesinde gerçekleştirdiği kâr üzerinden elde edilmiş olarak ortaya çıkar[11] Ancak faizin sermaye-para metasının fiyatı olduğunu söyleyemeyiz, çünkü bir malın fiyatı onun değerinin para olarak ifadesidir. Paranın fiyatı, bir fiyatın fiyatı ve üstelik bu fiyattan farklı fiyatı olacaktır!

Dolayısıyla değeri ifade edecek olan ve bu değer çevresinde piyasa fiyatının etrafında yükselip alçalacağı bir paranın üretim fiyatı yoktur. Faiz zorunlu olarak keyfîdir: Şüphesiz para-sermayenin arz ve talebine bağlıdır ama “paylaşılacak o kârı öngören iki kişinin davranışı tamamen deneysel bir eylemdir”.[12] Çünkü,

“rekabetin yalnızca süre ve çalkantıları belirlemediği sonuç olarak, zıt güçlerin [arz ve talebin] tüm belirlemelere son verdiği yerde, belirlenecek nesne [faiz] bütün yasaları aşarak, keyfî bir karakter alır.”[13]

Eğer faizin “doğal” bir oranı, “doğal” bir haddi yoksa şüphesiz düşünebiliriz ki normal olarak faiz genel kâr oranının altındadır, ancak daha fazlası da söylenmelidir. Bu yüzden Marx, J. Massie’nin görüşünü benimser: Faiz oranına karar vermek için,

“borç veren ve alanların görüşüne müracaat etmekten başka bir yöntem yoktur; bu açıdan bakıldığında adil ve haksız olan yalnız ve yalnız evrensel rızanın açıkladığı şeydir”.[14]

Bu nedenledir ki,

“faizlerin hesaplanmasının söz konusu olduğu birçok hukuki anlaşmazlıkta yasal bir faiz oranını kabul etmek gerekmektedir.”[15]

Faizin, malî kârın tutarı temel olarak uylaşımsal’dır. Bu ifade (uylaşım), sadece sermayenin değil, tarihi, kültürü, alışkanlıkları, hukuki gelenekleri vs. ile tüm toplumun kendi bütünlüğünü yeniden üretmesine gönderme yapar. Şüphesiz para-sermayenin arz ve talebi ve dolayısıyla faiz oranı, ekonomik döngülerle, kâr oranının hareketleriyle değişir ama bu oranın genel düzeyi (bir ekonomik yasa tarafından belirlenmeme anlamında) keyfîlik eğilimini korur.

FAİZİN ŞEYLEŞMESİ VE KURGUSAL SERMAYE

Sınai ve ticari sermaye borç alınmış parayı ona kâr ekleyerek değerlendirirler. Aktif sermaye oluştururlar. Malî sermaye, aktif sermayenin gerçekleştirdiği kâr üzerinden bir pay alarak kendini nemalandırır.

Dolayısıyla kârın borçlu ile niceliksel paylaşımı, aktif sermaye ile malî sermaye arasındaki niteliksel bir paylaşımdır: sermaye sahibi aktif kapitalist de, brüt kârı sermayenin mülkiyet kârı ve girişim ya da bu sermayenin kullanım kârı olarak paylaştırır.[16] Dolayısıyla faiz açısından toplumsal karşıtlık, sınai ve ticari sermaye arasında değil, aktif sermaye ile malî sermaye arasındadır.

Malî sermaye, örneğin enerji ve otomobil gibi sınai sermayenin özgül bir biçimi değildir, dolaşımın işlev ve biçimleri içinde kendini özgülleştiren toplumsal sermayenin bir bölümüdür. Özgüllüğü teknik değil sosyal tabiatlıdır. Dolayısıyla malî endüstriden ya da banka endüstrisinden söz etmek anlamsızdır. Bu, yalnızca onun sınai rasyonaliteyi içermesi isteğini ifade eder.

Aktif kapitalist için, ödenen faiz, sermaye sahibine sermaye sahibi olduğu için hak ettiği brüt kâr payı olarak görünür:

“Niteliksel açıdan faiz, sermaye mülkiyeti tarafından elde edilen artı-değerdir ve sermayenin sermaye olarak ürünüdür [...] Niceliksel bakış açısından, kârın faizi oluşturan kısmı malî sermayeye ait görünür.”[17]

“Kredinin gelişmesi ve dolayısıyla yoğunlaşması, borç sermayesine evrensel ve sosyal bir özellik verir ve onu blok olarak para piyasasının üzerine salar.” Böylelikle faiz kendi kararıyla genel kâr oranına bağlanır ama “tek biçimli, belirli ve elle dokunulabilir bir büyüklük” olarak görünür, oysa “genel kâr oranı sadece bir eğilim, tekil kâr oranlarının eşitlenme hareketinden başka bir şey değildir.”[18]

Faizin sermayeleşmesi onun şeyleşmesine götürür. Çünkü borç sermayesi üretim ve aracı bir dolaşım süreci olmaksızın doğrudan bir P-P’ hareketi içinde kendini değerlendirdiği ölçüde, faiz bir şeyin, para-sermayenin basit bir ürünü olarak temsil edilir. Ve para-sermayeye sahip olmanın özünde bir filizlenme ve meyve verme varmış gibi gözükür.[19] Bundan böyle her para sahibi kendisini, para sağlayabilecek bir şeye malik addeder. Yeter ki, onu gelir olarak harcamak yerine borç versin. Malî sermayede sermayenin fetişleştirilmesi kendi zirvesine varır. Bu fetişleştirme özel olarak net bir biçimde kurgusal sermayede kendini gösterir.

Düzenli olarak geri dönen her para miktarı bir faiz olarak, sermayenin meyvesi olarak kavrandığında, bu geliri verdiği varsayılan sermaye miktarı, söz konusu gelir geçerli faiz oranına bölünerek ölçülebilir. Örneğin bu hesap emek gücüne uygulandığında, ücret beşeri sermayenin faizi olarak gösterilir:[20] Bu anlayış, neo-klasik teori ve onun malî uzanımı olan etkin piyasalar teorisi tarafından, yeniden ele alındı.

