Anasayfa > Birikim Arşiv > 168 - Nisan 2003 > Irak'ta Direniş Bağdat, Saraybosna, Stalingrad

Irak'ta Direniş Bağdat, Saraybosna, Stalingrad

Mete Çubukçu | (Sayı : 168 - Nisan 2003)

Savaş başlamadan önce tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Saddam Hüseyin rejiminin bir musibet gibi yıllardır Irak halkının başına açtığı belalar ve savaşla birlikte değiştirilmesi planlanan ”rejimin” ya da Irak’ın “özgürleştirilmesinin” tüm Ortadoğu’da yeni bir dönemin, demokratik açılımların başlangıcı olacağı varsayılıyordu; bu iddia hâlâ geçerli. Bugün herkes Irak savaşının neden çıktığı konusunda aşağı yukarı aynı fikirleri paylaşıyor. Amerika ve İngiltere ise Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin bölgede bir domino etkisi yaratacağı ve benzer rejimlerin de devrileceği naifliği içinde hareket ediyor; en azından hâlâ bu söylemden vazgeçmiş değil.

Irak’a saldırı ile planlanan, varsayılan, umut edilen ise Irak halkının yıllardır baskı altında yaşadığı rejime başkaldıracağı, işgâlcilerle işbirliği yapıp kendini özgürleştireceği yönündeydi. Amerika ve İngiltere’nin inanmış gözüktüğü bu plan Türkiye’de de bu niyeti taşıyanları çok cezbetti.

Ancak savaşın geldiği noktada başlangıçta varsayılan hiçbir öngörünün doğru olmadığı ortaya çıktı. Çünkü niyetlerle, hayatın gerçekliği, Ortadoğu’nun haleti ruhiyesi ve dinamiği farklıydı.

Amerikan ve İngiliz saldırısının önümüzdeki günlerde hangi aşamalardan geçeceğini, cephelerde neler yaşanacağını kestirmek şimdiden çok güç. Ancak, Irak ordusu ve halkının en azından ilk günlerde gösterdiği, tahminlerin ötesindeki direniş savaşın gidişatı konusunda sürprizlerle karşılaşabileceğimizi ortaya koydu.

Savaş başlamadan önce Irak halkının yıllardır gördüğü baskı nedeniyle Saddam Hüseyin rejimine verdiği desteğin ne kadarının içten ne kadarının baskı sonucu olduğunu kestirmek çok güçtü. Hattâ 1982 Anayasası’na yüzde 90’ların üzerinde “evet” oyu vermiş bir ülkenin insanları olarak Ekim ayında Irak’ta yapılan ve Saddam Hüseyin’e yüzde 100 “evet” oyu çıkan ülke ile dalga bile geçebilmiştik.

Irak halkı, 12 yıl boyunca devam eden Birleşmiş Milletler ambargosu ile gittikçe yoksullaşmış, milyonlarca kişi yıllarca açlık sınırında yaşamıştı; çoğunluğunu çocukların oluşturduğu 1.5 milyon kişiyi gıda ve ilaç yetersizliği nedeniyle kaybetmesi, hemen her gün ülkenin kuzey ve güneyinin bombalanması bugün ortaya çıkan Amerika’ya duyulan nefretin tohumlarını oluşturdu. Dünyanın en uzun süren ambargolarından birini yaşayan Irak halkı, çoçuklarının ölümünü çaresizlik içinde seyretti 12 yıl boyunca. Ve Irak halkı her ne kadar korksa da sonuç olarak tüm olanların sorumlusu olarak Amerika’yı görmeye başlamış, Saddam Hüseyin rejimi 12 yılı daha güçlenerek atlatmıştı. Hep söylendiği gibi Amerika kitle imha silâhlarını imha etmeye çalışırken asıl kitleyi, halkı yok etmiş; gerideyse inanılmayacak derece bir Amerikan düşmanlığı kalmıştı.

Bu dönem boyunca ülkelerini haklı ya da haksız gerekçelerle terk etmek zorunda kalan muhaliflere ise Amerika ve CIA tarafından 5. kol görevi verilmişti. Ancak, Irak muhalefetinin aslında kirli unsurlardan oluştuğu, ülke içinde hiçbir desteklerinin olmadığı, Amerika’ya aktarılan bilgilerin dezenformasyonlar içerdiği uzun yıllar anlaşılamadı. Çünkü, muhalif unsunların birçoğu eleştirdikleri, korku rejiminin içinden çıkmış, bir dönem o rejimin en sadık savunucuları olmuş, hattâ Halepçe’de kimyasal gaz kullananan subaylar bile muhalifler arasında sandalye kapma yarışına girmişti.

