Anasayfa > Birikim Arşiv > 84 - Nisan 1996 > Refah-Ordu Polemiği

Refah-Ordu Polemiği

Ömer Laçiner | (Sayı : 84 - Nisan 1996)

Hegel uzmanlarından biri Fransız tarihçi Michelet için “Hegel’i sadece o anladı, o da yanlış anladı” demiş.

Bu Hegel uzmanı bugünleri görebilseydi “gerçek olan aklidir, aklî olan gerçektir” diyen Hegel’i anlama bahsinde TC devletinin Michelet’ye taş çıkarttığını teslim ederdi. Gerçi burada gerçek yerini groteske bırakmış olurdu ama, akıl sağlığımızı ancak böylece koruyabileceğimiz için bu kadarcık bir ikameye katlanmanın sözü bile edilmemelidir.

Newroz’un özbeöz Türk bayramı, malûm yeşil, sarı, kırmızı renklerin de millî renklerimiz olduğunun bu yıl Mart ortalarında keşfedilip ilân edilmesini ve Newroz’un “resmen kutlanması”nı kasdettiğimizi söylemeye gerek yok.

Geçen yılların perhizi ile bu lahana turşusunun kıyasını kara mizah erbabına bırakalım. Ve diyelim ki, bu Mesut Yılmaz’ın seçim öncesinde verdiği “Kürt sorununa askerî çözüm dışı yollar arama” sözünü yerine getirmenin bir ilk adımıdır. Gerçi nevzuhur Türk bayramımızın cümle “Türki Cumhuriyet”lerin resmî tören heyetleriyle, Ergenekon canlandırmalarıyla 1. geleneksel kutlaması yapılmıştır ama, Kürt vatandaşlarımızın da Demirci Kawa’nın anısına ateşler yakmalarına, yeşil, kırmızı, sarı renklerini takınarak govende durmalarına, hattâ yürüyüşler yapmalarına alabildiğine hoşgörü gösterilmiştir. Başbakanın Azeri, Kürt, Türk yerleşim bölgelerinin kavşağında olan Iğdır’da –epeyce bir Türk ve Türki tarzda olsa da– bayrama katılması onun uzlaşma isteğini sembolize eden iyi bir yer seçimidir.

Diyelim ama, karşılıklı milliyetçiliklerin tırmanmasıyla gelinen bu noktada, bu uzlaşma ve barışçıl yollar açma semboliğinin ortasına yine milliyetçilikleri depreştirecek unsurlar koymak neden? Şimdilik herkesin bir Newroz demircisi var. Ankara’da Börteçina (Türkçesi Bozkurt) adına örs dövüyor. Diyarbakır’da Kawa’nın anısına ateşler yakıyoruz da, yarın Kawa, Börteçina’nın karda yürüyenidir denilmeyeceği ne malûm? Giysilerinde yeşil, sarı, kırmızı renk kullanmayan hiçbir toplum (hadi millet) olmayacağına göre, bu renkleri millî Türk renkleri diye ilân etmek, giysi resimleri göstererek de bunu tescil edilmiş saymak nasıl bir aklın ürünü?

Kürt kimliğinin tanınması... Kürt sorununun “kalbinde” yatan, her Kürdü bir yerinden hassas kılan nokta bu. Bu “tanıma”nın siyasal formu konusunda neye inanıyor olursa olsun, o hassasiyetin her Kürdü özellikle “yukarıdan” asimilasyon girişimlerine tepki göstermeye iteceği de hiç değilse artık biliniyor olmalıdır. Bu durumda bir “uzlaşma” adımı diye düzenlenen şeyin, ikibin yıllık bir geleneğin “mülkiyeti”ni zapt etmeyi düşünecek kadar cüretkâr bir asimilasyon atağı olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz değil midir? Daha da kötüsü, “ben yaptım oldu” denilmesi imkânsız bu girişimin kendisi ciddiye alınmadığı gibi, bu girişimi ciddi ciddi planlayanları da herkesin hafife alması, ona göre davranmaya başlamasıdır.

