Anasayfa > Birikim Arşiv > 103 - Kasım 1997 > ÖDP: Eskinin Zırhı, Yeninin Işıltısı

ÖDP: Eskinin Zırhı, Yeninin Işıltısı

Ömer Laçiner | (Sayı : 103 - Kasım 1997)

ÖDP, bu dergide, daha kuruluş aşamasında iken bir “umut, kaygı ve imkân” olarak değerlendirilmişti. Nasıl bir umut yüklendiğine, nelerden kaygılandığına ve ÖDP’nin nasıl bir imkân kullanmaya aday olabileceğine dair görüş ve kıstaslar çok farklı hattâ karşıt olanlar da dahil sanırız herkesçe paylaşılan bir ilk değerlendirme idi bu.

Söz konusu değerlendirmeye ilişkin görüş ve kıstaslar başlıca üç kategoriye ayırmak mümkündü. Birincisi ÖDP’yi bildik, geleneksel sosyalizm anlayşnn ve onun -legal- mücadelesinin parti formu çerçevesinde ele alanlardı. Bunların bir bölümü ÖDP’nin şu safhada sosyalizmi daha az vurgulayan “öncü parti” modelinden hayli uzak bir yapıda oluşunu -koşullarn gerektirdiği- bir zorunluluk olarak görüp, partinin zamanla bu yapıya oturacağını umanlardı. Bir diğer ve daha geniş bir bölümü ise geleneksel sosyalizm tanımını ve parti modelini terk etmemekle birlikte, bunlarn daha fazla demokrasi ve özgürlük ile ve ayrıca -örneğin- kadın, çevre hareketi gibi özerk oluşumlarla takviye edilmesi gerektiğini düşünmekteydi. Bunlara göre ÖDP’nin kuruluş safhasında bu hareketlere bünyesinde yer vererek edindiği heterojen yapı ve söylemi korumak gerekirken, öbürleri onlarn zaman içinde -tasfiyesini değilse bile- asimilasyonlarını sağlayıp ÖDP’nin daha homojen hale gelmesini umuyorlardı.

İkinci kategoridekiler, geleneksel sosyalizmi -en hafifinden- “arkaik” saymanın yanısıra bizzat sosyalizmi de artk bağlayıcı, cezbedici bulmayan bir anlayıştan yola çkyorlardı. Pek açkça ifade edilmeyen bu yaklaşm, geleneksel sosyalizmin yerini alacak bütünlüklü herhangi bir perspektifin imkânszlığını da varsayarak ÖDP’nin ideoloji ve referans farkı gözetmeyerek, demokrasi, özgürlük ve sosyal adalet talep eden her tür muhalefeti barındıran bir yapı haline gelmesinden yanaydı. Bazıları, ÖDP’nin Türkiye’deki merkez sol partilerin zaaf ve başarszlıklarından da yararlanarak genel sol muhalefeti çevresinde toparlayacak bir parti konumuna gelebileceğini düşünüyor, bunun hedeflenmesini salık veriyorlardı. ÖDP bileşenleri içinde bu yaklaşımı açıkça savunan bir grup olmamakla birlikte, “partiyi güçlendirme” pragmatizmi ağır bastığı oranda fiilen bu yaklaşımın egemenliğine girileceği de kolayca kestirilebilir.

Üçüncü kategoriyi, ÖDP’nin yeni baştan tanımlanacak bir sosyalizmin fikir, eylem ve alternatif hayat olarak somutlaştırılması yönündeki çabalarn kavşak noktası olabileceğini düşünenler oluşturmaktaydı. Birikim’in ÖDP’ye ilişkin yayımladığı dosyalarda sürekli yazarlar tarafından savunulan görüşlerin ana fikri buydu örneğin.


ÖDP’nin kuruluş sürecini noktalayan 1. Olağan Kongresi’ne kadar geçen süre, kongrenin seyri ve sonuçları, ÖDP’nin “ne olduğu, ne olabileceği”ne dair sorulara daha “gerçekçi” cevaplar verilmesini sağlayacak niteliktedir. İlk kongrenin ortam ve sonuçları veri alndğnda; ÖDP’nin büyük çoğunluğu ile, geleneksel sosyalizmin az çok restore edilmiş zemini üzerinde kalmaya ısrarlı bir parti olmasını, o yöne doğru evrilmesini istemediği ortaya çıkmıştır. ÖDP içindeki bu türden eğilimlerin çeşitli konular vesilesiyle bu yönde yaptığı zorlamalara ayn sertlikte karşılık verilmemekle birlikte kararlı bir direnç gösterilmiştir. Geleneksel sosyalizm ile ipler koparılmamş, ama ÖDP’de “başka bir şey” yapmaya niyetli büyük bir çoğunluğun var olduğu tescil edilmiştir.