Düzenli bir gelirin sermayeleştirilmesi işlemi, faiz getiren her şeyi sermaye olarak var eder. Bir yanılsamadan doğan bu sermaye, bir kurgusal sermaye’dir ama bu hiç de malî sermayenin temel bir biçimi değildir:

“Para-sermayenin birikiminden, çoğu kez üretim üzerindeki alacak senetlerinin, onların piyasa fiyatlarının, kurgusal sermaye değerlerinin birikimini anlamak gerekir.”[21]

Farklı nitelikleriyle üretim üzerindeki bu alacak senetleri kurgusal sermayeyi, bizzat kendi hareketiyle zenginleşen sermayeyi oluştururlar.[22]

Bunlar öncelikle kamu borçlarından kaynaklanırlar. Devlet bir kamu açığını finanse etmek için borçlandığı zaman yıllık bir faiz vermeyi üstlenir, ama borç veren artık parasından yararlanamaz, çünkü devlet onu bir gelir olarak harcamıştır ve borç verene, gelecek vergi (veya borçlanma) geliri üzerindeki bir haktan başka bir şey kalmamıştır.

“Kamu borçları sermayesi birikimi, bir devlet alacaklıları sınıfının gelişmesinden başka bir anlam taşımaz. Bu sınıfın vergi miktarı üzerinden belirli bir kısmı almasına izin verilmiştir.”[23]

Borç veren elbette bu borcu satabilir ama onun sermayesinin çekilmesi bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü gerçekte o, kendi yerini alan bir diğer alacaklının parasını edinmiştir. Yerini dolduran açısından kendi parası pekâlâ bir borç sermayesi işlevi görmektedir, buna rağmen “kamusal borç sermayesi bütünüyle kurgusal olmaya devam eder”

Kurgusal sermayenin bir diğer bileşenini hisse senetleri oluşturur. Bu kâğıtlar gerçek sermayeyi temsil eder. Bu gerçek sermaye ya hissedarlar tarafından sürülen parasal sermayedir ya da bunlar harcandığında işletmenin aktifleridir. Para-sermaye, borç verilen para, üretken sermayenin iki alternatif biçiminden biri, ya para ya mal biçimi altında, sermaye değeri olarak gerçekten vardır. Ama bununla birlikte tahviller, hissedarların kendilerine maledecekleri gelecekteki kâr üzerindeki (temettü biçimi altında ama faiz niteliğinde), yani karşılıksız emek üzerindeki bir haktan başka bir şey değildir.[24] Bu yüzden onlar kurgusal sermayedirler, çünkü sahipleri (tıpkı kamu kâğıtları gibi) onları yeniden satabilseler ve böylece para-sermayeye dönüştürebilseler de, alıcılar kendi sermayelerini bu kâğıtlara dönüştürmelidir. Bu bakımdan sermayenin başkalaşması söz konusu değildir, olan sadece daha önce biriktirilmiş (tasarruf edilmiş) paranın yer değiştirmesidir. P parasıyla alınan bir tahvilin satışı, bir kârla yükselen P’nin geri dönüşü yoluyla P-P’ hareketini tamamlamış olmaz; sadece tahvili alan alıcının parasının gelişi ile alıcı satıcının yerini almış olur.

Kurgusal sermayenin sonuncu bileşeni olan banka mevduatlarının, Marx’ın zamanında uygulama ve bankacılık pratikleri açısından gelişimleri sınırlıydı. Oysa bugün mükemmel para biçimini banka mevduatları oluşturmaktadır. Bununla birlikte Marx zamanında bunun özünü ve önemini kavrayabilmişti.

Para-meta’nın dönüşüm mantığında, para sahibi, bu parayı altın veya daha genel olarak parayı temsil eden senetler biçiminde bankaya yatırır. Ancak bankacı mümkün olduğu kadar çabuk bu parayı borç verir.[25] Buradan itibaren, emanet para artık basit bir banka hesabından başka bir şey olmamasına rağmen, hattâ mudi bu hesap üzerinden çekle ödemeler yapsa bile, bu para para-sermaye işlevi görür.[26] Marx’a göre banka parası, kaydi para, altın (veya onu temsil eden banka senedi) olan “hakiki para”nın karşısında kurgusal bir paradır. Bankacı, yatırılan paraları borç vererek ve böylece kendi kredi verme kapasitesini çoğaltarak, faiz üreten sermayenin büyümesini mümkün kılar ama onun kurgusal boyutunu da geliştirmiş olur:

“Aynı sermaye ve aynı borcun kendini değişik ellerdeymişçesine sunması işlemleri sonucunda, her sermaye ikiye hattâ üçe katlanmış gözükür.”[27]

Günümüzde parasal dolaşımın artık mala açık bir göndermesi yoktur ve gerçekte “ kredilerin mevduatı yarattığını” artık iyice öğrendik; yani banka kredi vererek para yaratır ve sonra, vadesiz mevduatlarını daha az likit olan yatırımlara dönüştürerek, borçlarını sabitlemeye, pasifini güçlendirmeye çalışır. Bununla birlikte, bankacılık yönetim pratiğinde her şey sanki toplanan tasarruflar borç veriliyormuş gibi cereyan eder. Bundan sonrası, genel eşdeğerin artık altın değil, kendisi de bizzat devletin ya da dünyanın öteki devletlerinin kredi parası olan bir merkezî parada “maddileşmesi” kabul edilse de, daha önceki analiz geçerli kalır. Bunların tümü Marx’ın analizinin temel sağlamlığını ve öngörü kapasitesini çoğunlukla doğrular. Marx, gayet iyi anlamıştır ki,

“bu kredi sisteminde her şey tam bir kuruntuya, hayale dönüşebilir; bu sağlam bir şeyleri elde tuttuğu sanılan [İngiltere Bankası’nın] ‘ihtiyat fonları’ için de geçerlidir.”[28]

Ne olursa olsun, banka parası, ancak kredi sistemi sağlam oldukça, yani bankacı (bankalararası denkleştirme çeklerinin bedelini ödemek ve sistemin sürekliliğini güvence altına almak için) aktif sermaye tarafından üretilen kârın bir kısmını, tahsil ettiği faizle kendine mal edebildiği ölçüde dolaşımdaki işlevini yerine getirir.

