Üniversitelerdeki Saldırılar ve…

Üniversitelerde Ülkücülerin muhalif öğrencilere saldırması ve ardından polisin “olayları yatıştırmak için” kampüslere yerleşmesi artık neredeyse gelenek halini aldı. Kasım ayında yaşananlar bu “geleneğin” bir parçası olsa gerek.

Büyük medya filozoflarımız da bu işe alıştılar artık, “biz bu filmi görmüştük” edebiyatı bir rutin halini aldı onlar için.

Hem zaten “terör örgütleri”nin de etkisi altında solcu öğrenciler milliyetçi gençlerin “muhteviyatını” sözle, bildiri ve forumlarla tahrik etmeseler “görmek istemediğimiz bu görüntüler” de hiç yaşanmazdı. Sünni-Türk kimliğinin belirleyici niteliği “tahrik” olabilme potansiyelinin ve bunun eyleme dönüşme dozunun yüksekliğidir şüphesiz. Bu “over-dose” durum anlaşılmadan, okullarda sağ-sol çatışması değil de “faşist saldırılar” olduğunu kabullenmek zorlaşır. “Urun küffarın üstüne” psikolojisi ülkede yaşanan savaş haliyle de beslenerek, Kasım ayında İÜ Merkez Kampüs’te, Atatürk Öğrenci Yurdu’nda, Bursa UÜ’de epeyce tahrik olmuş olmalı ki, adam kesmeye varan “dışavurumlar” sergiledi. Bu saldırılarla gerçekleştirilmek istenenin, bir yandan üniversitelerde muhalif öğrencilerin diğer öğrencilerle buluşmasını engelleyecek bir çatışma ortamı oluşturmak, diğer yandan da bu “çatışmayı” ayırdığı görüntüsünü yaratan polisin okuldaki mevcudiyetini hem kamuoyu, hem de sıradan öğrencinin gözünde meşrûlaştırmak olduğu çoğu kişi tarafından paylaşılan, ama nedense “pratikte” üstünden hep atlanan bir olgu. üniversitede Ülkücü-polis ikilisinin yaratmak istediği “kriminal” havaya teslim olmak, hattâ bu atmosferin kitleselliğin önünü açacağını ummak sıkça düştüğümüz hatalar. Ülkücü saldırganlara karşı şiddeti bir “yöntem” olarak benimsemek “saldırgan” ve “saldırılan” konumlarını iyice muğlaklaştıracak, üniversitede ve kamuoyunda “öğrencilerin can güvenliği ve öğrenim özgürlüğü”ne ilişkin bir duyarlılığın oluşmasının önünü kesecektir.

Yaşanan saldırılar ve bunların kamuoyuna yansıma şekli, öğrenci hareketinin, “kendini anlatma”sı sıkıntısını ne kadar derin bir şekilde yaşadığını bir kez daha gösterdi. Saldırıların kamuoyunun büyük bir bölümü tarafından “sağ-sol çatışması” olarak algılanmasının yanında öğrenci kitlesinin azımsanamayacak bir kısmı da olayları aynı şekilde yorumladı. “Faşist terör” maalesef politize olmuş öğrenciler dışında (sol partileri filan saymazsak) hemen hemen kimseyi rahatsız etmiyor. Öğrenci hareketinin bu derdini anlatamama yalnızlaşma hali kuşkusuz salt bu saldırılara karşı gösterilen tutumla açıklanamaz. Öğrenci hareketi, devlet ve onun “sivil” uzantılarınca muhatap bırakıldığı şiddet yüzünden ve kalıcı kurumsallıklar yaratamamasından dolayı, çabuk sönümlenme potansiyeli taşıyor. Öğrenci olmanın geçici, zamana bağlı, heyecana dönük veçheleriyle de bağlantılı olan bu süreksizlik hali hızla aşılmak zorunda.