Bu sonuç, ÖDP’nin, EP ve SİP gibi geleneksel sosyalizm zemininde kurulmuş partilerden çok daha geniş bir kitlesel güce sahip bir bildik “sosyalist parti” haline gelebileceğini uman, bu imkânı zorlayanlar için kuşkusuz sevindirici değildir. ÖDP’nin geleneksel sosyalist miras ve referansları sahiplenen, kendisini bu çizginin devamnda konumlayan resmî bildirimleri de onların dşlanmışlık hissine kaplmalarını azaltan bir faktör.

Ancak öte yandan ayn kuruluş süreci ve kongre sonuçları, ÖDP’nin yeni baştan tanımlanmş bir sosyalizmin düşünüş ve davranş dünyasını oluşturmaya dönük bir pota olabileceğine dair umut ve beklentileri de çoğaltmadı. Şüphesiz bu yöndeki çabaları tamamen dışlamış bir hava yoktu, ama bu “misyon”un hayatî önemini kavramış, bilgi, dikkat ve enerjisini bu noktaya yoğunlaştırmış girişimler de gözükmedi ortada. Fakat şu da önemle belirtilmelidir ki; ÖDP’nin kongrede büyük çoğunlukla kabul edilen karar ve politikalarnn birçoğu “sosyalizmi bugünden kurmayı” gözeten bir “çalışma tarzı” vurgusuyla yüklüdür.

Ne anlama gelmektedir bu? Her şeyden önce dikkate alınmalıdır ki; geleneksel sosyalizm, gerek sosyalizm tanımının gerekse sosyalizmi inşâ perspektif ve projesinin mantığı açısından böylesi bir “çalışma tarz”ını öngörmez. Dşlar ve reddeder hattâ. Çünkü o sosyalizmi ancak ve sadece iktidar ele geçirildikten sonra inşâ edilebilir bir proje olarak tanımlar. Projenin kendisi kamu/devlet mülkiyeti ve merkezî planlama üzerine kurulu bir sosyalizm tasavvurundan yola çıktığı ve bu önkoşullar da ancak ve sadece iktidar/devlet ele geçirildiğinde sağlanabileceği için; sosyalizmi şimdiden hayata geçirme fikri, böylesi bir “çalşma tarz”ı bu yaklaşımla taban tabana zıttır. Dolaysyla bu yaklaşım, sosyalist eylemden, her konudaki faaliyeti siyasal güce tahvil edecek bir “çalışma tarz”ı bekler.

Buna mukabil, örneğin Birikim’de yaplan ve sosyalizmi yaratıcı/üretken emek ve bunun her insanın varoluş özelliği olarak hayat tarzını belirlemesi üzerinden tanmlayan yaklaşım, “doğası”, mantığı gereği “sosyalizmi bugünden inşâ” perspektifi ile örtüşür. Çünkü bu yaklaşım, sosyalizmi bir devlet ve iktidar edimi olarak tasarlamadığı gibi; mevcut düzenin -kapitalizmin- sosyalizmin önkoşullarını sağlamadığı, aksine sosyalizme kaynak olabilecek potansiyelleri körelttiğini veya çarpıttığını öngörür. İnsanların büyük çoğunluğunun zihnî-yaratıcı emek ve faaliyetten kısıtlanmış bir üretim ve hayat tarzna “mahkûm” oluşu bunun kanıtıdır. Kapitalizm, düzen, bunu hem bir zorunluluk biçiminde empoze eder, hem tüketim ve ideolojisi ile bu trajediyi örter hem de insan insan yapan yaratıcı emekten yoksunluk halini o insanlarda bu vasfın olmayışı ya da azlığı ile meşrûlaştrr. Dolayısıyla sosyalizm, her şeyden önce gerek mevcut üretim tarzının zorunluluk algsının, gerek tüketimle yetinme anlayışının temelindeki bu meşrûlaştırıcı kabulün aksini kantlayan bir düşünce ve davranış platformu olmak durumundadr. Bu platformun teşekkülü için iktidar önşart olmadığı gibi, tam tersine, insanlarn düzene ve iktidara rağmen, kendi irade ve çabalarıyla -empoze edilmiş- bir varoluş halini yaratıcı biçimde dönüştürebilmeleri, onların tahrip edilmiş özgüvenlerini yeniden kazandıracağı, pekiştireceği için hayati değer taşır.