Mevduatın kurgusal özelliğinden doğan önemli bir olgu vardır: Duruma göre, kullanılabilir para miktarı borç para-sermaye arzını belirleyebilir. Sonuç olarak, eğer para politikası, merkezî para arzı üzerinden para arzına egemen olursa, faiz oranı üzerine de etki yapar.[29]

Böylece Hazine bonoları ve tahviller tıpkı para-sermaye gibi meta olurlar. Bununla birlikte bu kâğıtlar malî sermayenin malıdır, çünkü

“faiz, en kestirme deyişle, özerk bir güç olarak canlı emekgücünün karşısına çıkan, ona meydan okuyan ve ödenmemiş emeği sahiplenmenin araç haline gelen değer olgusunun ifadesidir; ötekinin mülkiyeti olarak emekçinin karşıtı olmasından dolayı faiz bu özerk güçtür.”[30]

Borç sermayesinden farklı olarak, kâğıtların nominal değerlerinden ayrı bir piyasa fiyatı vardır. (Getiri sabitlendiği için) faiz oranı düştüğünde devlet tahvillerinin piyasa fiyatı yükselirken, değişmez bir faiz oranında, hissedarlara verilen kâr paylarının artışı hisse senetlerinin piyasa fiyatını yükseltir.

Dolayısıyla, kâğıt değerlerinin hareketi, eğer temsil ediyorlarsa, bu temsil ettikleri gerçek sermaye değerinin hareketine bağlı değildir. Öylesine ki geleceği bilememe, borçlu ve alacaklıları getiri ya da gelecekteki faiz oranları üzerinde bahse tutuşmaya mecbur kılar. Malî işlemler zorunlu olarak beklentiler (örneğin devlet imzasına güven) üzerine dayanır. Marx, kurgusal sermaye hareketinin esas olarak, en azından kısmen spekülatif olduğunu ve spekülasyonun “nominal para-sermayenin şişmiş sabun balonları” üretebildiğini, bu balonların ulusu daha zengin yapmadıklarını ama patladıklarında da daha fakirleşmediklerini söylerken, bütün bunları gayet iyi görmüştür.[31]

Özetlersek; para, sınai veya ticari sürecin başlangıcında para-sermaye olarak eğer faiz (veya kâr paylaşımı) karşılığında borç verilmişse, aktif sermaye işlevi görür. Özünde borç para olan malî sermaye, kurgusal sermayeden farklıdır. Kamu borç kâğıtları temsil ettikleri şeyler olarak tamamen kurgusal bir sermayedir, çünkü bunlar harcanmıştır; hisse senetleri, bizzat gerçek sermaye üzerinde bir mülkiyet kâğıdıdır. Kurgusal sermaye para değil, sadece bir para hakkı’dır, değeri öngörülen faiz oranı ile değişir. Elbette ki, hareketi doğrudan P-P’ sürecine katılan para-sermayenin yani malî sermayenin hareketine benzer, ama malî artık değerler üzerinde spekülasyona ve muhtemel “balonlar”ın zuhuruna imkân verir.

Eğer bizatihi borç parayı da kurgusal addedersek; malî sermaye ve kredi piramidinin sağlamlığı, aktif sermayenin, alacaklıların tahmin ettiği fazla değeri gerçekten üretme kapasitesine bağlıdır en nihayetinde. Marx’ın Kapital’in 3. cildinin 5. bölümünü para-sermaye ile gerçek sermaye ilişkisinin incelenmesine ayırmasının nedeni budur. Onun analiz şeması, bugün hâlâ doğru ve anlamlıdır. Çünkü bu şema, malî piyasaların gelişmesinin nasıl gerçek sermaye birikimini durdurmaya eğimli olduğunu göstermeye imkân vermektedir.

MALÎ BİRİKİM VE GERÇEK BİRİKİM

Emeklilik fonlarının ve menkûl kıymetlerin ortaklaşa yatırım kuruluşlarının soyutlamasından başka hiçbir şey olmayan malî piyasalar tarafından ele geçirilen güç, devredilebilir kâğıtların banka kredisinin yerini almaya başlaması ölçüsünde, Marx’ın dönemine göre verileri değiştirdi. Bu hızlı yükseliş, 1970’lerin sonunda, parasal politikanın sert dönemeciyle eşanlı olan kamu borçlarının artışına dayanmaktadır. Şüphesiz kurgusal ve gerçek sermaye arasındaki ilişki temelde aynı kaldı, bunu görmüştük; ama güncel bağlamın bir diğer önemli olgusu olan, altına ayarlı sistemden kur ayarlı sisteme geçiş bu ilişkinin tezahürlerini değiştirecektir.

Altına ayarlı rejimde gerçek birikimle malî birikim arasındaki ilişki, ulusal ekonomik performans para arzını zorladığı ölçüde, yatırımların döngüsü tarafından ayarlanır. Para arzının kredi döngüsüne ve nihai olarak yatırım döngüsüne atıf yaptığı Kapital’in 3. cildinde görünen de budur.

Marx, normal olarak, der, “gerçek” borç sermayesinin birikimi gerçek sermaye birikimine eşlik eder:

“Malî sermayedarların, bankacıların parasal borç sermayesinin birikimi yeniden üretim sürecinin gerçek genişlemesine eşlik eden kredi sisteminin yayılması ölçüsünde çoğalır.”[32]

Böylece hisse senetlerinin birikimine gerçek aktiflerin (makineler vs.) birikimi tanıklık eder.

