Anasayfa > Birikim Arşiv > 104 - Aralık 1997 > Ortadoğu: Dünyanın Turnusol Kağıdı

Ortadoğu: Dünyanın Turnusol Kağıdı

Mete Çubukçu | (Sayı : 104 - Aralık 1997)

Geçtiğimiz aylarda dünyanın gözü yine Ortadoğu’ya çevrildi. Ortadoğu’nun kaygan zemini üzerindeki ülkeler, yine bu kaygan zemindeki ittifakların, düşmanlıkların ne kadar genel geçer, ne kadar konjonktürel ve dış dinamiklerin zorlamasıyla belirlendiğini bir kez daha ortaya koydu...

Geçtiğimiz aylarda Irak yine gündemin ilk sırasına oturdu. Filistin, İsrail’in göstermelik toprak vaadine pek sıcak bakmazken, bir yandan Hamas’ın Gazze’ye dönen lideri, Ürdün ile uğraştı. Mısır, İslâmcı militanların saldırısı ile kendi “laikliği”ni tekrar sorgulamaya koyuldu... Yani Ortadoğu son aylarını hep sıcak geçirdi. Yeni dünya düzeninin denen saldırganlığın ve düzensizliğin yaratıcıları da böyle istedi galiba... Çünkü genelde Kafkasya özelde Azerbaycan petrol rezervini Kuveyt petrollerine eşit olduğu söyleniyor. Batılı ve Amerikan stratejistler 21. yüzyılda tüm politikalarını Kafkasya ve OrtaAsya ekseni üzerinde yoğunlaşacağını iddia ediyor... Ancak buna rağmen yine de kimse Ortadoğu’dan vazgeçemiyor.

RUSYA: BEN DE VARIM!

Kasım ayında başlayan sıcaklığını kaybetse bile, Aralık ayında da süren Irak krizi, bu beklenmedik olaylarla sonuçlandı. BM uzmanlarının Irak’ın silah yapımında kullandığını iddia ettikleri merkezlere sokulmayışlarını bahane eden Amerika yine aynı senaryoyu uygulamaya koydu. Yine Amerika’nın Körfez krizlerinde resmî kanalı CNN’nin Bağdat’ta ortaya çıkmasıyla yeni bir çatışmanın yaklaştığını fark ettik. Körfez krizlerinde yayın tekelini neredeyse tamamen eline geçiren CNN, Irak yönetimine ödediği iddia edilen yüklü miktarda para karşılığında dünyaya naklen bir savaş yayımlamayı umdu. Çünkü Irak’ın kapıları dünyanın tüm görsel ve yazılı basınına kapatıldı.

Çatışma için her türlü hazırlık yapıldı. Sinirler biraz gerildi. Ama tüm gerginlik bir anda bıçakla kesilmiş gibi bitti. Hattâ krizin çıkmasına neden olan, silah üretiminde kullanıldığı iddia edilen binaların kapılarını BM uzmanlarına kapatan Saddam Hüseyin, bırakın fabrikaları, kendi sarayının kapısını bile açtı.

Her krizde olduğu gibi bu kez de konjonktür biraz daha farklıydı. Krizden önceki süreçte zaten başta Almanya olmak üzere Fransa gibi ülkelerin Irak’a uygulanan ambargo konusunda rahatsızlıkları vardı. Çünkü Amerika’nın Körfez krizinden bu yana Irak ve İran üzerine uyguladığı “Çifte baskı, çifte kuşatma” olarak tercüme edebileceğimiz politikası iflas etti. Bunu kendisi de kabul ediyor. İran’a yönelik belirli oranlardaki yumuşamanın altında da bu politikanın iflası yatıyor. Avrupa cenahından bakıldığında ise görüntü yine Amerika’nın aleyhine. “Çifte kuşatma” politikasını bir süre kabul eden, her iki ülke ile de hem diplomatik hem de ticari ilişkilerini alt düzeyde tutan Avrupalılar sonunda isyan etti. Çünkü kapitalizmin mantığı bu ülkelerdeki hem Amerika’nın “inatçı, kabadayı tavrı”na, hem de anti-demokratik unsurlara üstün gelmişti. Üstelik Amerika’nın sorunu da bu ülkelerdeki demokratik olmayan yapılarla ilgili değildi. Dolayısıyla Avrupa artık eski pazarını yeniden değerlendirmek, pazarın kapısını yeniden açmak istiyordu. Yavaş yavaş da açılıyor bu kapılar.