Sosyalizmin bu çerçevede yeni baştan tanımı ile “sosyalizmi bugünden inşâ” perspektifli bir “çalşma tarz”ı bire bir ilişkilidir.

Dolayısıyla bu bire bir ilişki kurulmaksızın, yani yeni baştan tanımlanmş bir sosyalizm tasavvuruna atf yapmaksızın, sosyalizmi bugünden inşâ niteliğinde bir “çalışma tarzı” boşlukta kalır; ya da en fazla dayanışma, katılım, fedakârlk gibi değerleri içeren davranış ve ilişki formlarndan ibaret bir anlama indirgenir.

Şüphesiz günümüz koşullarında, neo-liberal saldrnn “yapsallaştğ” şu ortamda bunu bile gerçekleştirmek bir başar saylabilir. Sosyalizmin içerdiği, ama içerildikleri ilişki ve davranş biçimlerini sosyalist klmaya yetmeyen dayanşma, katlm, fedakârlk gibi değerler, şu ortamda yalnzca öz savunma niteliğindeki hareketleri tanmlayabilir. O hareketin “sosyalistçe” saylmas, “sosyalizmi bugünden inşâ”nın parçası olabilmesi için daha başka özellikler de taşıması gerekecektir.


Az önce yaratıcı emek üzerinden yapılmış bir sosyalizm tanımının hem “bugünden inşâ” perspektifini doğrudan gerektirdiğini hem de “inşâ”sı için iktidar gibi bir önşart aramadğn söylerken; bunun insanlarn tahrip edilmiş özgüvenlerini yeniden kazanmalar için hayati önemde bir nokta olduğunu özellikle belirtmiştik.

Ayn özgüven sorunu bireyler için olduğu kadar -belki çok daha fazlasyla- sosyalizm akm için de söz konusudur. Geleneksel sosyalizmin reel sosyalizmlerin şahsnda yaşadğ kaçnlmaz çöküntü; öyle anlaşlyor ki sosyalizm akmnn hemen tamamnda da ciddi bir özgüven tahribine yol açmştr. Aslnda reel sosyalist düzenler iyice teşekkül edip, bu halleriyle kolay kolay yklmaz görüntüsünü verdikleri dönemde, bunların sosyalist ideal ile açkça geliştiğini gören sosyalistlerin “başka türlü mümkün değil mi yoksa” duygusuyla içine düştükleri tasavvur daralmas ile başlayan bir özgüven tahribat söz konusudur burada. Reel sosyalist düzenlerin soy kapitalist düzenlerle mukayeseli üstünlüklerini veri alan ve bunlar olduğu gibi kendi sosyalizm “proje”lerinin ortasna yerleştiren bir tutumun da pay vardr bu tasavvur ve tahayyül daralmasnda. Bu etkenler, bir diğer kstlayc faktör olan “siyasî düşünme”nin de önemli “katk”syla sosyalistlerin -yaratc, yeni çözümler üretebilmeleri için kesinlikle şart olan- “başka türlü, bir başka açdan bakabilme” eğilimlerini köreltmiş, onlar belli kalplar içinde “düşünme”ye adetâ mahkûm etmiştir. Reel sosyalizmlere şiddetle karş çkanlarn bile, sosyalizmin genel “projesi”, perspektifi bahsinde reel sosyalist çerçevenin, onun “teorik” önkabullerinin dşnda düşünememeleri ve sonuçta ancak ksmî revizyonlar, ek kural ve kurumlardan başka bir şey önerememeleri bunun kantdr.