Bu, kurgusal sermaye için de geçerlidir: Hisse senetlerinin piyasa fiyatı, onların altındaki gerçek sermayenin değerinden bağımsız da olsa, eğilimsel olarak kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte yükselmek zorundadır. Çünkü, kâr oranının değişiminin faiz oranının değişimini belirlemesi ölçüsünde, kurgusal sermaye, kâr oranlarının eğilimsel düşüşüne ve dolayısıyla faiz oranının alçalmasına eşlik eder.[33]

Ancak, “borç verilebilir para-sermayenin artışı (gerçek) sermaye birikiminin veya yeniden üretim sürecinin genişlemesinin gerçekten bir göstergesi değildir.”[34] “Sanayi sermayesinin hiçbir şey yapamaz hale düşmesi ve büzülmesi nedeniyle”, borç sermayesi bol, faiz oranının düşük olduğu, devrevi sürecin dip noktası ertesindeki durum tam da budur.[35] Ayrıca tam tersine, borç sermayesi kıtlığıyla yüz yüze olan sanayi sermayesinin aşırı birikimi söz konusu iken, iktisadî döngünün tepe noktasında da durum budur.[36]

İşlerin iyi gidip, alacaklıların ve girişimci-borçluların güveni yeniden tesis edildiğinde, malî sermaye bollaşır ve ucuzlar ve aynı zamanda sanayi sermayesi birikir.

Kriz, bir para ve kredi krizi olarak kendini gösterir ve parasal kısıtlama, krizi kesinlikle ağırlaştırır. Bununla birlikte Marx’a göre

“yeniden üretim sürecinin zorladığı bütün bu suni genişleme sistemi, bir banka bütün spekülatörlere kendi çıkardığı kâğıt para halinde yoksun oldukları sermayeyi vermeye giriştiğinde doğal olarak yerine oturmayacaktır”,[37]

çünkü krizin gerçek bir temeli vardır: genelleşmiş aşırı üretim ve kârlılıkla bağlantılı olarak, kâr oranlarının eğilimsel düşüşü.

Bütün bunlar temel doğru olarak kalsa da, döviz kuru rejiminde işin bir parça farklı gideceğini kabul etmek gerekir. Merkez Bankası hayli “doğal biçimde” ekonominin akışkanlığına müdahale edebilir ve döngüyü ciddi ölçüde perdahlar: Döviz kuru rejiminde gerçek birikim ve malî birikim arasındaki ilişki para politikası ile ayarlanır.

Engels, Marx’a bir mektubunda ekonomik döngüde bir değişime işaret etmekteydi. Döngünün evreleri uzadıkça birbirlerini daha yumuşak biçimde izliyor gibiydi. Bu olgu, döngülerin son döneminin “30 zafer yılı” [1946-1975 devresi, ç.n.] olarak karakterize edilebilmesi noktasına kadar belirginleşerek sürdü; bu yüzden de, ’70’li yılların krizi uzun vadeli döngüler analizini yenilenmeye zorladı. Bu nokta üzerinde durmaksızın, burada sadece parasal politikanın konjonktürün düzlenmesi konusunda temel rol oynadığını ama üretim aygıtının hareketine bağlı olan uzun dönem eğilimlerini belirlemediğini varsaydığımızı belirtelim. Böylelikle, ’70’lerden beri saptanan ekonomik gelişme, kalın çizgileriyle, Fordizmin tükenmesi ve bunun sonuçlarının para politikalarıyla yönetilmesi olarak tanımlanabilir. Bu yeni yönetim, aşırı üretim krizinin alışıldık tezahürlerinin yerine, stagnasyon (durgunluk içinde enflasyon), işsizlik, kamu açıkları gibi tezahürleri ikame eder.

Marx’a göre, faiz oranı döngüsel olarak, ortalama oran etrafında dalgalanır. Büyüklüğü tamamen deneysel, uylaşımsaldır. Günümüzde faiz oranının göreli olarak merkez bankası tarafından belirlendiği söylenebilir. Bunu iki önlemle, ya para piyasasına müdahale ederek ya da faiz oranının toplumsal şekillenme sürecine katılarak ve özellikle “piyasa”ya, yani fon yönetimlerine gönderdiği işaretlerle yapar.

1979’a kadar eurodolar sistemi, dünya ölçeğindeki birikimi ucuz parayla bol bol besledi. ’60’lı yılların sonunda endüstriyel üretkenlik daha yavaş artmaya başladığında enflasyon yükseldi, kamu açıkları kalıcı olmaya başladı. Bundan dolayı da monetarizm hükümetleri, siyasal ve ekonomik iktidarları, para yaratımını kesin biçimde sınırlayarak durumu sağlıklı hale getirmenin gerekliliğine ikna etti. Bu amaçla ABD Merkez bankası Ekim 1979’da eurodoları açık gişe finanse etmeyi kesti ve bu da banka kredileri üzerindeki faiz oranını hayli yukarıya, (% 20’nin de yukarısına) tırmandırdı. ’80’li yıllarda gerçek faizler adamakıllı yükseldi ve ne denilirse denilsin, ’90’lardaki nominal düşüşler, bunları daha önceki seviyenin aşağısına indirmedi (örneğin OECD rakamlarına, daha açık olarak endüstriyel fiyat göstergelerine bakmak yeter).

Bu yüzden devletler açıklarını paranın değerini düşürmekten başka araçla finanse etmek zorundaydı. Tasarrufların canlandırılması ve yönlendirilmesi için en etkin yolların aranması örtüsü altında, tahvil piyasalarının hızla yükselişi bundan ötürüdür. Bu piyasaların modernleşmeleri bunlara daha da spekülatif bir özellik verdi.

Döviz piyasalarında dalgalı kura geçilmesi, hisse senedi piyasalarında bankaların aracı olmaktan çıkışıyla, malî piyasaların tümünün gelişimi için gerekli tüm koşullar toplanmıştı.