İşte tam da bu noktada geçtiğimiz ay yaşanan kriz Avrupa’nın biraz isteksiz bakışları altında, biraz da tepkisi ile başladı. Almanya, Fransa, Amerika’ya destek vermedi. Sadece İngiltere, çok da sert olmayan açıklamalarda bulundu. Ancak bu krizin asıl galibi, uzun yıllardır dünya kendi iç sorunları ve “yapılanması” ile boğuşan, bu yüzden dünyayla ilgilenecek gücü ve vakti olmayan Rusya idi. Rusya uzun süredir ilk kez sahneye çıktı, arabuluculuğa soyundu ve her iki tarafı ikna etti. Ancak 1990’ların başından bu yana ilk kez denkleme dahil oldu.

Saddam Hüseyin, Rusya Dışişleri Bakanı Primakov tarafından ikna edildi. BM uzmanları Bağdat’a döndü. Bağdat, saraylar dahil tüm kapılarını açtı. Saddam da istediğini elde etti. Rusya’yı denkleme soktu ve Rusya’dan ambargo konusunda ilerleme sağlanacağı sözünü aldı.

Bu arada hep Irak halkı gözden kaçtı. Gerçi CNN ve birkaç uluslararası görüntü ajansı yıllardır ambargonun pençesinde kıvranan ve özellikle ilaçsızlık yüzünden ölümle pençeleşen çocukları ekranlara getirdi. Dünyanın vicdanına yönelik bu görüntüler tamamiyle doğruydu. Kurmaca yoktu. Amerika’nın Saddam uğruna uyguladığı ambargo her gün yüzlerce Iraklı çocuğun canını alıyordu. Ve hâlâ almaya devam ediyor. Amerika, Saddam’dan değil, intikamını asıl Irak halkından alıyor.

Peki Saddam ne yapıyor? Saddam da iktidarı uğruna halkını “harcamayı” göze alıyor yıllardır. Ve kriz dönemlerinde Saddam iktidarını güçlendiriyor. Krizlerle “anti-Amerikan” duyguları körüklüyor, halkın etrafında toplanmasını sağlıyor, ülkedeki sefaleti bir süre olsun unutturabiliyor. Ortadoğu’da ve Irak’ta sivil toplumun veya muhalif bir hareketin pek kolay yeşermediğini de gözönüne alarak Amerika ile oynadığı kedi-fare oyunun hem içeride, hem de dışarıda kendi lehine çevirmesini biliyor Saddam.

Ancak kriz dönemleri dışında Irak halkının çektiği acılar ve çocuk ölümleri ile ilgili haberler -tüm olumsuz koşullar devam etse bile- nedense dünyaya pek yansıtılmıyor. Saddam halkını, Amerika’da Irak halkına karşı Saddam’ı kullanıyor. Son krizde Bağdat’ta halkın Saddam’ın saraylarının çevresine insandan kalkan yaptığı düşünülürse, halkın öfkesinin ve Amerikan düşmanlığının düzeyi ve Saddam’ı algılama biçimi daha kolay anlaşılır. Ama Saddam uğruna Amerika’nın Irak halkını cezalandırılması hâlâ kabul edilir bir şey değil. Olmayacak da.

