Anasayfa > Birikim Arşiv > 95 - Mart 1997 > Evinde Oturan İnsanların Muhalefeti

Evinde Oturan İnsanların Muhalefeti

Tanıl Bora | (Sayı : 95 - Mart 1997)

Susurluk kazasıyla başlayan “şok bilgi-belge” yağmuru, “bilgi çağı”nın nasıl anlamlandırılacağı belirsiz veri sağanağına benzedi. Tam bu işi patlatmakla böbürlenen medyanın ağzına lâyık: Her gün yeni bir skandal var. Ama hukuksal ve siyasal bir netice yok. Devletin gayrınizami operasyonları ve örtülü faaliyetlerinin çapı aşikârlaştıkça, bu faaliyetleri yürüten çapraz bağlantılı şebekelerin nasıl dal budak sardığı açığa çıktıkça, somut bir sonuç alınabileceğine dair umutlar biraz daha sönüyor sanki.

Çünkü hukuksal ve siyasal açıdan hesabı sorulmayan her vaka, bu yönde somut adım atılmaksızın geçirilen her gün, “derin devlet”in cüretini arttırıyor. Başka ülkede olsa hükümet sarsacağı, bakan devireceği, rejimi revizyona zorlayacağı varsayılan vakaların küçük yan tesirleri olan olağan iş kazaları gibi muamele görmesi, bu duruma ifrit olan insanların acizlik hissini güçlendiriyor.

“Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” kampanyası, bir “kamu” oluşturma iradesi taşıyan halk unsurlarının (daha doğrusu böyle bir halk iradesini özleyenlerin), içine itildikleri bu acizlik hissine isyan etmelerinden doğdu. Bu lanet acz durumuna mükemmelen uyan, gayet ‘acizane’ bir eylemle. Dokunulmaz görünen belalı bir heyulaya karşı romantik bir sembolizm. Necmettin Erbakan’dan önce bir sürü muhalif –bilhassa solcu muhalif–, bu girişimi için için “çocukça” bulmuştu. Ama belki de Türkiye toplumunun içine itildiği büyük aczle, bu ülkenin yurttaşlarına devletin yapageldiği çocuk (reşit-olmayan) muamelesiyle mütenasip olmasından dolayı, bu sembolizm beklenmedik bir kuvvet hasıl etti.

12 Eylül sonrasından beri Türkiye’de muhalif sesler muhtelif vesilelerle insanları tepki göstermeye, “duyarlı olmaya” çağırdı. Ama düşman kavi, talih zebun; insanlar pek az şeye muktedirler, somut olarak ne yapabileceklerini bilemiyorlar, bilinen tepki biçimlerinin çoğundan korkuyorlar. Her yeni vesilede daha çok korkmaları için de “ilgililer” ellerinden geleni ardına koymuyor.

Bu durumun doğal sonucu, “duyarlı” insanların büyük çoğunluğunun acz ve çaresizlik duygusu içinde kendini yiyip bitirmesi, eylemsizliğinden utanıp, giderek ondan duyarlılık isteyen seslere kulağını tıkaması oldu. Gece 9’da ışık söndürme eylemi, bu kısır döngüye çok isabetli ve tam zamanında bir müdahale oldu. Bu eylemde, insanlar ufak ve kolay bir şey yaparak sonuçta gerçekten bir şey yapmış oluyorlar.

Her ne kadar devletimiz “durumdan görev çıkartıp” böyle bir işi bile riskli hale getirecek “önlemler” alsa da, umumiyetle risksiz bir tepki. Eğlenceli, oyun zevki veren bir tepki. (Ankara’da 100. Yıl bloklarında ışıklarla “Meksiko dalgası” yapıldığına tanık olanlar var!) Kampanyanın, örneğin hapishanelerdeki açlık grevleri gibi capcanlı acılar üzerine olmaması, koşulların vahametine rağmen bu eğlenceli ruh haline münasip bir atmosfer sağlıyor. Eyleme katılanlar tanımadıkları insanlarla beraber eğlenme, görüşmedikleri komşularıyla tanışma fırsatı buluyorlar. Üstelik bunu soylu bir öfkeyle, ama hınç ifrazatına dönüştürmeden yapıyorlar.

Eylem, başlatıcılarının da pekâlâ bildiği yapısal sınırlarını da zorladı epeyce. Tipik bir orta sınıf eylemiydi. Bunun tek göstergesi eylemin orta sınıf, belki daha çok üst-orta sınıf muhitlerden başlaması ve ilk oralarda tutması değil. Orta sınıf hayat tarzına, orta sınıf konforuna uygun bir eylemdi bu; “evinde oturan insanlar”ın eylemi. “Evinde oturmak” ve dünyayla evinde oturarak ilişki kurmak, başka -hele ‘değişik’- insanlarla yüz yüze canlı ilişkilerden epeyce ‘arınmış’ olmak, aslında orta sınıf tipolojisi olmanın ötesinde (post)modern insanlık durumunun bir özelliği.