1979’daki parasal şokun, 1987 ve 1997’deki borsa çöküşlerinin olumlu yanı -eğer diyebilirsek- nihai borç vericinin (NBV) önemini doğrulamasıdır: Nakit, dolayısıyla finans döngüsüne büyük ölçekte para pompalayarak,[38] NBV malî krizi denetim altına alır. Şüphesiz bu müdahale gerçek birikim sorununu çözmez, ama çözüm bulma girişimleri için zaman sağlar ve gerçek ekonomide bir krizin patlamasını sürekli geciktirir.

Bununla birlikte, 1997’de, kapitalistler içi ve arası ilişkilerin biçimi 1987’dekinden çok farklıydı. Faiz oranı neredeyse sıfır olmasına rağmen, hâlâ çöküşten çıkamayan Japonya örneğinin gösterdiği üzre, gerçek güçlükler çok daha derindeydi. Aslında ABD ve Avrupa’daki durumu kurtarmanın faturası, zorunlu olarak Güney Doğu Asya ve Latin Amerika’da yoksulluğun ve işsizliğin hızla artışı ile ödenmektedir.[39]

KÜRESELLEŞEN KURGUSAL SERMAYE GERÇEK BİRİKİME KARŞI

Günümüzde durum, malî mühendislikte ilerlemelerle gitgide daha da kurgusallaşan ve zincirinden boşanmış yoğunlaşması ile gerçek birikimi durduran malî sermayenin el koyduğu haraç sistemi işleyişinin yarattığı sorunları NBV’nin tek başına çözme yetersizliği nedeniyle ağırlaşmaktadır. Devletin, tıkanmaları ve pazarları açmak, aşırı birikmiş gerçek sermayenin değerini düşürmek için büyük çapta müdahale ihtiyacı buradan kaynaklanmaktadır.

Kurgusal sermayenin küresel çerçevede birikimi aktif ve ilk planda da sınai kapitalistlerin yönetme ölçütlerini değiştirdi. Onları kendini sürekli büyüten işletmelerin geleneksel stratejik vizyonunu terk etmek zorunda bıraktı. Eskiden pazar payları arayarak, zımnen Keynes’in efektif talep işleyişi çerçevesinde, tekelci düzenleme rejimi denilen şeye de uyan bir kendi kendini iyileştiren devinim içinde, başkaları için de pazar yaratıyorlardı. Bundan böyle ise girişimciler işi finansçı olarak yani kısa vadeli yönetmek zorundalar. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sanayi kapitalistlerinin malî sonuçları, bundan böyle artık zorunlu olarak sanayideki büyümeyle ilişkili değildir: Malî (rantçı) yönetimin ölçütleri gerçek birikimi frenlemektedir.

’70’lerin yüksek enflasyonunun sarstığı çıkarlarını korumak için malî yatırımcılar, öncelikle “Junk bouds”lar tarafından finanse edilen şirket azınlık hisselerinin blok alımı yöntemleriyle işletme yöneticilerini denetim altına almak için, 1980’lerde ilkin pazarları gelişmeye zorladılar. Bu da tahvil piyasasını kamçıladı. Böylece Marx’ın şu görüşünü geçerli kılıyorlardı:

“Kapitalist üretim temelinde, hisse senetli şirketlerde, yönetim ücreti adı altında yeni tür bir dolandırıcılığın geliştirildiği görülür: Gerçek idareci’nin yanında ve üzerinde, zenginlikleri toplamanın ve hissedarları soymanın bahanesinden başka bir şey olmayan bir yönetim ve yürütme kurulu kalabalığı görülür”.[40]

Reagan yıllarının sonunda bu taktik başarısızlığa uğradı. Bunun üzerine malî sermaye, kurumsal yatırımcılar (emeklilik ve sigorta fonları) ve ortak yatırım fonlarının çıkarlarının eşyönlülüğünde planlarını değiştirdi. Gerçekten de kurumsal yatırımcılar, yüksek ve emniyetli kâr paylarını sürekli güvenceye almak istiyor, daha spekülatör olan ortak yatırım fonları da, daha dolaysız ve çabuk artı-değer arıyorlardı. Oysa yüksek kâr paylarının rayici yükselttiğini görmüştük. Birilerinin uzun dönemli amaçları ötekilerinin çekiciliğini güçlendirmekteydi. Karşılıklı desteğin bu elverişli bağlaşımı tarafından bu kâğıtların birbirlerini değerlendirmeleri hemen hemen tamamen sağlama alınmış oluyordu. Kurumsal yatırımcılar malî portföylerini riskli ve getirisi yüksek olması gereken hisse senetleri ve daha az riskli tahviller ile çeşitlendirdiler. Bütünsel olarak ele alındığında, onların bu hareketi sanayi işletmeleri yöneticilerini sektörün genel performansını iyileştirmeye zorluyordu.

Esas çizgileriyle ’60’lı yıllarda geliştirilen etkin malî piyasalar teorisinin bu stratejiye verdiği teorik temel işte burada yatıyor: İşletmenin borsa tarafından ölçülen değerinin azamileştirilmesi. Bundan dolayı teori, uzun dönem hedefi olan bu “hissedar için değer yaratma” azamileştirmesinin, hisseye düşen kâr payı (veya hisse başına gelir) ile ölçülen kısa dönemli malî verimlilik azamileştirmesini içerdiğine işaret ediyordu.[41]

Oysa borçlanma kaldıracı, eğer ekonomik verimlilik borç maliyetinden yüksekse, ödünç alınan fonlara başvurmanın öz kaynakların malî verimliliğini arttırması biçimde işler. Dolayısıyla sanayi işletme yöneticileri hem ekonomik verimliliği arttırmak hem de öz kaynakların ödünç fonlara oranını azaltmak zorundadır. Ancak borçlanma, işletmenin riskini arttırır ve fiyatını yükseltir. O halde “iyi yönetim”, yüksek verimliliği garantili projeler dışında borçlanmama ve başkalarının elindeki hisse senetleri sayısını azaltma anlamına gelir.