Sosyalistleri yaratc yaklaşmlardan uzaklaştran ve bu yeteneklerini adeta zincire vuran bu hal kaçnlmaz olarak bir özgüven yitimi ile sonuçlanr. Reel sosyalist düzenlerin utanç verici çöküş manzaralar ve neo-liberal frtnann her şeye baş eğdiren şiddeti, o özgüven kaybn daha da “yerleştirmiş” görünüyor. Türkiye gibi yaratc yaklaşm ve deneyimlerde bulunma güç ve “hak”kn kendisinde değil, “model” alacağ toplumlara has bir özellik gibi gören bir “ikinci snflk” kültürünün ağr bastğ bir ülkede, bu “miras”tan da etkilenen sosyalistler için, söz konusu özgüven yitimi adeta “yapsal bir engel” gibi dikilebiliyor karşmza.

Sosyalizm akmnn hemen tüm dünyada ve hemen tüm farkl çizgileri ile gerçek bir iddiallğ yanstan genel “proje”ler, perspektifler sunmay brakarak, ksmî talep paketleri, direniş ve iyileştirme amaçl projelerle yetinmesi, ancak öz savunma refleksine seslenen mevzilerde tutunmaya yönelmesi, özgüven ve yaratclk “damar”nn bu kilitlenmesi ile gayet yakndan ilişkilidir.


Kuruluş hazrlklarndan itibaren ÖDP’de, bu oluşumun fikrî eksenini kuracak bir tartşmann da birlikte götürülmesi gerektiğini belirttik. Kasdettiğimiz, Türkiye ve dünya sosyalist hareketinin 1960’lardan beri tartştğ rutin konularn yeniden gündeme getirilmesi değildi şüphesiz. Her eğilimin kendi ezberini oluşturduğu bu konularn bir kez daha konuşulmasndan hiçbir şeyin çkmayacağ belliydi. Sosyalist hareketin izleyeceği siyasete ilişkin bütün o konular üzerinde tam bir mutabakat sağlansa dahi, bunun harekete herhangi bir ivme, dinamizm kazandrmayacağn da biliyorduk. Bu yargnn nedenlerini az sonra açklamaya çalşacağz.

Kasdettiğimiz, sosyalizm akmnn kaynağndaki insanî ideal ve yüceliş nosyonunu 21. yüzyl belirleyecek gelişme ve dinamikler üzerinden, o bağlamda yorumlamaya ve canlandrmaya dönük bir tartşmayd. Bunun sosyalizmi bir gelecek umudu ve gerçek bir devrim olarak tasarlayabilmemizin ufkunu açacak yeni bir tanm ortaya koymasn umuyorduk.

ÖDP’nin hazrlk ve kuruluş döneminde mümkün tüm sol muhalefet ögelerinin biraraya getirilmesi yönündeki genel eğilim bu ve benzeri tartşmalardan bilhassa kaçnlmasn kendiliğinden telkin ediyordu. Nitekim o dönemde ÖDP’nin kimliği, örgüt karakteri ve “çalşma tarz”na ilişkin birbiriyle uyuşturulmas pek zor görüşler sergilenirken bile polemik yapmamaya bilhassa dikkat ediliyordu. Biraraya gelmek, birarada durmak önemliydi çünkü.

ÖDP kongresi bu birliği koruma ve geliştirme stratejisinin önümüzdeki dönemde de sürdürüleceğini gösterdi. ÖDP’nin merkez sol partilerin aşr ypranmş oluşundan ötürü de, hayli geniş bir sol muhalefetin odağ konumuna gelebileceğinin herkesçe görülür olmas, bu güçlü ihtimal, bu ciddi siyasal imkân, söz konusu stratejinin makûl gerekçesidir. Ayrca önümüzde İtalya’da iktidara dahi gelebilmiş zeytin ağac koalisyonu ve baz Güney Amerika ülkelerinde ana muhalefet konumuna erişmiş sol ittifaklar gibi örnekler de var.

“Tartşmaya zaman ve enerji harcamak”tan kaçnlmasnn bu görünür gerekçe ve nedenlerinin altnda, daha derinde bir neden var kanmzca.

Bunun kaynağ; sosyalizmin yeniden tanmlanmas gereğini ne denli kabul etmiş olursa olsun, sosyalistlerin büyük çoğunluğunun, o tanmn sosyalizmi öncelikle ve asl olarak iktisadî düzen olarak belirlemesi gerektiğine dair bir önkabulün egemenliğinde olmalardr.