FİLİSTİN

Aynı bölgenin coğrafyasında biraz aşağılara indiğimizde ise hep diken üstünde olan, ama yeni çatışmalara sahne olması beklenen Filistin de içten içe kaynıyor. Mossad’ın başarısız “tezgahı”nın ortaya çıkması ile İsrail’in dengeler üzerinde nasıl oynayacağını kestirmemesi, bir anlamda İsrail Gizli Servisi’nin son aylarda her şeyi yüzüne gözüne bulaştırması, dengeleri temelden sarsmasa bile bazı taşları yerinden oynattı. Hamas’ın efsanevi lideri Şeyh Yasin sürpriz bir kararla, sağlık durumu bahane edilerek, yıllardır yattığı hapisaneden serbest bırakılarak Ürdün’e teslim edildi. Tabiî ki olay bu kadar masum değildi ve iyiniyete dayanmıyordu. Ürdün’de bir Hamas liderine düzenlenen başarısız suikastin ardından iki Mossad ajanı ile değiş-tokuş edilmişti Şeyh Yasin. İsrail ve dünyada tam bir “rezalet” olarak değerlendirilen bu gelişmeden Ürdün de yararlanmak istedi. Aslında Şeyh Yasin’in serbest bırakılmasının muhatabı Filistin yönetimi idi. Ama İsrail, Filistin yönetimini devreden çıkardı ve Ürdün’ü muhatap aldı. Çünkü dezavantajını avantaja çevirmek istiyordu. Çünkü bu kez Ürdün yönetimi ile Filistin yönetimi alttan alta çatışacaktı. Küçük bir kriz yaşanmadı da değil. Ardından eleştiriler geldi: İsrail elinde bulunan Şeyh Yasin kozunu nasıl olur da iki ajanına karşı serbest bırakırdı. Üstelik İsrail’e göre Şeyh en büyük düşmanı Hamas’ın kurucusu ve lideriydi. Sağcı Netanyahu hükümetinin başa gelmesinin ardından, ne olduğu artık tam da belli olmayan “barış süreci”ni rafa kaldıran İsrail, politik olarak ne yapacağını bilemez durumda. Bu politikada Netanyahu hükümetinin payı büyük. Halk ise tam kararını verememiş durumda. Özellikle eski Sovyet coğrafyasından gelen Musevi göçmenlerle daha güçlenen “Netanyahu hükümeti”nin geleceği biraz da Washington’un tavrına bağlı.

Şeyh Yasin’in Filistin topraklarına dönmesi ile başlayan sürece İsrail, “düşmanı düşmana” kırdırma politikası güdüyor. Filistin yönetiminin Hamas tarafından sıkıştırılmasının sorumluluğunun İsrail hükümetlerinin olduğunu söyleyen var. Hattâ Filistin yönetiminden taviz koparmak için Hamas’ın bilinçli olarak İsrail tarafından üstü kapalı desteklendiğini söyleyenler de. Yani Hamas aslında İsrail’in politikaları ve baskıları sonucu Filistin topraklarında yeşerttiği Filistin’in bir gerçeği. Uzun vadede İsrail için tehlikeli, ama kısa vadeli politikalarda Arafat yönetimini sıkıştırmak için bir koz. Ama Hamas’ın sadece Filistin koşullarında dış dinamiklerin baskısı sonucu yeşermediği de ortada. Özellikle Gazze’deki örgütlenmesi, yoksul Filistin halkına, biraz da imrenilecek bir biçimde verdiği sağlık, eğitim hizmetleri, ekonomik destek, gücü pekiştiren nedenler. Hele Arafat yönetiminin yolsuzlukları ve Filistin hapisanelerinde yapılan insanlık dışı uygulamalar eklenince Hamas’ın güçlenmesi hiç de nedensiz değil.

Ancak Şeyh Yasin’in Gazze’ye dönüşünün ardından İsrail’in hiç de beklemediği bir açıklama yapması ve Filistin’in tek temsilcisinin Filistin yani Arafat yönetiminin olduğunu söylemesi hesapları biraz karıştırdı. İntifadanın 10. yılının kutlandığı şu günlerde İsrail yine istediğini elde edemedi. Filistin devletine yeşil ışık yakmış gibi görünse bile uygulamada bu çok güç görünüyor. Çünkü Filistin devletine giden yolda yine Filistin halkından taviz isteniyor. Üç aşamalı bu planın ilk aşaması geçilmiş durumda. İkinci aşamada Batı Şeria’da bazı toprakların Filistin’e -ki bu oldukça küçük- verilmesi planlanıyor. Karşılığında ne olduğu tam da belli olmayan “teröre” karşı önlem isteniyor.

Bölgede dengeler hem “dostlar” hem de “düşmanlar” arasında en küçük ayrıntısına kadar hesap ediliyor. Çünkü bölgenin “kaygan” ve “kaypak” zemininde kimin kiminle işbirliğine gideceği belli değil. Ancak Amerika-israil ekseni bu şekilde korunduğu, dünyada yine anti-Arap ve anti-İslâm düşmanlık körüklendiği sürece, Ortadoğu hep diken üstünde olacak. Ama ortada olan bir başka gerçek, Amerika’nın bölgedeki fütursuz tavırları ve sahte bir dünya barışına soyunması artık inandırıcılığını yitirdiği. Belki barış Ortadoğu’ya çok zor gelecek. Ve eğer Ortadoğu’da yaşayan ve yıllardır susturulan insanlar isterse olacak. Çok zor görünse bile.

METE ÇUBUKÇU