Bu ise, kapasite arttırımından çok rasyonelleştirme yatırımları, asıl uğraşa yoğunlaşmak için “yatırımı azaltmak”, hisse senetlerinin satın alınması vs. yoluyla yapılır. Hisse senetlerinin yeniden satın alınması, rehinden kurtulmuş işletme kasasının doğrudan hissedarlara dağıtılmasıdır: Hissedarlar için kendi kaynaklarının çok daha emin biçimde verimli kılınmasıdır bu; çünkü bir endüstri projesine bağlanmaktan daha güvenli çünkü kısa vadede daha az belirsizlik taşıyan bir önlemdir bu.

Kendilerini yeniden yapılandıran işletmelerin terk ettikleri faaliyetleri dışarıdan aldıklarını düşünebiliriz. Ancak “yan taşaron sanayii”, geçici istihdamı ve ücret kısıtlamalarını öngörür. Tüketim hızının azalmasının nedeni budur ve bu da durgun hattâ daralan pazarlar için şiddetli bir rekabet ihtiyacını zorlar. Oysa rekabet gücü maliyetlerin düşürülmesi anlamına gelir: Deflasyona doğru bitimsiz bir yarış başlar. Sosyal korumayı çözmeye (“sosyal rekabet gücünü arttıran enflasyon düşüşü”) kadar varan bu gidiş de tüketimin daralması yönünde ağırlığını hissettirir.

Şüphesiz hizmetlerde güçlü bir gelişme vardır. Ancak bu büyük ölçüde bir göz yanılmasıdır ve artış bilgisayar ve telekomünikasyona özgüdür. Burada söz konusu olan gelişme, ünlü “yeni haberleşme ve iletişim teknolojileri (YHİT)” sayesindedir. Bunlar üretim değil, yağma ağlarıdır; çünkü hizmetler zenginlik yaratmaz, onları tahrip eder. Onların dinamiği, ticari ve parasal küreselleşmenin dinamiği ile sıkı sıkıya ilişkilidir.

Sonuç olarak; işletmelerin malî stratejisi artık gerçek birikimle ilişkili değildir. Borsadaki yükseliş tasarrufçular arasındaki gelir transferleri üzerine oturur: Alıcılar gelirlerini satıcı hakkı karşılığında, bu hakları daha sonra daha pahalıya satabileceklerini umarak,[42] gelecek bir para için mübadele ederler. Burada hiçbir zenginlik yaratma yoktur, sadece başka yerde yaratılmış zenginliğin transferi söz konusudur. Bu transfer, yöneticilerin tahmin edilen kâr payı yükselişleri ile rayici yükseltme kapasiteleri üzerinde yürür.

Yöneticiler, “işletme yönetişimi (corporate governance)” adı altında kuramlaştırılan araçlarla, bu rantçı stratejiyi kabule itilir. Bu yöntem ve araçlar, yöneticilerin ücretlerini işletmenin malî performansına endeksler veya onlara “stock-options” verir ki, bu daha az cazip bir sistemdir. Yöneticinin hissedara dönüşümü, onlara ayrıca, işe alınmalarında tali bir unsur haline gelmiş olan ve sadece yeniden yapılanma yani ücret kısıtlaması ve işten çıkarma (!) dönemlerinde bir şirket içi iletişim unsuru olan ücretlerinden vazgeçme imkânı sağlar.

Sanayinin emeği etkin biçimde sömürebildiği zamanlarda, bu sömürü neredeyse tam istihdamla üretkenlik artışı ve ılımlı bir enflasyonla olmaktaydı; banka finansmanı şüphesiz kurgusal ama üretim fazlasını karşılık gösteren bir para yaratmaktaydı. Üretim fazlasının gerçekleşmesi kredinin karşılığı oluyordu. Banka ve endüstri arasındaki az çok zımni uyuşma, ayarlamayı fiyat üzerine yani rantiye üzerine yükleyerek sermaye birikimini yönetmekteydi. Ancak kâr oranlarının eğilimsel azalışı ve satın alma gücünü korumak için verilen ücret mücadeleleri daima daha fazla enflasyona götürür: Artık değerin büyümesini, rantiye için sadece tahammül edilmez bir enflasyon demek olan bir kredi genişlemesi izler. Gerçek ile nominal arasındaki açıklık “dayanılmaz”dır ve sistem er geç çöker.

’70’lerin çok uluslulaşması sınai firmalara kâr oranlarının eğilimsel azalışı ile etkin biçimde mücadele imkânı vermedi. Küreselleşme onların azalan verimliliklerini örtbas etmelerini sağlayacaktı.

Bir yandan, endüstriyel yer değiştirmeler en az maliyetle üretmeye imkân sağlayarak ama aynı zamanda eklenen değerin sermaye lehine yeniden paylaşımı yoluyla finansal kârın (faiz, kâr payı, artı-değer) koşullarını yeniden düzenleyerek, sanayi sermayesinin yeniden düzenlenmesini tamamlıyor. Endüstriyel riskler, araştırma ve geliştirmede veya YHİT’de alınıyor ve bu faaliyetlerin coğrafi olarak yer değiştirmesi güç, çünkü nitelikli işgücü talep ediyorlar. Ayrıca, bu teknolojiler “bilgi otoyolları” gibi dünya ölçeğinde artı-değer pompalama ağları geliştirme imkânını sağlıyor. Örneğin sayısal teknoloji, rekabet yani zayıf kapıların açık olması koşuluyla, gezegenin tamamına uyduyla televizyon programları yayınlama imkânı veriyor. El emeği gerektiren endüstrilerde ise aksine çok pahalı veya çok karmaşık olduğu için post-Fordizme geçişin nasıl yaratılacağını araştırmak için gayret gösterilmiyor ve, en iyi yol olarak, mutlak artı-değer üretiminin eski reçeteleri yeniden ele alınarak, Çevre’deki yükselen ülkelerde uygulamaya konuyor.