Yakın zamana kadar moda olan faksla muhalefet alışkanlığı, bu sterilizasyona tamtamına uygundu: Kimseyle yüz yüze gelmeden, evinden/ofisinden çıkmadan, tuşlara basarak “muhalefet”. Işık söndürme eylemi, bir kere faks zincirinin gerektirdiği konfora kıyasla çok daha ‘halkçı’: Faks cihazı değil sadece elektrik tesisatı gerekiyor ve pencerelere çıkmak, sokağı gözetlemek, tencere tangırdatmak gibi, akşam oturmalarının rutinini bozan ek mükellefiyetler getiriyor.

Dahası, yüz yüze ilişkiler geliştirme potansiyeli oldukça güçlü: Pencereden, balkondan laflayarak, gündüzün selamlaşarak, eylemi sokak buluşmalarına taşıyarak. Eylemin en esrarlı tarafı bu: Orta sınıf ve modern steril hayat tarzı içinde uygulanabilir, bu hayat tarzını paylaşan herkese (yani eğilimsel olarak memleket nüfusunun hepsine) hitap eden; hem de insanlara o hayat tarzından şöyle bir dışarı uğrama ilhamını ve enerjisini veren bir hareketlilik yarattı. Bu sahici bir hamledir ve “sokağa çıkma” fetişi doğrultusunda aile içinde yapılan eylemlerden tabiî ki çok daha radikaldir.

Bir dakika karanlık eyleminin bu iki uçlu özelliğinden çıkartılacak çok ders var. Kampanyanın sağladığı motivasyonun, temelini attığı yeni toplumsal muhalefet sembolizminin, bu cehdi güçlendirmesi umulur. Sembolizmin bir rozete veya başka bir alamete kilitlenmeyen ucu açık niteliği ve eylemin suyunu çıkartıp sürdürmemeye gösterilen itina, bu umudu güçlendiriyor.

İki uçlu karakterin orta sınıf konformizmine bakan ucunda elbette medyayı görmeden edemeyiz. Denecektir ki, medya olmasaydı eylem bu çapa ulaşmazdı. Doğru, böylelikle medyanın muhalefete nizam verme, ölçü çizme gücü bir kez daha pekişti. Kampanyaya destek açıklamalarının verildiği klip, bildiğimiz TV reklamı stilindeydi. Eylem, “evlerinde oturan insanlar”ın alıştığı TV dizilerinden biriymiş gibi ‘formatlanmış’ oldu. Bu sayede, bu alışkanlıkla ve bu ‘rahatlık’la katılım genişledi. Medyanın özlü bir tarifinin, biçimin içeriğe galebe çalması şeklinde yapıldığını hatırlamanın tam sırası. Televizyon sayesinde kazanılan yaygınlık ve popülarite, kampanyayı sürükleyenleri, televizyonun bağımlılık yaratıcı etkilerine karşı daimi uyanıklıktan alıkoymamalı.

Bir de eylemi mecrasından çıkaran ve bulandıran olaylar vardı. En önemlisi, Refah Partisi’nin bu işi özellikle üstüne alınıp naralanmakla gösterdiği basiretsizlik... Erbakan ve özellikle Şevket Kazan’ın küçümsemeden aşağılamaya hattâ hakarete meyleden tepkileri, durduk yerde gömleğini yırtıp göğsünü yumruklayarak ortalığa meydan okuyan bir meczubun halini andırıyordu. Refah Partisi, bu tutumuyla, Susurluk kazası sonrasında devletin örtülü işlerinin “deşilmesine” karşı kayıtsız kalmayı hattâ “derin devlet”i kollamayı seçmekle yaptığı tercihin iyice altını çizmiş oldu. (Oysa bazı MHP’liler, “milletimizi” saat dokuzda bütün ışıklarını yakmaya davet eden kontr-eylem çağrılarıyla, eylemin hedefini doğrulayan isabetli bir girişimde bulunmuşlardı.)

Böyle yapmakla RP “hukuk içinde kalan bir devlet” isteyen geniş kitlelere kendi kendini hedef gösterdiği gibi, Sincan olayları üzerine teyakkuza geçen laisist-Kemalist reaksiyona müthiş bir fırsat vermiş oldu. Laisist-Kemalist reaksiyon dalgası, bu sayede bütün tencere-düdük seslerini “şeriat/irtica” tehlikesine tevcih etme cehdine girebildi. Radikal gazetesinde Murat Belge eylemin rüzgârını çalanları eleştirirken, muhtemelen bu tutumu da kastetmişti.

Öte yandan asayişçi devlet aklı, yine RP’lilerin hayırhah tutumu eşliğinde, “bölücü ve terörist” parmağı aramak gibi bir bulandırma çabasına girişmeden edemedi. Bu çabayı insiyaki bir hareket, bir fikr-i sabit olarak değerlendirebiliriz. Ama hiç masum olmayan bir insiyak. Bir yerlerde Tahammülsüzlük Oscar’ları veya Huşunet Grammy’leri verilse dereceye gireceği kesin olan güvenlik kuvvetleri, herkesin “risksizliğini” vurguladığı bir eylemi riskli hale getirdiler. “Evinde oturan insanlar”ın eşiklerinden bir adım atınca marûz kaldıkları muamele, bundan yıllar önce Günaydın gazetesinin elektrik fiyatlarına yapılan zam üzerine attığı bir manşeti hatırlattı bana: “Öldürün milleti olsun bitsin!...”

TANIL BORA