Bu öylesine kökleşmiş bir önkabuldür ki; insan ve toplumu öncelikle iktisat alannda tanmlamann, hemen tüm konu ve sorunlarn kaynağn iktisatta aramann, eğer doğrudan bir ilişki kurulamyorsa “tali” saymann; kapitalizmle birlikte doğan ve gelişen bir zihniyet olduğunu, ekonomi-politiğin, yani ekonomizmin düzenlediği bu ideolojinin kapitalizme has, onu ve yalnzca onu meşrûlaştran bir “din” olduğunu unutturabiliyor.

Soy kapitalizm bu dini -“görünmez el”li- piyasay tanrlaştrarak kâr-çkar güdüsünü de onun biz kullarndaki yansmas sayarak biçimlendirmiştir. Bu biçimlendirmeye karş çkarak, piyasa tanrsnn yerine -diyelim- “merkezî planlama”y kâr-çkar yerine toplum çkar veya emek gibi kategorileri koyarak, onun simetriğinde başka bir amentü yazmak ve buna inanmak, ekonomi-politik dininin bir başka mezhebini oluşturmaktan başka bir şey değildir.

Kapitalizme karş olmak değil de, kapitalizmi aşmak söz konusu ise, ekonomizmin kapitalist mezhebine değil, ekonomi-politik dinine karş bir alternatif oluşturmaktr sorun.

Sosyalizmin yeniden, yeni baştan tanmlanmas derken kasdettiğimiz budur. Ancak az önce de belirttiğimiz gibi, ekonomi-politik dini zihinleri öylesine egemenliği altna almştr ki; onun ele aldğ konular, onun yaklaşm dşnda ele almann, buradan anlaml ve önemli sonuçlara varmann mümkün olmadğna inanlmaktadr. Ekonomi politiğin dilini, yaklaşmn kullanmayan bir ele alşn bize ancak ikinci dereceden “doğru”lar verebileceği ya da “öznel” nitelikte olacağ inancyla bunlara sadece “yardmc”, takviye edici bir rol tannmaktadr.

1980’lere kadar, sosyalizm hareketi içinden de ağr eleştiriler almasna rağmen, hem “reel sosyalist” ülkelerdeki iktisadî düzenin ana kurum ve kuruluşlar ile “sosyalist iktisadî düzen” olduğu varsaylyor, hem de bu haliyle bile “sosyalist iktisadî düzen”in kapitalizmden daha üstün bir düzen olduğu iddia edilebiliyordu. Ekonomi-politik ideolojisinin temel ölçütleri -verimlilik, büyüme oran, temel endüstri sektörlerinin gelişme hz ve pay vb.- açsndan bakldğnda pekâlâ savunulabilir bir iddia idi bu. Nitekim 1960’larda Kruşçev, SSCB’nin on yl içinde ABD’yi geride brakacağn söylerken, çoğu kapitalist ekonomist bile bunun mümkün olduğunu kabul ediyordu. O “sosyalist düzen”lerin gelir dağlm adaleti, eğitim, sağlk, yaşl ve çocuk bakmna ayrlan fonlarn yüksekliği gibi üstünlükleri de vard ayrca.

“İktisadî düzen olarak sosyalizm”lerinin bu üstünlük görünümünün verdiği güvenle 1960-1980 döneminin sosyalistleri tüm dikkat ve enerjilerini “siyaset”e yönelttiler. İktisadî düzen olarak tanmlanmş ve öncelikle bu özelliği ile amaçlanmş bir sosyalizm ancak “iktidar” ile, bunu sağlayacak siyasal güç ile gerçekleştirilebileceğine göre, sosyalist hareket bir “siyasî hareket” olabilirdi ancak. “Gelenek” de böyleydi zaten. 19. yüzyln sonlarndan beri sosyalizm hareketi içindeki tüm teorik-pratik tartşma ve çatşmalarn, ayrlk ve bölünmelerin nedeni de o yüzden siyasete ilişkindi. Hareketin iktidar ele geçirme yol, yöntem ve araçlarn neler olabileceğine; iktidar ele geçirildikten sonra nasl bir yol yöntem izlenerek “inşâ”nn yürütüleceğine dair siyasetler yani.