Öte yandan, çok uluslu firmalar, özellikle grubun bankaları aracılığıyla kendilerine finansal bir boyut veriyor ve, doğrudan hissedarlarına dağıtmadıkları zaman, menkul kıymetlerini doğrudan malî piyasalarda kullanmayı tercih ediyorlar. Malî piyasalar bankayı bir aktarma kayışı olarak kullandıklarında, daha önce gördüğümüz gibi, var olan aktiflerin değerlendirilmesi, kurgusal sermaye birikimi yoluyla başka yerden gelen paranın iç edilmesini öngörür. Ve malî globalleşmenin işlevi işte tam da bu söz konusu iç etme için gerekli kanalların yürürlüğe konulmasıdır.

Bu sistemde bankanın yeni bir rolü vardır. Endüstriyel etkinliği finanse ederek zenginlik yaratımını önceden değerlendirmek yerine, bankalar malî piyasaların haraca konma kapasitesi üzerine bahse girişirler. Bundan böyle artık kredi anlaşması yapmayıp, kendi tasarruf toplama ve bunları kurgusal sermaye birikiminin finansmanına yatırma kapasiteleri oranında komisyonlar alırlar. Finansal kârı taşıyan para artık, bankaların endüstri sahasında girdikleri bahislerin değerlenmesi üzerine çıkarılmış bir merkezî para değil, dış ödemeler fazlasının ya da kamu borçlarının karşılığı olarak basılmış bir merkezî paradır. İlk durumda merkezî para, Marx’ın (“homme aux écus” - para babası) dediği rantiyelerin zararına gerçek birikimi koruyan bir enflasyon aracıyla, kâr oranının eğilimsel düşüşüne karşı mücadele etme imkânı verir. İkinci halde ise, merkezî para, ücretlerin kısılması para yaratımı ve enflasyon düşüşünün birlikteliğine imkân verdiği ölçüde şişen finansal balonu besler. Dolayısıyla finans her şeyden önce rantiyeler lehine bir değer transferi mekanizmasıdır.

Üstelik, enflasyon yokluğunda, kamu borçları dinamiği, faizleri ödemek için borçlanmak zorunda olunduğu sürece, hızla bir çığ dinamiği haline gelir. Devletler maliyelerine çekidüzen vermek için açıklarını ve dolayısıyla harcamalarını kısıtlamak zorundadır. Sıkı bütçe ve para politikası, bu yüzden dış pazarlar aramaya yöneltir ve rekabetçi-fiyat mutlak bir zorunluluk haline gelir. Maliyetler ve özellikle ücret üzerinde baskının kaynağı da budur. Böylelikle, malî piyasalar üzerinden finansman, üretim, yani istihdam üzerine bir yük bindirir ve işsizlik rantiye kârının bir koşulu olarak gözükür.

Eski emperyalizm, ticaret dolayısıyla demiryolu ağı, okyanuslara egemen olma vs. üzerinde dururdu. Eski ticari sermaye ve aktif endüstriyel sermaye sinerjisi, günümüzde yerini üretken endüstriyel sermaye ile rantiye kurgusal malî sermaye arasındaki çok daha muhataralı ilişkiye bırakmıştır. Bu durumda, ekonomisi canlanan ülkelere, yani artık azgelişmiş olmadıkları, çünkü ilkel birikimlerini gerçekleştirdikleri ve uygun gidişatta artı-değer üretmeye muktedir oldukları varsayılan ülkelere yönelinir. Malî küreselleşme sayesinde bu ekonomilerin sanayileşmesinin banka kredileriyle finansmanına girişildi. Ama, ABD’nin ticaret açıkları sayesinde Güneydoğu Asya’da yaptığı gibi, onlara pazar güvencesi sağlama gerekliği unutularak yapıldı bu. Ve yine unutuldu ki,

“emeğin sosyal niteliği, bunca uzun zaman metanın parasal varoluşu ve dolayısıyla gerçek üretimin dışsal nesnesi olarak göründüğünde, malî krizler ister gerçek krizlerden bağımsız olsun, ister onları ağırlaştırsın, kaçınılmazdır.”[43]

Bir yandan ücreti sadece bir maliyet olarak görüp işgücünün düşük fiyatlı olduğu ülkelerde üretmenin yollarını aramak ile, bir yandan da bu ülkeleri finans ve ticaret için pazar addetmek arasında temel bir çelişki vardır. Ergeç, kaçınılmaz biçimde bu uygulamanın zorunlulukları bir aşırı üretim krizi olarak, önce bu “yükselen” ülkelerde daha sonra “yükselmiş”lerde olmak üzere tüm ülkelerde, ya bir malî kriz biçiminde ya da deflasyon olarak kendini gösterir.

Dolayısıyla meydan, çok-uluslu firmalara, mal ve hizmetlerin, özellikle de malî hizmetlerin mübadelesinin serbestleşmesine bırakılmalıdır. Ne var ki, kredi nihai olarak para biçiminde bir geri ödemeyi öngörürür ve düzenleyici bir parasal otoritenin olmadığı bir para yoktur. Bu otorite ihtiyacı uluslararası ilişkiler alanında, özel olarak da bankalar “yükselen” ülkelerde kârlı bir gerçek birikimin finansmanı fırsatlarını aradıklarında daha da keskinleşir. Güncel mantıkta, sistemin istikrarı parasal bölgelerin birleşmesinden geçmektedir. Ancak sermaye birikimi için gereken alan, tamamen liberal bir parasal ve finansal alan olamaz. Çünkü üretimi yönetmeksizin kârlar kalıcı biçimde biriktirilemeyecektir.