Ve galiba daha da kötüsü söz konusudur. Ortada hiçbir kalıcı plan yoktur. Başbakan Yılmaz söz verdim deyip Newroz’da bir jest yapmak istemiştir. Bir sonraki adımı dahi düşünülmemiş, “hele bir görelim” denilmiş bir jesttir bu. Bu boşluğa “jest yapılacağı”nı duyan her devlet kuruluşu bir şeyler getirip doldurmuştur. “Askerî ve mülki erkân” resmileştirelim bari demiş olabilir, ANAP’ın MHP’den çeyrek çarklı Kültür Bakanı, arşivlerdeki Eski Türkler’in (yoksa Moğollar’ın mı?) Ergenekon kutlama adetlerini hatırlayıp resmî programa sokmuş, Dışişlerimiz de bütün “Türkî kavimler”de Bahar şenliklerinin yapıldığını –hangi kavimde yok ki!– aklederek onları da çağıralım demiş; birara yeşil, kırmızı ve sarı renkleri biraraya geldikleri takdirde tevkif etmeyi düşündüğümüzü hatırlatan bir yetkilinin haklı olarak ortaya koyduğu bu sorun da belki o sırada TV’den bir tarihî film izlemiş bir danışmanın “buldum” demesiyle çözümlenmiş ve malûm renklerin Newroz’da millileştirilmesi kararına varılmıştır.

Kimseyi güldürmek için yazmıyoruz bu kurguyu. Devleti oluşturan bütün kurum, kuruluş ve kuralların puslu, akıntılı bir denizde burnunun az önüne bakarak dümeniyle oynayan harap tekneler topluluğundan farkı yok. Rotasız seyreden dağılmış bir donanmayla gidiyoruz.

Daha da vahimi, buna alışılmış olması. O yüzden, örneğin DYP-ANAP koalisyonu bir aydır işbaşında ve üstelik merkez sağ olarak hayatî bir imtihandan geçiyor olmalarına rağmen, hiçbir esaslı konuda karara varmış, icraata geçmiş değil. Bir aydır kabinede, ANAP ve DYP heyetleri, genel başkanları arasında defalarca yapılıp saatler süren toplantıların büyük kısmı hâlâ atama pazarlıklarıyla geçiyorsa, bunun nedeni sırf –bu durumda bile– iktidar avanta(j)larını paylaşmaya kilitlenmiş bir dar görüşlülükten kurtulamıyor olmaları değil, hiçbir esaslı konuda tam güvenle karara varmak ve uygulamak gücünde olmayışlarıdır. İliklerine kadar hissettikleri bu aczin içinde olayların akışına bırakmışlardır kendilerini. Esaslı sorunlardan hangisi bu akış tarafından çözüm diye dayatılırsa, bu dayatmanın empoze ettiği seçeneklerden birine razı olma kabullenilmiş gibidir.

O nedenle, şu noktada hükümetin –ve devletin– önümüzdeki kritik dönem için yaptığı hesap, çizdiği rota nedir sorusu üzerine düşünmenin anlamı yok gibidir.

Ama bu, az önce de bir vesileyle belirttiğimiz üzre, hükümeti oluşturan partilerin, devleti oluşturan –özellikle çekirdek– kuruluşların kendilerince bir hesabı ve faaliyeti yok demek değildir.

Nitekim, son RP-Ordu polemiği bunun göstergesidir. ANAP-RP koalisyonundan “son anda” cayılmasının nedenini “Ordunun müdahalesi”ne yoran güçlü söylentiler karşısında epeyce bir süre suskun duran ANAP ve DYP böylece şüphesiz “sükût ikrardan gelir” sözünü doğrulattıklarını biliyorlardı. “Teamül”e uyma ve uydurma bahsinde doğal olarak tecrübeli ve ayrıca görevi de bu olan –uyduğu teamül bini aşan– Demirel devreye girip “Ordu bu işe asla karışmamıştır, çünkü Anayasamızda Ordu siyasetin dışındadır” mealindeki gayet ikna edici beyanatta bulununca, ortalığın bu “Ordu RP’ye müdahale eder” söylentisince bulanmasını asla istemeyen RP, özellikle de Genel Başkan Erbakan, Demirel’i hararetle destekledi; Zaten kendisi de buna “asla ihtimal vermiyordu.”