Dolayısıyla muhaliflerin kendi toplumlarıya ne kadar ilgili, Irak’ı “özgürleştirme” konusunda ne kadar güvenilir oldukları daha savaş başlamadan ortaya çıkmıştı. Hatırlanacağı gibi savaş başlamadan ülkenin yönetim şekli, kimlerin, hangi etnik ve dinî grupların “özgür” Irak rejiminde pay kapacağı, ülkenin kaç parçaya bölüneceği konusunda sıkı bir tartışma da başlamıştı. Bu konuda kendilerinden en emin, askerî ve siyasî anlamda en donanımlı grup olan Kuzey Iraklı Kürtler bile Amerika olamadan, Amerika’ya dayanmadan “özgürleşemeyecekleri”ni açıkça söylüyorlardı.

Dolayısıyla, savaşın çok kısa süreceği konusunda fikir yarıştıranlar; Washington ve Pentagon’un şahinleri, petrol ve finansman şirketleri, radikal Hıristiyan ve Yahudi lobileri, Irak ordusu ve halkından beklenmedik bir direniş görünce hayal kırıklığına uğradı.

Bu hayal kırıklığının nedeni masadaki tüm göstergelerin kendi lehlerine olduğunu düşünmeleri ve “işi” hemen bitirip hem Irak’taki paylaşıma bir an önce başlama hem de Amerika’nın gücünü “küstah Ortadoğululara” bir kez daha gösterme niyetiydi. Amerika’nın yukarıda sayılan grupların aceleciliği sonucu başlangıçta hüsrana uğraması bölgeyi ve bölgedeki dengeleri, insanların ruh halini ve özellikle 11 Eylül sonrası Amerika’nın kendi elleriyle yarattığı Amerikan düşmanlığının farkında olmamasından kaynaklanıyordu.

Askerî planlama konusunda acele edildiği görüşü doğru olmakla birlikte, askerî planlama dahil hiçbir unsurun değerlendirilmediği ortaya çıktı. Çünkü, yıllarını savaş planlaması üzerine geçirenler, stratejistler, askerler ve savaş yanlısı gazeteciler savaş anının psikolojik durumunu gözardı etmişlerdi. Savaş durumunda bir ülke halkının kendilerine yönelik tüm olumsuzlukları göz ardı edip, millî hattâ dinî bir dava uğruna biraraya gelebilecekleri; rejim, lider baskıcı bile olsa topyekûn bir ülke savunmasına geçebileceği gözönüne alınmamıştı. Nitekim Şiilerin ayaklanarak Irak ordusunu zor durumda bırakacağını düşünen Amerikan yönetimi ve CIA hayal kırıklığına uğradı. Şiilerin “Saddam Hüseyin bizim sorunumuz ancak siz işgâlcisiniz” yaklaşımı ile Amerika’yı düşman ilân etmesi, hesaba katılmayan dinamiklerin ön önemlisiydi.

Dünyada ve Türkiye’de hâlâ Saddam Hüseyin rejimi ve kitle imha silahlarının varlığı konuşulurken, Irak’ta çok farklı bir ruh halinin hâkim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şu an yaşanan savaş ortamında artık Saddam Hüseyin rejiminin tartışılması bir yana millî ve dinî bir refleksle, Irak halkı ülke savunmasına geçmiştir; bu Saddam Hüseyin savunması olarak da okunabilir. Irak’ta klasik anlamda bir millî birlikten, bir ulus bilincinden söz edilmese bile Irak halkı ülke savunmasına geçmiş ve işgâlci düşmana karşı mücadele etmeye başlamıştır.

Bağdat sokaklarında dolaştığınızda, yakıcı yıkıcı ve insanlık dışı hava bombardımanını yaşayan milyonlarca Iraklı ve Bağdatlının farklı düşünmesi de beklenemez. Sivil hedeflerin vurulmaya başlanması bile, örneğin, Bağdat halkının evlerine kapanmasına gerekçe oluşturmamıştır. İslâmi duyguların yükseldiği ve yükseltildiği son 10 yılın sonucunda tam bir kadercilik çizgisi izleyen halk, “daha kötüsü olamaz” mantığı ile yaşamaktadır. Uzun yıllardır süren Amerikan baskısı Irak halkında anti-Amerikan tepki oluşturmuş, her türlü musibetin Amerika tarafından yaratıldığı noktasına gelinmiştir. Ve hepsinden önemlisi güney ve kuzeyden gelen direniş haberleri, Amerikan helikopterlerinin düşürülmesi, az sayıda da olsa esir alınan Amerikan askerlerinin, Irak televizyonunda gösterilmesi halkın moralini yükseltmiştir.