Bu yüzden “30 zafer yılı”nın bütününde, banka kredisinin gelişmesi gerçek büyümenin bir koşulu idi; malî sermaye günümüzde buna karşı çıkıyor. Onun büyük ölçüde kurgusal birikimi, gerçek birikimi dizginleyen kısa vadeli yönetim ölçütlerini dayatmak ve faiz oranlarını yükseltme yoluyla kâr paylaşım uzlaşımını kendi lehine değiştirmek üzerine oturmaktadır. Küreselleşme, güya sermaye birikim alanını genişletiyor, ama bununla, malî piyasaların ve özel olarak kurgusal sermayenin yeni belirsizlikleri davet etmiş olduğu varsayılmıyor.

SONUÇ OLARAK

Marx’a göre, ticari sermaye olarak malî sermaye, artı-değer üretmez, ama onu sanayi sermayesi üzerinden iç eder. Ve “egemen olduğunda ticari sermaye her yerde bir yağma sistemi inşa eder”44 Bu, kapitalist üretim tarzının güncel gerçek işleyiş koşullarında asla olmadığı kadar belirgindir ve dahası sistemin endüstriyel temelini tahrip etmesinin ya da en azından onun gelişmesini gayet güçlü biçimde engellemesinin sonuçları da ortadadır.

Malî sermaye, kendi yeniden üretim süreci işleyişinin, değerlendirmesi kâr transferi üzerine oturmuş, filiz veren bir saf parayı fışkırtabileceği yolunda bir yanılsamaya sahiptir. Oysa para bir toplumsal sermaye bileşenidir ve onu malî sermayeden ayırmak istemek aynı yanılsamaya düşmek demektir. Bu, bireysel girişimcilerin kuruntusu olan, banka parasının olmadığı bir kapitalist ekonomiyi gerçekleştirmek istemenin ta kendisidir. Finans, sermayenin kötü bir biçimi değil, onun nihai ifadesidir. Finanstan bıkmış, ona isteği kalmamış bir sermaye, klasik değiş tokuş ekonomisinin temelidir ama su katılmamış bir ekonomik kuruntudur!

Kurgusal sermayeye gelince, daha gerçek olan bu sermaye, emekgücünün sahibinden paranın sahibine doğru akan değer aktarımıyla zenginleşir. Ama günümüzün “para babaları”nın birçoğu ücretli-rantiyedir ve bunlar vergiden muaf gelirleri olan, imtiyazlı ücretlilerdir. Tasarruf edebilir ve bunları yatırım fonlarında ya da hayat sigortası veya emeklilik fonları aracılığıyla malî piyasalarda değerlendirebilirler.

Bu tür kapitalistsiz kapitalizmde, yönetici kadrolar, pazar oyununun kurallarını oynayarak kendi kaderlerini iyileştirebileceklerini zannedenlerin nesnel işbirlikçiliği ile, artık yapısal hale gelmiş büyüyen bir sömürülenler kitlesinin yedek ordusundan çekip alınan bir değer üretim sürecini kendi çıkar ve kârları lehine çevirmektedirler. Kapitalist ilişki, yabancılaşmanın zirveye vardığı tam bir sömürme ilişkisi olarak böylece gerçekleşiyor artık.

Gérard Dumenil-Dominique Lévy,

Le Triangle infernal: Crise, mondialiasation,

financiarisation, P.U.F. 2000’den

Çeviren ÖMER LAÇİNER

(*) “Une finance insoutenable. Marchés financiers et capital fictif”, Le triangle infernal. Crise, mondialisation, financiarisation (yayıma hazırlayan G. Duménil ve D. Lévy), Actuel Marx/PUF, Paris, 1999 içinde.

[1] Bkz. örneğin O.Blanchard, Le faible coût des gardes-fous “, Liberation, 14.9.1998.

[2] Bkz. örneğin A. Orléan, “La monnaie privatisée”, Alternatives économiques, H-S, sayı:37.

[3] K. Marx, Toplu Eserler, Pléiade, cilt II, s.1048.

[4] Marx, a.g.e., s.1058-59.

[5] A.g.e., s. 1060-61.

[6] Marx, Le Capital, Editions sociales, s.299.

[7] Toplu Eserler, 1084.

[8] A.g.e., 1158-59.

[9] A.g.e., 1161.

[10] A.g.e., 1163.

[11] A.g.e., 1117.

[12] Le Capital, s. 30.

[13] Toplu Eserler, 1120.

[14] A.g.e., s. 1124.

[15] Le Capital, s. 30.

[16] A.g.e.

[17] Toplu Eserler, 1137-38.

[18] A.g.e., s. 1128.

[19] A.g.e., s. 1151.

[20] A.g.e., s. 1193.

[21] Le Capital, s. 131.

[22] Toplu Eserler, 1192.

[23] Le Capital, s. 138.

[24] A.g.e., s. 139.

[25] “Çalıştırmak” diye faizin üretimine deniyor, herkes tarafından (bu da faizin şeyleştirilmesinin bir tezahürü).

[26] Toplu Eserler, 1197.

[27] A.g.e., s. 1196.

[28] A.g.e., s. 1197-98.

[29] Burada, Marx’ın bu uzlaşımsal faiz oranı kavramı ile Keynes’in likidite tercihi teorisi arasındaki bir tür paralelliğe işaret edeceğiz.

[30] A.g.e., s. 1140.

[31] Le Capital, s. 130-131.

[32] Toplu Eserler, s. 1221.

[33] Le Capital, s. 139-140.

[34] A.g.e., s. 146.

[35] A.g.e., s. 147.

[36] A.g.e., s. 150.

[37] A.g.e., s. 152.

[38] 1987 borsa krizini frenlemek için, merkez bankaları, bir haftasonu zarfında, para tabanını yüzde elli büyütüverdiler.

[39] Afrika kendi kaderine çoktan terk edilmiş durumda.

[40] Toplu Eserler, s. 1150.

[41] Bkz. J. Caby, la creation de valeur de l’entreprise, Economica, Paris.

[42] Etkin mali piyasalar kuramına göre, bu satıcılar, haklarını istedikleri gibi harcayarak, iktisadi optimumu yaratacaklardır.

[43] Le Capital, s. 177.

[44] Toplu Eserler, 1099.