Ama tam bu konu kapatılmışken Mesut Yılmaz –kapağın biraz açık kalması– gerektiğini düşünüyor olmalı ki, Ordunun “temenni”lerini az biraz ilettiğini çıtlattı. ANAP ve DYP’nin, “merkez”e dahil olma stratejisini izleyen RP’ye karşı ancak “Ordu RP’yi istemez” kozuyla direnmeye çalışacak kadar güçsüz ve yıpranmış olduğunu bilen Erbakan, ayrıca bu kozun ANAP ve DYP’den kendisine akacak oyları büyük ölçüde durduracak kadar etkili olduğunu da bilmektedir. Bu engeli ortadan kaldırmak, zayıflatmak için Ordunun o niyetini açıkça gündeme getirmenin, tartışmaya açmanın da yarar getirmeyeceğini bilecek kadar orta sınıfların, toplum çoğunluğunun demokrasi bilincinin derecesinden haberdardır. Ayrıca bu tartışma, “geçmiş”i ister istemez devreye sokacak, üstelik RP’nin pür demokratik ilke ve referanslara dayanarak yürütmesi gereken bir tartışma olacaktır. “Merkeze duhul” için geçmişi kapatmanın şart olduğunu iyi bilen ve demokrasiye bu denli referans vererek bağlanmayı da “mahzurlu” sayan Erbakan’ın böyle bir yoldan, tartışmadan vargücüyle uzak durmaya çalışması “doğal”dır.

O nedenle Erbakan hem ilkinde, hem de RP-Ordu konusunun “kışlalardaki mescitler”e dair genelgeyle yine gündeme getirildiği son olayda da ısrarla ortada hiçbir sorun yokmuş gibi davrandı. Bundan sonra benzer olaylarda, hattâ daha spektaküler olanlarında dahi aynı tavrı sürdürecek; hattâ Ordu RP’yi istemiyor sözünün kanıtları ne ölçüde apaçıklaşırsa Erbakan da o ölçüde “Ordu aslında RP’yi istiyor” diskurunu zenginleştirecektir.

Ordu, devletin bu çekirdeği RP’yi istemediğini dilediği ölçüde gösterebilir. Bu cephede RP, Erbakan başında oldukça Orduya at oynatma serbestisi verecek, mevzi çekilişler de dahil savunmada kalacak, “muharebe”ye girmeyecektir. Ama devletin öteki kuruluşlarında, RP’yi istemiyoruz yollu işaretlere karşı “taarruz”a alabildiğine hız vermek serbesttir. ÖSS’de “türban” meselesi yine ortaya çıktığında RP “İslâmi hareket” içinde ve çevresindeki ilgili tüm örgütleri, parti örgütünü ve bizzat milletvekillerini tam bir seferberliğe çağırdı. Devlet meyvesinin bu “yenilecek kısmı”nda gerilemek değil, geriletmektir RP’nin taktiği.

Burada merkez sağ eğilimle RP’nin “çarpışması”nı seyredecek değiliz. Orada RP’yle “türban savaşı”na girişecekler, daha doğrusu RP’nin türbanlı hücumunu savuşturmaya çalışacaklar bir gözleri Orduya çevrili “görüyorsunuz ya” işaretleri veriyor olacaklar.

DYP ve ANAP da aynı şeyi yapacaktır. Ayrıca RP’nin “laiklik”le bağlantılı konular üzerinden yapacağı hücumlar işlerine de gelmektedir. Onlarla RP’yi değil, –ÖSS sınavları vesilesiyle gündeme gelse bile– Ordu ile RP “ilişki”sine oturtuluveren bu “laiklik savaşları”nın gölgesi altındaki RP, böylece “Ordu RP’ye müdahale eder/edecek” kozunun ağında dönenip durur. DYP ve ANAP da oy depoları açısından “netameli” bu konuda Ordu-RP geriliminin rantının kendi cenahlarına akacağı –tecrübeye dayalı– bilgiyle kenarda “üzgün seyirci” gibi durabilir.

RP, bu hesabı bildiğinden “laiklik savaşları”nı süreklileştirmekten yana değildir. Savaş sayısını elden geldiğince azaltmaya çalışacak ve daha şimdiden esaslı hiçbir icraat yapmayacağı belli gibi olan DYP-ANAP koalisyonuna “merkeze layık” bir adaya yakışır bir muhalefet yapmaya ağırlık verecektir.

Çiller’le ilgili yolsuzluk gensoruları kampanyası zaten açılmıştır. RP buna devam edecektir ama, Bayan Çiller hiç de ürküyor gözükmemektir. Hattâ pek kendine güvenli konuşmakta “buyurun” demektedir. Muharebe alanı yolsuzluk olduğu için bu normal. Merkez sağın bu alanı, orada kullanılacak silahları, kamuflaj, saklama, saklanma tekniklerini bilme konusunda, hele Türkiye’de en “yetenekli” kesim. RP bu alana dalarsa Çiller’i kıstırır mı bilinmez ama epey ince yolların varlığını bu sayede doğrudan öğrenmek fırsatını bulur. Merkez’e aday oraya uyarlanacak bir parti için “elzem”dir “bu bilgi ve tecrübe.”

ÖMER LAÇİNER