Tabiî ki, savaşın ilk günlerdeki gibi gitmeyeceğini Amerika’nın daha telaşlanıp vahşileşeceğini, “sinirleneceğini” ve direnişin artması oranında sivil hedefleri daha çok vuracağını söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla bugüne kadar vurulmayan ve sivillerin hayatlarıyla yakından ilgili olan elektrik santralleri, su dağıtım ve arıtma şebekeleri, petrol rafinerileri, iletişim ağı birer birer vurulacak ve halkın direncinin kırılması beklenecektir. Ancak bu süreç Amerika’nın beklentisinin Saddam Hüseyin rejimine karşı bir ayaklanma süreci değil, Amerika’ya duyulan nefretin artma süreci olacaktır.

Bağdat çevresindeki askerî yığınak ve kademeli cepheler gözönüne alındığında Bağdat kuşatmasının çok uzun süreceğini söylemek abartılı olmaz. Zaten savaşın “Kıyamet Günleri” olarak tarif edilen bölümü de Bağdat kuşatması sırasında yaşanacaktır; ve kuvvetle muhtemel Bağdat’ın katliam anlamında bir Saraybosna, direniş olarak Stalingrad olma ihtimali yüksektir. Ve eğer Irak ordusu kuzey ve güneyde yenilgiye uğrayacak olursa Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta bir sürpriz yapması ihtimal dahilindedir.

Irak’ta yaşanan savaşın bölgede ilk günlerde yaptığı etkiye bakacak olursak savaş sonrası çok sancılı bir sürecin başlayacağı ortadadır. Daha savaşın başlangıcı olmasına rağmen, hem Irak’ın yeni bir İslâmi uyanışın merkezi olma ihtimali hem de Arap milliyetçiliğinin yeniden doğma durumu var. Irak’a giden intihar komandoları ve mücahitler bunun ilk işaretini oluşturmaktadır. Robert Fisk’in Independent gazetesinde yazdığının aksine radikal İslâmi unsurlar “sanki birdenbire, bu aşırı milliyetçi özgürlük savaşının içine davetsiz bir misafir gibi” girmemişlerdir. Amerika’nın özgürleştirmek istediği insanlar şimdi farklı bir amaçla Amerika’ya karşı özgürlük savaşı vermektedir ki, önümüzdeki yıllarda tüm Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek tehlikeli bir dinamiktir bu.

Suriye dışındaki neredeyse tüm Arap ülkelerinin Amerika’ya yataklık ettiği Ortadoğu coğrafyasında Saddam Hüseyin direndiği oranda Arap kitleleri nezdinde Arap dünyasının yeni lideri, kahramanı, direnişin simgesi olarak yükselecektir. Ortadan kaldırılması durumunda bile bu “kötü” efsane bölgede çok etkili olacaktır.

Asıl paylaşım savaşı, büyük savaşın ardından gerçekleşecek ve çok kanlı olma ihtimali yüksek olan minor savaşlarda başlayacak; etnik ve dinî gruplar kendi aralarındaki hesaplaşmaya Amerika’yı da katacaktır. Bu noktada Iraklı Kürtlerin tavırları çok önemlidir. Savaşın başından bu yana birçok grubun aksine avının üzerine atlamaya hazır bir avcı gibi bekleyen Iraklı Kürtler, Amerika’nın bölgedeki en büyük destekçisi ve payandası olacaktır. Kuzey cephesinin açılmamış olması nasıl Amerika’yı hayal kırıklığına uğrattıysa, Amerika‘dan çok daha fazla üzülenler Irak Kürtleri olmuştur. Yıllardır 36. paralelin üstünde kendi korunaklı bölgelerinde ve kendi topraklarında güven içinde yaşayan; parlamentosu, merkez bankası, üniversitesi kısaca her türlü kurumu olan Kürtlerin bu topraklarla yetinmemesini, Irak halkı “ihanet” olarak değerlendirmekte ve Şiiler dahil Amerika’ya direnirken Kürtlerin ellerini ovuşturarak Irak’ın içlerine inmeye çalışmaları büyük tepki toplamaktadır. Korkulan karşılıklı bir katliamın yaşanmasıdır. Yani Arap-Kürt mücadelesinde kaybedenin katledileceği bir süreçten söz edilmektedir.

Irak savaşının nasıl sonuçlanacağı henüz belli değil ama Amerika’nın kazanması halinde bile önümüzdeki yıllarda bizi belki Irak savaşı kadar kanlı bir savaş beklemektedir. Özellikle Amerika’nın elindeki kanı temizlemesi çok uzun zaman alacak, tüm dünyada, insanların vicdanında bir leke olarak kalacaktır. İşte savaşı kazansa bile Amerika’yı bekleyen tehlike de budur.

METE ÇUBUKÇU