Öğrenci muhalefeti, 1995-96 öğretim yılında harçlara yapılan büyük orandaki zamlar karşısında gelişen tepkiler doğrultusunda yıllar sonra kısmî de olsa bir kitlesellik yakalamıştı. Bu muhalefetin bir özelliği, solun ötesinde ülkemiz siyasal kültürünün önemli özellikleri olan; farklı olana tahammülsüzlük, gücü bir değer olarak yüceltme ve erkek egemen söylemin reddiyesi üzerinde şekillenmesiydi. Ancak ne yazık ki, öğrenci hareketini toplumsal muhalefet içerisinde özgürlükçü bir odak halinde getiren bu tarz deyim yerindeyse bilince çıkamayarak, ideolojik, politik duruşu belirleyen bir öge olamadı. İç işleyişte farklılıkları meşrû kabul eden, özgürlükçü bir bireyler hukuku anlayışının tahkim edilememesi, “eski” siyaset yapma tarzlarının hakim olmasına yol açtı. İçteki katılımcı ve özgürlükçü işleyişi ve eylemlerdeki yaratıcılığı ketleyen bu durum, solun politik kültür, jargon ve “racon”larına yabancı olan “sıradan” öğrenci ile aradaki kopukluğun derinleşmesine neden oldu, oluyor. Bu dönemde, asıl olarak “parasız eğitim” talebi öne çıkarıldı ve kamuoyunda da bu talep, “harçsız üniversite” olarak algılandı. Mücadelenin harçlara karşı odaklanması öğrenci hareketinin nasıl bir üniversite tahayyülüne sahip olduğunun altının doldurulamaması ve bu konuda somut öneriler geliştirilememesi, tutturulan eylemlilik tarzı ve dilin tüm yaratıcılık ve zenginliğine karşın hareketin dar ekonomik taleplere sıkışmasına yol açtı. Böylece öğrenci muhalefeti, reaksiyoner bir söylemin ötesine geçemedi ve kendi gündemini kendisi yaratan bir muhalefet odağından çok gündem takip eden, mücadelesini, önüne gelen getirilen gündemlerle şekillendiren bir noktaya geldi. Sonraki dönemde yükseköğretim harçlarında büyük oranlarda artış görülmemesi, üniversitedeki tepkisellikte bir yumuşama yarattı ve öğrenci hareketi de büyük bir sessizliğe gömüldü, hattâ neredeyse varlığıyla yokluğu tartışılır hale geldi.

Oysa, öğrenci muhalefeti, yaşadığı sorunları kamuoyuna aktarabileceği kanalları acil olarak yaratabilmenin yollarını aramalı. Bunun yolu da öncelikle okullarda geniş öğrenci kitlesiyle buluşmasını sağlayabilecek kurumsal örgütlenmeleri yaratmaktan geçiyor. Benimsenecek tarz açık, kitlesel ve meşrû olan örgütlenmeleri oluşturmak olmalıdır. Gerek öğrenciler tarafından, gerekse üniversitenin diğer bileşenleri tarafından yaşadıkları sorunların çözümünde güvenilir ve muhatap alınabilir örgütlenmeler yaratmış bir öğrenci gençlik muhalefeti, içinde bulunduğu yalnızlık halini aşmada önemli mesafeler katetmiş olacaktır. Bir yandan dernek, koordinasyon, sendika vb. her neyse bu kurumlaşmaları oluşturmaya gayret ederken, diğer yandan da bu kurumlaşmanın da ötesine geçmeye dönük, öğrencinin tepkisel heyecanını göz önüne alan, kültürel-sosyal-psikolojik birlikteliği ve özgürlüğün isyankâr, kıskanç, üretken yönlerini de ortaya çıkaran “altyapısal” diye nitelendirilebilecek faaliyetlere girişmek gerekiyor. Bilginin niteliğinin, yaratım ve paylaşım süreçlerinin yeniden tanımlandığı bir dünyada, bu yönelimlere dair kendi sözünü söylemek üniversiter bir muhalefetin varoluşunu anlamlı kılacaktır. Öğrenci muhalefeti “nasıl bir üniversite” sorusunun yanıtını şekillendirmeye başlamalıdır. Bu sorulara yanıtlar aranması, bu muhalefetin şimdiki bileşenleri açısından kendine güven ve haklılığına olan inancı pekiştireceği gibi geniş öğrenci kitleleri nezdinde de bu muhalefete katılmayı daha çekici ve anlamlı kılacaktır.

Ama baylar-bayanlar dikkat! Adam kafalamak, kadro devşirmekten bahsetmiyoruz. Solun, hayatı, özgürlükleri, üniversiteyi ne kadar sahiplendiğinden, onu dönüştürmek için yapabileceklerinden bahsediyoruz. Özgürlük, heyecan, isyan bizlerin üniversitede rahatça yaşayabileceğimiz, doludizgin hayata koşarken önümüzdeki bütün engelleri aşacağımıza olan inancımızı pekiştiren duygular. Hayatını; beğenmediğini kesmek, yabanılları utandıran av partileri düzenlemek, özgürlüğü, heyecanı, isyanı (“yeter ulan” şeklindeki dahil) dünya üzerinden silmek ve yaşamı boyunca “küçük adam dinletisini”, Ozan Arif konseri dinler gibi dinlemek üzerine kuranlar, yani faşistler, bu tarzda örgütlenecek bir özgürlük mücadelesi karşısında “tutunamayacaklardır”.

KEREM ÜNÜVAR -

STEFO BENLİSOY