1980’lere kadar, gerek iktidardaki Komünist Partiler arasnda ve gerekse her biri iktidar ele geçirmenin farkl bir yolunu temsil eden sosyalist hareketlerin içinde ve arasnda cereyan eden tartşmalar, tüm olumsuz sonuçlarna, yol açtğ tahribata rağmen hayati önemde sayan bir hava vard. Çünkü bütün o tartşma ve çatşmalara, üstünlüğü veri olan bir -sosyalist- düzene varmak veya o düzeni pekiştirmek gibi hayati bir işlev atfedilmekteydi.

Reel sosyalist düzenlerin tartşma götürmez bir hezimetle çöküşü tüm o tartşmalar anlamsz hale getirdi. Çünkü, daha önce de belirtildiği üzre, o reel sosyalist düzenleri şiddetle eleştirmiş olanlar dahi, sosyalizmi yine bir iktisadî düzen olarak tasarlyordu ve bu tasarmlarn ana kurum ve kuruluşlar da onunla ortakt. Ayrca, her şeye rağmen sosyalist saylan reel düzenlerdeki o ana kurum ve kuruluşlarn bizatihi varoluşlaryla dahi toplumda sosyalizmin ideolojik, kültürel, ahlâki kimi yönlerini benimsemiş olacaklarna dair beklenti de çarpc biçimde çökmüştü.

Gerçi, çöküş dalgasnn ilk döneminden sonra, eski reel sosyalist toplumlarda hayli geniş bir kesim “yeni düzen”in sosyal hak ve güvenceler, eğitim, sağlk, çocuk ve yaşl bakm konusundaki kazanmlar tahrip etmesi karşsnda “geçmiş”i arar olmuş ve bunun sonucunda dünün KP’leri “sosyal demokrat” ad altnda yeniden iktidara gelebilmişlerdi, ama bu “sosyalist ekonomik düzen”in yeniden kurulmas talebiyle değildi. Devlet/kamu mülkiyeti ve merkezî planlama gibi “sosyalist ekonomi düzeni”nin ayrdedici, aslî kurumlarn safdş sayp onun yerine ekonomi politiğin has tanrsn, “piyasa”y oturtan, yani kapitalizmi asl sayp, “sosyalist ekonomi”yi de sosyal haklar, güvenceler gibi “tali” çerçeveye yerleştiren bir anlayşt bu. Ekonomi politik dini kendinden türeyen mezhepler arasndaki hiyerarşiyi belirlemiş; kapitalizm çerçeveyi çizer, asli kurum ve ilişkileriyle başköşeye oturtulurken “sosyalizm”e bu çerçevenin kenarnda “takviye edici” ve gerekirse “onarc” bir rol layk görülmüştür.

Sosyalizmi öncelikle de asl olarak bir iktisadî düzen olarak tasarlayabilen sosyalistlerin bu rol dağlmna itiraz edecek, bunu hiçe sayacak halleri yoktur. Çünkü kendi ekonomik düzen tasarmlarnn “üstünlüğü” inanc, bu moral dayanak çökmüştür. Ekonomi politik dininin şimdi talî saydğ sosyal haklar, gelir dağlmnda adalet gibi yönlerin belli konjonktürlerde kendilerini iktidara taşyabilecek kadar önem kazanacağn umabilirler. Ama bu iktidarn onlara ne yeniden “bir sosyalist ekonomi” kurma gücü vereceğini ne de o düzenin kalc olabileceğini güvenle iddia edebilecek durumda değildirler artk.

Bu durumda, dün onca hayatî önem yüklenerek, ayrlklar, iç çatşmalar göze alnarak sürdürülmüş “siyaset” tartşmalar defterini yeniden açmak gerçekten anlamszdr.

O nedenle ÖDP içinde biraraya gelmiş sosyalist eğilimlerin tartşmadan kaçnmalar, tartşmay pratik siyasetin somut konularna hasretmeleri normaldir.

Ama bunun sosyalizmi gerçek bir devrim olarak düşünme iddiasndan vazgeçmek, bu iddiay terk etmek olduğu da teslim edilmelidir. Ama eğer, bu iddia varsa, tüm geçmiş ve şimdiden kestirebildiğimiz gelecek, öyle bir iddiann meşrûiyetini verebiliyorsa; tam da ekonomi politiğin tanmladğ “sosyalizm”in çöktüğü şu noktada, sosyalizmi yeni baştan düşünmemizi erteleten veya engelleten ne olabilir?